Arama Sonucu

"" için bulunan 2273 sonuç

    ETKİNLİK (1)
    • January 21, 2020 | 11:00 AM
      Yalova Belediyesi Güzel Sanatlar Merkez Rüstem Paşa Gazi Paşa Cd. No:23 77200 Yalova Merkez/Yalova Türkiye
    Hepsini Görüntüle
    BLOG POSTA (2141)
    • Sadaka Taşından Askıda Ekmeğe

      Yardımlaşma duygularımızın doruklarda olduğu günlerdeyiz. Belki yaşadığımız pandeminin etkisiyle, belki gittikçe artan yoksulluk ve işsizliğin etkisiyle yardım yapmak, bir şeylere olanaklarımız yettiğince çare olmak istiyoruz. Ama yola çıktığımızda etrafımızı sarıp, arsızca gülerek para isteyen ya da eli yüzü kirli, küçücük çocuklarıyla duygu sömürüsü yapıp dilenenleri gördükçe hem üzülüyor hem öfkeleniyoruz. Öfkeleniyoruz; çünkü bu insanların gerçekten yardıma ihtiyaçları olup olmadığına emin olamıyoruz. Üzülüyoruz; çünkü bu öfkeyle belki de gerçek ihtiyaç sahiplerine yardım edemiyoruz. Evet, günümüzde ihtiyaç sahiplerine ulaşabileceğimiz çok çeşitli yardım kuruluşları, vakıflar var; ama bu sefer de kafamızda deli soru işaretleri… Geçmişten günümüze Eskiden her cami avlusunda ya da sokak başında rastlardık çoğunlukla dilencilere. Özellikle cuma günleri, arife ve bayram günleri çıkıverirlerdi ortalığa, büyük bir teslimiyet ve tevekkülle bağdaş kurup otururlar, belki de biraz utanarak verilen sadakaları sessizce alırlar ve duyulur duyulmaz bir sesle “Allah razı olsun” derlerdi. Oysa şimdilerde o kadar çok ve çeşitli dilenci var ki şaşırıp kalıyor insan. Bir bakıyorsunuz vapurda kucağındaki bebeğiyle gencecik bir kadın, elindeki doktor raporlarını göstererek çocuğu için ilaç parası istiyor. Bir çay bahçesine gidiyorsunuz, akordiyon çalan bir baba veya anne geliyor çocuğuyla para istiyor… Hele bir de yolda giderken üstünüze üstünüze gelip “karnım aç abla (abi), bana bir yemek al” diye insanı taciz edenler var ki hangisine inanacağınızı bilemiyorsunuz, vicdanınızla mantığınız arasında şaşırıp kalıyorsunuz… Yardım yapmak bir insanlık görevi, ancak bunu yapmanın da talep etmenin de bir yolu yordamı vardır. Yoksula yardım ederken insanın amacı; kendini gösterip övünmek değil, görevini ve sorumluluğunu yerine getirmektir. Bu bakımdan yoksulları inciten gösterişlerden kaçınmak; kimsenin haberi, hatta en yakınlarının bile haberi olmadan yardım yapmak gereklidir. Yoksa tersine bir hareket yardım edilen kimseyi mahcup duruma düşürürken, yapılan iyilik de iyilik olmaktan çıkar. Sadaka taşı Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver, sadaka