top of page
1/2

İstanbul Gezgininden Varuna Gezginine

Nurten B. AKSOY

*

Günlerdir mart havasına öykünen soğuk, karanlık ve yağışlı hava Hıdırelleze yakışır biçimde nihayet güneşin yüzünü göstermesiyle bahar havasına dönüşüverdi.

Sabah Antalya’dan görevli olarak İstanbul’a gelen oğlumun telefonuyla Galatasaray’da buluşup 1-2 saatliğine hasret gidermeye karar verdik. Sırtımı ürperten bir rüzgarın ve denizde batıp çıkarak bindiğim vapurla yarış eden yunusların eşliğinde Karaköy’e geldim.


Karaköy’den Tünel’e çıkmak için bindiğim üç dört dakika süren ve yüz elli yıldır İstanbullulara hizmet eden feniküler yolculuğunda aklıma geçtiğimiz ay yaşanan, 5-10 yıllık teleferiklerin bozulup insanlara korkulu saatler yaşattığı geldi.


Neyse Emir beyciğimle buluştuk, Tünel’den Taksim’e doğru İstiklal caddesinden yürümeye karar verdik. Çoğunluğunu Doğulu turistlerin oluşturduğu yoğun bir kalabalığı yararak, yürümeye çalıştık nostaljik tramvayın kampana sesleri arasında.


Caddeye girdiğimizde ilk gözüme çarpan çirkin bir pembe badana ile boyanmış, çeşitli kafelerce işgal edilmiş Narmanlı Hanı takıldı gözüme ve içim cız etti. Bir zamanlar bahçesindeki onlarca kediden dolayı "Kedili han" da denilen, ama son yıllarda bir restorasyon faciası neticesinde kimliğini tamamen yitirmiş pembe bina. Daha önce gittiğimde kapısındaki levhadan burasının 1845 yılına kadar Rus elçiliği olarak kullanıldığını, Ahmet Hamdi Tanpınar 1944-1951 yılları arasında burada yaşamış ve eserlerini yazmış olduğunu, ondan başka Bedri Rahmi Eyüboğlu ve ressam Aliye Berger'in de burada yaşadıklarını okumuştum. Oysa şimdilerde o kafelerin tabelaları arasında bu tarih silinmiş ya da görünmez olmuştu.


Bu arada karnımızın acıktığını fark edince, bir şeyler yemek için Emir beyciğim beni ilginç bir yere götüreceğini söyledi. İstiklal Caddesinden Karaköy'e inen dik bir yokuş olan Kumbaracı yokuşunun başındaki eski binanın önüne geldik. Dik ve kasvetli bir merdiveni tırmanırken karşıma çıkan levha beni durdurdu ve bir anda o kasvetli atmosfer aydınlandı. Levhada aynen şöyle yazıyordu.

"VARUNA GEZGİNİN HİKAYESİ


Eskişehir'de Matematik Öğretmenliği yapan Murat Fıçıcı'nın bir hayali vardı. Bir kafe açmak ve buradan sağladığı gelir ile Türk gençlerinin dünyayı keşfetmelerini sağlamak.


Genç öğretmen 2003 yılında maaşından biriktirdiği 9.500t sermaye ile hayalindeki kafenin tadilatına başladı. Dünyayı gezdikçe özgüveni artan Hoca ve Öğrencileri gördükleri yemekleri, içecekleri, kültürleri, dekorları kafelerine taşıdılar.


Bugün Türkiye'nin birçok şehrinde şubeler açan Varuna Gezgin, binlerce gencin dünyayı görmelerini sağlamanın gururu ile yoluna devam ediyor. Umarız sizlerin kafe, bizim okul dediğimiz bu oluşumun yetiştirdiği gençler ülkemizin geleceğine fayda sağlar."


O dik merdivenleri içime yayılan bir mutlulukla tırmanıp kafe kısmına geldik. Burası bir kafeden daha çok bir müzeye ve kütüphaneye benziyordu. Masaların arasındaki raflar kitaplarla, vitrinler ise çeşitli klasik oyuncuk ve objelerle doluydu. Tavanlar ise şişelerle ve Dünya ülkelerinin bayraklarıyla dekore edilmişti. Çalışan gençler son derece kibar, güleryüzlü üniversite öğrencileriydi. Böyle bir ortamda bulunmanın verdiği mutlulukla yemeklerimizi yiyip ayrıldık bu güzel yerden.


Emir'le Taksim'e kadar yürüdük, ayrılmadan önce kimliğini yitirmiş bu semtin yerinden edilmiş eski mekanlarından İnci pastanesine uğrayıp çayımızı içtik ve vedalaştık. O toplantısına katılmak için Levent'e doğru, bense çok dik bir yokuştan inerek Cihangir'e doğru yola koyulduk.


İstiklal Caddesinin o boğucu kalabalığından sonra ara sokakların sessizliği hoşuma gitti. Beyoğlu Belediyesinin çok eski, tarihi bir binanın bahçesini oranın doğal yapısını bozmadan çay bahçesine çevirdiğini görmek güzeldi. Çay bahçesini biraz geçince büyük bir sahaf çarptı gözüme. Şöyle bir vitrinine baktığımda A. H. Tanpınar'ın HUZUR, romanıyla Peyami Safa'nın Cingöz Recai romanlarından ve şu anda adını hatırlayamadığım bazı kitapların ilk baskılarını gördüm. Heyecanlandım, keşke alabilsem bu kitapları diye düşündüm, sonra kendime; "sen bir garip emeklisin, senin neyine antika kitap almak" deyip hüzünle yoluma devam ettim.


Tophaneye geldiğimde Karaköy'e sahilden yürümek istedim ama sahile ulaşamadım. Çünkü halka ait olması gereken sahil yolu Kapitalizmin yaldızlı mekanlarından Galataport denilen yapılaşma ile halka kapatılmış, arka yol ise birer garabet sembolü olan koca otellerle doldurulmuştu.


Lahavle çekerek Karaköy'ün arka sokaklarına daldım. Bir zamanların korkarak geçtiğim o izbe harabeler ışıl ışıl sokaklara dönmüştü, rengârenk ışıklı dükkanlar, pastaneler, kafeler tıklım tıklım doluydu. Masalardan birinde ise güzel bir kedicik satranç oynayacak arkadaşını bekliyordu.

Denize kavuşmak için girdiğim son sokak şemsiyelerle süslenmişti. Yine gördüğüm ışıklar ve çiçeklerle donanmış çok eski, taş bir bina ilgimi çekti. Kapının önündeki genç garsonlara buranın ne olduğunu sorduğumda meyhane olduğunu söylediler. Yok dedim, eskiden neymiş burası? Çocuklar mahcup gülümseyerek eskiden buraya 'atların bağlandığını' yani 'ahır' olduğunu söylediler. Hey Allahım sen nelere kadirsin, bir zamanlar atların arpa yediği yerde, şimdi kulların üste para vererek arpa suyu içiyorlar.


Saat hayli ilerlemiş, hava da serinlemişti. Oğlumla geçirdiğim bu güzel günün sonunda biraz mutlu biraz buruk Kadıköy vapuruna binip evime geldim. Uzun bir aradan sonra yeni bir gezi yazısı da böyle ortaya çıktı.


Not: Varuna Gezgini Murat Fıçıcı hakkında daha geniş bilgi almak isterseniz linke tıklayınız.

32 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments