top of page
1/1074

ECELER

Güncelleme tarihi: 29 Tem 2022



Eceler, ne güzel kadınların meskeni, ne de Eceler’in evidir. Eceler, Kendirli Hüseyin Pehlivan'ın, Gök Münevver’ine miras tarlasının olduğu muhittir

. Eceler, güzel kadınların meskeni olsa nasıl olurdu, sorunun yanıtını alanın ihtisascılarına bırakarak hikâyeye başlayalım:


Seyyah Kaptan yıllarca muavinlik yapmış, şoförlükte ustalaştıktan sonra Kendirli Hüseyin Pehlivan’ın altından girip üstünden çıkmış, ortak bir kamyon almışlar. Salihli’de Kabasakalların kamyonunda muavinliğe başlayan Seyyah Kaptan, işini ahlaklı yapmasına sebep sevilip sayılmıştır. O, her işe, bir tekmil kendini adar, geceli gündüzlü işiyle yatıp kalkar. Yıllarca köyde koyun güttükten sonra şehir mehir görmeden şehre gidip şoförlük yapmak köy çocuğu için mucizenin öteki adıdır, o yıllar. Soğuk bir mart günü birkaç giyeceğini fileye doldurmuş, Hakkı Kazak’ın kamyonun kasasına binip gitmiş Salihli’ye. Salihli’nin mart ayı bazı yıllarda kazma kürek yaktırır adama. O yıl da öyle olmuştur. Üstünde ne ceket, ne palto, ne kaban? Paltosu, kabanı olan sayılıdır, varsa o da şehirlerdedir. Bıyıta bıyıta kamyonun kasasında dalgın düşüncelerle, kara toprak dedikleri cüruf dağından, Demirköprü Barajına, dolguya doğru ilerlerken İngiliz malı kamyon, Demirköprü Barajı’nın balıkçıları ağlarına takılan sazanları, levrekleri livarlarına doldurmaktadır. Levrekleri çok lezzetlidir, bunlardan yiyen bir daha başka yerde levrek yiyemez; hele bir de pişirmeyi bilirlerse… Yol kıyısındaki meşeler, öteki bodur ağaçlar, sair günlerin güneşi ile yavaştan gövermeye, doğa yavaştan uyanmaya başlamıştır.

Hüsamettin Kabasakal’ın fort kamyonunda iki yıl muavinlikten sonra ehliyeti alıp şoförlüğe terfi etmiştir Seyyah Kaptan. Hüsamettin amca, Seyyah Kaptan’ı çok sevmiş, çok değer vermiş. Üç yıl da şoför olarak çalıştıktan sonra kendi işinin patronu olmak istemiş, Gök Münevver’in yaman desteği ile Kendirli Hüseyin Pehlivan ikna edilmiş, BMC marka 75 model bir kamyon almışlar.

“Ana demiş Seyyah Kaptan, gadeşleme de faydam olur, ben çok parasızlık çektim, az da olsa onlan cepleri para görür belki de zanaat sahabı olurlar belli mi olur!”


Demirci’de BMC Bayii Hüseyin Coşar’dan taksitle alınan beyaz BMC’nin, önce trafik işlemleri halledilmiş, arkasından karoser çalışmaları derken nihayet seferlere başlamıştır Seyyah Kaptan. Haftada iki sefer İstanbul seferi yaparak kazandığı parayla taksitleri hiç aksatmadığı gibi, hem baba evi, hem kendi evi, az da olsa bollaşmış, iki eve de yeni yeni sebze meyve girmeye başlamıştır.

İlkokul öğretmeni Muzaffer Öğretmen’le kardeşi, Seyyah Kaptan’ın BMC’sine binmiş, Ecelere buğday biçmeye giderler. Muzaffer Öğretmen yeni öğrenmiştir kamyon kullanmayı. Kamyon kullanmak ne kağnı kullanmaya, hatta ne taksi kullanmaya benzer. Bir şoförün yanında pişmek gereği vardır. Muzaffer Öğretmen için, rampaları üçüncü, dördüncü vitesle çıkmak önemliydi. Rampayı çıkarken kamyonun gazına basıyor, virajlarda savrulur mu diye düşünmeden daha da yükleniyordu gaza. Rampanın tam ortasında tatlı bir virajın olduğu yerde, nereden çıktıysa çıktı, komşunun kır eşeği önünde biter. Ne yaparım, nasıl yaparım diye düşünmeye fırsat kalmadan yapıştırır tamponu. Tamponu yiyen eşek iki üç metre yuvarlanıp gider, Çaltılı göle doğru. O eşeğe dair, öldü mü, kaldı mı, kimseden bir şey duymamışlar.


