top of page

Arama Sonucu

maviADA'ya DÖN

Boş arama ile 4493 sonuç bulundu

  • SERGEİ YESENİN'E

    Sen gittin, diyorlar yukarılarda bir dünyaya. Sonsuzlaşma- Uçuyorsun, parıldayan yıldızlara çarparak. Ne borç var artık bize, içki ne de Ayılma. Hayır, Yesenin, oh çekmek değil benim istediğim. Görüyorum ben kesik bileklerinle sendeleyişini Ve alayla değil acıyla düğümleniyor yüreğim. Görüyorum bir kemik çuvalı gibi yere atışını gövdeni. -Dur! diyorum. Bırak ! Delirdin mi sen? Sürer mi ölümü hiç insan tebeşir tozu gibi yanaklarına? Sen ki çok daha iyi verirdin ölüme ağzının payını herkesten. Yeryüzünde başka kimsede olmayan o efece konuşmanla. Niçin? Nedeni ne? Donup kalıyorum şaşkınlıktan. Homurdanıyor eleştirmenler: -Bizce,bunun asıl nedeni Şu... ya da bu... ama daha çok, kopmak toplumdan, Çok fazla bira ya da şarapla kafayı çekmesi. Başka deyişle satsaydın bohemleri işçi sınıfına, diyorlar. Sınıf bilincin olsaydı, bak, bu gelmezdi başına. Oysa işçiler de kvastan sert içkilerle kafayı çekiyorlar. O sınıf da içerek güzelce sıçıyor kendi ağzına. Başka deyişle Parti'den biri denetleseydi seni Sağlansaydı böylece asıl önemi içeriğe vermen. Yazardın o zaman her gün o dizelerin yüzlercesini Uzun uzun ve sıkıcı Doronin de gördüğümüz türden Ama bence böylesi bir deliliğin içine düşseydin Sen çok daha önce son verirdin yaşamına. Votkadan gitmek daha iyidir inan bana Böylesi sıkıntıdan boğulmaktansa. Hiçbir zaman söyleyemeyecekler nedenini bize seni yitirişimizin. Şuracıkta duran çakı mı, yoksa ip mi? Ama bulunsaydı mürekkebi, elbette Angelleterre otelinin damarlarını kesmen ve ölüp gitmen gerekmezdi. Sana öykünenler çıldırdılar sevinçten: bir daha, bir daha ! Neredeyse bir yığın insan zıvanadan çıkıp öldürdü kendini. Neden çoğaltmalı intiharları böyle sayıca? Daha kolay değil mi mürekkeple doldurmak oteldeki şişeleri! Sonsuza dek kilitlendi artık dilin arkasında dişlerinin. Benim bu bilmecemsi sözlerim yersiz bir bilgiçlik sayılmamalı Halkımız, yaratıcısı ve yaşatıcısı o güzel dilimizin, Yitirdi ölümünle yansılı sesler üreten en güçlü çırağını. Ve o herifler taşıyıp duruyorlar ölü şiir döküntülerini Geçmiş, gömülmüş ölülerden hemen hiçbir yeniliği olmayan. Üstüste yığıyorlar tatsız uyaklarını mezara toprak atar gibi: daha beterlerini. Onurlandırmak için oğlunu Esin Peri'sinin bile işine yaramayacak olan. Sana yaraşacak bir anıt henüz dökülmedi Hani nerde o anıt, döğülmüş tunçtan ya da yontulmuş mermerden? Oysa çoktan doldurdular yığın yığın parmaklarının dibini Çöplerle, adama sözcüklerinden, anılardan, o bok püsür şeylerden. Adın hıçkırıklarla birlikte doldurdu mendilleri. Sözcüklerini geveleyip duruyor Sobinov ağzında Kıvrılıp oturmuş da altına suyu çekilmiş bir kayın ağacının- "Hiçbir şey söyleme, ah dostum, içini de çek-me ne olursun." Ah, sen onu ne kimbilir nasıl da alaya alırdın, Şu Leonid Lohengrinski'yi, baş belası, tanrının! Ortalığı kimbilir nasıl da ayağa kaldırırdın: "izin veremem şiirsel gargaralarına anıran eşşeklerin!"- Sağır ederdin kulaklarını üç ayaklı ıslıklarınla, sonra, Yazdıklarının hepsini kıçlarına sokmalarını söylerdin. Harcardın bozuk para gibi o yeteneksiz heriflerin hepsini, Doldururdun smokin ceketlerinin kara yelkenlerini, Öyle ki savrulurdu sağa sola Kogan gibileri, Süngüleyerek sivri bıyıklarıyla gelip geçenleri. Oysa bu arada sayısı hiç de azalmadı bu serserilerin. Çok zorlu bir iş onları sayıca geride bırakmak. Yaşam yepyeni bir biçimde yeniden kurulacak. İşte o zaman yepyeni şarkılar söylenmeye başlayacak. Böyle bir çağda ağırlaşıyor sorunları kalemin, iyi ama, gösterin bana sizi ey zavallı hortlaklar sürüsü, hadi Nerede görülmüştür ve ne zaman yüce bir kişinin, Dikenli yolları bırakıp da gül bahçelerini seçtiği? Sözcükler yönlendirir insanoğlunun güçlerini. Yürüyün! Arkamızda zaman patlasın bir mayın gibi. Bizim geçmişe sunacağımız yanlızca bukleleri Rüzgarda geriye savrulan saçlarımızın. Eğlenceye ayrılacak yeri yok gezegenimizin. Yarınlardan koparıp almalıdır mutluluğu insan. Şu yaşamda en kolay iştir ölmek Asıl güç olan yepyeni bir yaşama başlamak. 1926 / Çeviri: Yurdanur SALMAN * Arkadaşı SERGEİ YESENİN'in ELVEDA DOSTUM şiirini yazarak intiharının ardından duyduğu acıyla sisteme ve devrin ileri gelenlerine eleştiriler de taşıyan MAYAKOVSKİ'nin bu şiiri döneminde çok tartışıldı, yine de MAYAKOVSKİ, YESENİN gibi kara listeye alınmadı. Ne var ki "... Şu yaşamda en kolay iştir ölmek Asıl güç olan yepyeni bir yaşama başlamak." diyerek umut ve yaşama isteği aşılamaya çalışan şair de beş yıl sonra canına kıyarak bu dünyadan ayrılacaktı. Görünen insanlığın bin yıllık ütopyası önce şairlerini yiyordu. Vladimir MAYAKOVSKI (Daha geniş bilgi için)

  • Sergi

    Binbir Gece Masallar Dünyası * SERGİ * Edebiyat Müzesi * Nilüfer / Bursa

  • Samimiyet Portrem

    Serin rüzgarlı bir ayışığında, Düşlere sıkı sıkı sarılmak... Kızgın güneşli bir gün ortasında, Umutla kucaklaşmak... Maviyle terleyip, Maviyle soluklanmak. Sahilde yürüyüp, Martılara yem atmak. Bir çoban kavalının yanık sesiyle, Yorgun göz kapaklarını kapatmak. Yoldaşlığın özlemini, İçten bir zılgıt sesiyle haykırmak. Haldan bilmeze hal anlatmak. Kar yağınca kar topu oynamak. Komşunun bahçesindeki, Erik ağacından gizlice erik koparıp, O erikleri silmeden iştahlıca ısırmak. Ağız dolusu gülmek. Olabildiğince gezmek. Sevdiğinle delice öpüşmek. Serseri ıslıklar bestelemek. Siyahın tozundan, Beyazın sözünden uzak durmak. Okulda hayat bilgisine kulak verip, Matematiğe kafa yormak. Velhasıl güzel sayılırdı herhalde yaşamak... Lakin insanlar garipti. Tuhaftı... Yüzsüzdü... Cambazdı... Zalim ve de gaddardı... Ne nefes alabildim, Ne de soluklanabildim. İnsanlardan kaçıp sessizliğe gömüldüm. Bıyıklarımı soldan soldan kemirdim. Sakallarımı olabildiğince uzattım. İçimle konuşarak kendime hükmettim. Kendi esmerliğimde kavruldum. Kendi suskunluğumda pir oldum, yandım... Sonra da, sonra da dizelere/şiirlere sığındım...

  • Umutsuzlara Yeni Bir Yaşam

    Sabah erkenden kızım Edanur her zamanki gibi akşam hazırladığı çantasını alarak servisine doğru evden çıktı. O evden çıktıktan sonra babam aklıma geldi; onu kaybedeli daha dört ay olmuştu. Torunları içinde Edanur’la olan ilişkisi çok farklıydı. 'Babamı bugün ziyaret edeyim!' diye içimden geçirdim. Babamın ölümü beni çok üzmüş ve çok etkilemişti. Tek tesellim -kaç insana nasip olur bilmiyorum- cuma namazını camide kılarken kalp krizine yenik düşmüştü. Bunları düşünürken bugün babamla yapacağım sohbette Trabzonspor'dan bahsederken takımın düştüğü borç batağını ona nasıl anlatacağımı aklımdan geçiyordum. Babam çok iyi bir Trabzonspor taraftarıydı; tabii ki ben de! Ben bu hayallere dalmışken birden telefonum çaldı. Karşıda kızımın öğretmeni: "Edanur’un midesi iyi değil; kusuyor! Okula gelir misiniz?" deyince 'Çocuktur, kusar!' diye içimden geçirdim. Babama gideceğim için okula annemi gönderdim. Daha evden çıkmamıştım ki telefonum tekrar çaldı. Annem: "Oğlum, Edanur iyi değil; hastaneye kaldırıyorlar! Acele gel!" deyip telefonu kapattı. O anda içimde oluşan sıkıntı beni bir mengene gibi ezmeye başlamıştı. O zaman anladım kızımı okula gönderdiğim son gün olduğunu! İçim sızlıyor, gözüm doluyor, boğazım düğümleniyordu. Hemen evden hastaneye doğru yola çıktım. Kızımı yoğun bakıma almışlardı. Üstünden çıkardıkları hırkasını ve ayakkabılarını bana verdiler; onlara bakarken ne yapacağımı şaşırmıştım. Elimde bulunan hırka ve ayakkabılarla hastaneden çıkıp babamın mezarına gittim. Ben ona 'Trabzonspor'u anlatacağım.' derken kızımın eşyalarıyla önünde kalakalmıştım. 'Allahım ne olursun kızımı bana bağışla!' diye dualar ediyor, babama ise 'Torununa yardımcı ol!' diye gözyaşları döküyordum. Çaresizlik, insanı bir boşlukta yürüyormuş gibi yapıyor; adım atmak istiyorsun, atamıyorsun. Duanın dışında yapacak hiçbir şeyin kalmıyor. Zamanın durduğu bir ortamda bekliyorsun. Üç günümüz böyle geçti. Üçüncü günün ardından daha hastaneden geleli birkaç saat olmuştu ki telefonum çaldı. Bu sefer arayan kızımın doktoruydu ve hastaneye gelmemi istiyordu. Doktorun odasına girdiğimde alacağım cevabı biliyordum; ama yine de insan başka bir cevap almayı bekliyor o anlarda! Ne yazık ki düşündüğümün dışında bir cevap alamadım ve öylece donup kalmıştım. Yavaşça koltuğa oturdum. Doktor bir iki dakika duraklamasından sonra konuşmaya devam etti. "Kızınızı kaybettiniz! Acınızın çok büyük olduğunu biliyorum. Elimizden gelen her şeyi yaptığımızı biliyorsunuz. Size söyleyecek kelime bulmakta zorlanıyorum. Bu an kelimelerin bittiği andır; ancak size bir şey söyleyerek bu zor görevi yerine getirmek istiyorum. Umarım bizi anlarsınız! Kızınızın organlarını bağışlar mısınız? Bunu yaparsanız hayata tutunmak isteyen çok insana yardımcı olursunuz!" O zamana kadar organ bağışı ile ilgili hiçbir tartışmanın içinde olmamış ve bunu hiç düşünmemiştim. Odada olan sessizlikten doktorların tedirgin olduğunu anlamıştım. Bu bekleme sürecinden sonra doktorların iyi cevap alamayacakları beden dillerinden belli oluyordu. Gergin bir hava oluşmuştu ve doktorlar her zamanki gibi ümitsiz sonuçlanacağını düşünüyorlardı. Bende ise bir huzur ve sakinlik vardı. Allah'ın yardımcı olduğunu düşünerek: "Evet, organlarını bağışlıyorum!" cevabı çıkmıştı. Doktorlar şaşırmış, birbirlerine bakıyor; benim şok geçirdiğimi düşünüyorlardı. Söyledikleri lafları tekrarlamaya başlayacaktılar ki ayağa kalktım: "Ben kızımın organlarını bekleyenlere hayat olması için bağışlıyorum. Ne gerekiyorsa bana söyleyin, yapayım!" dedim. Önümüze gelen yazılı tutanağı ben ve eşim imzalayarak organ nakli bekleyen hastalar ve aileleri için bunu yapmak zorunda olduğumuzu düşündük. Biz onlara umut olduk. Çaresiz insanlara çare olduk. Kızımın çok insana hayat olmasını ve onun başka bedenlerde hayat bulmasını sağladığımızı düşünüyoruz. Bizler olayı dışarıdan seyredince ne kadar farklı gelir hepimize değil mi? Oysa içine girince ve kendimiz yaşadığımızda birden bire olaya bakış öyle bir anlam kazanır, boyut öyle bir değişir ki şimdiye kadar aslında hiç bakmadığımızı, anlayamadığımızı keşfederiz! Bu aile en acı günlerinde duyarlı davranışları ve kararları sayesinde yaşamın kıyısındaki birçok hastanın hayatını değiştirmek için büyük bir adım attılar. Bu ailenin sayesinde birçok kişi yaşama yeniden tutunmak için umutlandılar. Bu aile bize fedakârlık, erdem, duyarlılık, insanlık ve en önemlisi de kararlılığın ne anlama geldiğini gösterdiler. Onlar, birçok ailenin yanan yüreklerine su serptiler. Maddi ve manevi değeri biçilmez bu özverili ve ulvi davranışlarından dolayı, hayata yeniden dönmelerine vesile oldukları insanlar adına Hamsiköylü Cemile-Seyfullah Yazıcı ailesine sonsuz teşekkürlerimi sunarım. Onlarla bir Maçkalı olarak gurur duyuyorum. Organ nakillerinin artması, bağış sayılarının artmasına bağlıdır. Bağış sayılarının artması ise konu hakkında yeterli ve doğru bir bilincin oluşturulması ile mümkündür. Ben buradan Maçka’da bulunan yetkililere sesleniyorum! Bu bilinci arttırmak için toplantılar düzenleyerek Maçka'nın farkını ortaya koyalım. Sayın Cemile ve Seyfullah Yazıcı, siz bize ölümden hayata uzanan çizgiyi hatırlattınız! Size bir Maçkalı olarak minnettarım. Allah sizden razı olsun. Tekrar başınız sağolsun.

  • Aşk Masalı

    Nerde ne zaman bu hava çalınsa Hoş geldi geçmişteki güzel günler Nereye gidersen git günlük tasa Bırak biraz da şad olsun gönüller Beşiktaş'ta gün görmüş bir bahçede Nisan akşamlarının en tatlısı Sevdiceğim on dördünü sürmede Bende gönüllerin en kanatlısı Ben delikanlıyım o kız ve dilber Bahar kokan o yanıp tutuşan ben Şakadan derken dalmışız beraber Aşk bahçesine çıkılmaz içinden Ölüyorum senin için güzelim Nasıl gülüp sokuluyor sahi mi Saçlarını okşayan hangi elim Kollarımda o yarin kendisi mi Çöl olsa aşar dağ olsa yıkarım Bizi ayıran kalın duvarları Bu acı gerçeğe sonradan vardım Gök çoktan yeşildir,dal çoktan sarı Bir define var gitsem bulur muyum Öpüştüğümüz ağaçlar altında Sevmek devam eden en güzel huyum İnsan bir kere sever hayatında Ben değilim söz açan gelecekten Var mı yok mu alemde bir o akşam Hiçbir şey istemiyorum felekten Bir daha seninle beraber olsam E:N.A

  • Ölüm Üstüne

    Madem ki ölümün önüne geçilemez ne zaman gelirse gelsin. Sokrates’e; “Otuz zalimler seni ölüme mahkum ettiler” denildiği zaman: “Tabiat da onları!” demiş. Bütün dertlerin bittiği yere gideceğiz diye dertlenmek ne budalalık! Nasıl doğuşumuz bizim için her şeyin doğuşu olduysa ölümümüz de her şeyin ölümü olacaktır. Öyle ise yüz sene daha yaşamayacağız diye ağlamak yüz sene evvel yaşamadığımıza ağlamak kadar deliliktir. Ölüm başka bir hayatın kaynağıdır. Bu hayata gelirken de ağladık eziyet çektik bu hayata da eski şeklimizden soyunarak girdik. Başımıza bir defa gelen şey büyük bir dert sayılmaz. Bir anda olup biten bir şey için bu kadar zaman korku çekmek akıl karı mıdır? Ölüm uzun ömürle kısa ömür arasındaki farkı kaldırır çünkü yaşamayanlar için zamanın uzunu kısası yoktur. Aristo Hypanis ırmağının suları üstünde bir tek gün yaşayan küçük hayvanlar bulunduğunu söyler. Bu hayvanlardan sabahın saat sekizinde ölen genç akşamın saat beşinde ölen ihtiyar sayılır. Bu kadarcık bir ömrün bahtlısını bahtsızını hesaplamak hangimizi gülünç etmez? Ama ebediyetin yanında dağların şehirlerin yıldızların ağaçların hatta bazı hayvanların ömrü yanında bizim hayatımızın uzunu kısası da o kadar gülünçtür. Tabiat bunu böyle istiyor. Bize diyor ki: “Bu dünyaya nasıl geldiyseniz öylece çıkıp gidin. Ölümden hayata geçerken duymadığımız kaygıyı ve korkuyu hayattan ölüme geçerken de duymayın. Ölümünüz varlık düzeninin dünya hayatının şartlarının biridir. (İnsanlar birbirini yaşatarak yaşarlar ve hayat meşalesini koşucular gibi birbirlerine devrederler – Lucretius). Yaşadığınız her an hayattan eksilmiş harcanmış bir andır. Ömrünüzün her günkü işi ölüm binasını kurmaktır. Hayatın içinde iken ölümün de içindesiniz çünkü hayattan çıkınca ölümden de çıkmış oluyorsunuz. Yahut şöyle diyelim isterseniz; hayattan sonra ölümdesiniz ama hayatta iken ölmektesiniz. Ölümün ölmekte olana ettiği ise ölmüş olana ettiğinden daha acı daha derin daha can yakıcıdır. Hayattan edeceğiniz kârı ettiyseniz doya doya yaşadıysanız güle güle gidin. “Niçin hayat sofrasından karnı doymuş bir davetli gibi kalkıp gidemiyorsun? Niçin günlerine yine sefalet içinde yaşanacak yine boşuna geçip gidecek daha başka günler katmak istiyorsun? Lucretius.” Hayat kendiliğinden ne iyi ne fenadır ona iyiliği ve fenalığı katan sizsiniz. Bir gün yaşadıysanız her şeyi görmüş sayılırsınız. Bir gün bütün günlerin eşidir. Başka bir gündüz başka bir gece yoktur. Atalarınızın gördüğü torunlarınızın göreceği hep bu güneş bu ay bu yıldızlar bu düzendir.

