
Arama Sonucu
maviADA'ya DÖN
Boş arama ile 4491 sonuç bulundu
- Sarıkamış'ın Yıldönümünde
Zeki SARIHAN * Sarıkamış faciasının yıldönümünü içimiz kan ağlayarak anıyoruz. Gene de milletçe bu olaydan doğru dürüst bir ders çıkarabildik mi kuşkuludur. Sarıkamış’ta Rus ordusunun karşısında Osmanlı ordusunun ağır kış şartları karşısında donarak karlara karıştığını, kurda kuşa yem olduğunu, bunun nedeninin de Enver Paşa’nın maceracılığından, hayalciliğinden kaynakladığını bile bilmeyenler var. Ya, Birinci Dünya Savaşı’na imparatorluğun nasıl ve niçin katıldığını bilen ve bundan ders çıkaran kaç kişi var? Dört yıl çeşitli cephelerde pek çok çarpışmanın yapıldığı bu hengâmede Çanakkale ve Kutülamere dışında kazanılan bir başarı yok. Devletin bütün kaynaklarını cepheye sürerek kazanılan o Çanakkale ki, hem çok pahalıya oturmuş, hem da savaşın sonunda Müttefikler bu boğazı ellerini kollarını sallayarak geçmişti. Birinci Dünya Savaşı’na katılmanın devlet için büyük bir yıkım getireceği daha baştan belli değil miydi? Orduyu modernleştirme hareketine devam etmek, ülkeyi bayındırlaştırmak, eğitimde yeni hamleler yapmak ve böylece devlet ve milleti demokrasi temelinde güçlendirmek yerine, Türkiye’yi aç kurtların önüne atmak hangi stratejinin ürünüydü? Bu savaşa girmek için ne Meclis’in hatta ne de hükümetin bir kararı olduğunu biliyor musunuz? Hatta hiçbir devletin Türkiye’ye savaş ilan etmediğini, Türk-Rus savaşının Enver Paşa’nın gizli bir emriyle çıkarıldığını biliyor musunuz? Gözü kapalı savaşa girerken onun güvendiği güç Almanya idi. Emperyalist sofrada yer almak isteyen Almanya’nın da öteki emperyalistlerle başa çıkacak bir gücü yoktu. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordularının yönetimi Alman kurmaylarına teslim edilmiş bulunuyordu. Türkiye o dört yıl içinde Almanya’nın bir uydusu haline gelmişti ve eğer savaşı Almanlar kazansaydı, Türkiye Almanya’nın sömürgesi haline gelecekti. Gerçeği gören tarihçiler bunu itiraf ediyorlar. Bu öyle bir boğazlaşmaydı ki, yalnız cephelerde karşı taraf askerleriyle boğuşmakla kalmadı, düşman ayağı değmemiş Anadolu da sorumsuz çetelere verilen emirlerle bir mezbahaya çevrildi. Yüz yıl sürecek bir ırkçılığın kuvvetli temelleri atıldı. Ne var ki yurttan sürülüp çıkarılanların ve bir daha geri dönmemeleri için gayri insani muameleye uğrayanların mallarıyla burjuvazimizin temelleri atıldı. Kafkas Dağlarında, Kanal, Yemen, Irak ve Suriye çöllerinde, Galiçya’da ölen, sakat kalan, tutsak düşen yüz binlerin hesabını kim verecekti? Rezil bir ateşkese razı olduktan iki gün sonra bir Alman torpidosu ile Teşkilatı Mahsusa’nın bütün evrakını da yakarak veya yanlarına alarak başkentten sıvıştılar. Meşru bir vatan savaşı yapan insan milletine hesap vermekten niçin korksun? BİR KÖYDEN 45 ŞEHİT Savaş boyunca askere alınan 2.850.000 kişiden mütareke imzalanınca elde kalan 560 bin kişi idi. Gerisine ne oldu? 500–600 bin ölü, hasta, kaçak, kayıp ve diğerleri 1.565.000 kişi… Bunlardan 35.000’i aldığı yaralarla, 240.000 hastalıktan, 400.000’i iyileşmeyen yaralardan ötürü öldüler. Bu sayıları veren Yusuf Hikmet Bayur’un, Türk İnkılâbı Tarihi kitabının III. Cilt, IV. kitabında (s. 787) anlatıldığına göre devlet, Doğu’daki Üç ilden savaş işlemleri yüzünden veya mülteci olarak 500.000 nüfusunu kaybetmiş. 800.000 Ermeni ve 200.000 Rum da öldürme ve tehcir yüzünden veya amele taburlarında ölmüştür. Bu facia sahnesinden benim köyüme düşen nedir? Beyceli köyünden Birinci Dünya Savaşı’na tam 85 kişi alınmış, Bunların 45’i şehit olmuş, 40 ise köyüne dönebilmiştir. 15 Ocak tamamen sönmüştür. SON PİŞMANLIK FAYDA ETMEZ Bir ülkenin kaderi tek bir kişinin emir ve heveslerine bağlanırsa bu milleti büyük tehlikeler bekler diye boşuna söylemiyoruz. Bize bunu acılarla yoğrulmuş bir tarih hatırlatıyor. “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesi, savaşların acısını çekmiş ve bundan ders çıkarmış bir milletin ilkesi olmuştu? Ya şimdi? Yanlış yolda gidenlerin elini kim tutacak? “Yapma! Tehlikeli yoldasın!” diyecek? Türkiye Parlamentosunun çoğunluğu bu kabiliyetten yoksundur. Birinci Dünya Savaşı’nın yenilgiyle bitmesinden sonra içerde kalanların “Vallahi ben yoktum, karşı çıkmıştım” diye yeminler etmesi gibi, iş işten geçtikten sonra pişmanlık ne işe yarayacak? Bakın, ihtirası boyundan büyük birkaç İttihatçı yüzünden girilen Birinci Dünya Savaşı, Türkiye’ye nelere mal oldu? Büyük toprak parçaları elden çıktı bir, ölenler nedeniyle ocaklar söndü, çocuklar yetim kaldı iki, asker kaçakları nedeniyle dağ taş eşkıya doldu ve güvenlik kalmadı üç, salgın hastalıklar askeri ve milleti kırdı geçirdi dört. Dahası var: İtilaf devletlerinin Türkiye’yi parçalama niyetlerine zemin hazırladı, işgallere neden oldu. Hükümetin başına Damat Ferit gibi işbirlikçiler musallat etti. O savaş, halkın askerlikten nefret eder hale getirilmesi nedeniyle Kurtuluş Savaşı'nda uzun süre düzenli bir ordu kurulmasına engel oldu. Neyse ki, hiçbir millet uzun süre esareti kabul etmez. Türkler de var olan dünya şartlarını ve milletin birikimini değerlendirerek bir hayli can ve mal kaybına da mal olsa bağımsız bir devlete sahip olabildiler. Ama bir kısım maceracılarımız hâlâ tarihten ders çıkarmamış görünüyor. Birinci Dünya Savaşı’na girilmesinin zorunlu olduğunu, Enver Paşa’nın iyi bir iş yaptığını ileri süren, üstelik gündemde olan yeni savaşların da Birinci Dünya Savaşı gibi bir “Vatan Savaşı” olduğunu ileri sürerek milleti “Başkomutan” etrafında kenetlenmeye çağıran yazılar yazıyorlar… Bu millete hiç rahat yüzü göstermeyecekler mi Allah aşkına? (7 Ocak 2019) *09.01.2019