Temmuz ayının ortası, buğdayların biçim zamanıydı. Abi kardeş, Gök Münevver’in babasından kalan sonraki yıllar Gökveliler Yörüklerine sattıkları dokuz dönümlük buğday tarlasındadır. Hava müthiş sıcaktır, yaprak kıpırdamaz, ağustos böceklerinin sesi duyulur. Diğer böcekler ya bir ağaç kovuğuna girmiş, ya da kayaların altına saklanmış, kertenkeleler bir taşın üstüne çıkmış, dilleri dışarıda güneşlenir, öfke depolar. “Mayısta büğelekten, haziran temmuzda yılandan,” çok çeker Anadolu köylüsü. Mayıs ayı geldi mi, küçük yeşil bir sinek koca koca sığırları ısırmaya görsün, sığırlar koştura koştura deli divane olur. Haziranın, temmuzun, öğle sıcağında ne yılanı gör, ne bir şey; hele kuyruğuna hiç basma...

Hava acayip sıcaktır. Börtü böcek sıcağın tesirinin geçmesini beklerken, bir damla su olsa serinleyecekti bir nebze. Bereket ki, ağaçların, meşe palamutlarının, çaltıların, pırnalların, yaban armutlarının yapraklarının özünden, damlanın damlası serinlik alırlar. Bir damla su için, kilometrelerce uçup gelirler sabah ve akşam serinliklerinde.


Muzaffer Öğretmen, tırpanla ekin biçmeyi, kardeşinden öğrenmiştir, ne kadar öğrendiyse. Onun orak biçtiği yıllarda el orağı ile biçilirdi ekinler. Sol elin parmaklarına ellik adını verdikleri ahşaptan koruyucular takılarak parmaklar korunur, ekinler tutam tutam deste yapılırdı.


El orağı ile ekin biçildiği günlerde çifteye gitmede hem duygusallık, hem realistlik vardır. Çifteye kızlı erkekli gidilmişse, bir de delikanlının yanında gönlünü kaptırdığı varsa, orak mı dayanır. "Ellik" derler, sol yandan biçerler; "orak" derler sağ yandan biçerler. "Ellik, orak, ellik orak, ellik orak!" Bir bakmışsınız, çifteye gidenler ağızlığı genişlettikleri gibi sona bile gelmişlerdir. Tarla sahibi pek gönençli, delikanlı ile hanım kızın gönenci ise dağların başındadır. Muzaffer Öğretmen de çifteye gitmeyi çok sever, hele bir de yanında gönlünü kaptırdığı o kız varsa, o gün iki kişilik orak biçerdi kesin!

Taşı sıksa suyunu çıkaracak iki delikanlı için, dokuz dönümlük tarlanın ekinini biçmek, su içmek kadar efendir. Küçük kardeş, tırpanları dişemiş, ekinleri biçmek için hazır hale getirmiştir. Dişlenecek tırpan örsün üstüne koyulur, sivri uçlu bir çekiçle, tırpanın ağzına, ne bir milim üstüne, ne bir milim altına, aynı hizada, sabırla aynı kuvvetle vurularak bir kuyumcu titizliği ile ince ince dişlenir. Kolay değildir, tırpan kullanmanın abecesi buradan başlar.


“Bizim oğlan dedi Muzaffer Öğretmen, bugün burayı bitirmeden gitmek yok, ona göre çalış!”

“Sen kendine bak, ben beş altı dönüm yeri keserim. Sen dört dönüm kesebilirsen, yata kalka hallederiz!”