  • 24 Kasım Öğretmenler Günü

    24 KASIM ÖĞRETMENLER GÜNÜ ve EĞİTİMLE ilgili çalışmaları görmek için resme TIKLAYIN

  • SAKIZ HANIM - MAHUR BEY

    Çocukluğumun geçtiği o eski evde Aşı boyalı ahşap eski bir evde otururlardı Sakız Hanım'la Mahur Bey Bembeyaz tenli bembeyaz saçlıydı Sakız Hanım Zaten onun için Sakız Hanım derdik kendisine Pamuk gibi elleriyle kemençe çalardı Eşi Mahur Bey önce biraz nazlanır Sonra o da kanunu ile eşlik ederdi Beraber meşk ederlerdi Yaz akşamlarında Açılırdı nağmeler Yorgun ellerinden Dökülürdü nağmeler İki yıl kadar oluyor Önce kanun sustu o eski evde Birkaç ay sonra da kemençe Ve aşı boyalı ahşap evin perdeleri Bir daha açılmamak üzere kapandı Evin satılacağı söylentileri başlayınca gittim İçeri girdiğimde eski bir koltuğun üzerinde Boynu bükük bir kanun Ve kanunun göğsüne yaslanmış mahzun kemençeyi gördüm Bizi rahatsız etmeyin der gibiydiler Kıyamadım uzaklaştım Mahur Bey susunca Kapandı perdeler Sakız Hanım'la bitti O hüzünlü nağmeler SÖZ-BESTE: BARIŞ MANÇO Barış Manço bu şarkıyı, 30.Sanat Yılını doldurduğu Ful Aksesuar'88 Sahibinden İhtiyaçtan albümünde seslendirmişti. Düzenlemesi Kurtalan Ekspres Grubunun Müzisyenlerinden Bahadır Akkuzu'ya ait. Klibi oldukça hüzünlüydü. Özellikle İki yıl önce Mahur Beyin ve birkaç ay sonra Sakız Hanımın vefat etmesi, Kanun ile Kemençenin yan yana konulmuş olması da yüreğime dokunmuştu. Hissettiklerim: Bu şarkıyı ilk defa Arabada dinlediğimde henüz altı yaşındaydım ve Rahmetli Annem ile Babam neden ağladığımı sorduğunda; ''Aklıma Rahmetli Dedem geldi'' demiştim. En son 2007 yılında Rahmetli Babaannemin cenazesini toprağa verdikten sonra dilime dolandıktan sonra ağlayınca kuzenlerim beni teselli etmişti. SANATLA DOLU BİR YAŞAM... BARIŞ MANÇO Barış, 2 Ocak 1943 yılında dünyaya geldiğinde II. Dünya Savaşı yaşanmaya devam ediyordu. Savaşın etkisini hissettirdiği zor zamanlardı. İki yıl önce doğan çocuklarına Savaş adını veren Rikkat Uyanık ve Hakkı Manço çifti, bu sefer doğan çocuklarına da Barış adını verdiler. Çünkü Barış adıyla yaşayıp, barışı getirmeliydi. Barış Manço'nun annesi Rikkat Uyanık, Devlet Konservatuarı Klasik Türk Sanat Müziği sanatçısı, hocası ve aynı zamanda yazardı. Konsevatuardaki çalışmaları sırasında Zeki Müren'in de hocalığını yapmıştı. Bu sıralarda Barış ile birlikte TV programlarına katılarak şarkı söylüyordu. Barış annesinden ve onun çevresinden müziğe aşık oluyordu. Barış Manço, Galatasaray Lisesi orta bölümüne kayıtlıydı. 1957 yılında amatör olarak başlayan müzik ilgisi ile 1958'de ilk grubu Kafadarlar'ı kurdu. Grup kadrosuyla Rock'n Roll coverları yapıyordu. Barış Manço da bu dönemde ilk bestesi Dream Girl'i yaptı. Hatta bu besteyle Ankara'da küçük bir ödül dahi kazandı. İkinci Grubu Harmoniler'di. Bu grubu da yine Galatasaray Lisesi'ndeki arkadaşlarıyla kurmuşlardı. 1959'da Galatasaray Lisesi konferans salonunda küçük Barış Manço ilk konserini verdi. Müzik, bir çocuk olmasına rağmen onun hayatına büyük duygular katıyordu. 4 Mayıs 1959'da Barış Manço, babasını kaybetti. Küçük bedeninin yaşadığı bu büyük acı onu daha fazla müziğe itti. Ayrıca Galatasaray Lisesi'nden ayrılmak zorundaydı. Liseyi Şişli Terakki Lisesi'nde tamamladı. Harmoniler grubu kadrosuyla verdikleri konserden sonra, Barış Manço Grafson şirketinden üç tane 45'lik çıkardı. Liseden sonra Barış, öğrenimini Belçika'da devam ettirmek isteyince Harmoniler Grubu dağıldı. Bu grubun kaydettiği iki türkü, ''Kızılcıklar Oldu mu?'' ve ''Urfa'nın Etrafı Dumanlı Dağlar'' yıllar sonra yayınlandı. Barış Manço, 1963'te yüksek öğrenim görmek için Belçika Kraliyet Akademisi'ne gitti. Ancak bir hayali vardı ve Belçika'ya varmadan önce karayoluyla Fransa'nın başkenti Paris'e gitti. Daha önceden bağlantı kurduğu ünlü şarkıcı Henry Salvador ile buluştu. Ancak Henry, Barış'ın Fransızcasını ve fazla kilosundan kaynaklı dış görüntüsünü yetersiz buldu. Barış, Henry Salvador ile anlaşamadı ve Belçika'ya döndü. Abisi Savaş da buradaydı. Resim, grafik ve iç mimarlık eğitimi gördü. Okuldan arta kalan zamanlarında da garsonluk, otomobil bakıcılığı gibi işlerde çalışıyordu. Her zaman çok çalıştı ve üretti. Her şeyden önce pes etmedi. Yaşının ve heyecanlı isteklerinin farkındaydı. İşte heyecandan öldüğü anlardan sadece biriydi Belçikalı şair Andre Soulac ile tanışmak. Gözlerinin parıltısı Andre'nin içini ısıtmıştı. Andre sayesinde Barış'ın Fransızcası ilerledi. Yaptığı bestelere Andre de söz yazıyordu. Böylece müzikle bağı hiç kopmadan yoluna devam edebildi. Barış, müziğe bağlı bir hayat yaşamak istediğini biliyordu. 1964'te Rigolo plak şirketiyle anlaştılar ve Jacques Danjean Orkestrası ile çalışmaya başladı. Artık profesyonelliğin ilk adımlarını atmıştı. 4 şarkılık iki Fransızca plak çıkardı. Barış Manço plaklarının gösterdiği başarı, onu Fransız radyosunda yayınlanan ''Salut les copins'' pop müzik içerikli programına konuk olarak taşıdı. Hatta plaklar Türkiye'ye ulaştığında Barış Manço radyolarda Fransız sanatçı olarak sunuldu. 12 Ocak 1965'te Paris'in en eski, dünyaca ünlü konser salonu Olympia'da program öncesinde sahne alarak kendi bestesi Babysitter ile başka Fransızca ve İngilizce şarkılar söyledi. Mükemmel bir performanstı ve Henry Salvador'un tebriklerini kazandı. Barış Manço artık daha da dikkat çekiyordu. Hayallerinin ötesinde başlamıştı her şey. 1966'da bir festivalde The Folk 4 Grubu ile Türk müziğinden örneklerle dikkatleri üzerine çekti. Her şey Barış'ın gözünde mükemmel ilerlerken bir Fransız müzisyen Barış Manço'nun aksanını beğenmediğinden onun plağının çalınmasını yasakladı. Bu olay Barış'ı çok sarstı. İnandığı doğruların başladığı yolda kendisini yarıda bıraktığını düşünüyordu artık. Avrupa kariyeri burada bitmişti. Ama yine de içinde umut kırıntısı bırakacak bir şeyler de oluyordu. L'Alba adlı bir grup, plağının çalınması yeni yasaklanmışken, Andre Soulacie birlikte yazdıkları ilk parçayı seslendirmişti. Barış müziği bırakamazdı. Çünkü onun ruhunda alyuvarlar tadında dolaşan notalar vardı. Bu notalar onu nereye çekerse oraya gidip ihtiyacı olanı alıp müziğe dönüştürmek zorundaydı. Olympia'daki konser sırasında tanıştığı Belçikalı grup Les Mistigris ile çalmaya başladı. Hatta gruplarının söz yazarı Andre Soulac ile MANLAC prodüksiyon şirketini kurdular. Artık konser turnelerine çıkıyordu Barış Manço. Fransa, Belçika, Çekoslovakya. Almanya derken birçok ülkede Les Mistigris olarak konser veriyorlardı. Giderek hırslanan, hırslandıkça da daha çok çalışan Barış Manço, Les Mistigris Grubu dahilinde Sahibinin Sesi şirketiyle birinde kendi besteleri, diğerinde ise iki türkü yorumunun olduğu iki 45'lik çıkardı. Konserler zamanında çok iyi Türkçe konuşan Belçikalı Marie Claude ile tanıştılar. Yaşadıkları aşk aynı ve farklı dillerin konuşulduğu karmaşık ve bir o kadar da saf bir aşktı. Marie ve Barış aşkı bulmuşlardı. İstanbul'da nişanlandılar. Barış Hollanda'da bir trafik kazası geçirdi ve dudağında derin bir yarık oldu. İşte bu sebepten onu hafızalarımıza kazıyan bıyıklarını bırakmaya başladı. Les Mistigris ile dört şarkılık bir plak daha çıkardılar. Ancak Barış artık yasal süreçte vize sorunları yaşıyordu. Grupla yollarını ayırmak zorunda kaldılar. Barış Manço, dudağının üstünde bıyıkları ve kolunda nişanlısı ile birlikte, 1969 Haziran'ında Belçika Kraliyet Akademis'ni birincilikle bitirerek İstanbul'a döndü. Barış Manço İstanbul'a geldiğinde Kaygısızlar grubuna katıldı. Grubun genç gitaristleri Mahzar Alanson ve Fuat Güner'di. Artık ruhumuz Barış Manço müziği zevkinin Türkiye'de olduğunu mükemmel isimlerle buluşmasıyla doruklarda yaşayacaktı. Kaygısızlar daha önce de kendi konserlerini veren genç bir gruptu. Barış bu gruba yeni bir soluk getirecekti. En mükemmel Barış Manço hitlerinden olan Kol Düğmeleri'nin kaydı bu grubun şansı olacaktı. Grup olarak psychedelic akımından etkilenmişlerdi. Hem Anadolu temaları hem de doğu desenlerine yakın olan bu akımın etkisinde bir yandan Bebek, Kağızman gibi türküleri yorumlarken bir yandan da İngilizce besteler yapıyorlardı. 45'liklerden Ağlama Değmez Hayat, 50.000'den fazla satış yaptı ve bu başarı Barış Manço'ya ilk kez Altın Plak Ödülü'nü kazandırdı. 25 Nisan 1970 Cumartesi, İstanbul Fitaş Sineması konserinde, oyuncu Nebahat Çehre'nin ellerinden ödülünü alırken artık geleceğini görebiliyordu ve heyecanı hala kalbindeydi. Barış Manço ve Kaygısızlar grubunun yaptığı besteler günden güne daha çok ilgi görüyordu. Plak şirketlerinin de dikkatinden kaçmayan bu gelişme, onlara yeni teklifler kazandırdı. Fransız plak şirketleri Philips ve Barclay anlaşma teklif ettiler. Aynı yıl Fransa'ya giden Barış Manço, plak şirketinin önerisi üzerine Barıshango adıyla tanıtıldı. Kaygısızlar grubu ise artık Possibility adını taşıyordu. Bundan sonraki süreçte artık daha kaliteli kayıt imkanları vardı ama bu kayıtlar her nedense piyasaya uzun süre sürülmedi. Bunun yanında yapılan isim değişikliği de olumsuz eleştiriler alıyordu. Olumsuz ne olursa olsun, bu iyi olan şeyleri gölgeleyemezdi. Barış Manço 1969 sonunda Kaygısızlar ile yollarını ayırdı ve Fransa'da yeni bir grup kurdu. Yeni grubu Türkiye'de ''...Ve'', yurt dışında ise ''...Etc'' olarak tanınacaktı. 1970 Barış için yepyeni bir yıldı. Psychedelic rock akımından sıyrılmış artık Anadolu pop sularında yüzmeye başlamıştı. Daha İstanbul'da nişanlanan Marie ve Barış çifti, Belçika'nın Liege şehrinde evlendi. Ancak bu evlilik çok kısa sürdü. Marie ve Barış 22 Haziran 1970'te ayrıldılar. Kasım 1970'te o güne kadar sürekli Batı enstrümanlarını kullanan Barış Manço, bu kez farklı bir şey denedi ve notalarını Kemençe sanatçısı Cüneyd Orhon'un yazdığı Dağlar Dağlar'ı seslendirdi. Barış Manço'nun gitarı ve kemençeyle buluşan bu türkü, Barış Manço müzik tarzının da başlangıcı oldu. Bu türkü ile plağı 700.000'den fazla sattı ve Barış Manço hayatındaki tek Platin Plak Ödülü'nü işte o zaman kazandı. Ödülünü Nisan 1971 İstanbul Fitaş Sineması'ndaki konseri sırasında oyuncu Öztürk Serengil verdi. Dağlar Dağlar başarısı ile Türk müziği piyasasına tam anlamıyla girmişti Barış Manço. Bugün bile dilimizde olan o türkü, işte o günlerde Barış Manço'yu resmi anlamda hayatımıza kattı. 1970 yılı Barış için oldukça başarılı ve güzel geçiyordu. Bir ilk daha yaptı ve ünlü Moğollar grubu ile birleştiler. Çünkü iki tarafın da amacı ortaktı: Türk müziği ile Avrupa'da ünlü olmak. Barış Manço'nun müziği o zamana kadar hala Batı'nın etkisindeydi ve Moğollar da Anadolu pop tarzında müzik yapıyordu. Ama artık bir bütün olmaya karar vermişlerdi. Hatta Barış Manço bir röportajında şöyle söyledi: "Artık biz bir bütünüz. Ne ben Moğollar'ın şarkıcısıyım, ne de onlar benim grubum. Yepyeni bir grup olduk. Adımız MançoMongol. Kafaca anlaşan, aynı fikir seviyesine gelmiş olan bizler, yaptıklarımızın daha iyi olması için, sesimizi bütün dünyaya kuvvetlice duyurabilmek için, baş başa vermenin zamanı geldiğini anladık" Manchomongol'un ilk Türkiye konseri Barış Manço'nun Platin Plak Ödül töreninin yapıldığı Fitaş Sinemasındaki konserdi. Sadece bir ay içinde bugün hala dilimize dolanan türküler kaydettiler. Bunlardan ''İşte Hendek İşte Deve'' tıpkı Dağlar Dağlar gibi çok ilgi çekti ve artık Barış Manço klasiklerindendi. Haziran 1971'de grupta çıkan anlaşmazlıklar ve Barış'ın sağlık problemleri sebebiyle Machomongol dağıldı. 1971 - 1972 yılları Barış Manço'nun birçok sanatçı ile çalışarak Kurtalan Ekspres'i kurma çabalarıyla geçti. 1972'de Kıbrıs'a giderken asker kaçağı olarak alınan Barış, Belçika Kraliyet Akademisi diploması sayesinde yedek subaylık hakkı kazandı. Ancak askere gitmeden önce Kurtalan Ekspres'i kurdu. Kurtalan Ekspres adını İstanbul'dan Güneydoğu'ya giden trenden alıyordu. Barış, Mayıs 1972'de grupla stüdyoya girerek ''Ölüm Allah'ın Emri'' ve ''Gamzedeyim Deva Bulmam'ı kaydetti. Bu şarkıların yer aldığı plağı da yayınladıktan sonra gönlü rahat bir şekilde ancak kafasında yarım kalmış birçok projeyle askere gitti. Kurtalan Ekspres dağılmayacağını ve Barış Manço'yu bekleyeceğini açıklamaıştı. Barış Manço askerliği boyunca ordu evinde sahne alsa da dinleyicisine ulaşma ihtiyacını hissediyordu. Eğitim dönemi biter bitmez plak ile dinleyicisine ulaşma yollarını denedi. Kurtalan Ekspres ile ''Küheylan'' ve ''Lambaya Püf De'' şarkılarını kaydederek peruklu bir fotoğrafının bulunduğu bir zarfla piyasaya sürdüler. Küheylan'ın sözleri ve Ağustos 1973'te yayınlanan askerlik sonlarında tamamlanmış olan albümlerde geçen şarkılar sebebiyle Barış Manço ülkücü olarak eleştirilecekti. İlk video klibini hey Koca Topçu şarkısı için yine bu dönemlerde çektiler. Kurtalan Ekspres grubu olarak çektikleri klip ilgi çekmişti. Artık 70'lerin ortalarına geldiğimizde Cem Kara solun, Barış Manço ise sağın sembolü olarak tanınıyordu. Ancak Barış Manço konserlerindeki Bozkurt işaretlerine karşı durarak müziklerinin herkes için olduğunu vurgulamak adına, Hey Koca Topçu'yu sol yumruğunu kaldırarak söylüyordu. 1976'da Kurtalan Ekspres'ten Özkan Uğur'un ayrılmasından sonra bir çatırdama başladı ve bilindik senaryo devreye girdi. Birileri gitti, birileri geldi, ama grup dağılmadı. Bu sırada Barış, Baris Mancho albümüyle yurt dışında son denemesini yapıyordu. Avrupa'da Baris Mancho, Türkiye'de ise Nick The Chopper adıyla satışa sunuldu. Ancak Doğu ülkelerinde liste başı olsa bile , bir şansı yoktu. Bu albüm başarısız olmuştu. çünkü değerini Doğu ülkelerinden başkası bilemedi. Barış Manço, değerinin bilinmediği zamanlar yaşıyordu. CBS firması desteğiyle Londra'da Rainbow Tiyatrosu'nda Kurtalan Ekspres ile konser vererek Türkçe ve İngilizce şarkılarda ruhunu semaya uçuruyordu. Ancak konserden sonra karaciğer enfeksiyonu geçirdi ve karın boşluğunda bağırsağına yapışan bir tümör nedeniyle Belçika'da ameliyat oldu. Sağlık problemleri ne yazık ki onu bir süre müzikten uzakta bırakacaktı. Barış Manço müziğin aşkına o kadar düşmüştü ki, evlilik konusunda pek başarılı olamıyordu. Ancak 1975'te tanıştığı Lale Çağlar onun sonsuz eşi olacaktı. 18 Temmuz 1978'de Barış Manço ve Lale Çağlar evlendi ve müzikle dolu bir masalla bir ömür mutlu yaşadılar. 19 Mayıs 1981'de ilk çocukları Doğukan Hazar Manço, Temmuz 1984'te de ikinci çocukları Batıkan Zorbey Manço'da onlara katılacaktı. Haziran 1978'de Barış Manço yeni plağını hazırlamak için çalışıyordu. Barış Manço'nun Kurtalan Ekspres ile 6 ay boyunca çalıştığı albüm 1979'da başarıyla yayınlandı. ''Yeni Bir Gün'', Barış Manço'nun Türkiye'deki yerini sağlamlaştırdı. Barış, birçok röportajında bu dönemi ustalığa geçiş olarak açıkladı. 1979'da Cem Karaca'nın Türkiye'deki etkisini yitirmeye başlaması da Barış Manço'nun Türkiye'de yeniden doğuşunu hızlandıran önemli bir olaydı. Barış Manço Türkiye'ye girdiği bu albümle Progresif Rock için en iyi örneklerdendi. ''Sarı Çizmeli Mehmet Ağa'', ''Aynalı Kemer'' gibi şarkılarla sonunda bizim Barış abimiz oluyordu. Üstelik de kendi tarzından ödün vermeden. Onu bunca sevmemizin en önemli sebeplerinden biri de buydu; birbirine zıt duracak iki şeyi bir araya getiriyor ve mükemmel yeteneğiyle onu bize sevdiriyordu. Progressive müzikle harmanladığı bu güzel şarkılar elbette hit olmuştu. Barış Manço, 1979'da Yılın Erkek Sanatçısı unvanına sahip olmuştu. Yeni Bir Gün şarkısı bunun yanında, Yılın Bestecisi - Albümü - Düzenlemesi ödüllerini de getirmişti. Bu güzel anların nazarı elbet çıkacaktı. Onu gönlümüzün sanatçısı yapan şarkılarını söylediği Belçika konserinden dönerken Edirne'de bir trafik kazası yaşandı ve bel kemiği çatlayan Barış Ağabey iki ay sahnelerden uzak kaldı. Barış Manço bu dönemde ilk kez başka bir sanatçıya beste verdi. Siparişi üzerine Nazan Şoray için hazırladığı ''Hal Hal'' şarkısının kaydında yine Kurtalan Ekspres vardı ve 45'lik olarak yayınlandı. Bu şarkı değerini buldu ve yılın şarkısı ödülünü kazandı. Nazan Şoray'a da Altın Plak kazandırdı. Bu şarkıyı daha sonra Barış Manço kendi sesinden de seslendirecekti. ''Eğri Büğrü'' ile birlikte yayınladığı bu plak Barış Manço'nun son plağı olacaktı. ''Hal Hal'' 80'lerin popüler şarkısıydı artık ve Türk halkı bu takıyı bu şarkıyla öğrendiğinden Barış Manço ile bir anılacaktı. Temmuz 1981'de ''Sözüm Meclisten Dışarı'' albümü yayınlandı ve bu albümde yer alan ''Arkadaşım Eşek'' büyük küçük herkesin beğenisini kazandı. Ayrıca ''Dönence'' ve ''Gülpembe'' ile 80'li yıllar boyunca devam edecek bir üne sahip oldu. Özellikle Gülpembe çok merak uyandırdı. Oysaki Barı Manço onu 1957 yılı Şeker Bayramı'nda yitirdiği babaannesi Nimet Hanım için yazmıştır. Şarkının duygusu salt sevginin ta kendisidir. Barış Manço bu yarışmanın TRT tarafından yapılan Türkiye elemelerine ''Kazma'' şarkısıyla katıldı. Çok beğeni toplasa da jüri tarafından ön elemeyi geçemedi. Bu elemeden sonra Barış Manço şunları söyledi: "Aslında benim jürim elli milyondur. Esas kararı onlar verecektir. Döneceğim ve parçayı plak yapacağım. O zaman her şey ortaya çıkacak" Gerçekten de o zaman her şey ortaya çıkmıştı. Barış Ağabey artık gerçek bir ağabeydi. 1983'teki ''Estağfurullah... Ne Haddimize!'' albümündeki ''Kazma'' ve ''Halil İbrahim Sofrası'' gibi şarkıların sözleriyle adeta Türk halkının söylemek istediklerini söylüyordu.Bu albümde ''Kol Düğmelerini de tekrar düzenledi ve bu haliyle de büyük beğeni topladı. Bunun üzerine 1983'te Türk pop müziği dalında yılın sanatçısı seçildi. 1985'teki 24 Ayar albümü kapağında Kurtalan Ekspres yazmayan ilk Barış Manço albümüydü. Aslında Kurtalan Ekspres Barış Manço'ya eşlik etmişti. Bu albümle birlikte soundu değişen Kurtalan Ekspres, Barış Manço için son kez canlı çalmıştı. Çünkü Barış Ağabey, artık albümlerinde bilgisayar soundlarına yer vererek Kurtalan Ekspres'i de sadece sahnede tutmak niyetindeydi. Ancak 1988'den sora Kurtalan Ekspres adı grubun kendi içinde yaşadığı sorunlar sebebiyle sadece Barış Manço konserlerinde göründü. Barış Manço bu albümünde daha çok çocukların ilgi odağı olmuştu. Bundan sonra da hep çocukların Barış Abisi olacaktı. Barış Manço'nun müziğe olan tutkusu malumdu ama her zaman kafasında kurduğu TV projeleri de vardı. Özellikle çocuklara yönelik bir program her zaman hayaliydi. Sonunda bu hayali de gerçek oldu. İyi ki de oldu. Yoksa biz Barış Abisiz bir dünyada 90'lar kuşağı olarak nasıl büyürdük... TV projesini hayata geçirmek için TRT 1 kanalına daha önce yapılmamış bir program önerisiyle gittiğinde bunca zaman ona olumsuz yanıtlar veren kanal bu sefer kayıtsız kalamadı. ''Barış Manço ile 7'den 77'ye'' 1988 yılında dünyaya gelmiş oldu. Böyle dile getiriyorum, çünkü hepimizi onunla buluşturan bu program Barış Ağabey'in üçüncü çocuğu olmuştu. Gerçekten adı gibi 7'den 77'ye herkesin ilgisini çekmişti. Tabi ki başta biz 90 kuşağı çocuklarını, sonra da o çocukların ebeveynlerini ekrana kitliyordu. Bu programla hepimiz Barış Ağabey'le beraber gittiği 150'den fazla ülkeye gidip oraları gezerek onunla birlikte ''dünyanın en çok yer gezen çocukları'' olduk ve Barış Ağabey hepimize yolculuk boyunca uslu durduğumuz için, söz dinleyip ıspanak yediğimiz için, bayram sabahları erkenden kalktığımız için hep 10 puan verdi. ''Adam Olacak Çocuk'' ile çocuklara övgüler verirken, ''ikinci Kahvaltı'', ''Dönence'' ve ''Dere Tepe Türkiye'' ile yetişkinlerle buluştu. Barış Manço 1 Şubat 1999'da Moda'daki evinde kalp krizinden öldü. Bence hepimizin sevgisini yüreğinde taşımak, kan pompalaması gereken bir organa fazla gelmişti. Barış Ağabey bizleri bırakıp sonsuzluğa gitti. Devlet sanatçısı unvanı olan Barış Manço'ya devlet tarafından ona yakışır bir tören düzenlendi. 3 Şubat 1999'da üzerinde Galatasaray bayrağı da bulunan Türk bayrağına sarılı tabutu Atatürk Kültür Merkezi'ne getirildi ve bir tören yapıldı. Kanlıca Mihrimah Sultan Mezarlığında toprağa verildi. Mezarına ''Gesi Bağları'' yorumundan sebep Kayseri Gesi beldesinden getirilen topraktan atıldı. Barış Manço'nun ölümünden sonra Kadıköy Moda'daki köşkü müze haline getirildi. Şu anda Barış Ağabey'in kişisel eşyalarının sergilendiği bu müze şarkıları ve sevgimizle birlikte hala onu yaşatmaktadır. *BİYOGRAFİ KAYNAK: İNTERNET

  • Çocuklar Hiç Ölmez

    vurulduğunda önce ekmek düşerken elinden 15 yaşındaydı Berkin kapkara gözleri daha da koyulaştı düştü kalkamadı yaralı bir kuş gibi annenin gözyaşları kan kırmızı yaptı yerdeki ekmeği ve ayak izlerini oğulun ve halk bayrak gibi tuttu onu en yükseğe kaldırdı yoksul ve namuslu mahallelerde gelenektendir yaralı kuşu uçurtmak ve elinden ekmeği düşürülenin ahını unutmamak umudun çocukları ölür mü hiç? ÖLMEZ!