- Kopya Cinayeti
Bir üniversitemizin hukuk fakültesinde son sınıf öğrencileri yazılı sınavdalar. Öğrencilerden biri kopya çekiyor ve ayırtman akademisyen bunu saptayarak tutanak tutuyor. Öğrenci evden babasının beylik silahını ve bir bıçak alarak okula geliyor. 27 yaşındaki kadın öğretmeni hem bıçaklıyor, hem kurşunluyor! Bu olay, eğitim sistemimizin yaşadığı facialardan biri ve en korkuncudur. Sistem aslında facialarla doludur. Bunların başında eğitim sisteminin ezberci olması, bunun da kopyayı teşvik etmesidir. Öğrenciler ister soruları bilerek, ister kopya çekerek sınıf geçsinler bu facianın kurbanlarıdır. Ayırtman olarak onların başına verilen öğretmenler de, bu sistemden ister hoşnut olsunlar, isterlerse onu değiştirmek gerektiğini düşünsünler bunu tek başlarına yapmaya güçleri yetmediği için kurbandırlar. Bizim eğitim sistemimiz özgün ve özgür düşünceli, yaratıcı insanlar yetiştirmekten hoşlanmaz. Kitapta yazılanları ezberlemek makbuldür. Ezberin yetişmediği yerde kopya çekmek imdada koşar. Bunun için değil midir ki, cehalet tunçtan bir heykel gibi dimdik ayakta duruyor. Bunun için değil midir ki siyasi iktidar eğitim sistemini günden güne dincileştiriyor? Çünkü orada itiraz, yaratıcılık yoktur. Bu “yaratıcılık” kavramını bile aynı zihniyetten olanlar yıllar önce “Yaratıcılık yalnız Allah’a mahsustur” diyerek eğitim sisteminden atmışlardı. İşte size karanlık, loş hücrelerde mum ışığı altında kitapların ezberlendiği Ortaçağ medreseleri yerine modern binalarda öğrenim yapan “lise” ve “üniversite” adı taşıyan günümüz medreseleri! Neden dünyanın sayılı üniversiteleri arasına giren yüksek eğitim kurumlarımız yok? Neden uluslararasında kabul gören makale sayısında gitgide geriliyoruz? Neden özgürlük ve demokrasi isteyen sanatçılarımız düzenin başı tarafından “müsvedde” olarak suçlanıyor ve aynı gün savcılığa çağrılıyor? Çünkü rejimin sahibi bizim yerimize düşünmüş ve gidilecek yolu çizmiştir! Onun sözü üstüne söz söylemek yalnız yakışmakla kalmaz cezayı da gerektirir! Böyle bir siyasal düzenin üniversitesinde şimdi olduğu gibi ne öğretmenin ne gençliğin sesi duyulur, Bu sesi, işte genç bir akademisyene sıkılan kurşun sesleri bozmuş ve hepimizin tüylerini diken diken etmiştir. Üniversite gençliği, araştıran, bilmediğini öğrenmeye çalışan, tartışmasını bilen, hakkına razı olan ve herkesin yaşama hakkına sahip olduğunu kabul eden bir eğitimden geçmeli iken böyle kabadayı katiller mi yetiştirecek? Bu örnek, ne olayın yaşandığı üniversitedeki on binlerce, ne de Türkiye üniversitelerindeki yüz binlerce genci temsil etmez. Ancak bu olay, eğitim kurumlarında bıçak ve silah kullanmaya varıncaya kadar şiddet kullanılma eğiliminin de habercisi gibidir. Çünkü özgürlüğün, tartışmanın, enerjisini yurdun aydınlık geleceğine adama ülküsünün baskı altına alındığı bir ortamda şiddet baş gösterir ve bu yolu kullananlar kurumu teslim alırlar. Koskoca bir ülkenin şiddet yoluyla teslim alınmak üzere olduğu gibi. (4 Ocak 2019) zekisarihan.com
- maviADA 2019 KIŞ
maviADA BASILI DERGİYLE YAYINDA * İnternete parelel olarak çıkacak derginin ilk sayısı OCAK 2019'DA... Dergi yeni yılın ilk ayında maviADA YAZARLARININ SEÇME YAZILARIYLA dört yıldır ara verdiği basılı dergi sürecine yeniden başlıyor. İstanbul merkezli dergi, çağın değiştiğini, yayıncılığın yeni bir tekelin İnternetin güdümünde olduğunu kabul ettiklerini, ama kağıda dökülmeyen yazının asla o sihri yaratamayacağını söyleyip ikili yayına başladıklarını duyurdu. Bağımsızlığını sürdüren maviADA birkaç emekçisinin gücüyle ayakta duruyor, bu nedenle de dergide öncelik maviADA yazarlarının. Dergi herkese açık, tek koşul maviADA İNTERNETTE yazan yazar olmak gerekli. Çünkü yazıların ağırlığı oradan seçiliyor. Öncelikle maviADA İNTERNETE,(www.adadergi.com) yani ADA Günlüklerine katılan yazarlara yer verecek dergi, 16 yıldır sürdürdüğü misyonuna devam edeceğini belirtiyor: Düş görmemeli, popüler kültürden kurtulmak olanaksız, ama biz yenilere destek vermeyi, onlara okul olmayı, sermayenin dayattığından başka alternatifler üretme arayışımızı sürdüreceğiz, diyorlar. Dergilerin yazarı, şairi okura ulaştırmakta hala en etik ve güvenilir yol olduğunu söyleyen dergi yetkilileri, basılı yayına da başlamanın devletlerin bile karşı duramadığı tekelleşen global sanata karşı minik de olsa bir karşı duruş, bir mazlumlar arkadaşlığı olduğunu söylüyorlar. Gerçek okur, gerçek yazarı hala dergilerde tanıyor, diyorlar.