Tarlanın ucundan, sonundan başladılar. Palamut ağcının altını biçip gölgesine kamyonu bıraktılar. Burası yüksekçe bir yerdi, fakat esintinin esamisi okunmaz, yapraklar hareket etmez. Öğleye daha üç dört saatlik zaman olmasına rağmen sabahtan güneş adamın beynini delecek gibi yakmaktadır. Her ağızlığı çıktıktan sonra ikişer tas su içer, terle attıkları suyu geri yüklemeye çalışırlardı. Tıpanı salladıkça önlerine çıkan kara dikenler, eşek dikenleri, kenger dikenleri işi yavaşlattığı gibi bir de tırpanı yiyen pıtraklar sağa sola, üstlerine başlarına yapışır, açık yerlerine, tenlerine denk gelmişse, yakım yakım yakar. Bir türlü iş ilerlemez, bu hızla bitirmeleri nerdeyse imkânsızdır. Bir de bu yıl, gökten doğru dürüst rahmet yağmadığından ekinler cılızdır. Ekinlerin iyi olduğu yerlerde tırpan inip kalktıkça fışk fışk diye ses çıkarır. Tırpan fışk, fışk diye ses çıkardıkça aşka gelirler, o aşkla tırpanı daha geniş sallayıp ağızlığı genişletirler. Sonra karşılarına palamutların sağa sola dağılmış pelitleri filizlenmiş, kuvvetli çalıları çıktı mı, iş daha da yavaşlar.


Tepeden tırnağa tere batmış gibiydi abi kardeş. İki ağızlık çıkınca, ikişer tas su içiyor, onlar su içtikçe daha çok terlemekte, terledikçe daha çok su, daha çok su içtikçe daha çok terlerler. Terledikçe üstlerindeki giyitler cımcılık olur, sonra onları üstlerinden çıkarıp bir çalının üstüne sererler. Giyitler beş on dakikanın içinde kurur, kuruyunca üstünde kalan tuzla sertleşen giyiti, güneş yanığı olmamak için tekrar geçirirlerdi üstlerine.


Muzaffer Öğretmen yaz tatillerinde köye gelir, yardımcı olurdu ailesine. Yaz ayları köylünün altı ay yağmasıdır. Köylü, bu mevsimde yerdeki karıncadan bile medet umar. Muzaffer öğretmen için tarla takka işi köyden biri olmasına rağmen kolay değildir, vücudu ham olduğundan bir ağızlık çıktı mı, nefes nefese kalır. Üstelik avuçlarının içi su toplamıştır. Öğle olmak üzeredir, daha üç dönümlük bölüntüyü anca bitirmişler. Bu arada karınları da yavaş yavaş acıkmaya başlamıştır. Sabah tarhana çorbası yemişlerdi. Ne derler, “ tarhana çorbası tarlaya, bulgur aşı öğleye!” Sabah sabah da bulgur aşı yiyemeyeceklerine göre… Öğleyinse ayranın içine ekmek doğrayarak doyuracaklardı karınlarını. Gök Münevver evde kalmıştır, Tekne kazıntısı Küçük Hüseyin hastadır. Gelseydi, bir kaşık aşlarını pişirir kuvvetle sarılırlardı işe. Küçük Hüseyin çok hastadır, ne yiyebilmekte, ne içebilmektedir. Salihli’ye doktora götürmüşler, doktor ilaç milaç vermiş, çocuğun da şusu var dememiş; dediyse bile anlamamışlardı doktorun dediğini. Sabah olunca Kendirli Hüseyin Pehlivan:


“Mizefer, biz çocen gıyında galcez sen kamyonu sür git Eceler’i püçün gelin, iki kişi ikindi omadan olusunuz, omadan gemen” deyip yollamıştır ekin tarlasına.


Küçük Hüseyin, Gök Münevver’in sütü erken kesildiğinden doğru dürüst beslenememiş, onun söylemiyle “arık”tır.


“Haydi bizim oğlan dayan, bu tarla bitmeden hiçbir yere gitmek yok, açlıktan susuzluktan kırılsak da bugün bu tarla oluncak! İki kişi dokuz dönüm seyrek ekinli tarlayı biçemezsek, el âlem bize bir yerleri ile güler!”


Ekinlerin iyi olduğu yerde tırpan inip kalktıkça, fışk fışk diye ses çıkarak yana doğru destelenip yatmaktadır. Ağızlığı bitirdiler mi, tırmıkla desteyi de yaparlar. Deste yapmak iş değildi aslında, fakat işti. Hem biçiyor, hem de deste yapıyorlardı ki bu da işi, aksatıyordu. Deste de yapsan, tırpanla ekin biçsen, sarı sıcağın altında doğru dürüst bir şey yiyip içmedikten sonra hak akşama çalışmak, zordan öteydi.