  • Ahlak ve  Anlamı

    "İnsanları yasa ve ceza ile yönetirseniz, onlar bir daha yanlış yapmayacaklar, ancak şeref ve utanma duygularına da sahip olmayacaklardır. İnsanları erdemle ve ahlak kuralları ile yönetirseniz, o zaman onlar hem utanma duygusuna sahip olacaklar, hem de doğruyu yapmaya çalışacaklardır." Konfüçyüs Eylemlerimizi düzenleyerek, belirli kurallara göre yön verebilen bilgi alanıdır ahlak. Ahlak insanı insan yapan öğedir. İnsana saygılı olmaktır. Eylemlerimizi düzenleyen yönlendiren bilgi alanıdır. Dünyayı yaşanılabilir kılmaktadır. İyi, kötü, doğru ve yanlış olanı da belirlemeye çalışmaktadır. Sana yapılmasını istemediğini başkasına yapmamaktan geçmektedir. Ahlak; insani ve vicdani hareket etme çabasıyla zincirlenmiş vicdanların rahatlama yoludur. Kendine ve karşındakine de dürüst olabilmektir. İnsanın yaşam karşısındaki duruşudur. Karanlıkta da yere çöp atmamayı anlatır. El fenerini de andırır, nerede olursa orası aydınlanır... Toplumsal değer yargılarını da cinselliğe indirgememektir ahlak. Kadınların nasıl giyinmesini gerektiğini de belirlemek değildir. İnsanın kendisine olan saygısını kaybetmeden verdiği sözü tutarak; yolsuzluk, dolandırıcılık, talan yapmayarak başkalarının emeğine göz dikmeden çıkar sağlamamaktır. Ahlak; zulme, adaletsizliğe ve haksızlığa karşı çıkmaktır. Sömürünün, baskının, iftiranın, haksızlığın, bozgunculuğun ve hizipçiliğin karşında yer almaktır. Ahlak, İnsana insan olmayı öğretir; iyiyi, kötüyü nasıl seçeceğini gösterir. Karakterdeki her hangi bir hataya karşı sessiz kalmayıp onu düzeltme eylemidir. “Bal tutanın parmağını yalamasını” hoş göreme anlayışını da benimsememektir. Cezalandırma korkusu olmadan doğru olanı yapabilmektir..Ahlak insanlar arası ilişkileri düzenlemede etkili bir alan olduğundan Platon da “Ahlak yaşamın amacıdır” demişti. Ahlak, tek kişiyi değil toplumun mutluluğunu esas almaktır. Bu mutluluk da ancak devlette bulunur. Devletin amacı insanlara erdemli, iyi olan bir yaşamı sağlamasından geçmektedir. Özgür Karakaya ozgur694@hotmail.com

  • İnce Zamanlar

    Cennetin kayboluşunu izle Neydi ölümüne kucaklaşmamız Sonsuz bir ürperişe boyun eğerek Hiçbir duaya açılmayan ellerimiz Dudaklarımızda zorlu bir gülümseme Gülsuyu'ndan ince bardaklarımızda Sadece ve sadece Şarap ve meze Durmadan odun atıyoruz Yanan ateşe bakıyoruz Kirpiklerimiz değiyor birbirine Uzun bir ölüme benziyoruz ikimiz de Acayip bir çağa takılıyor aklım Biliyorsun aklın da çağı var Cennetin kayboluşunu izliyoruz Savaşın gölgesi düşüyor yüzümüze

  • İNCE MEMED NE KADAR ZAMANDA YAZILIR?

    Yazarlık atölyesi nedir bilmiyorum. Ben böyle bir atölyeye veya kursa gitmedim. Gidenlerle de karşılaşmadım. Bize öykü, şiir, roman, deneme, makale, fıkra, oyun gibi edebiyat dallarında güzel yapıtlar veren yazarlarımızdan hangileri bu atölyelerden yetişmiştir? Kimsenin öz geçmişinde böyle bir bilgi okumadım. Bununla birlikte böyle kurslar olması doğaldır. Türkçe okuma yazma, imla konularında kendilerini geliştirmek isteyenler bilenlerden ders alabilir. Bunda hiç bir sakınca yoktur. Hepimiz bu konuda okuduğumuz okullarda sınıf öğretmenlerinin, Türkçe ve edebiyat öğretmenlerinin verdiği derslerde öğrenmeye çalıştık. Bize kitap okuttular, anlattırdılar, kompozisyon yazdırdılar, bunları düzelttiler. Bu okul eğitimini almayan kişiler yazar olamaz. Geleneksel masal anlatıcıları ve halk şairleri hariç. Onların da sözlü geleneğin ustaları vardı. En azımdan onları dinlediler. Beni bir yazar sayanlar varsa eğer nasıl yazar olduğumu açıklayayım: Öncelikle kitap okumaya merakım vardı, sonra bildiklerimi ve duygularımı başkalarına söz ve yazıyla aktarmak için yanıp tutuşuyordum. Okul duvar gazetelerinden başlayarak, önce yerel gazete ve Anadolu'da çıkan dergilere, sonra ulusal gazetelere, kendi çıkardığımız bülten ve dergilerde yaza yaza, ardından kitaplar bastırarak yazar olmuşumdur olduysam. Normal bir insan eğer yeteneksiz biri değilse ancak yaza yaza yazar olabilir. Yani dersine bu biçimde çalışmış olur. Tabii sürekli okuyarak, kendini bilgi ve duygu yönünden besleyerek. Bana şiirlerini gösterip görüşlerimi soran amatör arkadaşlara bazı halk ve modern şairlerimizin adını verir, bunları çok çok okumadan ellerine kalem kâğıt almamalarını öneririm. Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Dadaloğlu, Âşık Veysel, Fuzuli, Nedim, Namık Kemal, Tevfik Fikret, Mehmet Akif, Nazım Hikmet, Ziya Osman Saba, Orhan Veli, Gülten Akın... Demem o ki siparişle yazar olunmaz. İlkokul öğretmeni bir arkadaş, maddi durumunu düzeltmek için aynı zamanda küçük bir kamyonetiyle taşımacılık yapıyormuş. Acaba başka hangi işi yaparsam daha çok kazanırım diye düşünürken aklına Yaşar Kemal gelmiş. Diğer arkadaşına sormuş: "Yaşar Kemal İnce Memed'i ne kadar zamanda yazıp bitirmiştir?" Arkadaşı "Her halde altı ayda yazmıştır" yanıtını verince, "Acaba ben de yazar mı olsam" demiş ciddi ciddi. Öyle ya Türk edebiyatının en ünlü ve çok okunan kitabı İnce Memed. Herhalde yazara çok para kazandırmıştır diye düşünmüş. Edebiyat öğretmeni olan arkadaşı o zaman şu açıklamayı yapmış: Yaşar Kemal İnce Memed'i yazmak için bir ömür harcamıştır.

  • Decameron'un Aşk Hikayeleri-II

    Pazar Öyküleri İKİNCİ GÜN II. HİKAYE / "Öpülmüş dudak, mutluluğu kaçırmaz. Onun kaderi her zaman yeniden doğan aya benzer." Uzun zaman önce Babil’de Belmenedap adında, çoğu zaman şansı yaver giden bir hükümdar vardı. Çocuklarından biri olan, güzeller güzeli kızı Alatiyer’i, Arap ordusuna karşı kendisine yardım etmiş olan Algerya kralına vermek üzere söz vermişti. Hükümdar, kızını kalabalık bir yardımcı gurubu ve zengin çeyizle bir gemiye bindirerek, iyi silahlanmış muhafızlar eşliğinde krala gönderir. Gemi, güzel bir havada İskenderiye'ye ulaşır. Yolcular oradan yola devam ederek Sicilya'yı geçer, tam hedeflerine varacakları sırada şiddetli bir fırtınaya yakalanırlar. Prenses ve yanındakiler ölüm tehlikesi geçirirler. Usta kaptanlar bütün yeteneklerini kullanarak iki gün fırtınaya dayanırlar. Fakat üçüncü gün sabah fırtına yatışacağı yerde büsbütün şiddetlenir ve gemi Mallorka Adası civarında su almaya başlar. Herkes kendi başının çaresini aramaya koyulur. Gemideki misafirler denize indirilen bir sandala bindirilir. Fakat onların ardından silahlı muhafızların karşı koymasına rağmen bütün gemi halkı sandala doluşunca sandal bu kadar ağırlığı taşıyamadığından batar, içindekilerin hepsi ölür. Prenses ve nedimeleri su almakta olan gemide kalmışlardır. Yarı yarıya su alan gemi rüzgârın etkisiyle Mallorka kıyılarında bir kayaya çarpar. Sabahleyin hava biraz yatışınca ölümle burun buruna gelen prenses başını kaldırarak yanındakilere seslenmeye başlar. Fakat kimse cevap vermeyince telaşa düşer, baktığında yardımcı kadınların çoğunun korkudan öldüğünü görür. Sağ kalanları uyandırmaya çalışır, hep beraber ağlaşmaya başlarlar. Aradan dokuz saat geçtiği halde kendilerine yardım edecek kimse görünmez. Sonunda kıyıda uşaklarıyla çiftliğinden dönmekte olan Perikan görünür. Bu adam gemiyi görünce tehlikeyi anlar ve adamlarından birini durumu görmek üzere gemiye yollar. Adam bin bir zorlukla gemiye çıkınca prenses ve yanındaki kadınları korku içinde birbirlerine sarılmış bulur. Kadınlar adamın dilini anlamadıklarından el-kol işaretiyle yardım isterler. Uşak karaya çıkarak gördüklerini Perikan'a anlatır. Perikan derhal kadınları değerli eşyalarıyla gemiden çıkararak şatolarından birine götürtür. Yardımcı kadınların gösterdikleri saygıya bakarak güzel kızın asil bir kişi olduğunu anlar. Prenses yorgun ve bitkin olmasına rağmen güzelliği Perikan'ın gözünden kaçmaz ve şayet bekarsa onunla evlenmeye, bu mümkün olmazsa dost olmaya karar verir. Aradan birkaç gün geçince iyi bir bakımla prenses sağlık ve güzelliğine kavuşur, fakat Perikan onunla konuşamamaktan üzüntülüdür. Sevimli ve zarif işaretlerle kadına arzularını anlatmaya çalışır. Fakat boşuna, prenses onu anlamak istemez. Perikan'ın ihtirası ise o oranda artar. Prenses etrafındakilerin hallerine bakarak onların Hristiyan olduğunu ve kendi hüviyeti ortaya çıkarsa iyi bir şey olmayacağını ve zamanla Perikan'ın ısrarlarına karşı koyamayacağını anlayarak kötü kaderiyle savaşmaya karar verir. Yanında kalmış olan üç kadına hüviyetini kimseye söylememelerini ve namuslu kalmalarını emreder. Kendisi de kocasından başka kimseye hoşgörülü olmayacağını söyler. Kadınlar bu emri onaylarlar ve ona uyacaklarını bildirirler. Bu arada Perikan'ın ihtirası reddedildiği ölçüde artar. Tatlı sözlerinin etkisiz kaldığını görünce hilelere baş vurur. Bu da olmazsa zor kullanmaya karar verir. Prenses kendi dinince içmesi haram olduğu halde, şarabı sevmektedir. Perikan, Venüs'ün bu içkisini kullanmaya karar verir. Bir müddet prensesin sevimsizliğine aldırış etmez görünür ve bir ziyafet bahanesiyle kadını şahane bir yemeğe davet eder. Eğlenceler sırasında uşaklarından birisine çeşitli şaraplardan bir kokteyl hazırlatır. Prenses bu şaraptan öyle hoşlanır ki, kendisini tutamaz ve çok fazla içer. Geçirdiği kazayı unutarak İskenderiye tarzında dans etmeye kalkar. Perikan bu durumu görünce emeline yaklaştığını anlar, sofraya daha başka yemekler ve içkiler getirtir. Yemek gece yarısına kadar devam eder. Sofra dağılınca, prensese yatak odasına kadar eşlik eder. Prenses, Perikan'ın yanında sanki bir kadının yanındaymış gibi soyunur ve yatağa girer. Perikan hemen ışıkları söndürerek kadının yanına yatar, onu kollarına alır ve en ufak bir karşı koyma görmeksizin aşkın hazlarını tadar. Bu akşamdan sonra, prenses şimdiye kadar erkeklerin silahlarından habersiz, Perikan'ın tatlı sözlerine karşı koyamadığına üzülür. Artık davet beklemeksizin el-kol işaretleriyle böyle tatlı geceleri kendisi istemeye başlar. Fakat ikisinin bu neşeli günlerini kıskanan ve prensesin bir kral karısı yerine bir şövalye metresi olmasına razı olmayan kader, kadına daha zalim maceralar hazırlar. Perikan'ın yirmi beş yaşında Marata adında, gül tenli, güzel bir kardeşi vardır. Bu delikanlı prensesi ilk görüşte sevmiştir. Ve onun işaretlerine bakarak kendisinden hoşlandığına inanır, öyle ki emellerine kavuşmak için devamlı olarak kızı ve ağabeyini gözetler. Sounda kararını hileyle uygulamaya koyulur. Şehrin limanında iki Cenevizliye ait ve Romanya’ya gitmek üzere uygun havayı bekleyen bir gemi vardır. Marata, prensesle beraber ertesi gece bu gemiye girmeyi kararlaştırırlar. Marata, gece en yakın iki adamıyla Perikan'ın evine girerek orada saklanır ve gece yarısı odasına girerek ağabeyini uykudayken öldürür. Uyanıp ağlamaya başlayan prensesi silahla korkutarak Perikan'ın hazinesiyle birlikte gemiye getirir. Uygun havayı bulan gemiciler hemen demir almaya başlarlar. Prenses bu olaya çok üzülse de Marata onu doğanın erkeklere verdiği özelliklerle teselli eder, öyle ki kadın kısa zamanda Perikan'ı unutur ve Marata'ya alışır. Fakat bu memnuniyet uzun sürmez. Çünkü kader ona yeni bir felaket daha hazırlamıştır. Prensesin güzelliği ve davranışları, iki genç gemi sahibini öyle büyüler ki bu adamlar Marata'dan gizli olarak ona yaklaşmaya çalışırlar. İki gemi sahibi aralarında kıskançlığı kaldırmak için kadının aşkını paylaşmayı kararlaştırırlar. Fakat Marata'nın uyanıklığı, kadın hakkındaki her kötü niyeti engellediğinden, bir sabah Marata'yı geminin ön kısmından denize atarlar. Prenses, Marata'nun ölümünü duyunca ağlamaya başlasa da iki aşık gemici birçok vaadlerle, el-kol işaretleri ile onu teselli ederler. Kadın, biraz sakinleşince gemi sahipleri, kimin ilk defa kadınla yatacağını tartışmaya başlarlar. Fakat hiçbiri ilk geceden ödün vermeyi istemediğinden şiddetli bir kavgaya tutuşurlar. Kimse onları ayıramaz. Nihayet birisi ölü, öteki ağır yaralı olarak kavga sona erer. Prenses kendisini yalnız ve terk edilmiş hissedince çok üzülür. Fakat yaralı gemicinin tatlı sözleri ve Şazera'ya yaklaşılmış olması onu teselli eder. Şehre çıktıklarında yaralı gemiciyle beraber bir otele inerler. Prensesin eşsiz güzelliğinin ünü her tarafa yayılır ve bu sırada orada bulunan Mara Prensinin de kulağına gider. Prens, ilk görüşmede kadına öyle aşık olur ki, başka bir şey düşünemez. Onu elde etmek için her çareye başvurmaya başlar. Prens, kadında güzellikten başka kibar davranışlar da gördüğünden, onun, asil bir kadın olduğunu anlar ve ona bir metres gibi değil, bir eş muamelesi yapmaya başlar. Prenses, başından geçenleri düşündükçe şimdiki halinden mutluluk duyar. Bu mutluluk prensesin güzelliğini öyle arttırır ki, bütün Romanya'nın tek konuşma konusu olur. Bu durum prensin dost ve akrabası olan genç ve güzel Atina kontunda onu görme isteği uyandırır. Yanına kalabalık bir yardımcı gurubu alarak Jiyarınza’ya gelen kont, orada büyük törenle karşılanır. Aradan birkaç gün geçmiştir ki prensesin güzelliğinden söz açılır. Kont onun söylendiği kadar güzel olup olmadığını sorar. Prens, söylendiğinden fazla, ama bunu sana benim sözlerim değil kendi gözlerin anlatmalı, der. Kontun ricası üzerine prens onu prensese götürür. Prenses kontu neşe ve zarafet içinde kabul eder, onunla konuşamasa da kont hayranlıkla prensesi seyreder ve adeta onu ölümlü bir insandan farklı bir şey olarak görür. Kont, prensesin gözlerinden aşkın şarabını içmiş ve onu görmekle yetinmeyerek iyiden iyiye aşık olmuştur. Oradan ayrılıp yalnız kalınca, böyle bir kadına sahip olan prensi dünyanın en mutlu adamı görür ve neye mal olursa olsun, bu mutluluğu onun elinden almaya karar verir. Emellerine çabuk kavuşmak için aklı ve mantığı bırakarak kendisini aşkın büyüsüne kaptırarak bir plan yapar: Prensesin uşaklarından Gungani'nin yardımı ile bir akşam prensin yatak odasına sokulur. Hava sıcak olduğundan prens çırılçıplaktır, prenses ise yatakta uyuyordur. Kont yavaşça pencereye yaklaşarak, birdenbire prensin karnına hançerini kabzasına kadar soktuktan sonra ıssız denize ve kayalara bakan pencereden aşağıya onu atar. Bu sırada Kontun yardımcılarından birisi nöbetçinin boynuna bir ip geçirerek boğar ve onu da kontun yardımıyla pencereden aşağıya atarlar. Kendilerini kimsenin görmediğinden emin olan kont, kadının yatağına yaklaşarak onu itina ile soyar ve hayranlıkla seyretmeye dalar. Kont şiddetli arzular içinde ve az önce yaptığı cinayeti unutmuş olarak kanlı elleri ile kadının yanına yatar. Kadın, yanına gelen kontu uyku sersemi prens sanmıştır. Kont aşkın ifade edilmez hazlarını tattıktan sonra kalkar ve prensesi adamlarının yardımı ile bir ata bindirerek Atina yolunu tutarlar. Kont, evli olduğu için kederli kadını doğru Atina'ya değil, o civardaki çiftliklerden birisine götürür. Ertesi sabah yardımcıları saat 9'a kadar prensin uyanmasını beklerler, fakat bir ses çıkmayınca kapıyı kırarak içeri girdiklerinde içerde kimseyi bulamayınca onun güzel prensesle gizlice bir geziye çıktığını sanırlar. Delinin biri ertesi gün prensin ve nöbetçisinin cesetlerinin bulunduğu yere gider Nöbetçinin boynundaki ipi çıkararak onu sürükleyip şehre getirir. Halk, ölüyü derhal tanır, bunun üzerine delinin rehberliği ile aynı yere gidenler, prensin de cesedini bulurlar ve büyük bir saygıyla onu gömerler. Kontu arayıp da bulamayınca onun prensesi kaçırmış olmasından şüphelenenler prensin kardeşini tahta çıkararak onun, ölen kardeşinin öcünü almasını isterler. Yeni kral asker toplayarak Atina Kontuna karşı sefere çıkar. Kont bunu duyunca asker toplar. Bunların yanında Bizans kralının oğlu da bulunmaktadır. Savaş hazırlıkları kızışınca kontes Kostantin’i yanına çağırtarak gözyaşları içinde olanı biteni anlatır ve özellikle kontun gizlice getirdiği kadından sızlanır ve çare bulmalarını ister. Kostantin ve yeğeni Emanuel, prensesin saklı olduğu yeri öğrendikten sonra, kontese veda ederler, prensesin güzelliği onların da ilgisini çekmiştir. Onun için konttan onu kendilerine göstermesini rica ederler. Kont, prensesi daha ilk görüşte kendisinin başına gelenleri unutmuş gibi ertesi gün Kostantin'i ve Emanuel'i prensesin yanına götürür. Kostantin prensese hayranlıkla bakar, onu bütün kadınlardan güzel bulur. Bu kadın yüzünden kontun yaptığı ihanetlere de şaşırmaz. Kostantin, prensese iyice aşık olmuştur. Şimdi onu kontun elinden nasıl alacağını düşünür. Prensin ordusu da bu sırada Atina üstüne yürümektedir. Kont ve Kostantin de düşmana karşı bir orduyla hareket etmişlerdir. Kostantin'in tek düşündüğü şey prensesi elde etmek olduğundan kontun yokluğu buna elverişli olacaktır. Onun için hastalık bahane ederek kumandayı Emanuel'e bırakır ve Atina'ya döner. İşte şimdi prensese sahip olmanın zamanı gelmiştir. Kostantin, gizlice süratli bir gemi hazırlatıp onu prensin oturduğu yerin yakınlarına yollar, kendisi de maiyeti ile birlikte prensesi ziyarete gider. Prenses bu ziyaretten memnun olur ve hepsini bahçede bir gezintiye davet eder. Kostantin gizli bir şey söyleyecekmiş gibi Prensesi sahile indirir. Orada beklemekte olan bir adamının yardımı ile kadını yakalatır, gemiye taşıtır ve gemi derhal hareket eder. Geceyi gemide beraber geçirdikten sonra ertesi sabah Kiyos'a varırlar. Babasının öfkesinden ve elindeki avı kaybetmekten korkan Kostantin, Kiyos'u en emin bir yer sayar. Prenses, Kostantin'in aşkı ve tesellisiyle ağlamaktan vazgeçer. Bu sırada Bizanslılarla harp halinde olan Türk padişahı İzmir'de bulunmaktadır. Kostantin'in kaçırılmış bir kadınla Kiyos'ta safa sürdüğünü haber alan Türk padişahı, bir akşam ansızın, adaya baskın verir ve şaşkına dönen prensesi ve adamlarını yakalatarak İzmir'e getirtir. Türk padişahı derhal prensesi zevceliğe alır ve onunla İzmir'de bir kaç ay sakin bir hayat geçirir. Bizans kralı, bu arada Kapadokya kralı Bassana ile görüşür ve Türklere saldırmak üzere anlaşmaya varırlar. Bunu haber alan Türk hükümdarı prensesi adamlarından birisine emanet ederek ordusu ile Kapadokya kralının üzerine yürür. Türk padişahı savaşta ölür, ordusu dağılır. Bassano bu zafer ile İzmir'e girer. Prensesin emanet edildiği Antiyogu, sadakat borcunu unutarak kadına aşık olumuştur. Prensesin de dilinden anladığı için kadınla iyice anlaşır ve tatlı bir aşk hayatı yaşamaya başlarlar. Antiyogus, Türk padişahının öldüğü haberini duyunca padişahın hazinelerini alarak Rodos'a kaçar, orada hastalanır, ölümünün yaklaştığını hissedince servetini ve taptığı güzel kadını Kıbrıslı bir tüccar dostuna vasiyet eder. Bir gün, o tüccar ve prensesi çağırtarak: -Ölümümün yaklaştığını hissediyorum, asıl şimdi hayatımın zevkini sürecektim, fakat sakin ölüyorum, çünkü bir tarafımda en aziz dostum, bir tarafımda da en çok sevdiğim kadın bulunmakta. Dostum sana rica ederim, servetime ve sevgilime sahip ol, der. İkisi göz yaşları içinde bu vasiyeti dinlerler. Az sonra Antiyogus ölür ve törenle gömülür. Birkaç gün sonra Kıbrıslı tüccar kendisine miras kalan malların hepsini satar ve prensese bir Katagonya gemisi ile beraberce Kıbrıs'a dönmeyi teklif eder. Prenses onun Antiyagos'un dostu olarak kendisine bir kız kardeş gibi davranacağını umduğunu söyler. Tüccar bunu memnuniyetle kabul edeceğini, yalnız yolculuğu rahat geçirebilmeleri için kendisini eşi olarak tanıtacağını söyler. Geminin ön tarafında kendilerine bir kamara ayrılır. Fakat yatağa yattıkları zaman gecenin ve yatak sıcaklığının etkisiyle Antiyagus'a verdikleri söze rağmen kendilerini aşkın zevklerine bırakırlar. Böylece tüccarın memleketi olan Bafo’ya çıkarak orada bir müddet kalırlar. Bu sırada Bafo'ya Antigona isimli aklı çok, parası az, yaşlı bir şövalye gelir ve Kıbrıs kralının güvenini kazanır. Bir gün, Kıbrıslı tüccar, Ermenistan'a mal götürmek üzere yola çıkar. Antigona, Prensesin evinin önünden geçerken tesadüfen pencerede olan prensesi görür ve onun güzelliğine hayran olur. Onu daha önce bir yerlerde görmüş olduğunu düşünür. Prenses bunca felaket geçirdikten sonra artık acılarının sona ereceğini ummaktadır. Antigona'yı görünce, onu İskenderiye'de babasının yanında gördüğünü hatırlar ve birdenbire onun tavsiyesiyle eski şerefini bulabileceği umuduna kapılır. Bunun için adamı içeri çağırır. -Siz Antigona değil misiniz? Adam; “Evet,ben de sizi tanıyor gibiyim. Sizi hatırlamama yardım edin." Onun Antigona olduğunu anlayan Prenses, onun boynuna sarılarak, İskenderiye'de beni gördünüz mü, der. Antigona kadının sultan kızı Alatiyer olduğunu anlayınca saygılı bir tavır takınsa da prenses buna izin vermez. Antigona; "Bütün Mısır sizi denizde boğulmuş biliyor, buralara nasıl geldiniz?" der "Keşke bu rezil hayatı süreceğime denizde boğulsaydım. Babam da maceramı duyunca aynı şeyi isterdi herhalde." der prenses. Bunun üzerine yaşlı adam; "Vakitsiz üzülmeyin, başınızdan geçenleri bana anlatın, belki de mutlu bir dönüşün çaresini buluruz." "Sizi görünce babamı görmüş gibi oluyorum. Sizi görmek bana büyük bir sevinç verdi. Onun için acı kaderimi babama anlatır gibi size anlatacağım. Eğer beni eski durumuma getirme çaresini bulursanız, bunu yapmanızı rica ederim; fakat çare yoksa beni gördüğünüzü ve benden işittiklerinizi kimseye söylemeyin." diyen prenses, ağlaya ağlaya bütün başından geçenleri bir bir anlatır. Antigona bile gözyaşlarını tutamaz. Yaşlı adam biraz düşündükten sonra şöyle der: "Geçirdiğiniz kazalarda kimse gerçek hüviyetinizi anlayamadığı için sizi babanıza kavuşturmakla yetinmeyeceğim. Algerya kralına da eş olarak verebileceğimizi umarım." Prensesin ricası üzerine Antigona planını anlatır. Ve yeni bir olaya sebebiyet vermemek için Kıbrıs Kralına gider: "Hükümdarım, sizin elinizde bir imkan var ki kendinize büyük şeref getirir ve beni de fakirlikten kurtarır. Denizde boğulduğu sanılan sultanın güzel kızı Bafo'ya gelmiş bulunuyor. Şerefini muhafaza ederek karşı koyduğu talihsizliklerden sonra fakirleşmiş, şimdi babasına dönmek istiyor. Onu benim gözetimimde babasına yollarsanız, bu sizin için de faydalı olacak ve sultan bunu unutmayacaktır." der. Kral anlayış göstererek, prensesi büyük bir törenle sarayına getirtir. Ve birkaç gün sonra yanında Antigona olduğu halde kadın ve erkek yardımcılarıyla prenses yola çıkarılır. Sultan bu gelenleri sevinçle karşılar. Prenses birkaç gün dinlendikten sonra, babası onun başından geçenleri dinlemek ister. Antigona'nın tavsiyelerini benimsemiş olan prenses: "Babacığım, buradan hareketimizden 20 gün sonra gemimiz su almaya başladı ve kuma oturdu. Ertesi sabah, civardaki köylüler gemiyi yağma etmeye geldiler. Ben kendimi yanımdaki iki kişiyle sahilde buldum. Diğerlerine ne olduğunu bilmiyorum, ben ağlayıp dururken iki haydut saçlarımdan tutarak beni bir ormana sürükledi. Fakat orada dört atlı görünce beni bırakıp kaçtılar. Asil görünen bu adamlar benimle konuşmak istediler, fakat dillerini bilmiyordum. Aralarında konuştuktan sonra beni bir ata bindirdiler ve kendi dinlerince yapılmış bir manastıra götürdüler. Bu manastırda dillerini biraz öğrendikten sonra kendimi bir Kıbrıslı şövalyenin kızı olarak tanıttım. Doğruyu söyleseydim, onların dinlerinden olmadığım için düşmanlıklarını çekecektim. Başrahibe, ara sıra Kıbrıs'a, dönmeyi isteyip istemediğimi sorardı. Ben de bunu çok istediğimi söylerdim. Ama kadın namusumu korumak için beni kimseye emanet edemiyordu. Nihayet iki ay önce Fransa'dan karılı kocalı bir kafile geldi, içlerinden birisi baş rahibenin akrabası idi. Onların Kudüs'e İsa'nın mezarını ziyarete gideceklerini anlayan baş rahibe beni Kıbrıs'a babamın yanına götürmelerini rica etti. Hareketimizden birkaç gün sonra Bafo'ya çıktık ve mutlu bir tesadüf beni emanet ettikleri adamın bir dostu olan Antigona'ya rastladık. Ben onu görünce, kendi dilimde, beni kızı olarak kabul etmesini rica ettim. O beni anladı ve beni Kıbrıs Kralına götürdü ki onun iyiliklerini hiçbir zaman unutamam. Anlattıklarımda bir noksan kaldıysa onu da bu hikayeyi kendisine sık sık anlattığım Antigona tamamlasın." diye anlatır. Antigona; "Sultanım, benim burada ilave edecek bir şeyim yok. Şüphesiz manastırda geçirdiği temiz hayatı, rahibelerin iyi davranışlarını, veda ederken ağlayışlarını anlatmaya kalkarsak, günlerce sürer. Yalnız şunu söylemek isterim, bütün hükümdar kızları içinde en güzeli, en faziletlisi ve en namuslusu sizin kızınızdır." Padişah, anlatılamaz bir sevinç içinde Allaha şükrederek, kızına iyi davranmış olan Kıbrıs kralına münasip hediyeler yollar. Antigona'yı ise bol bol mükafatlandırır. Artık onun tek arzusu kızını Algerya kralı ile evlendirmektir. Krala haber yollar, kızını aldırabileceğini bildirir. Kral, büyük törenle kızı yanına getirtir. Prensesin sekiz erkekle yatmış kalkmış olmasına rağmen onun bakire olduğuna inanır ve onunla yıllarca mutlu bir hayat sürer... Onun için atasözüdür: Öpülmüş dudak, saadetin kaçmasına sebep olmaz. Onun kaderi her zaman yeniden doğan aya benzer.