- Şiir Günleri
Şükrü Erbaş & Haydar Ergülen / 12 Ocak Cumartesi CUKUROVA SALONU
- Karanlıkta
“Karanlığa küfredeceğine, bir mum yak,” Konfüçyus Üzerine ışık düşmeyen alandır. Işığın yokluğudur. Kimi zaman elektriğin gelmesine kadar sürer. Gözlerin kapatıldığı anda başlar...Uyumanın kolay olduğu yerdir. Modernitenin son bulmasını getirir.Kimin ne olduğunu görememe duygusunu, eksikliği karamsarlığı, ümitsizliği getirir.Şafağın hemen öncesinde olandır.Aydınlıktan ayrılan görünmezliktir. Sadece siyah renkte değildir. Kendin olmaktan uzaklaştıysan, boyun eğmen gereken kabullenmeyi getirir emici ve uyuşturcudur. Karanlık; insanları karamsarlığa itebilmektedir. Ağzına kilit vurulmayı getirir. Duyguların yitimidir. Karanlık, her meslek sahibinin mesleğini en iyi bir şekilde yapmasını önler. Karanlık, üretimlerde verimin düşmesine neden olur. Karanlığın aydınlığa çevrilemediği yerlerde bilim yara alır... İnsanın kendi yüreğindeki güneşini kaybetmesidir… Bir yürek hayatın orta yerinde çiçeklerini açmıyorsa eğer, asıl karanlık orda başlamaktadır… Hala dünyamızda milyonlarca çocuğun aç ve sefil yaşamasındadır karanlık. Savaşlara, bombalara, silahlara yatırılan paralar, işte kanlı karanlığın işaretleridir... Başka halkları yok ederek, onların kültürlerini ayaklar altına almadır. Yaşarken bir daha aşık olamamaktır. Rüzgarlara karşı ıslık çalamamayı ve çiseleyen yağmurlar altında bir daha öpüşememeyi, içimize kapanmayı getirir. Kimi zaman çaresizliği getirir. Güvensiz durgunluğu vermektedir. Güç ve gizemin simgesidir. En dermansızı beyinlerdedir. Karanlıktan aydınlığa çıkmanın yolu, yanlışları düzeltmeye çalışmaktan geçer. Karanlığa karşı yapılacak olan; inatla, barış umudunu, çabasını ve emeğini canlı tutmaktır. Umudu kesmeden,mücadeleyle, karanlığa karşı omuza omuza kuşatmaları kırmak dileğiyle. Karanlığa karşı direnmek adına. Halk türküsünde dediği gibi: “Bu dünya bir pencere, her gelen bakar gider. Gidelim değirmene, öğütelim unları Güneşe çevirelim bu karanlık günleri” Özgür KARAKAYA ozgur694@hotmail.com
- İsimlerin Anlattığı Kültür
Emekli olduğum liseye gidip öğrenci kütükleri üzerinde bir araştırma düşüncesi hiç aklımdan çıkmadı. Kütükteki öğrenci adlarıyla onların babaları ve analarının adları arasında önemli farklar olacağı varsayımından hareket ediyordum. Çünkü bu okulda okuyan öğrencilerin aileleri ülkenin çeşitli illerinin köylerinden Ankara’ya gelip yerleşmişlerdi. Köyde kullanılan adlarla kentlerde bu yeni kuşağın adları arasında farklar olmalıydı. Gene de bu araştırmayı herkes yapabilir. Köyüm Beyceli’den o zaman bir kasaba olan Fatsa’ya yerleşen ilk iki aileden biri Lütfi Sarıhan, diğeri Ömer Sarıhan’dır. Her ikisi de Rüştiye’de okumuş, adliyede çalışırlarken davavekilliğine başlamışlardır. 1920’li yılların sonu ile 1930’lu yılların başıdır. Lütfi Sarıhan’ın çocuklarının adları sıra ile Bilge, Saydam ve Ertan’dır. Ömer Sarıhan’ın çocuklarının adı ise gene sıra ile Vahide, Ünal, Ercan, Canan, Meral ve Yıldızdır. Bu 9 adın hiç biri köyde kullanılmıyordu. 6’sı Türkçedir. ÜMMETTEN MİLLETE GEÇİŞTE Cumhuriyet yönetimi bir kültür değişimine de tanıklık ediyordu. Benzer bir durum bizim çekirdek ailede de görülmektedir. Dokuz çocuktan şunlar köyde verilen ilk adlardandır: Erol, Zeki, Aydın, Ayhan. Bu dört adın da üçü Türkçedir. Köyün “derin” hocası bir görüşmemizde babamı Atatürkçü olmakla suçlamış, bunun nedeni olarak da Ahmet, Mehmet gibi bir ad dururken oğluna Erol adını vermesini göstermişti. Babam, çeşitli yerlere çalışmaya gidiyormuş. Bu adları oralarda öğrenmiş olmalıydı. Ağabeyim Erol’un altı evladından ikisinin adı onun babasının ve amcasının adını taşıyor. Sabri ve Mustafa. Ötekilerin adları şöyle: Ayla, Hülya, Barış, Özgür. Kız kardeşimiz Fatma’nın çocuklarının adları Devrim ve Deniz, benimkilerin adları da Emre ve Işık. Hemen bütün ailelerde bu adların çeşitlenmesi ve Arapça adların yerini Türkçe adların alması görülmektedir. Kuşkusuz Ali, Ahmet, Mehmet gibi erkek ve Ayşe, Fatma, Zeynep, Elif gibi kız adları Türk kültürünün bir parçası haline gelmişlerdir. Fakat bu kültür içinde de muhafazakâr ve yenilikçi (devrimci) olarak iki eğilim vardır ve bunlar adlarda da kendini gösteriyor. Ordu Üniversitesinden Yakup Arzu, 1834 tarihli Fatsa Kazası nüfus sayım defterinde bulunan 5.000 kadar erkek nüfusun adların göre bir dökümünü çıkarmış. Kullanılan erkek adlarını çeşidi yalnızca 149. Bir kez kullanılan adların sayısı 76, birden fazla kullanılanlar ise 73’tür. 33 de “Mehmet Ali” gibi çift ada rastlanmıştır. En çok kullanılan adlardan ilk 15’i ve kullanma sayıları ise şöyle: Ali 715, Mustafa 571, Hasan 513, Mehmet 476, Muhammet 413, Osman 395, Hüseyin 355, İbrahim 326, Ahmet 314, Halil 255, Süleyman 163, , Salih 150, Abdullah 141, İsmail 137, Ömer 126. Ali adının en başta gelmesinin nedeni, bölgenin daha önce yoğun bir Alevi göçüne uğramış olmasına bağlanıyor. Nitekim daha önceki yıllardan geldiği açık olan sülale adlarında Türkçe lakaplar az değildir. Türklerin Müslüman olduktan sonra hızla Arap kültür dairesine girdiklerini, Selçuklu sultanlarına verilen Alp Aslan, Kılıç Aslan, Çağrı gibi adları bırakıp Fars ve özellikle Arap adlarını aldıklarını biliyoruz. Bu durum, dinle adlar arasında mutlak bir ilişki bulunması gerektiğine inanan koyu bir taassubun da ifadesidir. Osmanlılar döneminde bu taassup koyulaşarak sürmüştür. İkinci Meşrutiyet yıllarına denk gelen dönemde milliyetçilik akımı gelişirken adlarda da Türkçeleşme eğilimi başlamıştır. Cumhuriyet dönemimde bu eğilim hızlanmıştır. En kökten değişim soyadlarında kendini gösteriyor. 