“Haydi sallanma Muzaffer Öğretmen, madem bu tarla bitecek; salla tırpanı!”

“İşine bak, sana yardım için geldim ben; boş boş konuşma, çalış!


Testilerin suyu tükenmiş, daha tarla bitmemiş, bitmesine epey vardır; belki bitmez, gece yarılarına mı tırpan sallayacaklardı. Bitecek demişti Muzaffer Öğretmen, Kendirli Hüseyin Pehlivan, “orağı olmadan gelmeyin,” demişti. “Orağı olmadan gelmeyin! Tarlanın biçmesi sevimli olsa, bir de Muzaffer Öğretmen de yeni öğrenmemiş olsaydı tırpanla buğday biçmeyi; biterdi. Böcekler ötüyordu, sıcaklık dalga dalga önlerinden palamut ağaçlarının arasından Çayköy’e doğru, eğik bir düzlem içinde uzayıp gidiyordu. O kadar uzayıp gidiyordu ki, bazı yerlerde marangoz elinden çıkmış gibi, bir kırataydı. Ecelerin çalısı, çırpısı, ahlâtı, çaltısı, pırnalı, meşesi… yağışlı mevsimlerde, günlerde depoladığı su ile yazı çıkaracağını bildiğinden idareli kullanır. Muzaffer Öğretmen’le kardeşi ağaçlar gibi idareli kullanmayı bilmediklerinden tüketmişlerdi suyu…


“Abi susadım, gidelim boş ver kalsın, kalanı da ben biçerim yarın; sen uyursun!”

“Haydi çene yapma, çalış, bitecek; söz verdik; kesin bitiririz dedik, bitecek!”

“İyi de öldüm ben susuzluktan!”

“…”


Muzaffer Öğretmen’in kardeşi, gitti, motor su kaynatır maynatır diye Seyyah Kaptan’ın beyaz bidona koyduğu, sıcakta köpek yalı olmuşcasına ısınmış, içince insanın ağzını yakan sudan içmeye çalıştı, içilecek gibi değildir. Hava da sıcak mı çoksıcaktır, temmuz sıcağında plastik bidondaki su çok ısınmıştır. Küçük kardeş, sağa bakar, sola bakar, elinde bidonla bir öne, bir arkaya gider gelir. Başını havaya çevirir, gökyüzünde derde derman bir tutam bulut yoktur, bırak bulutu, bulutun duman izi bile yoktur. Hatta gökyüzünde bundan sonra hiç bulut olmayacak, hiç yağmur yağmayacak, hiç gölge olmayacak gibi bir vaziyet vardır. Muzaffer Öğretmen bu ne yapıyor deyip tırpanın sapı elinde, metal tarafı Ecelerin kepir topraklarında, bir zaman öylece bakar, gözünü açar kapatır. “Allah allah,” der, sonra alnına biriken terleri elinin tersi ile silip duyulur duyulmaz bir şeyler söyler. Güneş de batıya doğru ilerlerken, gölgeler yer değiştirmeye başlamıştır, Seyyah Kaptan’ın beyaz BMC’si güneşin altındadır. Gölgeler yer değiştirdikçe Muzaffer Öğretmen, arabanın başına güneş geçmesin diye düşünmüş olacak, gölge kovalar, kendinin güneşin altında olduğuna bakmadan beyaz BMC için gölge kovalar.


Tarla komşuları ekinlerini biçmiş, harman yerine bile taşımışlardır. Hiç böyle arkaya kalmazlardı, bu yıl evin son numarasının adı bilinmez hastalığı, onları arkaya bırakmıştır. Küçük Hüseyin hastadır, Küçük Hüseyin günlerden beri başını kaldıramaz, doğru dürüst gözlerini açamaz, öylece yatmaktadır. Gök Münevver’le, Kendirli Hüseyin Pehlivan çocuğun yanında kalmış, ağzına bir yudum su gitsin diye ıslattıkları bezi dudaklarına bir o, bir o, sürüp umutsuz gözlerle Küçük Hüseyin’in başındadır.