  • Kaşıkçı Cinayeti ve Cumartesi Anneleri

    2 Ekim 2018 günü, evlilikle ilgili işlemleri için Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğuna giren Suudi Arabistanlı gazeteci Cemal Kaşıkçı’dan bir daha haber alınamadı. Suudi Hanedanının uzun süre hizmetinde bulunduktan sonra Amerika’da The New York Times gazetesinde bu hanedan rejimine karşı eleştirel yazılar yamakta olan Kaşıkçı’yı, Suudilerden gelen bir katil grubunun öldürdüğü anlaşıldı. Bu olayın aydınlatılmasını başta ABD Başkanı Trump, Birleşmiş Milletler ve Avrupa İnsan çevreleri istiyor. Suudi Hükümeti, suçu hanedan içinde bir kliğin üzerine atarak işin içinden sıyrılmak istiyor. Bu tüyler ürpertici cinayet, elinde büyük güçler bulunan ABD, Suudiler ve Avrupa gibi ülkelerin hem birbirlerini sıkıştırdıkları hem de bu vesileyle yeni çıkarlar elde etmenin bir vesilesi oluyor. Kaşıkçının öldürülmesi, büyük güçler ilgilenmeseydi faili meçhul bırakılacak bir cinayetti. Bizler faili meçhullerle sık karşılaşmış bir toplumuz. Günümüzde “Faili Meçhul” denince bizde ilk akla gelen, Cumartesi Anneleridir. Ansiklopedilere geçmiş olan Cumartesi Anneleri hakkında Viki Sosyalizm sitesindeki bilgilerin bir kısmını buraya aynen alıyorum: “CUMARTESİ ANNELERİ 20 Mart 1995'te eve dönmesi beklenen Hasan Ocak'tan 55 gün boyunca hiç haber alınamamıştır. Ardından geçen süreçte Hasan Ocak'ın işkence edilmiş bedeninin İstanbul'da bir ormanda bulunduğu ve kimsesizler mezarlığına gömüldüğü ortaya çıktı. Hasan Ocak ilk 'kayıp' değildi ama bu kez ortada çok sayıda tanık ve kanıt vardı. Kamuoyunun dikkatini konuya çekmek için bir araya gelen, her birinin bir yakını gözaltında kaybedilmiş 30 kadar insan, Galatasaray Meydanı'nda oturmaya karar vermiştir. Eylem ilk ayını doldurmadan, polisin saldırısına uğradı. Baskı ve tehditler her hafta yinelenmiştir. Bununla birlikte onlarla birlikte hareket eden insan hakları savunucuları baskılara maruz kalmıştır. Uluslararası insan haklan kuruluşlarının raporlarında özel bir yer bulan 'Türkiye'de gözaltında kaybolanlar' başlığı, iktidarların uluslararası görüşmelerinde de bir gündem maddesi haline gelmiştir. 15 Ağustos 1998’de başlayan polis saldırısı ve gözaltılar, 13 Mart 1999’a kadar sürmüştür. Toplam 1093 kişi gözaltına alınmıştır. Kayıp yakınları ve insan hakları savunucuları daha Galatasaray’a gitmeden yolda, hatta kafelerde dövülerek gözaltına alınmaya başlanmıştır. Baskıların sürmesi üzerine Cumartesi Anneleri/Cumartesi İnsanları, 200. haftadan itibaren oturma eylemine ara vermiştir. Fakat kayıp anneleri 1999'daki ağır devlet baskısı ve polisin saldırıları nedeniyle sona erdirdikleri cumartesi eylemlerine, 10 yıl sonra, 2009'da yeniden başlamışlardır. Milliyet gazetesinin haberine göre 1990 - 2011 yılları arasındaki toplam faili meçhul cinayet sayısı 1.901'i bulmuştur.” EY ADALET, SENİ DE Mİ KAYBETTİLER? Evlatlarının katillerinin bulunmasını isteyen bu ailelere daha geçen ay nasıl bir muamelenin reva görüldüğünü biliyoruz. Toplantıları zorla dağıtılmış, içlerinden bazıları yerlerde sürüklenmiş ve gözaltına alınmışlardır. 12 Mart ve 12 Eylül rejimleri altında kaybedilenler gibi 23 yıldır kendilerinden haber alınamayan kayıplar için ellerinde en modern araçlar bulunan güvenlik güçleri arama yapmışlar mıdır? Kanıt toplamışlar mıdır? Bu insanları kimler ortadan kaybetmiştir? Bu konu üzerinde ciddi olarak durulmadıkça ve kayıp yakınlarına tatmin edici bilgi verilmedikçe, Kaşıkçı cinayetini çözme çabası, ABD’nin hatırına yapılan bir iş olarak anlaşılacaktır. Ey adalet! Nerdesin? Neden Cumartesi Annelerinin yıllardır süren feryatlarını duymuyorsun? Yoksa sen de bütün devrimciler, yoksullar ve kimsesizler gibi tutuklu musun? Sen de mi faili meçhulsün? (20 Ekim 2018)

  • Anneler Günü

    yeşildir artık yüreğinde kara bulut bugün anneler günü annem beni unut evde acılar koynuna yan gelip yatmış inadına giyin sen de mayısa batmış yürü sokakta çocukların düşü aksın yürü ki saksıda çiçekler sana baksın diline geç anılarından bir türkü seç beş yıl büyüdüğüm okulun önünden geç ıslanırsa anıların güneşte kurut senin günün bugün unutma, beni unut git mavi denizin tam kıyısında dur durma eteğinden beni bir daha savur annem yıldız kayıyor içinden dilek tut koşuyor sana kısa pantolonlu çocuk gözünde, gözümde, gözlerinde bin umut Nevzat Çelik

  • Bir Martıyı Ağlattın Sen

    bir martıyı ağlattın işte bir çocuk garanti intihar eder artık kütür kütür küfrediyor gece imanıma bir yaprak kırılıp suya düşüyor su yaralanıyor su kanıyor şelale! ah nasıl titredim tensiz bir piyanist büküldü sanki kesişen ayrışık doğrular gibi çarpışıverdim yüzünle. Yüzün öyle düzgün suna bir el yazısı yüzün yüzüme aksedince yüzün ayna alnımda yüzün uzun hüzünlü bir alınyazısı! bitmemiş bir ömrün yalanısın sen: kabuslarımın tabiri çocukluğumun arta kalanısın! öldüreceğim kendimi dudaklarınla dudakların etle, şehvetle seferber sen! bana inen son kutsal kitap son fakir yatır son aciz peygamber! bir martıyı ağlattın iste bir çocuk garanti intihar eder artık

  • Şafak Türküsü

    1 Beni burada arama anne Kapıda adımı sorma Saçlarına yıldız düşmüş Koparma anne Ağlama Kaç zamandır yüzüm tıraşlı Gözlerim şafak bekledim Uzarken ellerim Kulağım kirişte Ölümü özledim anne Yaşamak isterken delice ve korkak yorgun uykusuz bu yüzden boğuk seslerle geldiler bir şafak kısa ve soğuk bir zamandır ışık hızıyla koşan oysa benim için gece düş denizinde yarattığın umut sandalıdır birdenbire batacak olan koşma anne bir ülkeyi armağan ve kıza kesmiş tepeden tırnağa oğula herbir anneye yüreği avcunda koşan (ah verebilseydim keşke çırpıntı gözlerini ısırırken Yüreğin avcunda Sonra bir umut koşuyorsun Acıdan sırılsıklam alnına siper edip elini Sen aralıyorsun yağmuru Orada yitik bir anne ağlıyor Ülkemin neresine bakarsa ay Sarı bir yağmur Islak Günlerden salı Bugün görüş günü 2 yanağımda tomurcuk usulca açılıverdi şaşkınlığımla çocuk devrederken sıradakine diretmişliğimle genç düşlerimle sınırsız korkak kahraman gecelerimi ve korkunç bir sabırla birbirine eklediğim ciğerlerimde yırtılan bir çığlıkla hazır beklediğim hücremin dört bir köşesinde el ayak izlerimi sen de üzülme sen de anne üzülme ne olur boşver hipokrat amca ölebilir raporu veren beyaz önlüklü doktor yüreğimin depreminde rihter ölçeği çatlarken sanırım baytardı 3 mutlu bir yusufçuk havalansın güneşli güzel günlere inanan düşün ki o an düşün ki yüreğin sallansın insanları düşün anne onbir yaşını çiğneyip yürüyen çocukları ve o şafaktan doğma uzun döverken darağaçlarını her mayıs şafağında uzun deniz'i düşün anne ince bilekli çıplak ayaklı tanya'nın onsekizinde ölümüne pervasız yürüyen utangaçlığı bile vuramadan yanaklarına yasının hala kanaması nedendir faşizmin göğsünde torlak kemal'i düşün anne börklüce'yi şeyh bedrettin'i pir sultan'ı düşün anne kopunca memelerinden o mükemmel yaşama bayraklar ve türkülerle buz üstünde yürüdüm yıllar boyu sıcak omuzlar değerken omzuma 4 güneşli güneşsiz akşamlarda ölüp dirildim yeniden yalçın kayalardan biriydim kartalların konup kalktığı açık alanlarda ağır kurşunlar sıktılar alnıma yürüdüm yıllar boyu havadaki kuş denizdeki balık adına kardeşlik adına aç gözlerle bakmasın diye çocuklar ölümlerle yatmasın diye çocuklar tahtadan atların boynuna çıplak dirilip dönmesin diye hiroşimalar üstüne vardım kuyruğu kanlı itlerin özgürlük adına ekmek adına mutlu yarınlar adına ardımca gelenlere gözlerimi yaktığım yer yalnızca bir ağıt gibi çakılır kalsa da silinir gider izim kalır mı bilmem yürüdüğüm yolda ıraktı gözlerim çok ırak dönüp bakmadım arkama bütün gözler üstümde kanlı karanlık bir oyunda baş oyuncuyum ne garip şey anne tören adımlarıyla ölmek 5 idam mahkumunun değişmez dekoru mudur ve çingene kuralına uygun büküm büküm bir ip yağlı geride flu sandalye kağıt kalem cılız titrek bir kibrit içinde rengi bu gecenin yanında küçücük bir cam bardak masa üstünde üşüyen bir sigara sürüyor gecenin karnında şafağa bakan oyun pul pul dökülecek yaz siyasi eylül'ün oysa birazdan boynumu kıracaklar yüzlerinde zoraki çatılmış bir hüzün kırılacak cammışım gibi davranıyorlar 6 soğuyan bir bardak çaydır benim ömrüm anladım ki küllenen sigaradır çingenenin kara killi ellerinde gördüm ben ölümü asıl az ötede titreyen kendi buruk kanımı içtim oturup yıldızlar içinde yıldız uçurmak varken alacaşafağında ülkemin yani benim güzel annem giderken darağacına bir açıklaması vardır elbet öptüğüm kızlar geliyor aklıma ne garip duygu şu ölmek 7 belki bir ömür taşıyacaktın koynunda ağlayıp koklayacaktın gözleri değsin istemedim elleri değsin istemedim oğul tadında bir mektup yazamadım diye kızma bana bağışla beni güzel annem masa üstünde boynu bükük kaldı kağıt kalem geride 8 yakışıklı gelecekler var birbiri ardınca genç birdenbire acıdı boynum ökse de olsa dört bir yanı) (tarlakuşu korkmaz ki korkuluktan karşımda kurum kurum-laşan darağacı usul adımlarla yürüdüm ömrümü şu kefenin yakasını az yumuşak dik ne olur işçi kadınım nazım'ın gözleriyle pırıl pırıl moskova'yı bir de yirmibeş kilometreden görebilmek işte o an saçlarından yakalamak dolunayı öperken siya-u jakond'u tebessümünden bir de luvr müzesinde seyretmek gizliden bir soluk ben de yaşamak isterdim o güzel günleri görenler arasında anavarca kayalıklarına tırmanmak isterdim sonra bir çocuğun afacan bacaklarında su başlarında aylak sektirmek kavalımı yaz boyu çobanaldatanlara aldanmak çiçekleri kokmak ırmakları akmak oysa türkü tadında yaşamak isterdim yaşamak ağrısı asıldı boynuma 9 vurulmak isterdim bir kıza damdan düşer gibi sonra benim güzel annem sonra vermek isterdim çocukların ellerine sedef kakmalı bir kutu içinde bayram kartlarının tutsaklığından aşırıp bayramı ölmek ne garip şey anne suçumuz malum künyemi okudular 10 gitgide yaklaşıyor sonum keskin bir acı bilenmiş erkenci bir horoz mu ötüyor yanlış mı duydum yoksa üstüme geliyor sabah üstüme koşun çocuklar çocuklar koşun koynuma yıldız doldurmuşum kefenin cebi yok gecenin kıyısında durmuşum göçtü ayaklarının dibine bin yıllık iskeletleri çatırdayarak usulca baktım yüzlerine iri sözlerim yoktu söyleyecek sevmedi mi çılgınca bağıra çağıra geçen bohçacı kadını bir çiçek bahçesi kadar sıcak sokağımızdan o çingene söyle anne sarı sıcak sevdasını düşünmedi mi boynumdaki kemendi bir öğle sonu bükerken o kız saçını tarayan telli kavak değil mi bir zaman rüzgarda darağacı avlunun ortasında çatık bir kaş gibi duran korkutamadılar beni anne gözleri yatırıp ıraklara ya da mektup beklemek gülmek umut etmek özlemek bir çiçeği düşünürken ürpermek yok kısacası mideme karşı açlık grevlerinde beynimi bir sıçan gibi kemiren savunmak yok mutlu tok bir yaşamı işkenceler zindanlar hücreler kurulmuş tuzaklar yok artık yolumda 11 ölmek ne garip şey anne taşacakken ve yüreğimin ırmakları taştı korkunç bir merakla beklerken kurtuluş haberlerini ceplerimde el yerine balyoz taşırken toprak olmak ne garip şey anne baba olamayacağım örneğin mutlak bir inançla gözlerimi tavana çakamayacağım şaşkın umutlu şiirler yazamayacağım artık duvarları kanatırcasına tırnağımla ölmek ne garip şey anne ne garip şey anne oğlunu yitirmek kimbilir yine de gül yanaklı çocuğa benzer çam diplerinde açmış kanatlarını kozalak derim ben yaprak derim çiçek derim dağdır ki sende göçer uçurumlar ki sende büyür bir sabah çıkagelirim bekle beni anne özlem benim kavga benim aşk benim her kadın toprağı tırnaklayarak doğurur beni bayrak tutan çarpışan her kavgada ölen benim biten başlayan aşkların ortasındayım kızların yanaklarında çukurlaşan bütün kırık kapıların çağrılışıyım kırıldıysa düş evinin kapısı ağlama koparma anne saçlarına yıldız düşmüş kapıda adımı sorma beni burada arama anne 12 türkü tadında giyinirken işçiler dişleyip tükürmeden sigaralarını öylece kalkar uykudan şalterler o zaman nasıl indirilmişlerse şen şakrak çam ve kekik kokuları içinde acı yüzlü çocuklar umarım kurtuluş haberleriyle dönmüş olur acını süpürmek için açtığında kapını bir sabah anne bir sabah o mükemmel güne sen hazır tut dizini anne başlarını koymak için yorgun dizine çiçekler içinde bir ülke getirirler koynunda çiçekler adı başka sesi başka nice yaşıtım acını süpürmek için açtığında kapını bir sabah anne bir sabah Nevzat ÇELİK *** NEVZAT ÇELİK 1960'ta Boyabat'ta doğan Nevzat Çelik, 1965'te ailesiyle birlikte İstanbul'a geldi. Mart 1980 yılında Devlet Güzel Sanatlar Akademisi (DGSA) Uygulamalı Endüstri Sanatları Yüksek Okulu (UESYO) Grafik bölümü birinci sınıfta okurken tutuklandı. Dev-Sol davasından idam istemiyle yargılandı. 1984'te Şafak Türküsü adlı şiir dosyası Akademi Kitabevi Şiir Ödülü birincilik ödülünü alarak kitaplaştı. 1987'de Müebbet Türküsü adlı şiir kitabı Poetry International ve Hasan Hüseyin Şiir Ödülünü aldı. 1987'nin aralık ayında tahliye oldu. 1990'da iki şiir kitabı daha çıkardı; Suda Seken Hayat ve Yağmur Yağmasaydı. 1998 Ekim ayında Sevgili Yoldaş Kurbağalar adlı şiir kitabı, 2005 Nisan'ında ise ilk romanı Bağışlanmış Hüzün yayımlandı. Şafak Türküsü'ndeki şiirlerinden birini ("Elma") Hasan Hüseyin Korkmazgil'e adamış olmasına rağmen, ilk iki kitabıyla daha çok Ahmed Arif ve Nâzım Hikmet şiirinin etkisi yoğundur. Kuşağından Ahmet Erhan'la ortak temalarıyla benzeşir ama şiiri daha liriktir. Şiiri yaygın kitlelere ulaşımını Ahmet Kaya'nın bestelediği ŞAFAK TÜRKÜSÜ ile yapacaktır.