1934 tarihli soyadı yasasına göre bütün soyadları Türkçe olmak zorundadır. 700’den fazla soyadı bulunan bir kılavuz da basılarak nüfus memurlarının eline verilmiştir. “Beyceli Köyünde Soyadı Yasasının Uygulanışı” yazımızda da belirttiğimiz gibi, bu kez de sülale (soy) adlarıyla yeni verilen soyadlarının birbirini tutmaması durumu ortaya çıkmış, resmi işlemlerde yeni soyadları kullanılırken günlük hayatta sülale adları varlığını korumuştur. Hatta köylerde aynı sülalenin yaşadığı ev topluluklarının adları sülale adlarını taşıyor. Alioğlu Mahallesi, Mecek Mahallesi, Çakıroğlu Mahallesi, Hekimoğlu Mahallesi gibi. Bunların hiç biri orada oturanların resmî soyadları değildir. KÜLTÜR DEĞİŞİMİ UZUN SÜRER Kültür değişimi kolay değildir. Bazen yüzyıllar alır. Milletler, Milli kültürü, köklerinden kopmadan yenilemek gibi bir görevle karşı karşıyadır. Gözü kapalı olarak başka bir kültürün içine dalmak, milli benliğin kaybolmasına neden olur. Kültür emir ve talimatlarla da değişmiyor. Millî kültür de aynen milletin içinde bulunan sınıflar gibi yekpare değildir. Burjuvazinin dünya görüşünü ve özlemlerini yansıtan bir kültür olduğu gibi devrimce halkçı bir kültür de bu yapının içindedir. Bunu yukarıda verdiğimiz adlardan da anlıyoruz. Devrim, Deniz, Savaş, Barış, Özgür, Ulaş, Ertan, Ayşegül, Evren vb. bu devrimci kültürün ifadeleridir. Yalnızca adlardan hareketle bir yüzyılda geldiğimiz yer değişimin hızını gösteriyor. (21 Aralık 2018) Öteki yazılar için: zekisarihan.com Fotoğraf: Fatsa-Bolaman 2017
- Eğitim Sistemsizliği
Türkiye Muasır Medeniyet Seviyesinin Üstüne, Eğitim Sistemsizliği Yüzünden Ulaşamadı! DESAM mütevelli heyet üyeleri ve yönetim kurulu ile davetli düşünce kuruluşlarının murahhas üyelerinin, akademisyenler, uzman eğitimciler ve iş insanlarının iştirakiyle gerçekleşen toplantının kapanış/sonuç oturumunda konuşan DESAM Başkanı Gürkan Avcı, “İlkel, kaba ve yapboz bir milli eğitim vizyonumuz olduğu için büyük devlet ve muasır millet olma parametrelerini bir türlü yakalayamadık. Ehil ve liyakat sahibi şahıslar yerine torpilli, fanatik partili-ideolojik kişileri iş başına getirdiğimiz için eğitimde ciddi miktarda vakit ve kan kaybettik. Türkiye’nin eğitimde deneme yanılma politikası gütme lüksü artık kalmadı. Yapılacak her hatalı reformun yüz yıla bedel etkisi olacak ve vahim sonuçlar doğuracaktır. Önümüzdeki iki-üç yılda atacağımız adımlar Türkiye’nin yüz yılın kalanında nerede olacağını belirleyecektir” dedi. Türkiye’nin eğitimde büyük hüsran ve başarısızlıklar yaşadığını; kişi başı 10 bin dolarlık ekonomiden 20 bin dolara doğru bir başarı destanı yazılacaksa bunun ancak eğitim sistemini yüzyıla taşıyarak, 20 milyon öğrenciyi ve 1 milyonluk eğitimci ordusunu yanına alarak mümkün olabileceğini kaydeden Gürkan Avcı, şunları söyledi; DERS SAATLERİ VE TATİL SÜRELERİ KISALTILMALI, SINAV VE ÖDEV SAYISI AZALTILMALIDIR Türkiye eğitim sistemini ve sosyal politikalarını reel politikle dönüştürerek Milli Eğitim Bakanlığını yetenek kuluçka makinasına çevirebilir. Türkiye bilimsel, tamamen parasız, demokratik, özgün ve sofistike bir eğitim sistemiyle dünyanın en ünlü ve saygın ekonomisini yaratabilir. Türkiye eğitim reformlarına işin mutfağında başlayarak hem ders saatlerini ve tatil sürelerini kısaltmalı hem de sınav ve ödev sayısını azaltmalıdır. BİR İŞ ADAMININ ÇOCUĞUYLA İŞÇİNİN ÇOCUĞU AYNI OKULDA OKUR HALE GELMELİDİR Okullarımızın eğitim kalite standardını eşitleyerek bir iş adamının çocuğu ile bir işçinin çocuğunu aynı sınıfta yan yana okur hale getirmeliyiz.Herkes için eşit ve adil eğitim fırsatları yaratmalıyız. Ayağı yere basan yenilikçi reformlar yaparak gençliğin değişim ruhunu güçlendirerek başarıya hedeflemeliyiz. YARDIMCI DERS KİTAPLARI VE OKUL YEMEĞİ DE ÜCRETSİZ VERİLMELİDİR Ücretsiz ders kitabı, okul sütü gibi başarılı politikalar geliştirilip yaygınlaştırılarak tüm yardımcı ders kitapları, eğitim kırtasiyesi ve takviye dershaneleri de ücretsiz bir şekilde sunmalıyız. Okul kantin ve kafeteryalarında sağlıklı yemekler ve taze meyve ücretsiz bir şekilde her çocuğumuza ikram edilmelidir. HER OKULDA HEMŞİRE, DOKTOR, PEDAGOG, PSİKOLOG İSTİHDAM EDİLMELİDİR Her okulda birer uzman hemşire/doktor/pedagog/psikolog dönüşümlü olarak istihdam edilmeli; her türlü sağlık sorunlarına, ruhsal, zihinsel ve bedensel gelişim geriliklerine yönelik ciddi bir takip ve rehberlik hizmeti verilmelidir. Çünkü okullarda çocuklar arasında yaşanan sosyal yoksulluk/yoksunluk, imkânlara ulaşmada eşitsizlik ve temel hizmetlerin yetersizliği eğitim sisteminin verim ve başarısını çökerten en güçlü etkenlerdir. HER ÇOCUK HAYATA EŞİT BAŞLAMALIDIR Kaliteli eğitime sadece parası olanlar ulaşabiliyor. Türkiye’de doğan her çocuk mensubu olduğu sosyal ve siyasal sınıfından bağımsız olarak hayata eşit başlamalı ve eğitim hayatının sonuna kadar bu eşitlik kesinlikle sağlanmalıdır. Bu sağlanamaz ise, gençlerimiz dünyadaki diğer akranları karşısında bireysel benlik ve bağımsızlıklarını geliştiremez; vatandaşı oldukları ülkesine, içinde yaşadıkları milletine; aile, okul ve evlilik gibi temel kurumlarına duydukları bağlılıkta dengesizlik ve hayata dair yaygın bir memnuniyetsizlik yaşamaya devam ederler. ÖĞRETMENLİK EN SEÇKİN VE SAYGIN MESLEK HALİNE GETİRİLMELİDİR Ardından en çağcıl bir mesleki formasyon ve mükemmel bir üniversite eğitimiyle çok özel ve çok özgün milli bir öğretmen yetiştirme politikası hayata geçirmelidir. Ülkemizin en yetenekli ve zeki gençleri tıp, hukuk, mühendislik eğitimi yerine öğretmenlik mesleğini büyük bir aşk ve idealle tercih eder hale getirilmelidir. 