taşlarının yapısı ve fonksiyonunu şu şekilde aktarır: “Sadaka taşı, iki metre boyunda, üstünde çukur bulunan mermer bir sütundur. Yirminci yüzyılın başlarına kadar İstanbul’un pek çok yerinde bulunan bu taşların yakınına yolu düşenlerden hâli vakti yerinde olanlar, mermerin üstündeki çukura bir miktar para bırakırmış. Derdini kimseye açamayan gerçek bir fakir de ihtiyacı olunca oradaki parayı o günkü ihtiyacı ne kadarsa alır; kalanını kendisi gibi ihtiyacı olanları düşünme terbiyesi icabı, taşın çukuruna bırakır ve meçhul hayırsevere memnunluğunu kalbinden ulaştırır ve dönermiş.” Bir zamanlar sadece İstanbul’da yüz yetmiş üç adet sadaka taşının olduğu biliniyor. Sadaka taşlarının bazıları kısa, bazıları ise bir buçuk, iki metre civarında yüksek olurmuş. Normal ölçülerdeki bir insanın göz seviyesinden daha yukarıda olan bu taşlara birkaç basamakla çıkılırmış. Sadaka taşlarına para bırakmak ve oradan para almak için genelde akşam saatleri tercih edilirmiş, çünkü hem akşam karanlığı hem de sadaka taşının yüksekliği para miktarının görülmesini engellermiş. Sadaka taşlarının halkın kolayca ulaşabileceği yerlere yapıldığı, bunlarla ilgili bağımsız vakıflar kurulduğu, sadakaların günlük olarak takip edildiği ve bu taşların muhafazasıyla görevli kişilerin bulunduğunu yazıyor kaynaklar. Sadaka taşlarının bir başka özelliği de sadece para yardımı yapılabilecek tarzda olmalarıdır. Kimin ne zaman, neye ihtiyaç duyduğu bilinemeyeceğinden, doğrudan para yardımı yapılması ihtiyaç sahibi için en uygun olanı görülmüştür. Gösterişten uzak yapısı ve kullanım şekli ile fazla detaya sahip olmayan bu mermer sütunlar, insanımızın yardım konusunda ihtiyaç sahibini incitmemek adına ne derece hassas olduğunun bir delilidir. Ayrıca ihtiyaç sahiplerinin de eziklik hissetmeden yardımı kabul etmesi, yardım edenin gizli tutulması, riyaya girip hayrının boşa gitmemesi gibi özellikler düşünüldüğünde, sadaka taşları uygulamasının, ne kadar insani inceliklere sahip olduğu anlaşılır. Bir zamanlar İstanbul’da olduğu kadar Anadolu’nun pek çok şehrinde de sadaka taşlarının olduğu rivayet ediliyor. Bugün bu sadaka taşlarından sadece Üsküdar – Doğancılar’da olanı dikili duruyor; fakat yarısı toprağa gömülü olarak. İnsanımızın kıvrak zekâsı ve hayır adına yapılabilecek iyi ve güzel ne varsa gönülden desteklemesi, günümüzde de “Askıda Ekmek” ve benzeri uygulamaları ilgi görür hâle getirmiştir. Dileğimiz bu güzel uygulamaların devam etmesi…