  • Yazdan Kalma Bir Yazı (1)

    Ama yaz, ve hani derler ya, "yazdan kalma" diye, onlar da olmayacak- artık hiçbir şey gelmeyecek. (Ingeborg Bachmann) Enis Batur, Oktay Rifat’ın yolculuk kitapları üzerine düşüncelerini aktardığı bir yazısına da yer veriyor kitabında. Burada “Üç günlük geziyle bir yazar bir yeri, bir memleketi tanımaz. Kendine göre bir sonuçlara varır. Hep genel konularda dolaşır durur.” diyormuş Oktay Rifat. (Oktay Rifat’a Doğru, Sel Yayıncılık, 2014, s. 112) Geçen yaz yaşadıklarımı ben de sezon sonundan alarak aktarayım size. Ancak bendeki gözlemler üç günlük değil bir ömürlük sayılır. “Bir sahil kentinde limana bağlı teknelerin ağırlığını “küçükler’ oluşturuyorsa, orada insanlık sürüyor demektir.” demişti Nazım Alpman bir köşe yazısında (18 Ağustos 2008, Birgün) Kumla’da Gemlik-Küçükkumla-Mudanya arası işleyen bir İDO vapuru var. Gemlik ve Armutlu’dan İstanbul’a giden bir de hızlı feribot. Büyüklerden her ikiside. Sahilin sessizliğini onlar bozuyorlar. Ama niye yalan söyleyeyim boğaz vapuru her uğradığında onu gördükçe mutlu oluyorum. Sahili düzenli dolaşan iki de gezi motoru var. Mehtap turlarıyla ünlü İzzet Kaptan ve Behçet Kaptan. Ama o eski, nostaljik tadı yok tekne turlarının da. Sahiller sitelerle boydan boya apartmanlarla çevrilmiş çünkü. Mavinin yanına yakışan o yemyeşil kıyıları, zeytinlikleri, çamlıkları, çınar gölgelerini arıyorsunuz. İzzet Kaptan emekli olmuş, yolculuklara yakışan mehtap turlarının adını belediye “mavi tur” koymuş. Behçet Kaptan başka. Gemlik’te banklarda oturmuş kitabımı okuyorken Behçet Kaptan’ın küçük sevimli teknesi anonslar yapıyordu. Saat 15:00’da; “Gemlik-Küçükkumla Turu”. Benim için iyi bir fırsat. Hem böylece yıllar yıllar sonra Gemlik-Manastır-Küçükkumla sahillerinin son durumunu denizden de görebilecektim. Ve motorlarda çalan müzikler, benim küçüklüğümde Modern Talking ile Nurtaç Düzgit/Grup Turbo kasetleri falan çalınırdı. O yıl hangisi moda ise… Denizi yaran küçük tekne yaz sezonu boyunca aşina olduğum şarkıyı dinletiyor yine: Dön hadi artık dünyaya Aç gözünü zaman dar Vazgeç artık eh be yavrum Bunun sonu çok zarar Eller ne dese inanmadın Yürek yandı aldırmadın Vuruldu kaç kere yüze Sevmiyor dediler duymadın Her yer de okyanus sen boğuldun derede Zamanla unutulur hani aklın nerede Saatin mi bozuldu niye kaldın geçmişte Al bir zaman bir de akıl bu da benden sana hediye (Derya Uluğ/Okyanus) Kıyıdaki değişimi daha iyi görebilmek için sancak tarafında yerimi aldım ve küpeşteye de hafiften yaslandım. Cep telefonu elimde kamerası alesta. Anımsadığım her yeri tek tek çekeceğim. Gemlik Körfezinin sol tarafı kıyı boyunca serbest liman bölgesi (Gemport). Sağ taraf çay bahçesi ile ünlü Manastır mevkii. Adını eski zamanların keşişler bölgesi olmasından alıyor. En tepeye kadar yazlıklarla dolmuş. Manastır da 1984’e kadar şirin ve boş bir sayfiye yeriydi. Bu tarihten sonra heyelan tehlikesine ve Bayındırlık Bölge Müdürlüğü Afet İşlerinin raporlarıyla tescil edilmesine rağmen... Uğur, Huzur ve Küçük adlı apartmanlar da yıktırılmıştı… Halbuki ne kadar güzeldi. Küçükken sık sık gelirdik buraya. Gemlik’ten kalkan küçücük motorların yanaştığı ahşap şirin bir iskelesi vardı. Yamaçtan incecik ama çok soğuk ipil ipil bir pınar akardı. Hani karpuz çatlatan dedikleri cinsten. Günübirlikçiler o pınarın çevresinde toplanırlardı. Pınar suyunda adeta buz kesen bostanlar yaz ortasının pikniğine serin lezzetler katardı. Arada da keşişlerden arta kalan kalıntılar üzerinde kurulan çay bahçesinden mesireciler ihtiyaçlarını karşılarlardı. Apartmanlar arasında sıkışıp kalmış bu yerin şimdiki adı da “Saklı Bahçe”olmuş. Deniz güzel miydi değildi belki çakıl taşlık maşlıktı falan ama bizlere yetiyordu. Henüz bozulmamış zeytinlikler, işgal edilmemiş kıyılar… Manastır’dan sonraki rota Küçükkumla sahili. Sahile adını veren kıyıdan köy 3 km içeride. İnsan bir yerde uzun zaman kalınca bazı şeyler değerini mi yitiriyor ne? Galiba beklentiler karşılıksız kalıyor ve bazı şeyler de gizemini yitiriyor. Bir zamanların zeytinliklerle kaplı Küçükkumla’sının betonlaşan şantiye halindeki görünümü bende bu duyguyu yaratmıştı. Binerken 10 liralık bileti kesen lostromonun yanında duran Kaptan’a “Ben Küçükkumla’da kalacağım” demiştim. Sezon sonu olduğundan fazla müşteri de yoktu çünkü… İndikten sonra büyük hayal kırıklığıyla eve doğru yol alıyorum… Hatırlıyor musun Nasıl sapsarı Katırtırnakları açar deniz kıyılarında (Sappho) Karşı yaka, körfezdeki yerleşimlerden, körfezin çıkış noktalarından biri de Mudanya’dır… Peki Mudanya farklı mı? Mudanya hem mütareke binası hem de poyraz rüzgarıyla meşhur. Son yıllarda ilçe kıyılarını işgal eden yüksek apartmanlar poyrazı kestiğinden mi nedir eski Mudanya müdavimlerinin şikayetlerine neden olmuyor değil. Poyraz aslında Yunanca Boreas’tan geliyor. Poyraz’ın hikayesini bilir misiniz? Halikarnas Balıkçısı “Anadolu Efsaneleri” adlı kitabında aktarıyor. Pan bir periye (Prtys) aşık oluyor. Onu kaçırmak isteyince peri çama dönüşüyor. Çamlar işte bu perinin ruhunu simgelediğinden her poyraz estiğinde inliyorlardı. Flüt çalıp dolaşan Pan çobanların tanrısıdır. Satirler keçi ayaklıdır. O da bir satirdir. Pan hedonizmi yani dünya zevklerine düşkünlüğü simgelemektedir. Panik yani çığlık sözü de ondan gelmektedir. Kumyaka ve Trilye Mudanya kadar ünlü iki şirin Rum köyü. Buradaki kiliselerin de tarihi açıdan önemi çok yüksek. Bahar ayıyla beraber Kumyaka ile Trilye arasındaki asfalt yol kenarlarına katırtırnakları ile laden çiçekleri eşlik ediyor. Akdeniz iklimi öyle bir iklim ki çakır dikeni ile katır tırnağı yan yana. Katırtırnaklarından sözaçınca da aklıma Kumyaka geliyor… Kumyaka’lı ablayla tesadüfen karşılaşmıştık Bursa’da bir yerde. Bir arkadaşımla Körfez’deki kıyıların betonlaştığından dem vuruyorduk. Meğerse o da kulak misafiri olmuş. Mudanya’dan da söz açıldığında söze giriveriyor: “Mudanyamız güzeldir.” Mudanya’da oturduğunu fakat Kumyaka’lı olduğunu söylüyor. Kumyaka-Trilye arasında yaptığımız bir yürüyüşte asfalt yol boyunda tüneyen çok büyük bir yılanla karşılaştığımızı söylemiştim. Cevabı hazırdı ona da: “Sen fırsatı kaçırmışsın yılan para demektir.” Ne yapaydım yani eve mi götüreydim yılanı diye söylendim, hayret o ise köyde doğduğu halde hiç yılan görmemiş. Mezarlığa geldiklerinden falan söz açıp gitti… Yılan, tahminim bir bozyörük (hazer) yılanıydı… Tehlikesiz hatta yararlı bir hayvandır ama çok iri ve ürkütücü bir hayvandı. O ise benim bedenimden ürkerek fırlayıp kaçmıştı. Zaten Türkiye’de yaşayan 54 tür yılandan sadece 13 türün zehirli, 3 türün yarı zehirli, 38 türün ise zehirsiz olduğu bilinir. Denize yakın yaşamanız balıklar ya da deniz kuşlarına yakın olmakla beraber karayla ilintili canlılardan uzak olacağınız anlamına gelmez. Bir yol boyunda iri bir yılana rastlayabileceğiniz gibi bir çadır kampındaki baraka veya ağaçlar arasında da yaşamını sürdüren yırtıcı hayvanlara rastlayabilirdiniz. Hepsi de sonuçta bir insandan ürküp kaçarlar. Kurşunlu’da mesela gelincik (kakım) görürdüm. Ancak bazı hayvanlar hakkında insanların önyargıları vardır. Gelincik ve yılan hakkında anlatılanlardan bir tanesi ise ibret verici: Uzaklarda bir köyde, kocası, çocuğu doğmadan önce ölen ve yalnız yaşayan hamile bir kadın kendisine arkadaş olması için ormanda yaralı bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye başlar. Gelincik kadının yanından bir an bile ayrılmaz. Her ne kadar evcil bir hayvan gibi olmasa da gelincik biraz uysallaşır. Bir kaç ay sonra kadının çocuğu doğar. Tek başına tüm zorluklara göğüs germek ve yavrusuna da bakmak zorundadır. Günler geçer ve kadın bir gün birkaç dakikalığına da olsa evden ayrılmak ve yavrusunu evde bırakmak zorunda kalır. Gelincik ile bebek evde yalnız kalmışlardır. Aradan biraz zaman geçer ve anne eve döner. Gelinciğin kanlı ağzını görür. Çıldırmışçasına gelinciğe saldırır ve oracıkta hayvanı öldürür. Tam o sırada içerdeki odadan bebeğin sesi duyulur. Anne odaya yönelir. Odada beşiğin içindeki bebeğini ve yanında duran parçalanmış bir yılanı görür… Kraliçe Viktorya döneminin de bir simgesi haline gelen bu korkusuz ve cesur hayvanın kürkü bir şal gibi boynunu da süslermiş… Yılan görmek paraya tabirse ya yunus balığı neyin alametiydi. Kumla’da geçen yaz iki kez canlı canlı yunusları gördüm. İlkinde Büyükkumla’da denizden iki defa fırlayıp kaybolmuşlardı. Yanımdaki bir genç kitap okuduğum bankta bana bakıp “Sen de gördün mü?” diye sormuştu. Ben daha önce yunusların körfezde sadece heykellerini görürdüm, Gemlik’te, Mudanya’da, Güzelyalı’da ve Küçükkumla’da... Diğerini ise Küçükkumla iskelesindeki oltacılar göstermişti. O daha açıkta yüzüyordu çünkü. Balıkçılardan niye bu kadar seyrek göründüklerini sorduğumda aslında açık denizlerde yaşadıklarını fakat sardalya sürülerinin peşine takılarak kıyıya kadar sokulduklarını öğrenmiştim. B.Kumla’dakiler çok daha yakında görünmüşlerdi. Zaten bir dip balığı değil zargana, sardalya, palamut, hamsi, istavrit, uskumru, kılıç gibi su yüzeyine yakın yaşayan hava balıklarıydı bunlar. Yukarıda çamlar, meşeler, ardıçlar, Ve çoğu unutulmuş ağıl yerleri Önlerinde, susuz, sessiz bahçeleriyle Taştan, tuğladan evler Sade, sımsıcak köy evleri Aşağıda dar uzun çayırlar Ve yol boylarında İncecik ve yalnız kızlar gibi Yaban gülleri (Ferit Durmuş) Ferit Durmuş 1954 Ankara Örencik doğumlu. İnsan sevgisiyle dolu doğuştan şair. Bursa’da yaşıyor. “Geçip Giderken” ilk şiir kitabı. Her dizesi sevgi, özlem ve doğa sevgisi içeren şiirler yüklü. İnsana ve doğaya olan yakın duyarlılığı kadar toplumsal sorunlara da duyarlı. Bunu yakından bilerlerden biriyim. Neden mi? Çocukluğumdan tanışız çünkü. Geçtiğimiz günlerde yaptığımız kısa bir telefon görüşmesinde bana Kurşunlu’dan çocukluk günlerimden kalan aramızdaki konuşmayı anımsattı. Taştan kumdan kale yapıyormuşuz. Ona, “Her taşın bir öyküsü vardır” dediğimi anımsattı. Bir güzel insana ne de güzel söylemişim. Unutmamış… O yıllar kumdan kaleler kurardık, kumsaldaki taşlarla ördüğümüz minik iskelelerimiz de olurdu. Ben çocuktum o ise genç bir şair… Narlı’da bir çocuk babasına suda yüzen yavru kefal (ilarya ya da liza) sürülerini gösteriyor heyecanla. Adam çocuğa “Deniz böyle temiz olursa balık da çok olur bak” diye öğüt veriyor. Karacaali köyü kahvesinde çardak altına toplanmış ihtiyarlar da kendi aralarında tartışıyor. Masa üzerindeki bir kafesin içine 2 kumru konmuş. Biri kuşlara bakıp konuşuyorken, beriki “Bu kuşlar aslında kafeste yaşar” diyor. Belli ki kafesin sahibi o, kuşları kafesleyen de galiba o. Ama kuşlar öyle mi? Kuşlar doğaya ait tıpkı denizdeki balıklar gibi… “Bir hayvan bütün işinin yaşamak olduğunu düşünür; insan ise yaşamı bir şeyler yapmak için bir olanak olarak görür.” der Aleksandr Herzen (Suçlu Kim? Yordam Kitap, 1.Baskı, 2016, s. 28) Hayvanların insanları şüpheye düşürecek yetenekleri de var halbuki bilhassa yuvalar kurma konusunda. Bu tür belgesellerden birisinde bu muazzam yuvalara şahit olmuştum. Bir erkek kirpi balığının eşini cezbetmek için kumdan yaptığı yuva insanı hayrete düşürüyor. Hele ki bu yuvalara gösterdikleri ihtimam yanında evlerimiz bizim kumdan kalelerimiz kadar ilkel kalıyorlardı. Ya binbir sabır ve meşakketle kunduzların inşa ettikleri o muhteşem barajlar, yer altına kentler kuran karıncalar, kuleler diken termit yuvaları. Onlara kim söz söyleyebilir ki. “Mekanın Poetikası” ise Gaston Bachelard’ın bir başyapıtı. “Bu kitapta inceleme alanımızın iyice belirlenmiş olması, bizim için çok elverişli bir durumdur. Gerçekten de çok basit hayalleri, mutlu mekanın hayallerini incelemek istiyoruz. Soruşturmalarımıza, bu yönelim çerçevesinde, yer-severlik (to pophilie) adı verilebilir.” diyordu Bachelard. (İthaki Yayınları, 2013, s. 27-28) “Her hayvanın kendi yuvasını yaparken gösterdiği ustalık ve özen o hayvana öylesine uygundur ki, daha iyisini becerebilecek başka bir varlık yoktur. Bu da onu tüm duvarcılardan, marangozlardan ve yapı ustalarından daha yetkin kılar; çünkü şimdiye kadar hiçbir insan kendisi ve yavruları için, o küçücük hayvanların yaptığı ölçüde yetkin bir yapı ortaya koymamıştır, öyle ki bu konuda şöyle bir atasözü bile vardır: insanlar her şeyi yapmayı becerir, kuş yuvasından başka.” (a.g.e., s. 125) Örneğin, sosyal dokumacı kuşlarının (philetarius socius) yuva ve paylaşım konusundaki dayanışmaları insanlara parmak ısırtacak seviyededir. Vogelkop çardak kuşları ise dişisine yaptığı kur ve yuva süslemesiyle insan hemcinslerine taş çıkartır. “Ama içi boş bir kabuk, tıpkı boş bir kuş yuvası gibi, sığınma üstüne kurulan düşleri çağırır. Doğa, bizi şaşırtmak için çok basit bir yol kullanır: yaptığı şeyi kocaman yapmak.” (Bachelard, a.g.e., s. 141-157) Dev istiridye (tridacna gigas) 14 libre (7 kg) lık bir yumuşakça olmasına rağmen kabuklarının ise her biri 250-300 kg gelir ve boyları 1-1,5 metre arasındadır. Çin’deki zengin mandarinlerin bu hayvanın tek bir kabuğundan yapılmış banyoları bile vardır… Benim deniz canlılarıyla yaşadığım ilk heyecan çocukluk yıllarıma rastlar. O vakitler zeytinlikler çadır yeri olarak kiraya verilirdi. Şimdi adı Gemlik’le anılan Kurşunlu’da birkaç yaz geçirmiştik. Lodoslu bir günde kıyıya vurmak üzere olan iki küçük zargana balığını deniz suyuyla doldurduğum bir leğene koymuş, elimle yakaladığım yavru balıkları ertesi gün denize bırakmıştım. “Her Gün Yaşamak” adlı minik öykümde anlatmıştım bunu. Bundan başka birçok kıyı balıklarını da yine Kurşunlu’da tanıdım. Kaya balıklarını, dikenli izmaritleri, isparileri. Büyükkumla’ya ziyaretlerimizden birinde daha yakından tanıştım horozbinalarla. Bu küçük ama yapışkan balıklar da kıyıya yakın ve yosunlarla kayalar arasında yaşıyorlardı. Bir taşın altından bir yosunun arasından çıkıveriyor ama elinizden kayıveriyorlardı. Avucumun içinde misafir etmiştim kazara onları da… İnsanlar ne diye bu kadar özensiz, gelişigüzel ve umursamazcasına konutlar yapar ki…

  • POLİTİK SİSTEM VE SEÇİM (1)