2023, 2053, 2071 MİLLİ HEDEFLERİ BAŞARILI BİR MİLLİ EĞİTİMLE MÜMKÜN OLUR Türkiye zorunlu eğitim sürecini böylesi bir eşitlik ve sosyal şefkat kapsayıcılığıyla taçlandırmalıdır. Türkiye böyle bir eğitim sistemiyle gerçek bir diriliş ve kutlu bir devrime ancak sahne olur. İşte o zaman herkes ülkesi için elini taşın altına hakikatle koyar ve yardıma koşar. Güçlü, dirençli ve başarılı bir millet, özgür, müreffeh ve bağımsız bir devlet böylesi bir eğitim sisteminin inşasıyla ve böylesi bir insan sermayesinin ihyasıyla mümkün olur. Bu sayede hızlı ve derinlikli bir sistemsel dönüşüm gerçekleştirerek dünya liderliğine koşar adımlarla gideriz. Tüm medeni göstergelerde dünya sıralamalarının tepesinde yer alır, dünyadaki yoksulluğun, açlığın, savaşın önüne geçerek sorumluluk alan necip bir millet, saygın ve lokomotif bir devlet o zaman olabiliriz. Eğitimde önceliğimiz bunlar olmalıdır. Çağdaş, demokratik ve özgün bir milli bir eğitim sisteminin inşasını sağlamadan talip olunan 2023, 2053 ve 2071 gibi milli hedefleri yakalamak ve korumak mümkün değildir. Yoksa Türkiye'nin var olan stratejik avantajları da riske girer. Fatih projesi başta olmak üzere bir çok eğitim politikasındaki ölçüsüz devlet müsriflikleri eğitim vizyon kapasitemizi sürekli geriye götürmektedir. Muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkmış bir Türkiye demokrasi, insan hakları, kadın ve çocuk hakları, çevre gibi jenerik tüm başlıklarda en gelişmiş standartları yukarıya taşıyarak oluşabilir. Böylesi ideal bir hayat alanı inşasında temel referans güçlü ve çağdaş bir eğitim sistemi olacaktır. EĞİTİM REFORMLARI VERİYE DAYALI YAPILMIYOR Eğitimde başarı ve verimi yakalayamıyor olmamızın temel nedenlerinden birisi de yapılan reformların veriye dayalı olmamasıdır. Bir diğer nedeni ise tüm eğitim paydaşlarının fikir ve katkılarını almadan ve pilot uygulama yapmaksızın alelacele hayata geçirmemizdir. Türkiye’de reform deyince akla gelen ilk milli eğitim sistemidir. Küreselleşen dünyada her şey hızla değişiyor, eğitimde. Değişen yaşam doğasına hazır ve uygun nesiller yetiştirmek elbette gerekiyor. Fakat bizim ülkemizde sorun tespiti bilimsellikten uzak, ihtiyaç analizi yapılmamış, çözüm geliştirme perspektifi eksik, verileri belirsiz bir anlayışla kapalı kapılar ardında pedagojik bir vizyon yerine ideolojik bir kaygıyla kararların alındığı bir eğitim reformu ahlakımız var. Böyle olduğu için de Türkiye’de her iktidar, her bakan hatta her bürokratik kadro değişiminde ve aklımıza estikçe her yıl ve apansızca milli eğitimin rotası ve genetiği değişiyor. Her gelen Milli Eğitim Bakanı kendi kadrosu, öncelikleri ve dar kadrolarınca tercüme odalarında hazırlanmış çözüm yol haritaları ile geliyor. CUMHURİYET TARİHİ BOYUNCA 78 MİLLİ EĞİTİM BAKANI DEĞİŞTİ Sıkıntı şu ki, Cumhuriyet tarihi boyunca son 98 yılda 78 milli eğitim bakanı geldi. Ortalama 1.2 yıla bir bakan düşüyor. Dolayısıyla 1.2 yılda bir eğitimde reformdan söz ediyoruz. 78 milli eğitim bakanı arasında eğitim sisteminin mutfağında yetişmiş, eğitimden hakkıyla anlayan bakan sayısı ise o kadar az ki. Böyle olduğunda da hem dünya klasmanında hem de kendi içimizde eğitim sıralamalarında yıllar itibariyle geriye gidiyoruz. Diğer taraftan, eğitime harcanan bütçe, harcanan para artıyor ama bu artış daha çok enflasyon sebepli. Milli eğitime ayrılan 113 milyar TL bütçe,milli gelirin ancak yüzde 2.5’i. Milli Eğitim bütçesindeki yatırım oranı yüzde 8. Bu çok yetersiz bir oran. Gerek genç nüfusu gerekse eğitim sistemindeki sorunları bizimle mukayese edersek kat kat düşük olan İsveç, İsrail, Danimarka gibi ülkeler milli gelirlerinin yüzde 7-8’ini milli eğitime ayırıyor. Türkiye’de okullaşma oranları artıyor, okul binalarının kalitesi fiziksel imkanları iyileşiyor. Tüm bunlarda iyiye giden bir durum söz konusuyken eğitimde kalite ve başarı gittikçe düşüyor. Bunu sorgulamak lazım. Türkiye bilim ve aklın rehberliğinde bir eğitim sistemi için ortak akla ve veriye dayalı reformlar yapmalı. Türkiye kendi kültür, tarih ve önceliklerini göz önünde bulundurarak dünyadaki başarılı eğitim sistemlerini inceleyip kendi özgün eğitim sistemini oluşturmalıdır. MİLLİ EĞİTİM ŞURASI DERHAL DEVREYE SOKULMALIDIR Türkiye derhal geleneksel şura geleneğini devreye sokmalıdır. Başta Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan ve Milli Eğitim Bakanımız Sayın Ziya Selçuk olmak üzere Milli Eğitim Bakan Yardımcılarımız Sayın İbrahim Er, Sayın Mustafa Safran, Sayın Mahmut Özer ve Sayın Reha Denemeç beyefendilere önemle ve dikkatle çağrıda bulunuyorum. Milli Eğitim Şurası çözümün ana kilididir. Milli Eğitim Şurası çok çok önemli. Bizim tarihi şura geleneğimizde kapıyı herkese, her paydaşa, her fikre açmak vardır. İlgili herkes gelir ve sorun bütün boyutlarıyla demokratik bir şekilde masaya yatırılır ve herkes çözüm önerisini ortaya koyar. O şurada benimsenen çözümler ve yol haritaları pilot uygulama ile hayata geçirilir ve akabinde rehabilite edilerek modellenir ve tüm ülkeye uygulanır. Milli eğitimde şura geleneğini kurtuluş savaşı koşullarında bile işleten Türkiye’nin muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkma savaşımında da Şura kültürünü özüne sadık kalarak sürdürmesinde büyük faydalar görüyorum. Şurada her kese kapılar açılmalı, bunu başarabilirsek eğitimdeki bütün sorunların çözümünün kendi birikimimizde zaten mevcut olduğunu görürüz.