Ailecek radyo dinlemeyi, türkü dinlemeyi çok severler. Bir dakika durmaz, arabaya biner binmez radyoyu açar, hoşlarına giden bir şey olmazsa, teybin ağzına kaseti verir; istediklerini dinlerler. Radyoda dinleyecek bir şey bulamayan Muzaffer Öğretmen, Seyyah Kaptan’ın çalıp söylediği, kendi doldurduğu kaseti koymuştur. Seyyah Kaptan, çalıp söylemeyi seven biridir, aynı zamanda sesi de güzeldir. Çalıp söylemeye geçmeden önce boğazını bir temizler, dudağını kapatır, bronşlarını açar, sesine engel olacak bir şey olmasın diye sazı ile birlikte sesini de akortlar; sonra boğazını uzata uzata türkü söyler, deyiş okurdu. Muzaffer Öğretmen, Seyyah Kaptan’ın söylediği türküye eşlik ediyordu bir yandan.


“Aşağıdan gelir Hozalı gelin,

Topla fistanını toz olur gelin

Toplasam peçeni baksam yüzüne,

Eller arif olmuş söz olur gelin!”


Dişlenen tırpanın önünde buğdaylar saniye salise dayanmıyor, boylu boyunca devrilip gidiyordu: "Fışk, fışk, fışk!”

Kardeş iyi dişlemiş tırpanı, Muzaffer Öğretmen tırpanla ekin biçmeyi, küçüğünden öğrenmiştir. Her ağızlığı çıktıktan sonra arka ceplerine koydukları taş masatla gıla çekmeyi ihmal etmezler. Öğle sıcağı üstlerine çökmüş, tarlanın bitirilmesi düşüncesi, huzurlarını kaçırdığı gibi üretkenliklerini alıp gitmektedir. Cılız, ipince buğdaylar, tırpanın işlemesine imkân vermez, tırpanın ağzından kayıp gider, arkada isyan bayrağını açmış gibi ayağa kalkar. Ötelerde, berilerde kuruyan otların sıcakta çıkardıkları çıtırtılar, sonra ağustos böcekleri… Eceler sese kesmiş. Sürüyle beş, on, yüz, iki yüz… böcek sıraya koymuş gibi kuyruklarını çırpa çırpa saz çalar. Sıcağın şiddeti dayanılmaz, dalga dalga yayılmakta dere aşağı, Uluköy'e, Çayköy'e aşağı. Ecelerin rakım bakımından yüksek olduğu yerdedir Gök Münevver’in tarlası. Karşıda, İcikler’in Mahallesi Uluköy, onu koruma altına almış sıra bir dağ gibi uzanıp giden Akyar. Akyar’a doğru sıcaklığın dalga boyutu daralır, güneş oraları daha çok yakmaktadır sanki. Her dalganın arasına sıkışan, nispeten az daha sıcak hava, aşağıdan gelen sıcaklığın hışmına uğrayıp yok olup gitmektedir. Akyar’ın yüzeyi, beyaz kalker kayalardan müteşekkil, uçurumlarına kuzgunlar, kerkenezler yuva kurmuş, yüksekten Gediz’in kolu İlke çayına doğru uçmakta arada. Alıcı kuşlar vadinin tabanında gözünün kestirdiği bir şey olursa süzülüp iner, pençelerine aldığı gibi havalanır...


Yıllar yıllar önce insanı alıp götürecek kadar suyu debisinde taşıyan İlke çayı, memleketin her bir yerindeki öteki akarsular gibi kurumuş, ya da kurumaya yüz tutmuştur. Akyar’ın kovuklarına yuvalanan arıların balları, yalnız kendilerinedir. Buraya insan ayağı, ayının iştahı ulaşmadığı için kovuklardan aşağı sıza sıza inip gitmekte. Uluköy’ün hemen üstünden başlayan Akyar, Parsamaz alanının yamacında asaletli duruşuyla Kuzguncuk’a kadar bir sıradağ gibi uzanır.