    “Condito sine qua non” ya da “Sine qua non” "Olmazsa Olmaz” anlamına gelen Latince bir deyim. “Maurice Duverger” siyaset bilimine önemli katkılar yapmış bir hukukçu, anayasa hukuku uzmanı… Anayasa tartışmalarının yapıldığı şu günlerde okul yıllarında hukuk derslerindeki hocalarımızın sık sık referans aldığı siyasi tartışmalarda da sık sık adı geçen bir isim olduğu için Maurice Duverger ‘i bu yazı konusunun da olmazsa olmazı olarak başa aldım. Parti sistemleri ve seçim rejiminin birbirinden ayrılmadığını ifade eden Duverger, 1974 yılında yazdığı kitapta net bir başlık kullanmıştı: “Seçimle Gelen Krallar” ABD dahil egemen partili sistemleri ve kuvvetler ayrımının olduğu ülkeleri bile eleştiren Duverger anayasa değişikliği ile getirilmek istenen Türk Tipi Başkanlık için ne derdi acaba? Maurice Duverger, “Hukukun kuvvetinin azaldığı yerde, kuvvetlinin hukuku geçerli olmaya başlar.” diyordu. Başlıkla söz konuyu özetliyor… Bir iki ufak hatırlatmalarla girelim başkanlık meselesine… 12 Haziran 1776 Virginia Haklar Bildirgesi’nde benimsenen önemli ilke yasama, yürütme ve yargı organlarını birbirinden ayıran kuvvetler ayrılığı ilkesidir. 15 Aralık 1791’de yayınlanan “Haklar Bildirgesi”nin 1787’de ABD Anayasasından sonra getirilen birey haklarını güvence altına alan 10 ek maddesiyle de eyaletlerde daha önce olan uygulamalar sınırlandırılmış. 28 Ağustos 1789’da Fransız Devrimi’nin ardından ulusal mecliste kabul edilen “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi” Fransız anayasasının da özü. İnsanların özgür ve eşit olduğunu, zulme karşı direnme ve mutlak egemenliğin millete dayalı olduğu ve din, sosyal inanç sebebiyle hiçbir kimsenin kınanamayacağını ifade eder. Toplam 17 madde. Bu bildirgedeki 16. Maddeye dikkat. Diyor ki bu madde de, “Hakların güvence altına alınmadığı ve güçler ayrılığının belirlenmediği bir toplumun anayasası yoktur.” Anayasal cumhuriyet, devlet yönetiminin anayasaya dayanmasını ifade eder. Devlet iktidarını sınırlandıran ve kişi haklarını güvence altına alan durum da budur. Fransız devriminin idealleri özgürlük eşitlik ve kardeşlikti. Tiers etat (3.sınıf) yani soylu ve kilise dışındaki tabaka da, 1789’da ilan edilen bildirgeyle hak ve özgürlük kazanmış oluyordu. İlk eseri konuşmalarda cumhuriyeti amaçlarken “Prens”te (Hükümdar) olağanüstü yönetim biçimi olarak devlet için dini ve yasaları araç olarak gören ve monarşiyi öven Niccolo Machiavelli bakın ne diyor: “Bilge bir insan olduğu izlenimi bırakan bir hükümdarın, ülkesinde öyle bilinmiş olmasının onun doğasından kaynaklanmadığını, çevresindeki danışmanlarına dayalı olduğunu söyleyenler kesinlikle yanılırlar. Çünkü kendisi bilge olmayan bir hükümdarın iyi danışmanlara sahip olamayacağı genel ve şaşmaz bir kuraldır. Eğer akıllı değilse öğütleri bir araya getirip bir bireşime varamayacaktır.” (S.91, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 5.Baskı, 2011) Bir elin nesi var, iki elin sesi var “Machiavelli” bile böyle diyorsa ! Tiranlara yön gösterdiği için Machiavelli’yi eleştirenlerden biri de Fransız tarihçi Jean Bodin’dir. 1576’da yayınladığı “Devletin Altı Kitabı”nda mezhep kavgalarının son bulması için kralın yetkilerinin arttırılmasını ister… Jean Bodin iktidar ve egemenliği kanunca kısıtlanmayan manasına gelen “Souveraineté” sözcüğünü ortaya atmıştır. Kendisi bir burjuva olan Bodin, burjuvazinin görüşlerini benimser. Tiranların öldürülmesini savunup anarşiyi destekledikleri için monarkomakları eleştiriyordu. Oysa mezhep kavgalarından muzdarip olan monarkomaklar Fransa’daki din savaşlarına bir son vermek istiyor, Fransa'nın da milli birliğinin oluşmasını savunuyorlardı. Bu kısa tarihi hatırlatmalardan sonra gelelim şu bizim başkanlık meselesine… 80’lerde öğrenci olduğumuz yıllarda ilk sınıfta okuduğumuz derslerden birisi idi ve o zaman ders kitabımız Prof. Dr. Esat Çam’ın yazdığı İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden yayınlanan bir kitaptı: “Siyaset Bilimine Giriş”. Bendeki 1981 baskısı. İletişim Fakülteleri’nin birinci sınıfında hala aynı isimle okutulur mu bu ders, aynı kitap okutur mu bilmem. Hazine değerinde bir kitaptır. Bendekinin arada sayfalarını çevirip çevirip göz atarım. Kitapta çağdaş siyasal rejimler 3 başlık altında sıralanıyor: Parlamenter rejimler (Çift ve çok partili rejimler), ABD Başkanlık rejimi ile SSCB tipi Totaliter rejim şeklinde… Çift partili siyasal rejimlere İngiltere’yi, çok partili siyasal rejimlere Fransa’yı örnek veren Esat hoca Başkanlık rejimini ise şöyle değerlendiriyor: “Başkanlık rejiminin değerlendirilmesinde gözetilmesi gereken bir husus bu rejimin Amerika’ya özgü oluşudur. Başkanlık rejimi teorik olarak Latin Amerika ülkelerinde de görülebilmekle beraber gerçekte seçmenlerin fikirlerinden çok askerlerin hakimiyetinin kişilere bağlı olması nedeniyle yürümemektedir. Partiler kök salamamakta ve darbelere zemin bulunmaktadır. Başkan parlamentoya hakim olmakta ve yarı diktatör bir rejime dönüşmektedir.” (s. 463) SSCB’yi ise “Demokratik merkeziyetçilik” ilkesine dayanan bir ülke olarak ele alan Esat hoca, SSCB’nin tek parti ve devlet organları tarafından yönetildiğini ifade ederek, “Komünizm sınıfların ortadan kalkmasıyla gereksiz olan baskıcı aygıtın (devletin) yok olmasını, onun yerine özgür işçiler toplumunun geçmesini öngörür.” (s.547) Ben de V.İ.Lenin ve K.Marx’tan bu konuyla ilgili birer örnek söz vereyim mi? Marx, “Devlet biçimleri ‘devletin özgürlüğünü’ kısıtladıkları ölçüde özgür sayılırlar.” derken, Lenin, “Devlet varsa özgürlük yoktur. Özgürlük olduğunda devlet olmayacaktır.” demektedir... Sonra da Faşist İtalya ve Nazi Almanyası’nın durumlarına geçiyor Esat hoca… Mussolini İtalya’sında ve Hitler Almanyası’nda millet meclislerinin devlet şefi (Duce ile Fuhrer) karşısında hiçbir bağımsızlığa sahip olmadığını ifade ediyor (s. 460). Mutlak monarşiden farklarının işlevleri karışık ıvır zıvır bir sürü ama sonuçta hepsi de liderin direktifleriyle hareket eden organdan ibaret olduklarını belirtiyor. Faşist devletlerde güçler ayrımı göreceli ve görünüştedir. Mutlak monarşide güçlerin mutlak birliği söz konusudur. Esat hocanın kitaptaki özeti bunlardan ibaret… Okul biteli neredeyse 40 sene geçmiş. Bunca sene sonra temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp öne sürülen “Başkanlık Sistemi” de ne ola ki. Yeni zuhur etmiş bir şey mi? Hayır. Çam’ın söz ettiklerinden pek farklı şey yok. ABD’deki Başkanlık Sistemi öyle de, ya buradaki… O ise ne? O kimine göre tam bir muamma bilene göre tam bir çakma… Hukuk sistemine, iktidar veya sosyal bilimlere ilişkin ne yazık ki hiçbir kuram, hiçbir özgün deneyi olmayan devletin, hükümetin uyduruk başkanlık tipinin adı “Türk Tipi Başkanlık Sistemi”… Bu model diye lanse edilen şeyin oylanması aklın alabileceği bir şey değil zaten… Cumhuriyet nedir, tekrar tanımlayalım mı? Cumhuriyet, “İktidarın belli bir süreliğine, belirlenmiş yetkilerle, halk tarafından seçildiği devlet yönetimidir.” Belli süreliğine… diyor, belli süreliğine… Türk Tipi hangisine uyuyor? Cumhuriyet’teki “Cumhur” toplum anlamına geliyor. Demek ki cumhuriyet de topluluk, bir araya gelerek oluşmuş topluluk gibi anlamlara geliyor… Son yıllarda bizim siyasi literatüre sembolik cumhurbaşkanlığı yanında bir de “Etkin Cumhurbaşkanı” (Yarı Başkanlık) da girmiş. Aslında hikâyesi uzun. Yarı başkanın yetkileri geniş. Bize yabancı olmayan “Partili Cumhurbaşkanı” ise 1930’lar ve 1940’lar M.Kemal ve İsmet İnönü döneminde, Tek partili Türkiye’de uygulanmış. Ama bak, “Tek Partili Türkiye”sinde… Kuvvetler birliğine dayanan bu sistem, parti başkanının yasama yetkisinin de olduğu devlet başkanlığı biçimini ifade ediyor… Hatırlatalım, “Korkak insan özgürlüğün fırtınalı denizi yerine despotluğu tercih eder.” demiş Thomas Jefferson… Thomas Jefferson ve John Adams’ın Amerikan Anayasası yapım sürecinde katkılarının büyük olduğu bilinir. Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi 4 Temmuz 1776’da ilan edilmiştir. Büyük bölümünün yine Jefferson tarafından kaleme aldığı bilinmekte. 13 Amerikan kolonisinin Büyük Britanya’dan bağımsızlık elde ettiğini ilan eden bu belgeye göre, doğal haklar, yaşama hakkı, hürriyet hakkı ve mutlu bir yaşam arayışı insanların en temel hakları olarak sayılmışlardır. Jefferson şöyle diyor: “Yürütme kuvveti hükümetimizde benim özen gösterdiğim tek ve en temel konu değildir. Şimdiki durumda yasa koyucuların tiranlığı en korkunç tehlikedir.” Biraz daha açalım bu konuyu. Başkanlık sisteminin bilinen tanımını yapalım… Başkanlık rejimi, başkanın ve parlamentonun seçimle işbaşına gelip başkanın olağanüstü yetkili olduğu ancak yasama, yargı ve yürütmenin birbirinden bağımsız olduğu bir yönetim şeklidir... Devletin iskeletini üç ayak oluşturuyor. Üç ana kuvvete (organa) dayanan sistem, Yasama (Kongre), Yürütme (ABD Başkanı) ve Yargı (Yüksek Mahkeme)’den oluşuyor… Amerikalılar Yüksek mahkeme’ye “Supreme Court” diyorlar. Supreme Court, son başvuru makamıdır. ABD Anayasası Birleşik Devletler’in en üstün hukuk kaynağı. Ve ABD Anayasası siyaset kültürünün merkezindeki en eski anayasa… ABD Başkanlık Sistemi’nin yönetim yapısı da 3 ayaklı… Bunlar Federal hükümet; Başkan, Başkan Yardımcısı ve Kabine. Ordu teşkilatı başkana bağlı. Federal devletin yasaları eyaletinkilerden (federe devletlerden) üstün. ABD Silahlı Kuvvetler’i federe devlete müdahale edebiliyor. Eyaletlerin polis teşkilatı bulunuyor. Başkan 4 yıllığına üst üste iki kez seçilebiliyor. Fakat seçim kaybettikten sonra üst üste bir daha seçim kazananı yok. Yeniden seçilen de yok. Bir istisna hariç. O da paternalist biri, “Grover Cleveland”dır. Şöyle diyormuş Cleveland: "Paternalizme halkın inandırılmaması gerekir. Halka paternalist amaçlarla yapılacak devlet fonksiyonları dışındaki devlet hizmetlerini desteklemeleri öğretilmelidir." Bizde 15 yıldır aynı iktidar… Federe devletin (eyaletlerin) temsilcileri valiler. Valileri seçen ise yöre halkıdır. Bizde atayan 15 yıllık iktidar… Başkanlık sistemi başkanın kişiliğine bağlı olarak diktatörlüğe dönüşme riski taşıyor deniyor ya bazı Güney Amerika ülkelerinde işte böyle olmuş. ABD Anayasası dinin ölçüt olarak kullanılmasını yasaklıyor. Anayasa’nın 6.maddesine göre, “Birleşik Devletler’de herhangi bir görev veya kamu hizmeti için liyakat unsuru olarak bir din sınavı gerekmeyecektir.” deniyor… Başkanı parlamentonun görevden alma yetkisi yok ABD’de… Ancak kınıyor, buna da “İmpeach” diyormuş Amerikalılar. “İmpeachment”, dedikleri Temsilciler Meclisi’nin bir soruşturması. Yüksek Mahkeme Başkanı senatoya başkanlık ediyor. Senato mahkumiyet kararını 2/3 çoğunlukla verebiliyor sadece. Yani nitelikli çoğunlukla. İmpeachment ise ABD tarihinde sadece 3 kez vuku bulmuş. 1868’de Andrew Johnson, 1998’de Bill Clinton’la ilgili soruşturmalar beraatla sonuçlanmışlar. 1974’te Richard Nixon soruşturması biraz daha karanlık. O istifa ile sonuçlanmış… “Allan Lichtman”, ABD başkanlık seçimlerini doğru tahmin eden ünlü bir siyasal tarih profesörü. Lichtman Donald Trump’un mutlaka impeachment yöntemiyle görevinden uzaklaştırılacağını savunuyor… ABD başkanlık seçimleri “İki Dereceli Seçim”dir. Birinci seçmenler ikinci seçmenleri seçerler. Yani halk milletvekili ve başkanı seçen temsilcileri seçer. Burada bir parantez açalım… Fransa’da da senato üyelerini halk seçmez, seçenleri halk seçer. Almanya Cumhurbaşkanı da 2 dereceli oylamayla seçilir. Federal Seçiciler Kurulu (parlamento üyeleri ve partilerin aday gösterdiği seçiciler) sadece cumhurbaşkanı belirlemek için toplanır. ABD başkanlık seçimi 4 yılda bir yapılır. Başkan ve başkan yardımcısı seçmek için. Devlet başkanı hükümetin de başıdır. ABD başkanlık sisteminde Temsilciler Meclisi ve Senato üyeleri her eyalette halk tarafından salt çoğunlukla (oy çokluğuyla) seçilirler (Louisiana ve Washington’da iki aşamalı seçim sistemiyle). Temsilciler meclisi seçimlerinde “Dar Bölge Sistemi” uygulanır. Her bölgeden 1 adayın seçilmesi esasına dayanan sistemde nüfusa göre üye toplamı eyaletlere paylaştırılır. İki dereceli seçim sisteminin ılımlı ve yetenekli adayları seçtiği düşünülmekteydi. John Stuart Mill’e göre seçiciler halkın tercihinden farklı olarak kendi çıkarına uygun adayı belirlemektedir. Türkiye’de ise 1946 yılından bu yana seçmenin temsilcisini doğrudan seçtiği “Tek Dereceli Seçim sistemi” uygulanmaktadır. Ne güzel değil mi arada kimse yok. Bunu da anımsatalım… Başkan (hükümet) ile Temsilciler Meclisi ayrı seçimlerle yapılır. ABD başkan ve temsilciler seçimi “Salt Çoğunluk” (yarısının bir fazlası) sistemine dayanır. Meclis Başkanı ve komisyonların başkanları çoğunluk partisinden seçilir. Azınlıkta olan partinin meclis kararlarında etkisi olmaz. Çoğunluk parti ile hükümet iki ayrı partide de olabilir. ABD’de ön seçimlerde “Caucus” denilen siyasal parti üyelerinin bir araya geldiği müzakere toplantıları yapılır. İlk ön seçimin yapıldığı eyalet “New Hampshire”dir. Çünkü küçük bir eyalet olduğundan, başkanla direk ilişki kurmak da mümkün olduğundan kazanacak adayın seçiminde de ipucu vermektedir. Genelde nüfus yoğun, kentleşmiş ve deniz kıyısındaki eyaletler demokratların çoğunluk olduğu eyaletler, Güney ve iç batı kısımda eyaletler cumhuriyetçilerin çoğunluk sahibi olduğu eyaletlerdir. Amerikalıların “Salıncak Eyalet” dedikleri diğer bölgelerde oylar iki parti arasında gidip gelmektedir. “Cumhuriyetçi Parti” ekonomik liberal merkez sağ siyaseti savunuyor. Genelde protestanlar ve evangelistler (tutucu ve hristiyanlığı yayma yanlısı protestanlar) tarafından desteklenir. Yani muhafazakâr kesimler tarafından destekleniyor. “Demokrat Parti”nin pozisyonu merkez soldadır. Merkez sol ve sosyal liberal ideolojiyi izler. Yüksek eğitimli ve göçmen kesimler (tabi zenciler de) Demokrat Parti’nin savunanları… ABD Yüksek Mahkemesi bir idari yargı mekanizmasıdır ve en üst temyiz mahkemesidir. Kongre ve eyaletlerin çıkardığı yasaların ABD Anayasasına uygunluğunu denetler. Yasama ve yürütme kararlarını da denetler. Senato’nun önerdiği Başkan’ın atadığı 9 üyeli bir organdır. ABD Yüksek Mahkemesi toplumdaki birleştirici bir güç niteliğindedir. “Avrupa uluslarında, mahkemeler sadece bireyleri yargılayabilir; ama Birleşik Devletler Yüksek Mahkemesi, egemenleri kendi önüne çıkarabilir.” diyor Tocqueville.” (Amerika’da Demokrasi, İletişim Yayınları, 2016, 1. Baskı, s. 163) Çift meclisli olan ABD Parlamentosu (Kongresi) toplam 595 üyeden oluşur. Senato üst, Temsilciler Meclisi alt meclistir. “Gerekli ve Uygun Şart” (Necessary and Proper Clause) Kongre'nin güçleri Anayasa'da sayılanlarla sınırlıdır; tüm diğer güçler eyaletler ve halka aittir ancak bu madde Kongre'ye "belirtilen güçlerin uygulanması için gerekli ve uygun olan her kanunu yapma" yetkisi verir. “ABD Senatosu” nun her eyaletten seçilen 2’şer olmak üzere toplam 100 üyesi bulunur. Üyelerinin 2/3’ü 2 yılda bir seçimle yenilenir. Temsilciler Meclisi ise toplam 435 üyelidir. Üyeleri her 2 yılda bir yenilenir. Her eyaletten seçilen üye sayısı eyaletin nüfusuna bağlı olarak değişir ve federal halkı temsil eder. “Üyeleri her iki yılda bir yenilenir.” cümlesinin üzerinde duralım. Tocqueville, “Seçimlerin azlığı devleti büyük krizlerle yüzyüze bırakır. Fazlalığı ise hummalı bir galeyana sürükler. Amerikalılar bu iki kötülükten ikincisini tercih ettiler.” diyordu (s. 212) Amerikalılar yasama organının üyelerinin doğrudan halk tarafından ve kısa süre için atanmasını istemişlerdi… Hani “Zırt pırt seçime ne gerek var” diyorlar ya… ABD’de yasa tasarılarını iki mecliste de ayrı ayrı oyluyorlar. Sonucun farklı olması halinde karma komisyonda karara bağlanarak Başkan’a sunuluyor. Başkanın veto (reddetme) yetkisi var. “Mutlak Veto”da yasa kanunlaşmaz. “Geciktirici Veto”da ise yasa meclisteki 2/3’ü çoğunlukla kabul ediliyor. Başkan bir kanunu en çok 2 defa veto eder (Bütçe ve Kesin Hesap Kanunu’nu ise veto edemez.) Gelelim bazı organlarına… “Bütçe ve Yönetim Ofisi”, 1939 yılında kurulan başkana bağlı çalışan bütçeyi hazırlayıp kongreye sunan kuruluş. Fakat Kongre bütçe üstünde oynama yapabiliyor. Ödenek ve vergilerin miktarlarını yeniden düzenleyebiliyor. “Speaker” yani Temsilciler Meclisi Başkanı ABD siyasi protokolünde 3 numaralı kişidir. Senato ve Temsilciler Meclisi’nin ortak toplantılarına başkanlık eder. Amerikalılar meclis adına konuşan kişiye de speaker derler… “Select-men”, ABD kentinde idari kuvvetleri elinde bulunduran kişi... “Charles-Louis Montesquieu”, 1748 yılında yayınlanan “Yasaların Ruhu Üzerine”de batılı demokratik sistemin temellerini attı. Kamu hukukuna ve siyaset bilimine “Kuvvetler ayrılığı” ilkesini getirdi. Gücün gücü sınırladığı ve en iyi hükümet biçimi olarak “Temsili Cumhuriyet” (Halkın seçtiği hükümet) fikrini ortaya koydu. “Alexis de Tocqueville” ise küçük bölgelere de idari özerklik tanınarak “Katılımcı Demokrasi”nin yani siyasal özgürlüğün ve demokratik kültürün geliştirilebileceğini savunmuştur. Tocqueville “Milli irade, tüm zamanların düzenbazlarının ve tüm çağların despotlarının en yaygın şekilde suistimal ettikleri kelimelerden birisidir. Amerika’da halkın egemenliği ilkesi yasalarla ilan edilmiş ve özgürce yazılmış.” derken (a.g.e., s. 78) “Avrupalılar aceleyle biçimlendirilen bir savaş silahı gibi görür. Amerikalılar sayılarını görmek ve böylelikle çoğunluğun ahlaki etkisini zayıflatmak için örgütlenirler. Çoğunluk üzerinde baskı yapmak için uygun argümanları icat eder ve bir araya getirirler. Bu yolla iktidarı ele geçirme umudu taşırlar.” demekte. (a.g.e., s. 205) Hukuk, toplumsal düzene ilişkin güvenlik, özgürlük ve eşitlik sağlayan yazılı kurallar olarak tanımlanır. Doğal haklar ise bireyin doğuştan sahip olduğu devlet tarafından yasaklanmayacak temel haklarıdır. “Friedrich Carl von Savigny” ve “Hugo Grotius”un üzerinde önemle durduğu “Tabii Hukuk” (Lex Naturalis) çağın gereklerine uyan ve dünyanın her yerinde olması gereken hukuktur. Doğal Hukuk, yazılı olmayan ve olması gereken rasyonel hukuktur. Doğal hukuku sistematize eden “Aquinalı Thomas”, biçimlendirenler ise Platon, Aristo, Cicero, John Locke, Hugo Grotius, Thomas Hobbes ve Samuel von Patendorf olmuşlardır… “Virginia Haklar Beyannamesi”, 12 Haziran 1776’da Virginia Kongre üyelerinin oylarıyla kabul edilmişti. George Mason’un kaleme aldığı deklarasyon Amerikan ve Fransız yurttaş hakları bildirgelerini de etkilemiştir. Bu bildiri doğuştan gelen doğal haklar ve yetersiz hükümete isyan hakkını da içeren bir belgeydi. “Habeas Corpus” yani ihzar müzekkeresi ise bireyin mahkeme huzurunda hazır bulunmasını isteyen yargısal bir yazılı emirdir. 1679’da İngiltere’de çıkan Habeas Corpus yasasıyla yargıç kararı olmadan hiçbir bireyin gözaltında tutulmayacağına ilişkin bir karar alınmıştı. Bu yasa da sonraki ABD ve Fransız bildirgelerinin de temeli olmuştu… Getirilen Türk Tipi Başkanlık Sistemi de ne ola ki diye kitapçı raflarına bakındık. RTE Hukuk Başdanışmanı’nın da vardı bir tane. Başkanlıkla ilgili bir kitap yazmış o da altı üstü anca alfabe kitabı kadar kalın bir şey. Tabi onu geçtik. İşimize yarar diye en kalınca olanında karar kıldık. Almaya karar verdiğimiz kitabın adı “Başkanlık Sistemi” başlıklı olandı. Liberte Yayınları tarafından 2015 yılında ilk baskısı yapılmış. Editörleri, “Murat Aktaş” ve “Bayram Coşkun”. Bu kitabın ilk başta oylumu cazip gelmişti. Ancak okudukça hacmi kadar tatmin eden bir içeriğe sahip olduğunu da gördüm. Çünkü kesintili, ek bilgisiz ve çok kısa kaynaklar hiçbir zaman tam güvenilir olmaz. Kitapta ilk dikkatimi çeken isim benim de “Doğu Ergil” oldu. Neden, çünkü diğer yazarlara göre fazla medyatikti. Ergil hocanın ilk dikkatimi celbeden cümlesi de şu olmuştu: “Türkiye’de güçlü merkezi yapının üzerine bir de başkanlık sistemi gelirse güçler birliği iyice kurumlaşır ve yürütmenin denetlenmesi çok zorlaşabilir.” (s. 33) Türkiye’deki sistem de zaten yönetici elitler egemenliği üzerinden işlemekte değil miydi? Kesin kuvvetler ayrımı başkanlık sisteminin iyi işlemesinin en önemli güvencelerinden bütün notlar bunu işaret ediyor… Ergil hocaya göre, ABD’deki başkanlık, tüm idari ve siyasi yetkiler ülke çapında paylaşıldığından gereken koordinasyon ihtiyacını karşılamak için var. Ama ülkemizde teklif edilen Türk tipi sistem yargıçları atamada da başkanı yetkili kılıyor. Kendini denetleyecek kurumun mensuplarını atamak başkanı sınırsız yetki ve sorumsuzluk ile donatmak demekti. (s.34-33) “Türkiye’de liderlik tartışmaları geçmişten bugüne kaht-ı ricalle lider egemenliği arasında sıkışmıştır.” (s. 430) diyen kitapta, “Merkezi yönetim, kuvvetler birliği ve güdük sivil (daha doğrusu sivil egemen) toplum ilişkisi kuvvetli, otoriter lider ve merkeziyetçi yönetim tarzını ön plana çıkarmıştır.” demekte Doğu Ergil. (s. 30) Bu arada kaht-ı rical, istenilen düzeyde yöneticilerin bulunmayışı, mevcutların da bulunduğu koltuğu dolduramayışı, yetersiz görevliler için kullanılan bir sözcüktür… Kitaba AKP’nin “Anayasa Uzlaşma Komisyonu”nun TBMM’ye sunduğu “Başkanlık Sistemi Önerisi Tam Metni” de ek olarak konulmuş… Kitapta yürütmenin başı olan Başkanın görevleri sayılıyor: İç ve dış siyaseti yürütmek, bakanları atamak ve görevlerine son vermek, TSK’ya başkomutanlık etmek, kamu yöneticilerini atamak, sıkıyönetim ilan etmek, YÖK üyelerinin yarısını seçmek, üniversite rektörlerini seçmek… Anayasa mahkemesi üyelerinin yarısını, Danıştay üyelerinin yarısını, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısını, Hakemler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerinin yarısını seçmek... Geriye başka ne kaldı ki… Başkan hakkında, kişisel ya da göreviyle ilgili bir suç işlediği iddiasıyla TBMM üye tamsayısının en az 2/3’sinin vereceği önergeyle soruşturma açılması istenebilir. Başkan yardımcısı başkan seçilenin oy pusulasında yazılı kişi başkan seçildiği anda başkan adayı seçilmiş de oluyor. Başkanlık seçim süresinin 1 yıl ertelenmesine meclis karar verebilecek. Erteleme sebebi kalmamışsa aynı usule göre bu işlem tekrarlanabilir. Seçilen kişi ömrü vaki oldukça başkan da kalabilir yani... Kitaptan alıntılara devam edelim… Madde 5/2: “Seçimden önce ve sonra suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, meclisin kararı olmadıkça tutulanamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz.” (s.536, Başkanlık Sistemi Liberte Yayınları, 2015 1.Baskı, Murat Aktaş, Bayram Coşkun). Madde 6/3: “Milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesine, yetkili komisyonun bu durumu tespit eden raporu üzerine Genel Kurulca üye tam sayısının salt çoğunluğunun gizli oyuyla karar verilir.” İki madde arasında ne büyük çelişki değil mi? AKP’nin önerisine göre başkan, 40 yaşını dolduran üniversite mezunları arasından 5 artı 5 yıllığına halk tarafından seçilir diyor. Oyların çoğunluğunu alan aday başkan seçilir. Adaylar ise en az yüzde 5 oranında oy almış siyasi partilerden seçilebilir deniyor. Yani en az 100 bin vatandaşın oyu gerekli… Ama ne adalet değil mi? 1911’de yazdığı “Siyasi partiler” kitabında “Oligarşinin Tunç Yasası” diye bir kavram ortaya atmıştı İtalyan sosyal bilimci “Roberto Michels”. Michels’e göre, iktidar sahipleri çıkarlar gereği iktidarlarını sürdürme eğilimindedirler. “Max Weber”den de etkilenen Michels, demokrasinin pratikte olanak dışı hale getirildiğini belirterek seçimlerin halkın oligarşik yapıyı onaylamasından öte geçmediğini demokrasi ile bürokrasinin hiçbir şekilde uyuşmadığını ortaya koymaktadır. Toplumda fert sayısı arttıkça bürokrasi güçlenmekte kişi ya da küçük bir grup çıkarına uygun bir yapı ortaya çıkarmaktadır… Barajlar da bu isteğin belirtisidir bana göre… Doğan Avcıoğlu”, 1961 Anayasası’nın ortaya çıkmasında rol oynayan tam bağımsızlıktan yana devrimci bir siyaset adamıydı. Çok ilginç tespitleri ve kanıtları vardı… Kalın kalın da kitapları vardır. Bunlardan birisinde, “Türkiye’nin Düzeni”nde (Tekin Yayınevi, 2001) Avcıoğlu, “Jacques Lambert”in “Latin Amerika” adlı incelemesinden alıntı yaparak şöyle demiştir: “Genel oya dayanan politik demokrasi tek başına ilkel toplulukları hızla değiştirmekte aciz kalmaktadır. Çünkü ağalık (casiquisme) ve büyük arazi mülkiyeti (latifundias) düzeni seçmenleri bağımlı tutmaktadır. Ancak bildiğimiz nokta seçim sandıklarından çıkan oyların büyük kısmının seçmenlerin kendi tercihlerinin sonucu olmadığıdır. Bu sebepten Türkiye’de seçim kazanmayı milli iradenin pırıltılı bir belirtisi saymak için halk henüz gerekli siyasi bilinçlenme seviyesine gelmiş olmaktan uzaktır.” Türkiye’de de merkezileşmiş bir nüfus (ya da sanayi toplumu) var mı? Sanmam… Çoğunlukla tercihler de, kır kentli ya da göçmen seçmen kitlesinin oluşturduğu sandıktan çıkan oylarla belirleniyor. Kapalı bölgeler; Karadeniz, İç ve Doğu Anadolu gibi. Bunu küçümsemek için söylemiyorum. Tam tersine bahsettiğim eğitimli kır nüfusu, kentlere yığılmamış ama üreten ama sorgulayabilen de nitelikli nüfusa olan ihtiyacımızdır… Ne diyordu İsmail Hakkı Tonguç: “Demokrasinin iki çeşidi vardır. Biri zor ve gerçek olanı, öbürü de kolayı, oyun olanı... Topraksızı topraklandırmadan, işçinin durumunu sağlama bağlamadan, halkı esaslı bir eğitimden geçirmeden olmaz birincisi, köklü değişiklikler ister. Bu zor demokrasidir ama gerçek demokrasidir. İkincisi kâğıt ve sandık demokrasisidir. Okuma yazma bilsin bilmesin; toprağı, işi olsun olmasın, demagojiyle serseme çevrilen halk, bir sandığa elindeki kâğıdı atar. Böylece kendi kendini yönetmiş sayılır. Bu, oyundur, kolaydır. Amerika bu demokrasiyi yayıyor işte. Biz de demokrasinin kolayını seçtik. Çok şeyler göreceğiz daha... " Ne demişti ABD’li Sosyolog ve Eğitim Bilimci John Dewey, “Yönetilenler ve oy verenler eğitimli olmadığı sürece seçimle işbaşına gelen hükümet başarılı olamaz.” Değil mi? Bu konuyu açalım biraz… Fransız tarihçi Lucien Febvre “İnsan yoktur, onu grup yönetir.” der. Alman siyaset felsefecisi “Axel Honneth” ise toplumda “Kabul Görme”nin (recognition) 3 biçimi olduğunu söylüyor. Sevgi, haklar ve dayanışma… Honneth’e göre, aile sevgi’nin, sivil toplum hak ve hukukun, devlet ise dayanışmanın temelidir. 