    • Kara Kışın Karları

      AYNA ‘da kara kışın karları * Bahar çiçekler açtırsa, yaz sarsa sarmalasa da, çaresiz. Hazan hüznü taşıyor bağrında, kış acıyı… Hava sıcaklığı mevsim normallerinin üzerinde seyreder ya bazen , bu yıl da öyle. Güneş sanki özleneceğini biliyor da öyle ışıyor. Dünya, parktaki kömür gözlü çocuğun topacı gibi, dönmüyor sanki. İpi düzgün sarmayı kimse akıl etmiyor gibi. Oysa yılların biriktiği bedenlerde üşümeler iniyor daha bir derine. Mevsimle… Soğudukça, açısı daralıyor yaşamın. Gözümüz kadar değil mi ki ne olsa. Açı büyüdükçe küçülür dünya. Gidebildiğimizce… Bir şeyleri göze almazsak, hiçbir anlam çıkmaz yaşadığımızdan. Gitmeler kalmaya yenilir bazen. Çocuğa, ipi topaca sarmayı öğretmemeliydim belki de. Eve gitmek istemiyor canı. Onca deneme olmasa ne kadar anlamsız kalırdı. Mevsimi soyunuyor ağaçlar. Yapraklar bir bir düşerken akşamın ilk saatlerine, sanki kar yağıyor bedenime. Ah güneş, aldanmamalıydım sabah ışıklı cilvelerine. Şurada ne kaldı ki kış küsmelerine. Bulutların sessizliğine bestekar olacak kar taneleri. Ne zaman düşseler toprağa, düşerler aklıma da. O anlarda yaşamımda çıktığım ilk uzun yolculuğu anımsarım. Kışın bastırmasıyla artan tehlikeye aldırmadan binmiştim otobüse. Çocukluktan kurtulmaya çalıştığım ilk gençliğin arifesinde olduğum o yıl, yarıyıl tatili öncesi bir mektup almıştım. Uzaklardan…Karlı bir diyardan. Kar, en sevdiğinden gelen mektup gibidir bizim buralarda. Anaya oğuldan, cana canandan... Özlemi ne kadar dindirir, bilinmez. Her yıl acemi notlar gibi yağar, öyle ince. Birkaç yılda bir satır satır döşer; dağı, bayırı, ovayı… Uzaktan gülümser denize. Çifte mutluluktu benimki. Çünkü kar ve dünyayı küçültme yolculuğu gerçek bir mektupla başlamıştı. Kayseri’de kaygısız almıştım soluğu. Kardan bir kitap gibi çıkmıştı karşıma şehir. Her yer kar, her yer beyaz. Ama ne kadar… Gözlerime sığdığınca… Kiminle tanıştırılsam, yazın konuk ağırlamanın daha iyi olacağını söylüyordu. Erkilet’e bağa gidermişiz o zaman. Kapuzbaşı Şelaleleri, Hacer Ormanı falan hak götüre. Sultansazlığı’nda kelaynakları görmesi cabası olsa ne… Önce merkezden başlamalı deyip, Gevher Nesibe’ye götürüyorlar, Döner Kümbet’e... Hikaye… Ben lojman şartlarında sayıca fazla yaşıtlarımın arasında kardan bir masal alemindeydim. Erciyes’in eteklerinden süzülmüş gibiydi su ve doldurduğu çukurda kalın bir tabaka halinde buz tutmuştu. Karlara yatmaktan, buzda kaymaktan mutluluğun doruklarına oturmuş kızlı erkekli birer kar kedisiydik hepimiz. Ne mi anımsıyorum en çok? Güneşin çıktığını ve buzların erimeye başlamasıyla birlikte yok olan dorukları. Çok sevdiğim güneş ne sevimsiz gelmişti. Birkaç gün daha görünmesin isterdim, birkaç gün daha buzlar çözülmesin… Buzların çözülmesinin büyükleri başka şekilde etkileyebileceğini öğrenecektim çok sonra. Cevat Fehmi Başkut’un “Buzlar Çözülmeden” adlı eserinden. Filme de çevrilmişti, izlemesi ayrı keyif... Yolsuzluğun, sömürünün, yoksulluğun ve yoksunluğun egemen olduğu, tüm yollar kapandığından kimsenin ulaşamadığı bir kasaba geçmezdi aklımın ucundan. Kaymakamıyla, katibiyle, meczubuyla, fahişesiyle, ağaları, hacıları, karaborsacıları ile kara komedi içinde bir kasaba girmemişti yaşantıma o zaman daha. Süren bozuk düzenin, değişmez denilenin değişebileceği, bunun sanıldığı kadar zor olmadığı anlaşılır mıydı buzlar olmasa? Ama kavak yelleri kışın bile esebiliyordu bir zamanlar… Çocuklukta yağan karlar gibi… Geçen yıl tam da bu meydana kocaman bir kardan adam yapmıştı çocuklar. Mutfaktan havuç… Kar öyle bembeyaz yağdığında çocuk