Muzaffer Öğretmen’in vücudu hamdır, o bir ağızlık çıkıncaya kadar, kardeşi birinci ağızlığı bitirmiş, yeni ağızlığı yarılamıştır. Sarı sıcak yamandır. Akşama doğru köreseyeceğine, aşağılardan kopup gelen nemle daha da artar. Su kayıpları da artıkça artmaktadır bu esnada. Terledikçe su içerler, su içtikçe terlerler, su içtikçe daha çok terlerler, terledikçe daha çok su içerler. Suyun tükeneceğini ikisi de akıl edememiş, tükenmek üzereyken farkına varırlar. Durhasıllı testileri bir bir boşalmış, son testinin de suyu tükenmek üzereyken varmışlar farkına. Çevrede akan bir çeşme, akan bir dere yoktur. Borlu - İcikler Yolu’ndan Eceler’e dönüşün tabanında Ali Hoca’nın pınarı vardır. Onun da iki yıldır bir damla su akmamıştır oluğundan. Pınarın önünden geçen Eceler yolunun yanında yönünde, çaltılar, pırnallar, meşe çalıları, çöğürler vardır. İnsanoğlunun doğa vahşeti o yıllarda kısa boylu bu bodur ağaççıklara çokça zarar vermemiştir daha. Şimdi belki o ağaççıkların yerinde yeller esiyordur kim bilir?


Muzaffer Öğretmen’le kardeşi iki bölüntüyü bitirmiş, son bölüntüye geçmiştir. Sıcağın etkisi yok olmamış, bir iki saat önceki zamana göre belki yarım derece bir serinleme olmuştur. Testiler bir bir boşalmış, bir damla su kalmadığı gibi kamyonun ihtiyacı olur diye yedek tutulan beyaz plastik bidonun içindeki kaynamış su da tükenmiştir. Hava sıcaktır. Sıcak adamın kanını buharlaştıracak, derisini tamtakır kurutacaktır. Abi kardeş, öğle yemeği için bile çok zaman kaybetmemiş, boyuna çalışmıştır. Muzaffer Öğretmen, iki ağızlık çıktıktan sonra:


“Patron müsaadenle ben bir sigara içeyim deyip Maltepe sigarasını çıkarıp yakmıştır. Sigaranın dumanını havaya savururken, “Adım Hıdır, elimden gelen budur,” deyip özlü bir sözle anafikri yazmıştır O yıllar Maltepe sigarasının kabı, gamalı hac’ı çağrıştırıyor diye düşünülerek tartışmalar yaratmış, gündem oluşturmuştur. Benzer derin mevzuular aziz ülkemde çokça tartışılır zaten. Hatta böyle konuların “sosyal bir sorumluluk” projesi olarak da ortaya atıldığı bazıları tarafından söylenir.

“Abi iyice susadım ben, kalan kalsın, yarın gelir kalan yeri biçerim!”

“Olmaz, sık dişini, ne kaldı, yarın dinlenirsin!”

“Bayılacağım, dayanamıyorum; kalsın; sokakta mı bulduk bu canı?”

“Sık dişini dedim, söz verdik, bitirip gideceğiz!”

“Susadım, susadım, öldüm susuzluktan; dayanmıyorum!”

“Dayan, akşamdan söz verdik; bitirmeden gelmeyiz dedik; sen de tamam dedin!”

“Ben dayanamıyorum, yarın bir başıma gelir, biçer giderim; sen uyursun!”

“Olmaz, iki kişi dokuz dönümü kesememiş dedirtmem ben kimseye!”

Susadım, ölüyorum, kalsın yarına, ben biçerim!”

“Ne o derler, yediğiniz içtiğiniz arpa kepeği mi deyip gülerler!”

“Kim güler, gülenin gancığına, gülmeyenin …!”

“Sus ule terbiyesiz, utanmıyor musun benim yanımda böyle konuşmaya?”

“Ne terbiyesizi, öyle işte!”

“Hadi sallan, bitecek bu tarla!”

“Bitmez, ben öldüm susuzluktan!”

“Bitecek, iki kişi dokuz dönüm yeri kesememişler deyip bir yerleri ile gülmelerine izin vermem ben!”

“Kime gösteriş yapıyorsun sen, bitmezse bitmesin; yarın gelir kalan yeri biçerim diyorum; anlamıyor musun?”

“Olmaz dedik, uzun ettin, haydi sallanma, tırpanı daha çabuk salla!”

“Ben mi, sen mi, iki katın biçtim ben senin, daha şeyimi koyup bir dakika oturmadım!”

“Haydi haydi, bitirmeden gitmeyeceğiz!”