3 sütuna oturur: Özgüven, özsaygı ve onur... Irk, etnisite, cinsiyet, sınıf gibi çatışmalar aslında güdülenmiş kabul görme mücadelesidir... “Glokalleşme” (Yetki Paylaşımı) , özerk yerel yönetimlerin merkezle birlikte yönetmesini ifade eder. Oysa günümüzde yerelleşmeden anlaşılan ne midir? Küreyelleşme yani yerel yönleri güçlendirip dışa saçılma siyaseti. Küre-Yerelleşme şubelere yetki aktarımıdır… “Tefrik-i Vezaif”, görevler ayrımını ifade ederken, “Tevsii Mezuniyet” (Yetki Genişliği) kavramı yerel (taşra) birimlerinin merkeze bağlı olarak, merkezin denetimi altında görev yürütebilmelerini ifade etmektedir.1982 Anayasası'nın 126’ncı maddesine göre Türkiye'de illerin idaresi bu esasa dayanıyordu… Bilhassa 90 sonrası “Demokratik Kitle Örgütü” (DKÖ) yerine iktidar mücadelesini grup çıkarına indirgeyici bir kavram olarak “Sivil Toplum Kuruluşu” (STK) kullanılmaya başlanmıştı. Sosyal devlet anlayışının terk edilmesinden sonra boşluk üçüncü sektör denen STK’larla doldurulmaya, kamusal alan da bu doğrultuda işlev kazanmaya başladı. Bunun sonuçlarından birisi de “Deregülasyon” yani kamusal alanın daraltılmasıydı. Böylece “İnterpellation” yani belli bir ideolojiye mensup sınıfları aynı siyasal projeye yönlendirme (Paralojizm) özellikle STK’lar aracılığıyla yapılmaktaydı… “Yerinden yönetim” iki türlü gerçekleşmekte. “İdari Yerinden Yönetim” hizmet yönünden yerinden yönetimdir. Belediyeler, köyler ve il özel idareleri gibi. “Siyasi Yerinden Yönetim” (Federalizm) ise bölgesel kimlik (federe devletin anayasasına göre bağlılık), federal devletin anayasasına göre bağlılık ulusal kimlik olarak tanımlanır. Dış ilişkiler, maliye, güvenlik ve adalet dışında merkezden alınarak yerel yönetimlere aktarılır. Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan tam 55 yıl sonra yerel yönetim kavramıyla tanışmış. Bülent Ecevit başbakan olduğu 42. Hükümet döneminde 5 Ocak 1978-12 Kasım 1979 tarihleri arasındaki kabinede “Yerel Yönetim Bakanlığı” adıyla bir bakanlık yer bulmuş. Türkiye’nin ilk ve tek yerel yönetim bakanlığı hükümetin değişmesiyle de kaldırılmış. Bakanlık 22 aylık bu kısa sürede de özellikle belediye gelirlerinin artması konusunda çalışmalar yapmış. “Civilisation” Türkçe’de uygarlık sözcüğünün karşılığı olarak kullanılan Fransızca bir sözcük. İster istemez uygarlık deyince Friedrich Wilhelm Nietzsche’nin o ünlü deyişi akla geliyor. “Uygarlık tarafından yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya olan bir uygarlık çağını yaşıyoruz.” diyordu Nietzsche… 18. yüzyılda Voltaire tarafından yazına sokulmuştur. 19. yüzyılda ise aynı kelime, bilgi, beceri anlamında kullanılmış. Sivilizasyon, günümüzde “Otonom” (Özerk) devletten ayrılmış güç ve yapılanmayı ifade ediyor. “Siyasal Katılım”, seçimler ya da etkin katılım (DKÖ, yerel ve ulusal faaliyetler) siyasal istem ve yöneticilerin belirlenmesi yoluyla kararları etkilemektir. Yorumlarını Aristo’nun öğretilerinden yola çıkarak yapanlar “Peripatetik” olarak tanımlanırlar. “Politika” adında da bir kitabı yayınlanmıştır. Aristo, “Politika, toplumun halka dair yaptığı tüm etkinliklerdir.” diyordu… İktidar ya da “Sosyal İktidar” başkalarını kontrol etme yeteneği, “Siyasal İktidar” toplumun bütününü etkileyen iktidar, “Egemen İktidar” ise yasama yargı ve yürütmeyi içermektedir. Montesquieu, “Yasaların Ruhu” (De l'esprit des lois) adlı kitabında kuvvetler ayrımı esasını ortaya atmıştır. “Güç, gücü durdurur” demekteydi... Sivil toplum, toplumsal farklılaşmanın olduğu toplum içerisindeki çeşitli grup ve kurumların karşılıklı etkileşimde bulunduğu toplumsal kurumdur. Ancak sivil toplum (civitis), iktidar mücadelesini salt grup çıkarına indirgemekte. Örnek vereyim, “Ulusal Demokrasi Fonu” (NED) adı altında ABD askeri güç yanında sivil faaliyetlerini sağ (IRI) ve sol (NDI) eğilimli STK’lara destek vererek, iş çevrelerinde yürüttüğü faaliyetleri ise “Uluslar arası Özel Girişimciler Merkezi”nin (CİPE) desteklediği STK’larla sürdürmektedir. Amacı, Ortadoğu’da etkinlik kurmak ve çıkarlarını korumak, süper gücünün devamını sağlamaktır. Bu kuruluşlar “Povermental” yani ABD’ye bağlıdırlar... Günümüzde kamu yönetim alanında yaygın olarak kullanılan kavramlardan bir diğeri de yönetişim “Governance” (Yönetişim)… Bir sosyal ve siyasal sistemde bütün aktörlerin toplam çabasıyla oluşan düzen olarak tanımlanan yönetişim terimi, birbirine bağlı durumlarda birbirine karşıt aktörlerin oluşturduğu ağsal yapıyı koordine eden süreç olarak ifade ediliyor… Hukuk (emretme gücü), maliye (para, vergi, kamusal harcamalar) ve zor kullanım (polis ve asker) olarak egemenlik sisteminin 3 temel aygıtı. Louis Althusser, “ideoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları”nda “Devlet aygıtı dediğimiz şu öteki somut gerçeklikte belirli soyutlama ilişkisi içinde bulunan hukuk, hem baskıcı hem de ideolojiktir.” der ve ideolojiyi tanımlarken maddi hayat şartlarıyla hayali ilişkilerin temsili diyerek iki alanı vurgular: İdeoloji ve devletin ideolojik aygıtları. Althusser’e göre iktidar ve rejim ideolojik aygıtların katkısı olmadan sürdürülemezdi. (M. Naci Bostancı, Siyaset ve Medya Alaca Karanlığın İki Atlısı, Özgür Yayınları, 2011, 1. Basım, s.161) Alexis de Tocqueville 1835’te yazdığı “Amerika’da Demokrasi” adlı kitapta yönetim ile halk arasında sivil toplum kuruluşlarının denge işlevi gördüğünü ifade ediyordu. Ancak kavramı 1767’de yazdığı "Sivil Toplumun Tarihi Üzerine Bir Deneme" adlı makalede ilk kullanan “Adam Ferguson”dur… Tocqueville’ye göre, “Birleşik Devletler’de idari kuvvetin yapısında merkezi ve hıyerarşik hiçbir şey yoktur; bu nedenle onu göremezsiniz.” (a.g.e., s.92) Amerikan demokrasisinin özelliklerini Tocqueville, yerel hükümetler, kapitalizmle birlikte yaygınlaşan sivil toplum yapısı, anayasa, gelişkin ve özerk yerel yönetim kurumları, din ile siyaset ayrımı gibi olgularla ele alarak Avrupa Devletleri’yle Birleşik Devletler farkını ortaya koymuştur. Avrupa’nın merkeziyetçi yapılanmasına karşılık da başat etken olarak Birleşik Devletler’deki ademi merkeziyetçilik uygulamadaki fark olarak görülmektedir. Eşitlik, adalet, özgürlük kısaca demokrasiye ilişkin bir takım kavramların temeli olarak sivil toplum demese de dernek veya halkın kurduğu örgütlerden, bu kuruluşların çokluğunca yaratılan ABD sivil toplum yapısından sözetmektedir: “Amerikalılar toplumsal otoriteye güvensiz ve tedirgin gözlerle bakarlar ve sadece onsuz yapamayacakları zaman bu otoritenin iktidarına başvururlar.” (a.g.e., s. 200) Hümanist sosyolog “Charles Cooley”in ortaya attığı “Ayna Benlik” kavramına göre başkalarının algısı bizim kendi algımızı da etkilemektedir… İnsanlar çıkarları sözkonusu olup haksız oldukları zaman gerçeklerle yüzleşmek istemezler ve saldırganlaşırlar. Doğruyu savunmak işlerine gelmez çünkü. İşte “Lobicilik”, özel grup çıkarları sağlamak amaçlı siyasal kararları etkileme faaliyetidir… Örgüt ise bir amaç için bir araya gelen bir organizasyonun tümünü kapsar. Örgüt tipleri formal ve informal yani resmi veya resmi olmayan örgüt biçimindedir. “Formal Örgüt” içinde statüye dayalı ilişkiler, “İnformal Örgüt” içinde de kişiye dayalı ilişkiler geçerlidir. Biçimsel örgüt, amaç görev ve sorumluluk ve kuralların önceden belirlendiği sıra düzenine ve kişisel ilişkilere dayalı bir yapılanmadır. Tanımlanmış liderlik tipleri ise şöyle… Kurallara uyum ödül içeren ödül ve cezaya dayalı liderlik “Nomothetic”, Bireysel çaba ve gereklere bağlı liderlik “İdiographic”, Ve bürokrasi ile bireylerin gereksinimlerine dönük liderlik “Transactional”. Örgütsel lider (nomothetic) bürokratik yönelimli, bireysel lider (idiographic) kişilik yönelimli, durumsal lider (transactional) durum yönelimli olmaktadır. En uygun model durumsal liderlik olarak tanımlanıyor… Max Weber, “Bürokrasi ve Otorite” adlı kitabında 3 otorite tipi saymıştı: “Geleneksel Otorite” (hanedanlıklar, krallıklar), “Karizmatik Otorite” (akıl ve kudret sahibi kişi) ve “Yasal ve Ussal Otorite” (yasal ve halkın rızasına dayanan modern dönemin şekli). Weber, “Toplumların kültürel boşluğa düştüğü zamanlarda toplumsal kuramları değişen kültürel değerlere uydurmayı başaran kişi karizmatik liderdir.” diyordu. Karizma, Emre Kongar’a göre “Türkiye’de sorgulanmaz, erişilmez, büyüleyici, sürükleyici etki” anlamında kullanılmaktadır (Cumhuriyet, 24 Mayıs 2010). Sosyolojide çeşitli grup sınıflandırmaları yapılmıştır fakat en yaygın ve temel olanı Charles Cooley tarafından literatüre sokulan “Birincil Grup” ve “İkincil Grup” ayrımıdır. Birincil gruplar yakın ve yüzyüze ilişkilerin varolduğu gruptur. Orada bizlik ve dayanışma duygusu sözkonusudur. İkincil grup ise resmi ve kurumsal (birincil grupların içinde geliştiği) gruptur. İkincil gruplar resmi (formal) gruplar olarak da tanımlanmakta… Ortak amaçları olmayan, rastlantı sonucu oluşmuş, birbiriyle yakınlığı bulunmayan ve sürekliliği olmayan insan toplulukları ise “Kalabalık” tanımlanır. Örnek mi? Sahildeki insanlar, marketteki müşteriler veya bir konserin izleyicileri… Ancak “Toplumsal Gruplar”, belli bir amaç için en az 2 kişiden oluşmuş aralarında ilişki (etkileşim) olan ve sürekliliği olan insan topluluğudur. Örneğin, siyasi partiler, dernekler, sendika, aile ve okul grubu böyle… . Bir kurum ise “Örüntüler” (birim) toplamıdır. İngiltere ve bağlı ülkelerde (Birleşik Krallık) özerk nitelikli yarı kamusal kuruluşlar (quango), hem kamu hem de hükümet dışı (STK) özellikler taşır. Melez (hibrid) organizasyonlardır… Özerk olmasına rağmen uygulamada atama ve finansman merkezi idarenin etkisi altındadır. Devlet tarafından parasal yönden desteklenirler. İngiltere’de 1980-90 arası birçok alan (su gibi) özelleştirilmişti. 1988’den itibaren sağlık ve eğitim gibi temel hizmetlerle genişletilmiştir. “Quango”ların sayısının artması kamuoyu tarafından kuşkuyla karşılanmaktadır… “Ey hürriyet, senin adına ne cinayetler işleniyor!” (Madame Roland) Bizim ilk ademi merkeziyetçilerimiz “Prens Sabahattin” Osmanlı hanedanından (paşaoğlu) federalizm taraftarıydı. Edebiyatta ise “Yeni Turan”daki ütopik görüşleriyle de “Halide Edip Adıvar” (Türkiye’de Şark Garp ve Amerikan Tesirleri). Adıvar aynı zamanda bir Amerikan mandacılığı önermişti. Kemalist devrimden sonra ABD’ye de yerleşti. H.Edip kitabına, “Tüm vakalar bir araya gelse bile Fransız Devrimi’nin yerini tutamaz; Fransız Devrimi dünyada şimdiye kadar gerçekleşmiş en şaşırtıcı hadisedir.” diyen, Fransız devrimini eleştiren muhafazakâr ve liberal İngiliz devlet adamı Edmund Burke’nin şu sözleriyle girer: “Cemiyet hakiki bir kontrattır. Fakat devlet, herhangi bir anlaşmaya bağlı bir şirket telakki edilemez. Geçici bir alaka ile başlanıp, ortakların arzuları ile feshedilmez. Bu, bütün ilimlerde ortaklık, bütün sanatlarda ortaklık, bütün fazilet ve tekâmülde ortaklıktır. Böyle bir ortaklık, nesiller boyunca elde edilemeyeceği için, sadece yaşayanlar arasında hüküm süren bir ortaklık olamaz. Bu, yaşayanlar ile ölmüşler ve istikbalde doğacaklar arasında tesis edilebilen bir ortaklıktır." John Stuart Mill ise, “Kendi yaşama planını seçmeyi dünyaya ya da kendi çevresinde bulunanlara bırakan kimsenin, maymun gibi öykünme yetisinden başka hiçbir yetiğe ihtiyacı yoktur. Kendi planını kendi seçen kimse ise bütün yetilerini kullanır.” demektedir (Özgürlük Üzerine, Oda Yayınları, 1. Baskı, s. 82). “Egemen ve merkezi her devlet potansiyel olarak saldırgan ve diktatörcedir.” Simone Weil’in faşizmin egemen olduğu İkinci Dünya Savaşı yıllarında söylediği bir sözdü. Postmodernist düşünürler Gilles Deleuze ile Felix Guattari birlikte yönetim alanına ilginç bir siyaset felsefesi yaklaşımı getirdi. Kapitalizmi bunalımlar sistemi olarak tanımlıyorlar devlet yerine “Deterritorialization” (Yersiz Yurtsuzluk) kavramını öne sürüyorlardı. Yersiz yurtsuzluk merkezsiz ve gövdesiz, yatay yayılan, iktidardan sakınan düşünce yöntemidir. Göçebelerin yaşam ve örgütlenme biçimi, hristiyanlık ve batıya karşı yıkıcılık imgelemi olarak ele alınıyordu. Kapitalizmin ayakta kalışının nedenini çelişkilere (dışlama) bağlıyordu. 1944’te ABD’li tarihçi “Richard Hafstad” popülerleştirdiği sosyal darwinistlerin ileri sürdüğü düşünceye göre vahşi ırklar medeni ırklar tarafından yok edilecekti. Herbert Spencer, “Sentetik Felsefe Sistemi”nde toplumların da canlı bir organizma gibi işlediğini öner sürüyordu. Spencer, sanayileşme, işbirliği ve rekabete uyum sağlayan bireyin yüksek düzeye ulaşacağını savunuyordu. Özel mülkiyet ve piyasa ekonomisini savunarak “Devlete Karşı Birey”de evrimin görünmez el gibi özel çıkarı genel faydaya dönüştürdüğünü iddia ediyordu. Faşizmi, ırkçılık, sömürgecilik ve nazizmi körükleyen bu anlayışı İngiliz liberal siyasetçi “Richard Cobden” de savundu. Bir tekstil sanayicisi olan Cobden 1846’da halka ucuz tahıl sağlayan “Corn Yasası”nı kaldırttı. Sanayi işçisi artmıştı. Herkese iş vaat ediyordu. Almanya’da Ferdinand Lassalle ve Bismark uzlaşmasıyla eşit hak ve ücretler tunç yasasıyla işçi sınıfının hareketleri sınırlanmıştı... Faşizm insanlar üzerinde vahim ve derin etkiler bırakır… “Proto Faşizm”, faşizmin temelini oluşturan daha sonra gelen faşist ideolojileri etkilemiş modern faşizme öncülük etmiş Roma ve eski Avrupa rejimlerinin (Almanya, İtalya, İspanya) hukuk ve yönetim şekillerini ifade ediyor… Diktatör terimi Antik Roma’da senato tarafından acil durumlarda yönetime atanan ve olağan üstü yetkiler verilen “Magistratus” (Halkın Efendisi) ünvanından gelmektedir. Eski Roma’da magistralar, siyasi ve askerî otoriteyi elinde bulundurur, yılda bir defa seçilir ve bir yıl süreyle görev yaparlardı. Promagistralar ise eyaletlerde 1 yıl için görev yapan valilerdi. “İmperium” (buyurma) yetkisi olan üst düzey magistraların güvenliğini “Lictor” denilen muhafızlar üstlenirdi. Lictorlar ellerinde yetki ve güç sözünü sembolize eden daha sonra İtalyan Faşizminin de simgesi haline gelen “Fasces” denen baltaları taşırlardı. Faşizm sözcüğünün kökeni Roma İmparatorlarının otoritesinin sembolü fasces adlı baltadan gelirmiş ya Latince fasces, demet anlamına gelen “Fascis” kelimesinden türetilmiş… İmperium, yetkisine sahip kişi, “Magistra” ya da “Promagistra” olarak kendisine tanınan yasal hakları yerine getirme konusunda mutlak bir otoriteye sahipti. Roma Cumhuriyeti'ne özgü bir siyasi kurum olan bu makam normal magistraların yetkisinin üzerinde olağandışı görevler üstlenen olağandışı bir magistralıktı. Julius Sezar (MÖ 100-44), yetkilerini kullanarak ilk “Autogolpe” (Sivil Darbe) ile Roma Senatosu’nu kaldırıp kendini imparator ilan eden kişi oldu. Cumhuriyet bürokrasisini merkezileştirmiş, kendini hayat boyu diktatör ilan edince bir grup senatörce suikastle öldürülmüştür. Jul Sezar ölümünden sonra da Roma tanrılarından birisi ilan edilmiştir. Lucius Cornelius Sulla Felix (MÖ 138-78), senatoların yetkilerini arttıran ve bu yönde kanunlar çıkartan bir diktatördü. Felix döneminde güçlenen aristokratik kliklerden Optimates, senatonun yetkisini arttırıp pleplerinkini kısmayı amaçlamıştı. Çünkü tribünün, yani güçlü generallerin yönetime egemen olmalarını istemiyorlardı. Buna karşılık Populares kliği, pleblerle halk meclislerinin gücünü arttırmak istedi. Onlar da Sezar döneminde güçlenmişlerdi. İspanyolca bir terim olan Autogolpe, günümüzde Latin Amerika’da görülen sivil darbeleri ifade eder. Örneğin Peru’da Alberto Fujimori devlet başkanı iken parlamentoyu lağvederek iktidarı kendi bünyesinde toplamıştır. Kendi kendine darbe sonucunda anayasa ve bağımsız mahkemeler de rafa kalkar. Sivil darbelerin diktaya dönüşmeleri muhtemeldir. Bir sivil darbenin ortadan kalkması askeri darbeye göre daha zordur. Askeri darbelerden sivil hayata dönüş muhtemelken sivil darbeciler menfaat ve destekçi grupları geliştirmeye eğilimdir… İkinci dünya savaşı yıllarında siyasi iktidarı tek elde toplayan gri rejimler, demokrasi ile totaliterlik karışımı ara rejimler yani “Otoriterizm” de egemen olmuştu. 1970’lerde ABD, yönetime ilişkin tanımlama yaptı ve ülkeleri “Totaliter Ülkeler” ve “Otoriter Ülkeler” olarak ikiye ayırdı. Totaliter ülke Amerikalılara göre SSCB idi. Totoliter, bütüncül yani her alanda yetkili yönetimleri tanımlarken otoriter ülkeler bazı Batı yanlısı ülkeler gösteriliyordu. Otoriter ülkeler ise buyurgan, yönetimi sınırsız yetkili, siyaset ve basın üzerinde baskıcı olan ülkeleri ifade ediyordu... Karanlıkta kar yağıyor, Sen Madrid kapısındasın. Karşında en güzel şeylerimizi Ümidi, hasreti, hürriyeti Ve çocukları öldüren bir ordu. (Nazım Hikmet) Hayvan Çiftliği’nde (1945) dünyanın tüm liderlerini 2.Dünya Savaşı yüzünden eleştirir “George Orwell”. 2. Dünya Savaşı yıllarında yayınlanan “1984” adlı antiütopik (distopik) romanında Yevgeniy İvanoviç Zamyatin’in “Biz” (1920) ve Zamyatin’den esinlenen “Aldous Huxley”in hedonizmin de eleştirisini yapan “Cesur Yeni Dünya” (1931) romanlarından da etkilenerek otoriter toplumlara gönderme yapar. İspanya iç savaşına da katılan Orwell bu romanı Franko’nun İspanya’sından esinlenerek yazmıştır. Her üç roman sosyal bilim kurgu kabul edilir. Romanda hayali bir partinin şu 3 temel sloganı vardır: Savaş Barıştır, Özgürlük Köleliktir, Bilgisizlik Kuvvettir. Sevgi bakanlığı işkenceden, bolluk bakanlığı fakirliği sürdürmekten, barış bakanlığı da savaştan sorumludur. 1984 romanında sözü geçen “Big Brother” (Hepimizin Abisi ya da Büyük Abi) terimi oligarşinin otokrat yönetimini korumak için kendine uygun gördüğü sanal kişiyi temsil eder ve merkezi otoriteyi simgelemektedir. “Big Brother is Watching You” bireyin merkezi otoritece sürekli gözlem altında tutulduğunu sistem dışına çıkanın cezalandırıldığını ifade ediyordu… Herbert Marcuse, Walter Benjamin ve Theodor Adorno gibi düşünürler kapitalist topluma kültürel ve ekonomik boyutta eleştiriler getirmişti. Örneğin, Alman düşünür Theodor Adorno, Batı baskıcı ve yasakçı kapitalist toplumsal ilişkilerinin ve üretim ilişkilerinin (teknokrasi vs.) insan ilişkilerini de tahrip ettiğini savunuyordu. “Teknokrasi” toplumsal ilişkiler ve devlet yönetimde sosyal ihtiyaçların karşılanması yerine teknik olanakların geliştirilmesini öncelik alan bir yönetim şekli. Bugünkü yabancılaşma ve tekdüze yaşam normlarının başat sebebi budur. Georg Lukacs da yabancılaşma kavramından yola çıkarak kapitalist toplum ilişkilerinde belirleyiciliğin meta ilişkileri olduğunu ifade etmektedir. Bunu “Reification” (Şeyleşme) terimiyle açıklamıştı. Adorno, Lukacs ve Ernst Bloch yabancılaşma üstüne değerlendirmeler yapan, eleştirel toplum yanlısı düşünürler totaliter toplumsal yapılara karşı modernite toplumunun sürdüğünü savunmaktaydı… “Güç ne kadar büyükse kötüye kullanılmasının tehlikesi de o kadar fazladır.” (Edmund Burke) Avusturyalı nörolog “Sigmund Freud”e göre insanda doğuştan gelen iki eğilim var diyor. Bunlar, “Libido” (Cinsellik) ve “Destrüdo (Saldırganlık). Freud’un psikodinamik yaklaşımına göre libido içgüdüsel bir enerjidir. İsviçreli psikiyatr “Carl Gustav Jung”, bu enerjinin bireyin gelişim sürecinde ortaya çıkan moral destek olduğunu savunuyor. Destrüdo ise bireyde içgüdüsel olarak varolan zarar verme isteği, hatta kendini ve çevresini de öldürme içgüdüsü olarak tanımlanıyor... “Hasrolmak” sözcüğünü, bir şeyin bütününü birine ayırmak, vermek anlamında da bilmekteyiz... Aşırı yetki tanımak “Omnipotans” ve “Egoizm” gibi bencil ve merkezcil üstünlük taslayan baskıcı çıkışları, “Hedonizm” zevkçilik ya da “California Sendromu” diye de tanımlanan davranışları tetikleyebilmekte… Sosyolog ve kültür kuramcısı “Stuart Hall”a göre iletişimin önemli ilkelerinden biri diyalektiktir. İletişimdeki süreç karşılıklılık esası taşımalıydı. Bugün “Diyalektik” (tartışma) yöntemden çok ”Retorik” (hitap ve ikna sanatı) geçerli sayılmakta. Bunu iletişim sayıyorlar… Diyalektik (akıl) karşısına “Metafizik” de (Duyu Ötesi) konuyor ve bilim yoluyla ulaşılamayan konulara sezgi yoluyla üretilen bilgiyle açıklık getirilmek isteniyor ya. Peki geldiğini mi sanıyorlar? Sormadan edemiyor insan… İletişim, bir “Methüsena” (Ululama) ya da bir metafizik (dogma) konusu olmaz. Olamaz. TV’de ya da başka kitle iletişim ortamlarında başkanlıkla ilgili bir çalıştaymış, münazaraymış, müzakere, mukaleme ya da panel her neyse karşıtların bir araya gelip tartıştıkları bir program adı duyduk mu? Yok… Bireyler nesneler gibi kutsanmışlar adeta çünkü. Sorgulanmaz, toz kondurulmazlar. Buna da işte “idealizasyon” diyoruz… “Georg Wilhelm Friedrich Hegel” diyalektik materyalizmin kurucusu idi. “Diyalektik Mteryalizm”i tezler ve antitezlerle senteze varım yani yeni anlayışa ulaşma olarak özetleyelim. Efendiyle köle ilişkisinde kölenin kurtuluşu ve özgürlüğü ancak toplumsal bilinçlenmesi (gerçek akıl düzeyine) ve kendi farkındalığına varmasıyla olur. K.Marx bu düşünceden yola çıkıp “İşçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır.” demişti… “Sophokles” ünlü tragedyası “Kral Oidipus”ta şöyle sesleniyor: “Güzel şey ikbale ermek, iktidarı elde tutmak, üstün bilgili olmak!” (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları s. 12) Tiran ya da tiranlık, zorla yasal güç elde eden, zorba, despot, kale sahibi hükümdar demek… Zaman zaman kurulan askeri ya da sivil dikta rejimleri… Onlar da tiraniye… “Tiyatro dilinde cinayet ve fena insan rolleri yapan aktris demektir.” diyordu Reşat Nuri Güntekin de (Anadolu Notları I-II, İnkılab Kitabevi, s. 139) Platon’a göre demokrasi yozlaşırsa Tirani’ye yol açıyordu. Anayasa’yı özgürlük ve bilgelik karması olarak görür. Şöyle demektedir Platon: "Demokrasinin esas prensibi, halkın egemenliğidir. Ama milletin kendini yönetecekleri iyi seçebilmesi için, yetişkin ve iyi eğitim görmüş olması şarttır. Eğer bu sağlanamazsa demokrasi, otokrasiye geçebilir. Halk övülmeyi sever. Onun için, güzel sözlü demagoglar, kötü de olsalar, başa geçebilirler. Oy toplamasını bilen herkesin, devleti idare edebileceği zannedilir." Eski Roma’lı düşünürlerden “Polybius”, “Marcus Tullius Cicero” ve “Lucius Annaeus Seneca” Roma siyasal düşüncesinin etkili düşünürlerindendi. Polybius’un sınırlama dengeleme teorisinin Locke ve Montesquieu’nun kuvvetler ayrımına fikir kaynaklığı ettiği ABD Anayasası’nın hazırlanmasına da etkisi olduğu söylenmektedir. Polybius, “Oklokrasi”yi yozlaşan demokrasi olarak tanımlamıştır. Yani bilgisiz, yeteneksiz ve etik olmayan gücün yönetimi; çoğunluk diktası da denebilir… “Mobokrasi” ise, bir çete ve zümre yönetimidir. Herodot ve Thucydides ile birlikte önemli bir antik Yunan tarihçisi, ilk evrensel tarih yazarı olan Polybius (MÖ 203-120), Roma'nın dünya egemenliğini ele geçirdiği bir dönemde kuramsal yaklaşımla Romanın yönetim döngüsünü ele alarak Roma’nın egemenliğinin Roma standartlarından ve yapısından kaynaklandığını ortaya atmıştı. Polybius’a göre Roma’daki karma anayasa en uygun örnekti. Konsül (monarşi), senato (aristokratik) ve halk meclisleri (demokratik) ilkelere karşılık gelerek fren mekanizması gibi birbirlerini denetlemişlerdi… Hukuk ve felsefe eğitimi almış Ciceron da, Platon, Aristo ve stoacıların düşüncelerinden etkilenmişti. Eski Yunan ve Roma’yı hristiyanlara aktarmış Aziz Augustine üstünde etkisi olmuştu. İdeal devlet, kurumsal düzen, başarı ve erdem gibi konular üzerinde yazılan eserlerle; Devlet Üzerine, Yasalar Üzerine, Yükümlülükler Üzerine ile dikkat çeker… Ciceron’a göre yasaların kaynağı akıldır. Statükocu ve aristokrasiden yanadır. Devlet adamlığı ve görevlerini aileden üstün görür. Ciceron’a göre devlet, “Hukuksal bağlarla birleşmiş insanlar topluluğudur.” “Res Publica” kamuya ait olan şey, “Res Privata” ise özel alana ait olan şeydi. İkisi karşı karşıyadır. Monarşinin özü, uyrukların sevgisi ve akıl, aristokrasinin özü bilgelik, demokrasinin özü ise özgürlüktü. “Yasalar Üzerine”de şöyle diyor Cicero: “Yasa ne insanların zihinlerinde tasarlayarak oluşturduğu ne de halkların kararı olan bir şeydir, aksine genel olarak evreni yönetme ve yasaklama bilgeliğiyle idare eden ebedi bir olgudur. ‘Yasa’ adına yaklaşması şöyle dursun, bazı çetelerin üzerinde anlaşarak aldığı, ziyadesiyle zararlı ve tehlikeli olan birçok kararı toplumlar bağlamında nasıl değerlendirmeli? Zira cahil ve tecrübesiz insanlar iyileştirici ilaçlar yerine zehirli ilaçlar yazıyorsa, onlara gerçek hekim reçetesi denemez, halk nezdinde de, halkın zararlı olduğu halde kabul ettiği her şeye yasa denemez O halde yasa adil olan ve olmayan şeyler arasındaki ayrımın kendisidir.” (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 1. Baskı, 2016, s.37- 39) Ciceron’a göre demokrasi yozlaşırsa tiranlığa dönüşür ve çoğunluğun tiranlığı olur. İdeal devlet, kral ve senato’dan oluşmalıdır (monarşi ve aristokrasi). Bilgelik böyle devlette hüküm sürer. Roma yayılmacılığını fethettiği yerlere barış ve refah getirdiğini akla uygun görüp destekler. Ya hak eşitliği ya da eşitlik adaleti (İzonomi)! Ciceron’a göre ideal lider, erdemli, adil, dürüst, bilgedir. İyi yönetici hatip olmalıdır. Niccolò Machiavelli Ciceron’un kitaplarındaki öğütlere tepki olarak yazmıştır. Bir stoacı ve kynik olarak bilinen Seneca da politikadan uzak durmak ve mülkiyet edinmemek gibi fikirleri ortaya atmıştır. Ahlak felsefesiyle kişinin düzenle uyum içinde olmasını, basit (yalın) bir yaşamı savunur. Seneca devleti kurmaya mülkiyet duygusunun yol açtığını belirtir. Devlet, eşitsizliğin, köleliğin ve mutsuzluğun sebebidir. Devlet öncesi toplumlarda da köleliğin olmadığını ifade eder. Seneca’ya göre, bilgelik ve ahlak tarafından yönetilen krallık en iyi devlet yönetimidir. Devlet, evrensel ve bölgesel devlet olarak ikiye ayrılır. İlki kamunun olan yani aklın yolunda giden büyük devlet, ikincisi ise insanların bir bölümünü içine alan devlet. İnsan evrensel devlete hizmet etmelidir... Otuz Tiran Savaşı (Pelopones) Atinalılar ve Spartalılar arasında geçmekteydi. Savaş sonrasında (MÖ. 404’ten sonra) yönetime geçen Critas liderliğindeki Atina’daki Spartalı oligarklar aşırı muhafazakârdılar ve 1500 kişiyi öldürdüler. 1 yıl sonra da kendileri de ortadan kalktılar… Zalimliğiyle ünlü başka bir tiran da “Caligula”. Eski Roma imparatoru Gaius Julius Caesar Augustus Germanicus’un lakabıydı Caligula. Her türlü işkence yöntemi denemekten ve öldürmekten adeta haz duyan İmparator “Albert Camus”un yazdığı oyunda şöyle demektedir: “Tuhaf şey! Öldürmediğim zaman yalnız hissediyorum kendimi. Yaşayanlar yetmiyor dünyamı doldurmaya, yetmiyor içimden şu sıkıntıyı koparıp atmaya. Uçsuz bucaksız bir boşluk görüyorum siz geçince karşıma, bakmaya tahammülüm yok. Ölüler sarsın etrafımı, onların arasında buluyorum ben huzuru. Sahici olan onlar. Bana benziyorlar. Yolumu gözlüyorlar, beni bekliyorlar. Nicesiyle konuştum, bağışlanmak için yalvardılar bana, dillerini koparttırdım.” (Caligula, Can yayınları, 2015, 1. Baskı, s. 129) Romalı tarihçi Suetonius, Caligula’nın “Korktukları sürece bırakın benden nefret etsinler.” dediğini aktarır. Caligula’nun zalimlik kadar deliliği de öyle bir safhaya varmıştı ki “İncitatus” adını verdiği atını tanrı ilan eder onu altınla beslermiş… “Siyasal örgütlenmenin yasak olduğu tüm halklarda sivil örgütlenme de nadiren görünür.” (s. 553) diyen Tocqueville, “Tek başına eyleme özgürlüğünden sonra insan için en doğal özgürlük, kendi çabalarını başkalarınınkiyle birleştirme ve müşterek eyleme özgürlüğüdür.” diyordu (s. 204) “Ortak görmek, ortak işitmek, ortak tiksinmek, ortak haz almak ve ortak iş görmek mümkün müdür?” (Platon) Antik çağın ütopyacılar dönemi (MÖ. 5-4.Yy) tıpkı 19.Yy’daki Aydınlanma ve Rönesans gibi felsefe, sanat, bilim, edebiyat ve siyasette bir sıçrama dönemi idi. Eski Yunan düşünürlerinin idealize ettikleri toplum yapısı, ütopyacı düşünürlerin esin kaynağı insanların zengin, mutlu, huzur içinde ve kavgasız yaşadığı saadet dönemi diye adlandırılan “Altınçağ”a dönüştü. -DEVAM EDECEK-