aklının “kara kışı” anlaması mümkün mü? Değil tabii… Benimki de o hesap. Aklımda kış için yapılacak hazırlığın uzayıp giden listesi. Nasıl çıkılacaksa işin içinden bu ekonomik gidişle… İyimser günümdeyim. Şanslıyım diyorum kendime. Evsizleri, aşsızları, işsizleri düşününce… İyi ki hırkamı yanıma almışım. Can simidi gibi yetişti imdadıma. Hava da yağacak gibi. Ama henüz temiz. İçime çekiyorum bir güzel an’ı. Mutlulukta kısa, üzüntüde uzun gelen zamanı. N.H Kleinbaum’un kaleminde canlanan Bay Keating, fısıldamış gibi kulağıma. “Carpe Diem”. An’ı yaşa. Yaşam sana bir armağansa… An olmadan yarın olabilir mi? An’ı, yaşamak için anlamalısın ve anlamlandırmalısın. Eve gelmişim de haberi yok ayaklarımın. Yemek sonrası kardan kıştan söz edilince ısrarla uyumadan önce “Kibritçi Kız” masalını anlatmamı istiyor kızım. Çok seviyor bu masalı. Sonunu değiştiremez miyiz, diye soruyor üzgün dudaklarıyla. Kibritler bitmesin istiyor düşler gerçek olasıya. Ah be çocuk! Umut bu, Pandora’nın kutusunda öylece duracak değil ya bazen bir kibritin ucunda. Oğlumla günümüzü anlatıyoruz birbirimize. Kardeşinin kibritler bitmesin, dileğini anlatınca o da heyecanla derste bir masalla ilgili öğrendikleri gerçeği aktarıyor. “Ağustos Böceği ile Karınca hikayesini anlatmakla çocuklara kötülük yapmışlar.” diyor. Şaşırıyorum. Öyle ya, bu fablın büyüsüyle büyütüldük biz. Hep karınca kadar çalışkan ve azimli olmaya güdüldük. Ne tembeldi ağustos böceği ve de umarsız… Diyor ki delikanlım, sanata sanatçıya yapılmış en büyük hakaretmiş onu kötülemek. Hep çalışmakla, biriktirmekle ömür mü tüketilirmiş. Sanatmış yaşamı anlamlı kılan. “National Geographica’dan öğrendiğime göre bir ağustos böceği doğmadan önce toprağın altındaki bir larvada ortalama olarak 12 yıl bekliyormuş. Evet, tam 12 yıl. 12 yıllık beklemeden sonra dünyaya geldiğinde bir ay yaşıyormuş yalnızca. Yani karıncanın yardımına gereksinim duyması olanaksız.” diyor. La Fonten’i asıveriyor saz tellerinin en ucuna. Ben, gençlerin bilgiye kolay ulaşabildiklerini, düşünce üretme şanslarının yüksek olduğunu düşünürken, o, asıl konuya geliyor. Elektronik gitarı için vah pedalına gereksinimi varmış. “Vah vah!” diyorum kış listemizi anımsatarak. Gülüyoruz birlikte. Kış gelmeden, üstelik gecikmişken kar kaplıyor sanki her yanı. Okunmuş kitaplardan birine elim gidiyor. Orhan Pamuk’un “Kar” romanı. Kahramanı “Ka” yeri Kars, en karlısından ülkemin. Konu da güncele uygun. Bir kez daha okumalı, diyorum kendime. Severim tekrar okumaları. Şöyle bir karıştırdığımda altını çizdiğim sayfa göze geliyor. (syf :113 ) “Kar onda hayatın güzelliği ve kısalığı duygusunu uyandırıyor, bütün düşmanlıklara rağmen aslında insanların birbirine benzediğini, âlemin ve zamanın geniş, insanın dünyasının dar olduğunu hissettiriyordu. Bu yüzden kar yağınca insanlar birbirlerine sokuluyorlardı. Kar sanki düşmanlıkların, hırsların, öfkelerin üstüne yağarak onları birbirine yaklaştırıyordu.” Ka için bir de not düşmüşüm, hem de ilk sayfaya. “Güzel ve akıllı bir kıza sarılıp şiir yazabilmeyi hayatta en büyük mutluluk olarak görmektedir.” Şairane bir bakış. Kocaman adamların yaptığı kardan adamlar görmüştüm bir keresinde. Çok olunca şaşırtıyorlardı. Yalnızlıkları kanatlanmış, sanki eyleme gidecek gibi sıralanmışlar… Kuş bakışı var da kış bakışı yok mu sanki? Üşümelere gelemem unutmadan söyleyeyim. O yüzdendir belki eskiden beri kar yağdığında dünyanın yıkandığını, temizlendiğini düşünmelerim. Ve kar tanelerinin kanatlarında gözlerimin dalması uzaklara. Gözümüzde büyüttüklerimiz küçülüverir her adımda oysa…