Yakınlarda su namına hiçbir şey yoktu, bir iki kilometrelik yerde “Gıröldü Pınarı,” vardır. Oraya giden patika yol balkanlıktır, insanı ürkütür. Sık ormanlar, çalılar, pırnallar, sövdekler, çaltılar… Giderken yılana, çıyana tesadüf etme ihtimali çoktur. Bir de git gel üç saatlik mesafe, üstelik de arabanın gitmesi imkânsız; yolu izi yoktur. İkisinin de susuzluktan dilleri damakları kurumuş, yürek yangını beyinlerini demir bir çerçeve içine almıştır sanki. İki tırpan sallıyor, susuzluk tekrar tekrar vücutlarını işgal ediyordu. Susuzluk Muzaffer Öğretmen’in kardeşinin aklına geldikçe, delirecek gibi oluyordu. Su, su, su, s…s…s… Su… sanrısı görüyordu.

Kocaman bir musluktan akan damlacıklar tıp tıp tıp tıp diye damladıkça bir mıh gibi çakılıyordu beynine. Abi ölüyorum susuzluktan diyordu kardeşi.

“Sen laftan, sözden anlamaz mısın, sen beni öldürecek misin, sık dişini az kaldı… Susadım da susadım. Anladık ben de susadım oğlum! Bitirdik mi, yarın şeyini göme göme yatarsın sık dişini!”

“Dayanamıyorum, ölüyorum!”

“Sık dişini, kimseye iki kişi dokuz dönüm yeri kesememişler dedirtmem ben!”


Akşam ezanına doğru dokuz dönüm tarlanın buğdayı biçilip olunmuştur. Seyyah Kaptan’ın beyaz BMC’sine binmişler onun sesi, sazı eşliğinde Softaların kaşından köye doğru giderlerken kasette Aşık Gülabi’nin Sefil Baykuş adlı ağıtını söylüyordu Seyyah Kaptan:


“Sefil baykuş ne yatarsın burada?

Yok mudur vatanın, ellerin hani? Küskün müsün, selamımı almazsın? Öter şeyda bülbül, dillerin hani, dillerin hani?”


Avlu kapıyı açıp içeri girdiklerinde, karanlık iyice çökmüş, olmayan sokak lambaları yanmamıştı daha. Ahşap evin ikinci katına çıkmış, ortalıkta dolaşan sessizliğe teslim olmuşlardı Muzaffer Öğretmen’le kardeşi. Arpa evine erkekler, (odanın birine öyle diyorlardı) yan odaya kadınlar (ocaklıklı oda) toplanmışlar. Öğle saatlerinde vefat eden Küçük Hüseyin’i defnetmişler yasını tutuyorlar, bir yandan Gök Münevver’in, acısına ortak oluyordu eltileri, komşu kadınlar. Uzun zamandır hasta olan Küçük Hüseyin’in iyileşmesi mucizedir. Salihli’deki doktor, “inşallah iyi olur, Allah’tan umut kesilmez; ama zor demiş. İlaçları içirin, on beş gün sonra tekrar getirin demiştir. Ondan sonra iki sefer daha on beş günde bir gitmişler gitmesine de… Kendirli Hüseyin Pehlivan, son numaraya kendini adını koymuştu. Koymuştu koymasına da ömürlü olmamış, evlat acısıyla bırakarak Kendirli ile Gök Münevver’i çekip gitmişti bu dünyadan.

Kadınlar,

“Allah size, evlatlarınıza ömür versin, Hak Teâlâ öyle istemiş, öyle olmuş. Zırıl zırıl ağlayıp durmayın, gücüne gider. O sevdiklerini erken alıp götürürmüş, günahsız münahsız. Şimdi o, sorgusuz sualsiz cennet-i alaya gidecektir. Allah herkese cenneti nasip etsin!”

Küçük Hüseyin’in ölümüne dair konuşacaklarını tüketen ahali, gündelik hayata, buğdayların biçilmesine, harmanların sürülmesine geçmiştir. Onlar böyle kendi iş gayıtlarına dalmışken, Gök Münevver, evin köşesinde ocaklığın yanında, onuncu çocuğunun, günahsızının acısını, yasını tutmaktadır derinden. Başını öne eğmiş, takmağının üstüne bağladığı çelgiyi yenilemiş, ağlamaktan kan çanağına dönmüş mavi gözlerini, yere serili urganlı seysana dediği kilime dikmiş, hareket ettirmeden, derinlerden, için için ağlarken, içine akıttığı gözyaşlarında boğulacaktır neredeyse...



160 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

ความคิดเห็น