- Kan Kırmızı Mürekkep
*ŞİİR DİNLETİSİ ve İMZA GÜNÜ* / Kan Kırmızı Mürekkep* / YER Karşıyaka Belediyesi Çarşı Kültür Merkezi TARİH ve SAAT 22 Aralık 2018 Cumartesi, 15.20-16.00 arası ŞİİRLERİ ve EN SON YAYIMLANAN KİTAPLARI İLE Cemalettin Atagan Dilek Özkan M. Mazhar Alphan Nesrin Z. Inankul Ömür Özçetin Sedat Gülmez Yaşar Özmen SUNUM Aslıhan Tüylüoğlu _____ *Karşıyaka Belediyesi “Şiir Atölyesi” etkinliğidir. —
- Demokratlara Bak Demokratlara
15 TEMMUZ darbe girişimi toplumun dinamikleri tarafından püskürtüldü ya, herkes birden bire demokrat kesildi başımıza. Daha düne kadar Hocaefendiye toz kondurtmayanlar, Hocaefendi’den icazet almadan ayakyoluna dahi gitmeyenler, Hocaefendi’nin hayır duasını almak için Pensilvanya’ya gitmekle böbürlenenler, Hocaefendi marifetiyle iş hayatında birden bire yıldızı parlayanlar şimdi başımıza demokrasi havarisi kesildiler. Yahu sizler değil miydiniz elinizde Zaman gazetesi ile dolaşmaktan gururlananlar, Sizler değil miydiniz Hakimiyet milletin değil Allah’ındır diyenler, Sizler değil miydiniz Anayasa hukuk da neymiş, Rehberimiz Kur’an bize yeter diyenler, Sizler değil miydiniz, 9 yaşında kız çocuğu evlendirilebilir diyenler, Sizler değil miydiniz Ergenekon, Balyoz, Casusluk davaları ile TSK'yı tu kaka ilan edenler Sizler değil miydiniz Türkiye Cumhuriyetine Darül Harp ilan edip talanı yağmayı devleti soymayı meşru gösterenler, Ne oldu da birden hidayete erip demokrat kesildiniz. Demokrat olmak için öncelikle LAİK olmak gerekir. Demokrat olmak için çağdaş ve evrensel hukukun üstünlüğüne inanmak gerekir. Demokrat olmak için, dil, din, mezhep ırk, cinsiyet farkı gözetmeksizin herkese eşit ve adil yaklaşmak gerekir. Demokrat olmak için hurafeye, masala değil, bilimin yol göstericiliğine inanmak gerekir. Bütün bunları koyacaksınız bir kenara, demokrasi aslanı kesileceksiniz. Darbeye karşı olduğunuza inanabilirim, ama darbeye karşı olmak başka şeydir, demokrat olmak başka şey, Siz şimdi demokrasi kahramanları, Diyanet İşleri Başkanına , Sünni birisi Alevi ile evlenebilir mi sorusuna, -Müslüman Müslümanla evlenir, cevabını nereye koyuyorsunuz. "Anayasa da neymiş, kim onlar" sözlerini bir kenara mı koyuyorsunuz. Ben seçilmişim. Ben çoğunluğum. Her istediğimi yaparım. Muhalefette kimmiş demiyor musunuz artık. Diş ağrısının dua ile geçeceğine inananlar, Ağaca çaput bağlayarak üniversite sınavını kazanmayı hayal edenler, Dua ile jetleri uçuracağının sananlar, Bir kadının ayak bileği göründüğünde tahrik olanlar, Kadının yeri evidir. Karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin diyenler mi demokratlar. Sadece oportünistliğinizden, ilkel, basit, günübirlik çıkarlarınızdan ötürü demokrasi aşığı kesilebilirsiniz ama yemezler. Ben DEMOKRASİ nöbetlerine hiç katılmadım, katılmam da. Bunun için kimse bana darbe taraftarı ya da antidemokrat diyemez. Katılmayışımın tek nedeni yukarıda açıklamaya çalıştığım nedenler ve o yalakalar, dönekler ile aynı karede bulunmamak içindir. Daha dün Hocaefendi’den her konuda medet umanların bu gün birdenbire darbe karşıtı kesilmelerinin altında yatan, sıra ya bana gelirse korkaklığı, ürkekliğidir. Demokrasi nöbeti tutanların içinde elbette ki darbeye karşı olanlar, demokratlar vardır. Lafım şüphesiz onlara değildir. Birbirimizi kandırmayalım. Kırk kişiyiz kırkımız da birbirimizi tanırız. Ve ben sizlerin ciğerinin kaç para ettiğini de iyi bilirim. Maazallah darbe başarılı olsaydı Hocaefendiyi MEHDİ diye yine bunlar karşılayacak, ayılıp bayılacaklardı. Huşu ve vecd içinde nidalar haykıracaklardı. Ülkemizin en büyük sorunu bu tür güçlü olanlara eğilme ve biat kültürüdür. Şeriatçılardan, biatçılardan, tarikatçılardan her şey olur ama demokrat olunmaz. Çünkü bunların bakış açıları şeriata, dine göredir. Benim gibi demokratların ise rehberi bilim, evrensel hukuk, çağdaşlık ve LAİKLİKTİR Yerim ben sizin demokratlığınızı. 03/08/2016
- Siyasi İntihar
Gerçi yeni başlamış değil, fakat son Cumhuriyet Bayramı ve 10 Kasımda bayrağını, çocuklarını alıp Anıtkabire koşan yüz binlerce insan Tayyip Erdoğan yönetimine dur demek isteyen ve gelecek bir Türkiye’nin inşasına da aynı heyecanla katılacak insanlardan oluşuyor. Fakat bayrak ve Atatürk’ün simge olarak seçildiği bu eylemlerden yararlanarak geleceğin inşasıyla bir ilgileri olmadığı gibi ellerinden gelse ülkeyi 1930’lu yıllara geri götürmek ve oraya çakılı halde tutmak isteyen bir yazar, çizer takımı da var. 1960’lı yıllarda sosyalistlerin açtığı çığırdan ilerleyen Atatürkçüler de Türkiye için bir yol arayışına girmişlerdi. Kurtuluş Savaşı’nın antiemperyalist niteliği yeniden hatırlanmış, 1920-1922 yıllarının “halk devleti” ve “halk hükümeti” kavramları öne çıkarılmıştı. Emperyalizme karşı mazlumların savaşını ve birliğini temsil eden Atatürk ve Lenin’in kalpaklı fotoğrafları yan yana getiriliyor, bütün Tek Parti Dönemi’nin Kürt politikasından özür dilercesine, bu iki halkın birliğini ve ortak mücadelesini vurgulamak için Mustafa Kemal Paşa ile Dersim Mebusu Diyap Ağa’yı yan yana gösteren fotoğraf, yalnız sosyalistlerin değil Kemalistlerin de gözdesi olmuştu. Kemalizm’in özellikle 1925’ten sonraki politikalarıyla Kurtuluş Savaşı yıllarındaki politikalarını ayrıştırmak için “Atatürkçülük” yerine Kemalizm kavramına vurgu yapılıyor, hatta bu akımı canlandırmak isteyenler kendilerine “Sol Kemalist” diyorlardı. Attila İlhan’ın “Hangi Atatürk” yazılarını yazdığı yıllardır. GARDROP ATATÜRKÇÜLERİ Bir de bugünkü gibi “Sağ Kemalistler” vardı ve bunlar “Atatürkçülük” kavramını kullanıyorlardı. “Bunlara Gardırop Atatürkçüsü” sıfatını Sol Kemalistler yapıştırdı. Gardırop Atatürkçüleri, köylülere toprak dağıtılmasıyla ilgilenmiş değillerdi. Emperyalizme karşı bir tavırları yoktu. Kürt sorununu ağızlarına bile almadıkları gibi, programlarında Kürt adı geçen bütün sosyalist partileri kapattırdılar. Emekçilerin örgütlenme hakları, söz ve yazı özgürlüğü umurlarında değildi. Sınıf mücadelesini yasaklamak için toplumun sınıflara ayrıldığını daha 1930’larda reddetmişler, İtalyan Ceza Yasası’ndan alınan 141 ve 142. Maddeleri Türk Ceza Yasası’na monte etmişlerdi. Gardırop Atatürkçüleri için Batı burjuvazinin değerlerini kabul etmek, onun gibi yaşamak şarttı ve yeterliydi. Şapka giymek, opera seyretmek, dans etmek, kadın ve erkeklerin aynı toplulukta bulunması, liseli kızların şortla 19 Mayıs gösterilerine katılması, güzellik yarışmaları, kent meydanlarına heykeller dikmek uygar olmak için