    • Bahar ve Umut

      Adım toprak; uzun yıllardır üstü kısmen derme çatma brandalarla örtülü, kimsenin uğramadığı tepedeki bir bahçenin ortasındayım. Tek başıma, yapayalnız, kupkuru ve karanlık mı karanlık. Kaç mevsim yaşadım kim bilir burada, böyle bir başıma? Kaç mevsim, kaç kış, kaç bahar geçti üstümden bilmiyorum. Soğuk, ıssız ve bir başımayım kaç vakittir. Bazen yanımda yöremde bir kaç ot yeşermeye kalkıyor; ama öylesine kuruyum ki daha bir parmak boy veremeden kuruyup kalıyor o otlar da benim gibi. İşte bir kış mevsimi daha bitiyor; yine ne çok kar, ne çok yağmur yağdı. Ne sert rüzgarlar esti, ne ayazlar oldu… Ama bir damla yağmur bile işlemedi içime, o sular erişemedi bir türlü yüreğime. Günler hep böyle kupkuru, yapayalnız geçti. Sonra, sonra bir gün, kış mevsiminin son günlerinden birinde biri geldi bahçeye. Görmüş geçirmiş, yüzünde zamanın derin izleri olan yorgun bir adam... Uzun uzun baktı bana... Ne kadar da verimli bir toprağa benziyor, diye söylendi kendi kendine. Belki biraz eşelersem baharda yeşile bürünür rengarenk çiçekler açar üstünde. Sonra usul usul işlemeye, adeta okşamaya başladı sevgiyle toprağı, yani beni... Yumuşacık ellerini duyumsuyordum sanki elindeki kazmayı üstüme her vurduğunda. Aslında içim acımıyor değildi ama bir yandan da seviniyordum. Ne de olsa yıllar sonra kuş uçmaz, kervan geçmez bu tepede ilk defa biri ilgileniyordu benimle. İçimde bahar yağmurları gibi ılık ılık bir şeylerin aktığını duyuyordum. Belki de yıllardır ölüp yok olduğunu sandığım duygularım benimle birlikte yeniden kabarıyordu. Oysa ben yıllardır bir mezar toprağı kadar sessiz, içimde taşıdığım ölü ruhlarla baş başa değil miydim? Ne oluyordu bana böyle? İçin için sevinirken bir yandan da korkuyordum aslında. Yeniden hayata dönüp can verecek miydim duygularıma ya da bahar yeniden can verecek miydi bana? Baharın ilk günlerinden biriydi; ilk suyu, can suyumu verdi o sevgi dolu eller. Kabuk tutmuş yaralarımı kanırttı usulca; acıtmadan, kanatmadan. Sanki kan yürüyordu damarlarıma, içim ısınıyordu ılık ılık. Bu vakitsiz gelen bahar havası kandırıyor muydu yoksa beni. Şaşkın badem ağaçları gibi aldanıp çiçeklerle donanmalı mıydım baştan aşağı. Ama ya vazgeçerse, ya bırakırsa beni... Ya karlar yağarsa çiçeklerimin üstüne tekrar! Aslında biliyordum, bu benim görüp göreceğim son "ilkbaharımdı" Ben şimdiye kadar her ilkbaharda hep sonbaharı, hatta kışı yaşamıştım. Sonra baharı görmeden yazın kavurucu sıcaklarında kurumuş, solmuştum yapraklar gibi. Şimdi ne oluyordu ki bana böyle. Yoksa yeniden baharı mı yaşayacaktım. Aslında yorgunum, bitkinim, umutsuzum; ama bu bahar bir başka geldi, o sihirli el tohum saçtı her yanıma. İçim kıpır kıpır, son bir umutla o tohumları sarıp sarmalamak istiyorum. Yeniden rengarenk çiçekler açsın istiyorum üstümde, yüzümde, yanımda, yöremde… Yeşil otlar bürüsün istiyorum her yanımı. Bahar geldi işte yeniden, cemreler düştü; hava, su ısındı. Ben de ısınmaya başladım yavaştan... Güneş daha bir gösteriyor yüzünü artık, bulutlarla kavga etse de. Sıcacık ışıkları kıyıdan kenardan ısıtıyor yüreğimi. Umut çiçekleri baş veriyor dallarımda. Beklemedeyim şimdilerde, o çiçekler bunca kardan kıştan sonra meyveye duracak mı diye... Umudumu yitirmeden beklemedeyim; çünkü BAHAR UMUT DEMEK değil miydi?

    Hepsini Görüntüle
    SAYFA (46)
    • maviADA Dergisi | Türkiye

      Bahar ve Umut Karanfiller ve Domates Suyu ESKİCİ hepsini gör maviADA DERGİSİ Tire · Oca 27 Bilim ve İdeoloji 6 5 maviADA Tire · Oca 4 maviOKUMALAR 18 8 Aycan AYTORE Tire · Oca 2 Başımızın Püsküllü Belaları ; Sözcükler 13 3 FORUM maviADA 2 gün önce 1 dk. YAŞAR KEMAL 43 Bir yorum yaz 7 maviADA 3 gün önce 2 dk. AY PERİSİ 12 Bir yorum yaz 4 maviADA Şub 23 1 dk. Yurttaş Kane 19 Bir yorum yaz 8 hepsini gör Sadaka Taşından Askıda Ekmeğe Bengi S. AKARCA Kara Kışın Karları Gülgün ÇAKO Bahar ve Umut Nurten B. AKSOY İYİ KÖTÜ ÇİRKİN maviADA Eğitim Kişiye Bütünü Kavrama Yeteneği Kazandırmalı İbrahim Ortaş BU SAYIDA İLETİŞİM ARŞİV hayat sanat edebiyat mavilik duvar ada kitaplık ara DOSYALAR SÖYLEŞİLER ETKİNLİKLER BASILI DERGİLER GÜNCEL GÖRSEL MÜZİK SAHNE SANAT ÖYKÜ ŞİİR ROMAN ANI GEZİ DENEME TÜRANLATI FELSEFE MAVİMÜZİK MAVİSİNEMA MAVİVİDEO MAVİKİTAP adalılar mavifoto Yüreğime Petunya Açar Beyza Beyza Ağaçlar ve Onlara Yazılmış Şiirler Cemre hepsini gör