  • 12 EYLÜL’Ü ELEŞTİRİRKEN…

    12 Eylül askerî darbesinin 40. yılı da arkasından okunan lanetlerle geçip gitti. Bu kadar büyük bir nefretle anılan başka bir siyasi hareket, insanlık tarihinde görülmüş müdür, araştırmaya muhtaçtır. Besleme basın, hatta “merkez medya”, 12 Eylül’ü, bugünkü hükümetin durumunu tahkim etmek için kullanıyor. Bunu 27 Mayıs Devrimi’ni kötülemek için de bir vesile sayıyor. 12 EYLÜL’E NE YOL AÇTI? 12 Eylül’e yol açan Türkiye’nin 1980 öncesinde içine yuvarlandığı kargaşadır. Bazı radikal sol gruplar, o kargaşadan bir devrim çıkacağını umuyorlardı. Oysa Türkiye solu, iktidarı devralacak bir örgütlülükten ve güçten yoksundu. Siyaset, boşluk kabul etmez. Sen idare edemiyorsan bir idare eden bulunur. O boşluğu Kenan Evren’in başında bulunduğu Genelkurmay doldurdu. İKİ SÜPER DEVLETİN TÜRKİYE ÜZERİNDE ÇEKİŞMESİ 12 Eylül, Türkiye üzerinde ABD ile Sovyetler Birliği’nin çekişmesi sonucunda bunlardan ABD’nin duruma hâkim olmasıyla sonuçlandı. 12 Eylül öncesinde bu hareketi önleyecek en doğru slogan “Ne Amerika Ne Rusya Tam Bağımsız Türkiye” idi. Aydınlık Hareketi, Sovyet Emperyalizmiyle mücadele ederken ABD ile işbirliği yapılabileceğine kadar işi götürdü. Solcuların büyük çoğunluğu “İki süper devlet” görüşüne şiddetle karşı duruyordu. Onlara göre Sovyetler Birliği Dünya sosyalizmimin merkeziydi. Solcu Aydınların büyük bir kısmı Sovyet etkisindeydi. Sovyet ideolojisi, “sosyalizm” kavramını kullanarak ülkemizdeki bazı önemli kitle örgütlerini ele geçirmişti. Bunun eleştirisi yapılmadan ve herkes eteğindeki taşları dökmeden 12 Eylül’den ders çıkardığımız söylenemez. YANILGILAR Hayat aynı zamanda yanılgıların da toplamıdır. 12 Mart 1971’de Hikmet Kıvılcımla Sosyalist gazetesinde “Ordu Kılıcını Attı” diye manşet atarken nasıl yanılmışsa, Aydınlık’ın “ABD’nin dünya çapında gerilediği, Sovyetlerin daha saldırgan hale geldiği” tezi de yanlış çıktı. Gerileyen ve yıkılan ABD değil, Sovyetler oldu. Sovyetler Birliği’nin sosyalist bir ülke olduğu da taraftarlarını utandıracak derecede yanlış çıktı. Kenan Evrenin sağcı ve solcu değil merkezde bir subay olduğu görüşü de yanlış çıktı. 12 Eylül rejimi, ordunun başında bulunan NATO generallerinin ne kadar kof ve bilgisiz olduğunu da gösterdi. 12 EYLÜL NASIL MEŞRULUK KAZANDI? 12 Eylül Askerî Darbesi yapıldığında nerdeyse istisnasız herkes derin bir nefes aldı. Kargaşa ve bölünme sona erecek, artık kimse can korkusu çekmeyecekti. Kenan Evren’i Genelkurmay Başkanlığı’na Başbakan Ecevit getirmişti ve Evren faşist bir mihrakın başı olarak tanınmıyordu. 1978 Kahramanmaraş katliamı nedeniyle Ecevit’in ilan ettiği ve Evren’in başında bulunduğu sıkıyönetim de halkın büyük kesiminden onay alıyordu. Kenan Evren, Darbe bildirisini, “kardeş kavgasına son verme” kavramına oturttu ve Meclis’in aylardır bir başkan bile seçememiş olmasını kullandı. ÇOK GEÇMEDEN… Evren’in darbeci generalleri, çok geçmeden gerçek yüzlerini göstermeye başladılar. Bütün partiler ve kitle örgütleri kapatıldı. Yüzbinlere insan tutuklandı, yargılandı, ceza aldı. Baş sorgulama yöntemi işkence idi. Konsey’e hiçbir öğüt kâr etmiyordu. Muktedirler kendilerini çok güçlü hissediyorlardı ve Türkiye için yeni faşist bir rejimin planını uygulamaya koydular. Bu koşullarda bile onların yaptığı Anayasa, halktan yüzde 92.5 oranında onay gördü. Bunda bir an önce sivil rejime geçme isteğinin de etkisi vardı. Bu rejimden Turgut Özal gibi faşizmle uzlaşan açıkgöz sağcı liberaller yararlandılar. Türkiye’nin yeni bir görgüsüz sınıfı türedi. O tarihten beri ülkede dinci bir kapitalizm hüküm sürüyor. 12 EYLÜL NE KADAR SÜRDÜ? 12 Eylül kurumları sağcı dincilerin yönetimlerinde varlığını sürdürdü. Fena halde ezilmiş olan demokratlar ve solcular, üstlerini başlarını silkeleyerek yerlerinden doğruldular. 1982 Anayasasını paçavraya çevirdiler. Birçok anayasa çalışması yapıldı ve rejim normalleşmeye çalışıldı. Hiçbir rejimin ömrü sonsuz olamaz. Nitekim 12 Eylül rejimi, Türkiye toplumuna dar geldi ve birçok yerinden patladı. Ne var ki iktidar atını alanlar Üsküdar’ı aşmışlardı ve Tarikatlar ve Cemaatler desteğinde yeni açgözlü bir rantiye sınıfı dizginleri ele geçirmişti. Ona karşı yapılan birkaç hamle sonuçsuz kaldı. Şimdi bu sınıf, sıkıntılı bir dönemden geçiyor ve iktidarını sürdürmek için olmadık yollara başvuruyor. Para dağıtmak, dine sarılmak, hak ve özgürlükleri işlemez hale getirmek ve “dünyaya kafa tutarak” kamuoyunu kendini desteklemeye zorlamak bu “olmadık yollar”dandır. 12 EYLÜL VE BEN! 1970’li yılların ikinci yarısında benim siyasi parçalanmadaki yerim, iki süper devlete karşı barış ve birliği savunmak ve gerici kargaşaya karşı mücadele etmekti. Öğretmen Derneği’ndeki grubumuzun temsilcisi olarak bu konuda aktif bir durumdaydım. Dolayısı ile 12 Eylül’ün yapılış gerekçesi içine sığdırılabilecek hiçbir “suç”um yoktu. Öğretmenliğe devam ediyordum. Fakat alacakları biten Yahudi tüccar gibi rejim 1983’te binlerce öğretmen gibi beni de 1402 Sayılı yasa ile meslekten uzaklaştırdı. Bununla da yetinmeyerek, ansiklopedi pazarlığı ile hayata tutunmaya çalıştığım 1986’da Fatsa’da öğretmenlik yaptığım 1974-1975 öğretim yılında devrimci öğrenciler yetiştirdiğim gerekçesiyle gözaltına aldı ve bir ay cezaevinde tuttu. Beraat ettim ve 1987’de mesleğime dönebildim. Millî Eğitim Bakanlığının Öğretmen Dünyası için 1985’te aldığı “okullara sokulamaz” kararını ise ancak 1990’larda dolaylı olarak kaldırtabildik. 12 Eylül eleştirisini yaparken, kendi özeleştirisini yapması, solcuları küçültmez. Bu durum bugün ve gelecekte olaylara daha sağlıklı bakmamız için gereklidir. (13 Eylül 2020)

bottom of page