yeterli sayılıyordu. Vicdanlı aydınların itiraf etmekten çekinmedikleri gibi, köylü kitleleri, ağa ve tefecilerin insafına terk edilmişti. Dahası da var: Ağalar ve eşraf, asık suratlı bürokratlarla birlikte iktidarda oldukları için kırsal kesimde hem topraklarını genişletti, hem baskılarını artırdı. Parlamenter sistem dedikleri şey, devlet başkanının tayin ettiği kişilerin Ankara’ya yerleşip maaşlarını düzenli almaları, ara sıra da Meclis’te görünmelerinden ibaretti. Modern giyimli, okumuş 15-20 kadını da Meclis’e üye yapınca Batıya gösterilecek tablo tamamlanmış oluyordu. Dünyanın ve Türkiye’nin çok değiştiğini, bütün bu uygulamaların çok gerilerde kaldığını bilmeyen, düşünmeyen yoktur diyemiyoruz. Var. Atatürk’le ilgili kitaplarında onun ölümünde kaç şişe içki kaldığını bir marifetmiş gibi yazıyorlar. Tam 248 şişe! (Yılmaz Özdil, m. Kemal, s. 439) İçlerinde seçimde kullanılan oyların, seçmenlerin öğrenim derecelerine göre değerlendirilmesini, sonuçta halk kitlelerin politikadan uzak tutulmasını önerenler var. Selahattin Demirtaş ve Sırrı Süreyya Önder’in cezaevine atılmasında gizli veya açık olarak iktidarla ortaktırlar. 80 yıl önceki Ankara’nın özlemini çekenler bulunuyor. Caddelerinde top oynarlar, Meclis’ten Çankaya’ya giden Atatürk’ün otomobiline el sallarlarmış. Köylüler, sebepsiz yere köylerini bırakarak kentlere dolmuşlar ve buralarda kalabalık yapmaya başlamışlar. Bundan ötürü çok mutsuzlar… Bir toplantıda kulaklarımla duysam inanamazdım. Bu millet Atatürk’e layık değilmiş. O yanlış bir millete gelmiş! On yıllarca bize Türk milletinin ne kadar büyük ve kahraman olduğunu, çağlar açıp çağlar kapattığını, dünyada böyle başka bir millet bulunmadığını ezberletmişlerdi. Sözünü ettiğimiz Gardırop Atatürkçüleri, şimdi bunun yerine Türk milletinin adam olamayacağı görüşünü yaygınlaştırmaya çalışıyor. Böyle düşünmelerinin nedeni de seçmenlerin yaklaşık yarısının AKP’ye oy vermesi ve bunun Tayyip Erdoğan iktidarına yol açması. Gündemlerinde ne köylülerin içinde yaşadıkları koşullar, ne geçmiş hükümetlerin özellikle Tek Parti Dönemi hükümetlerinin köylü politikasındaki vahim hatalar var. Nazım Hikmet’in şiirlerinden birkaçını bilmek entelektüel görünümlerini tamamlıyor. Şefik Hüsnü, Hikmet Kıvılcımlı gibilerini geçtik, Nazım’ın, Rıfat Ilgaz’ın, Sabahattin Ali’nin niçin ve kimler tarafından yıllarca hapiste tutulduğunu merak bile etmiyorlar. Bu ekibin içinde aktif siyasetle uğraşanlar da var. Partileri, dernekleri, kitle örgütlerinde temsilcileri eksik değil. BU BİR SİYASİ İNTİHARDIR Gardırop Atatürkçülerinin bu görüş ve tutumlarıyla milletin karşısına çıkmaları kendileri için siyasi intihardan başka bir şey değildir. Onları ancak dar salonlarda ve bazı gazete köşelerinde dile getirebilirler ve sınıf bilinci iyice körelmiş bir kesimden alkış da alabilirler. Geniş kitlelerden yüz bulmaları, hele iktidara gelmelerinin hiçbir şansı yoktur. Çünkü emekçi halk için iş, aş, güvenlik ve adalet, Atatürk’ün sevdiği şarkıları dinlemek, onun giysilerini defilelerde seyretmekten önde gelir. Tek adam rejimine karşı, başka bir tek adam rejiminin uygulamalarını öne sürerek bir iktidar seçeneği yaratmak mümkün değildir. Orta ve uzun vadede Türkiye’yi yönetmek isteyenler, Türk-Kürt, Alevi-Sünni bütün emekçi kesimleri kucaklayan ve onlara hakları olan demokratik yaşamı vaat etmek zorundadırlar. Yeni inşa edilecek iktidar, karınlarının tok, sırtlarının pek, adaletin hükümferma olacağına inananların hakkıdır ve onların eseri olacaktır. Köylülerin “Gitsin de bir daha gelmesin” dedikleri bir devri geri getirmek, hem mümkün değildir, hem doğru değildir. Bu yolda çaba gösterenlerin hiçbir iktidar şansları yoktur. Siyasi intihar içindedirler… (7 Aralık 2018) Öteki yazılar için: zekisarihan.com
- NASIL İNTİHAR ETSEM
Ben sorunlarla çatışmayı kavga etmeyi yüzleşmeyi seven bir tipim.Ancak belalar da geldi mi üst üste gelir. Ve ilk kez savaşmaktan,kavgadan kaçınıyorum.Yenilginin aşağılayıcı baskısı benim için zaten ölümdür. Bunu kabullenince bu sefer nasıl ölmem gerektiğinin planının yapmaya başladım. Öyle, harcıâlem, rast gele bir ölüm bana yakışmaz. Silahla intihar edemem. Çünkü silahım yok. Bulamam da. Hem bu günlerde pek medyatik bir intihar şekli olur. Bir bakan silahla ölmedikten sonra memur eskisi hiç ölmez. Zehir içmeyi düşündüm.Yok olmaz. Zehir bu. Tadı acı olur. Ağzım yanar. Bıçakla, kılıçla harakiri yapacak kadar cesur ve kahraman değilim. Bilekteki nabız damarımı jiletle banyoda kesip, su dolu küvete girsem acı filan duymam ama ben kan görmeye dayanamam. Hele bu kan kendi kanımsa. Aşırı dozda trankilizan mı alsam. Agatha Christe romanlarında uyku hapı ile intiharın hep kadınsı olduğu işlenmiştir. Dolayısıyla benim stilim değil. Kendimi bir araba altına atsam, kolay iş ama yok yere şoförün başı ağrır. Bu da doğru olmaz. Üzerime benzin döküp yaksam, çok itici olur... Esasen bir protesto türüdür bu, fikriyatıma ters geliyor. Ayağıma taş bağlayıp kendimi atacağım ne deniz var ne göl. Altına gireceğim bir tren bilem yok. Ne biçim memleket burası yahu. Şimdilerde moda olduğu gibi bir apartman çatısına mı çıksam. Bir mahzuru var. Yüksekten benim başım döner. Yere mere düşerim bir yerim incinir. Velhasıl ağız tadıyla bir intihar bile edemiyoruz şunun şurasında. Bir de memlekette eşitlik var, özgürlük var diyorlar. Nesi eşit kardeşim. Adam çıkıyor Boğaz Köprüsüne; kamera, cankurtaran, itfaiye, basın, polis, varsa sevenleri hemen koşup geliyorlar. Hem sıkı bir pazarlık yapıyorsun. Hem de meşhur oluyorsun. Film teklifi alanlar bile oluyor. İstanbul'a o kadar boğaz köprüsü yapacaklarına birini de bize yapsalar ya. Biz vatandaş değil miyiz. Bizim canımız yok mu? Ya belediye başkanına ne demeli. Seçim öncesinde her derdimize çare olacağını söylemişti. Bence tez elden bir intihar kulesi kurdurmalıdır. Şöyle yüksek, tartışılabilecek basın köşesi, sağlık bölümü olan bir kule... Bu düşünceler içerisinde iken aklıma en klasik en dramatik ölüm biçimi geldi. Hemen bodruma indim. Kalın salıncak halatını çıkardım. Zeytinyağıyla ıslattım. İlmeği attım. Kendimi asacağım. Kış armudu gibi. Ama nerde? Evim tabla beton. Ne salıncak çengeli var ne bir şey. Bahçeye çıktım. Hepsi bodur süs bitkisi. Büyük bir ağaç yok ki. Eee insan kendini komşusunun bahçesinde de asamaz ki. En sonunda yoruldum. Ölmek intihar etmek ne zor şeymiş yahu. Ben böyle sıkıntıya gelemem.Vazgeçtim birader. Yaşamak ölmekten daha kolay çünkü...