    • maviDergi | Arşiv |maviADA Dergisi

      maviADA Şub 13 2 dk. Her Hafta Bir Dergi maviADA 2008 YAZ 15.SAYI DOSYA: YAZMA SIKINTISI Bir zamanlar yazko vardı, yazarlar kooperatifi, şimdi adını çok duyduklarımızın kimileri ... 24 0 5 maviADA Oca 3 1 dk. Her Hafta Bir Dergi Adalılara Armağan / maviADA 10.Sayı Ocak 2007 / Dergiye ulaşmak ve okumak için resme tıklayın 20 0 3 maviADA 22 Kas 2020 1 dk. her hafta bir dergi / maviADA ADA 40 KIŞ 2021 / * KIŞ 2020 sayı 40 * BASILI DERGİ / DERGİYİ OKUMAK İÇİN TIKLAYIN 69 0 2 maviADA 11 Eyl 2020 1 dk. her hafta bir dergi maviADA SAYI: 9 / 2006 GÜZ * içindekiler / maviADA DOSYA öykü / 2 maviADA’dan 6 can Dündar 7 ece temelkuran 8 mavisel yener 9 h... 7 0 maviADA 28 Ağu 2020 1 dk. Her Hafta Bir Dergi maviADA DERGİLERİ 39 / ADA 4 GÜZ basılı dergi / GÜZ 2019 28 sayfa, renkli kapak Okumak isterseniz buraya ya da resme TIKLAYIN / 15 0 maviADA 21 Ağu 2020 1 dk. her hafta bir dergi maviADA SAYI: 8 / 2006 YAZ * içindekiler / maviADA DOSYA / CENGİZ AYTMATOV /​ 4 Nadir Gezer 8 Ayhan Sarıoğlu 9 Ayşe Tehmen 9 Sunay Akın 1... 10 0 maviADA 14 Ağu 2020 1 dk. Her Hafta Bir Dergi maviADA DERGİLERİ 5 / Kimse-SİZ, yaz 2003 * İçindekiler DERGİYİ, yazıları GÖRMEK ve hepsini okumak için Lütfen resme TIKLAYIN 27 0 maviADA 7 Ağu 2020 1 dk. Her Hafta Bir Dergi maviADA DERGİLERİ * ADA YAZ 2019 * DERGİYİ GÖRMEK, OKUMAK İSTERSENİZ RESME TIKLAYINIZ. * 23 0 maviADA 31 Tem 2020 1 dk. her hafta bir dergi maviADA SAYI: 7 / 2006 Nisan * içindekiler / maviADA DOSYA * ÇOCUK EDEBİYATIMIZ /​ 4. Can DÜNDAR 5. Öner YAĞCI 6 Zeynep ALİYE –Tamer GÜ... 22 0 maviDUVAR 24 Tem 2020 1 dk. Her Hafta Bir Dergi / ADA BAHAR 2019 Basılı Dergi ... / Dergiyi görmek ve okumak isterseniz resme ya da buraya tıklayınız 18 0 maviADA 17 Tem 2020 1 dk. her hafta bir dergi maviADA DERGİLERİ 2 Kimse-SİZ, Ocak 2003 * içindekiler Şenol YAZICI Asım ÖZTÜRK Hasan KIYAFET Zekeriya SAKA Metin GÜVEN Talat Sait H... 21 0 1 maviADA 3 Tem 2020 1 dk. her hafta bir dergi maviADA DERGİLERİ - 3 Kimse-SİZ, Mart 2003 * içindekiler Sururi BAYKAL Niyazi UYAR Elif SORGUN( Zuhal Tekkanat) Asım ÖZTÜRK Hasan GÜLERYÜ... 12 0 maviADA 1 Oca 2018 1 dk. Her Hafta Bir dergi maviADA DERGİLERİ / -ADA , KIŞ 2019- -DERGİNİN tamamını OKUMAK ya da İNDİRMEK için lütfen resme TIKLAYIN- * 24 0 1 maviADA SEÇKİ 1 Nis 2012 1 dk. Cemal Süreya:DOSYA 25.sayı maviADA bahar 2012 * Cemal Süreya DOSYA * Bazen aşk ŞİİRİ, Bazen de AŞK ŞAİRİ yaratır... Şenol YAZICI Katılanlar: Şenol Ya... 33 0 1 maviADA 1 Oca 2006 2 dk. her hafta bir dergi maviADA SAYI: 6 / 2006 0cak * maviADA’ya BAŞLARKEN Dergi Ekim2015'te çıkacaktı. Attila İlhan öldü. Sözü vardı, omuz verecekti bize... Dar... 22 0 maviADA 1 May 2003 1 dk. her hafta bir dergi maviADA SAYI 4 mayıs 2003 / Dergiyi okumak için resme tıklayın... 32 0 4 maviADA 1 Kas 2002 1 dk. her hafta bir dergi maviADA Kültür Sanat Edebiyat Dergisi / SAYI: 1 / 2002 Kasım Kimse-SİZ, 1.sayı Kasım 2002 DERGİYİ yer alan yazarları görmek ve okumak içi... 26 0 Yaklaşan hiç etkinlik yok

    • maviSeçki | Arşiv |maviADA Dergisi

      Şenol YAZICI Oca 23 2 dk. Güneşe Dokunmak Dosyası / -DOSYA- ESİN PERİLERİ ve YARATICILIK SÜRECİ / 40 sanatçı, 40 ayrı sanat öyküsü... Ülkemizde dünyanın en nankör işi olarak gözüken, buza... 54 0 3 Semihat KARADAĞLI Oca 15 19 dk. Mavi Gözlü Dev: NAZIM HİKMET Geldi dört güvercin suda yıkanmak için. Su mapushane yalağındaydı ve güneş güvercinlerin gözünde, kanadında, kırmızı ayağındaydı. girdi d... 161 2 6 maviADA Oca 3 1 dk. Her Hafta Bir Dergi Adalılara Armağan / maviADA 10.Sayı Ocak 2007 / Dergiye ulaşmak ve okumak için resme tıklayın 19 0 3 Şenol YAZICI 29 Ara 2020 11 dk. Yazma Depresyonu ve Yöresel Sağaltımı / -Gücü sınırlı olan ama anlayan insanın düşünmesinin ve ortaya çıkan çaresizliğinin tanımı yoktur. O çıldırtan donm... 31 1 9 Şenol YAZICI 10 Ara 2020 4 dk. Aristo Diye Biri / ÖNCE KABUL SONRA AZİL OLAN VATANDAŞ ARİSTO... ve FELSEFENİN YİTİK ÜLKESİ ASSOS / Assos’ta yaklaşık 2 bin 400 yıl önce yaşayan ve kentt... 25 0 6 maviADA 22 Kas 2020 1 dk. her hafta bir dergi / maviADA ADA 40 KIŞ 2021 / * KIŞ 2020 sayı 40 * BASILI DERGİ / DERGİYİ OKUMAK İÇİN TIKLAYIN 68 0 2 Şenol YAZICI 31 Eki 2020 3 dk. Hak Edilmiş Bir Ayrılıktır Zaman "Deprem Anısına * İnandıkların da terk etti seni, şimdi en büyük fırtınasına yakalanmış bir sahra çölü gibi... öyle yalnızsın. Bu yalnızl... 74 0 4 Şenol YAZICI 28 Eki 2020 3 dk. Atatürk, Parlayan En Büyük Yıldızımızdı * Şimdiki gibi, ağam sevmiyor diyerek adını anmaktan korkmak yerine daha kötüsü olursa, bir gün gelip de suç sayılırsa adını anmak, o g... 18 0 1

    Hepsini Görüntüle
    FORUM POSTA (85)
    • maviOKUMALAR

      OSCAR WİLDE Dorian Gray'ın Portresi Roman Basım yılı: 1891 * Yeni bir proje geliştiriyoruz. Kış başımızda, pandemi kapıda, hayatımızın alıştığımız akışı kesilmiş, geleceğe olumsuz bakıyoruz, felaket de canımız sıkılıyor. Ne yapılır şimdi, kış günü evde boyanmaz ki... Ama kitap okumak için şahane bir fırsat. Evet kitap okuyoruz? Sonra da bu okuduklarımızı, kazanımlarımızı, gördüğümüz ilginçlikleri, hatta beğenmediğimiz yanları buraya aktarıyor, gelecekte okuyacaklar için de eşsiz bir kaynak yaratıyoruz. Öyle ciddi bir kitap tanıtımı yazın filan demiyoruz. Bütünlüklü bir yazı yazarsanız elbette daha da anlamlı, ona dergide bağımsız olarak yer veririz, ama o zaman işi. Siz gördüğünüz her özgün fikri ya da acemiliği ya da neyse esininiz onu not edin, buraya ekleyin... Ne zaman isterseniz uğrayın, ne kadar eklerseniz ekleyin, gördüğünüz neyse adınıza not düşün. Bakın sonunda ne kadar muhteşem bir yazı iskeleti oldurdunuz. Yazmak isterseniz sadece ona göre biçeceğiniz bir elbise bulup giydirmeniz gerek hepsi o? En önemlisi yazdıklarınız kalıcı olacak ve birilerinin işine yarayacak; hatalı yazdığınızı da silme, düzeltme, değiştirme şansı var. maviADA'ya da büyük bir katkınız da olacak. Çalışma herkese açık, isteyen katılır. İlk kitabımız bizim önerimizle; sonra da siz önerin. Oscar WİLDE'nin muhteşem romanı; Dorian Gray'ın Portresi... Şimdi buraya tıklayarak gidin önce kitap ve yazarla ilgili bilgi edinin, sonra da armağan kitabınızı alın. Sahi söylemedik değil mi; ilk kitabınız bizden... Lütfen TIKLA *

    • "Ecevit Mavisi"

      Yarın doğum günü... Hakkını teslim etmeli... Sadece renk skalasına 'ecevit mavi'sini eklemekle kalmadı, toplumcu ama militarist değil, aksine insanı tam kalbine yerleştirdiği " ... pek o kadar göremesek de uzağı kuşların uçuşundan belli bir şeyler olacak yarın öbürgünden önemsiz yarından önemli ..." şiirleriyle de gönlümüzde taht kurdu. "Karaoğlan" olup dağı taşı fethetti... Bir kuşağı bin yıllık uykularından sarsarak uyandırdı. Hepimizi cennete götürecekti. Sam Amca'nın tehditlerine papuç bırakmadı; "haşhaş yasağını" kaldırdı, "kıbrıs barış harekatını" başlattı. ...ve karanlık tahamül edemedi ona, beklenen oldu; cennetin kapıları cehenneme açıldı. BÜLENT ECEVİT yarın 95 yaşında...

    • Başımızın Püsküllü Belaları ; Sözcükler

      Okuduklarimda, dergiye gelen yazılarda gördüğüm bir şey var; DE,DA sözcükleriyle başımız belada Anne Sexton dergimizde yayınlanan şiirinde diyor ya; "Sözcüklere ve yumurtalara özenle dokunmalı. Bir kez kırıldılar mı olanaksızdır Onarılmaları." Kendimizi dünyaya anlattığımız, dönüşü olmayan, tek kullanımlık kartvizitlerdir sözcükler, hassasiyeti ondan... Gerçi ulus olarak bizim öyle bir derdimiz yok sanki; fincan taşısak da aldırmayız; adı da dobralık olur sözde; alkış bile bekleriz. Tümden haksız mıyız? Sözcüklerin kökenlerini inceleyen bir bilim dalı var; etimoloji...Arkeologlar gibi Etimologlar da var. Onlardan öğreniyoruz ki ne bulmuşsak dilimize almışız; sorun da oradan başlıyor. Domates Aztekçe, aslı tomatı... Kalem Arapça... Peki DA ne demek? Böyle bir sözcük var oysa... Bazen DE oluyor ama var? "Aslı yetmedi, mutasyonlu pandemi de ayrı bir sıkıntı." "Dergimizin bu sayısında Yusuf ve Niyazi'nin yanında, Nurten, Fadime, Semihat da var..." örneklerinde olduğu gibi. Lazca mı yoksa? Neyin nesi bu sözcük, nerden geliyor? Neden 7'den 70'e hepimizin ortak belası, eğitimsizi anladık, ordinaryüs prof'un da ortak derdi, düzgün yazan yok. İşimiz bu; DİL ve sözcükler de temel malzememiz. Bir bilen anlatsa ya... Siz hata yapmadan yazabiliyorsanız, ki bir mucizesiniz aslında demektir, bir hoca bulup okunun, ama onu anlatın da biz de özenelim...

    Hepsini Görüntüle