- Özür Dilemek
“Özür dilemek, sizin haksız olduğunuz, karşı tarafın haklı olduğu manasına gelmez. karşınızdaki insana verdiğiniz değerin egonuzdan yüksek olduğunu ifade eder." Sigmund Freud Özür dilemek “Apologia” terimi, Antik Yunanca ‘apologos’ sözcüğünden oluşmaktadır. Bu terim, “hikaye-anlatı” anlamına gelmektedir. Sağlam bir tavır, duruş sergilemedir. İçtenlikle yapılması gerekendir.Alışkanlık haline getirilmemesi gerekmektedir.Karşıdaki kişiye değer verildiğinin göstergesidir. Yapılan yanlışın farkına varmaktır. Elini taşın altına koymayı, sorumluluk almayı getirmektedir. İnceliktir... Yürekli olmaktır. Telafi etmek için elinden geleni yapmanın , aynı hatayı tekrarlamamanın ve kararlı olmanın sözüdür. Özür dilendiğinde bir hata yaptığımızı kabul ettiğimizi, af dilediğimizi ve verdiğimiz zararı mümkün olduğunca telafi etmek için çaba harcanılması gerekmektedir. Sözlüğümüzde ise şöyle tanımlanmaktadır... “Özür, bir kusurun hoş görülmesini gerektiren sebep”. Bazı durumlarda çaresizlikten dolayı ve savunma amacıyla söylenebilmektedir. Özür dilenen tarafın, özrü kabul etmesi gibi bir dayatma yapılmamalıdır. Tatsız durumu ortadan kaldırmak ve insanlar arasındaki ilişkiyi tekrar güçlü kılabilmek için kullanılmaktadır. Özür dilemek büyüklüktür kendine güveni getirmektedir. Bilmeyi yüzleşmeyi getirmektedir. İtibarı ve güven duygusunu artırmaktadır. Empati yeteneğinizin olduğunu gösterir ve sözünüz kadar davranışlarınızın önemini de güçlendirmektedir. Bize değişme imkanı sağlamaktadır. İnsanı küçültmemektedir, aksine yüceltmektedir.Toplumun huzuruna, insanların iç dünyalarının onarılmasına katkı sağlamaktadır. Özür dilemek hatalar tekrarlanmazsa anlam kazanmaktadır. Özür dilemek gerçekten de insanların arasındaki mesafeyi kısaltır, iletişimin önünü açmaktadır. İnsanlar arasında soğukluğu sona erdirmektedir. Yeniden bağ kurmayı hızlandırır. Özür dilemek de sadece nazik olmak değil aynı zamanda da adil olmak anlamına gelmektedir. Tüm insanların eşit olduğu duygusunu hatırlatmaktadır. Özür dilemek iki taraflıdır. İçtenlikle özrümüzü sadece karşı tarafı onurlandırmakla kalmaz, kendi açımızdan da bir iyilik yapmış oluruz. Böyle davranarak öncelikle kendi yolumuzun açılmasını sağlamaktadır . Sağlıklı bir kişilik geliştirip kendimize özsaygımızı geliştirmektedir. Kalpler kazanmayı getirmektedir. Doğru ve gerektiği yerde kullanılıyorsa anlamı büyüktür.Sık Sık yapılan hatalar ve sık sık dilenen özürlerin hiç bir anlamı kalmadığından değeri de olmayacaktır. Dürüstlüğü ortaya koymaktadır . Güçlü bir karakter olduğunuz için hata yapmaktan çekinmediğinizi göstermektedir. Özür dilemek vicdani bir muhasebeyi getirmektedir ve bir anlamda kişinin kendi kendini yargılamasıdır. Özür, özür dileyeni alçaltmamaktadır. Yapıcılığıyla yakınlaştırmaktadır. Yenilgi değildir.Kayıp hiç değildir. İnsanı küçültmez. Ayıp asla değildir. Kazanmayı beraberinde getirmektedir. Özür dileme cesareti olmadır., Bazen ateşe su atmak gibidir. Bir yeni başlangıç yapma iradesinin ifadesidir. Özür ve bağışlama, bir yeniden başlamayı getirmektedir. Hayatımızdaki ilişkileri daha güzel kılmaktadır. Anlaşmazlıkların şiddete başvurulmadan çözümlenmesini sağlamaktadır. Bir ortaklasma gayretini, bir barış çağrısını içermektedir. Tamamen kendi bilinç bütünlüğünü korumaktır. Kısa bir hikâyeyle yazımızı bağlayalım : Genç delikanlı hırçın, asi arkadaş, eş dost akraba demiyor kırıyor herkesin kalbini. Günün birinde bu hayat onu sıkmaya başlamışken babasına, ben aslında herkesle iyi olmak istiyorum bana yardımcı ol der, babası da kabul eder. Şimdi beni iyi dinle evladım der şu tahta perdeyi gördün mü? Evet der çocuk, şimdi al şu parayı git nalburdan hepsiyle çivi al gel, neden çivi istediğini anlamaz ama itirazda etmez gider çivileri alır getirir. Babası bak oğlum bu günde itibaren kaç kişiyi üzer kalbini kırar yada kötü davranırsan her kişi için bir çivi çak bu tahta perdeye eee der çocuk sonra ,sen hele çakmaya başla da sonrasını düşünürüz der ve gider, çocuk buna da bir mana veremez. O gün yine insanlara kötü davranır ve her kötü davranmaya bir çivi çakar tahta perdeye günün sonunda otuz sekiz çivi sayar sayar da bu yaptığından utanır. Derken çivi çakmaya devam eder ama her geçen gün dahada azalmıştır çivi sayısı gün gelir hiç çivi çakmaz olur bir kaç gün sonra babasını yanına gider ve artık perdeye çivi çakmadığını söyler. Babası da ona bu günden sonrada devam etmesini ancak tahta perdeye çivi çakmadığı her günün sonunda tahtadan bir çivi sökmesini söyler. Delikanlı da babasının verdiği görevi yapmaya devam eder ve her gün bir çivi söker, gün gelir sökülecek tek bir çivi kalmamıştır tahta perdede. Özgür KARAKAYA
- Tonguç'a Sosyalist Parti mi Kurduracaklardı
Köy Enstitülerinin baş mimarı ve 1935-1946 yılları arasında İlköğretim Genel Müdürlüğü yapan İsmail Hakkı Tonguç’un Türkiye’nin köy eğitimi davasına ne kadar çok zihin yorduğu ve çaba gösterdiği bilinen bir gerçektir. Sade yaşamı ve mütevazı kişiliği ile de Enstitü öğrencilerinin kalplerini fethetmiş ve onlar tarafından “Tonguç Baba” olarak anılmıştır. Hakkında pek çok makale ve kitap da yazılmıştır. Onun sağ kolu olan şube müdürü Ferit Oğuz Bayır, geçen hafta ölümünün 20. Yılında bir toplantıyla anıldı. Bu vesileyle onun 1971’de basılan Köyün Gücü kitabını yeniden okurken, şimdiye kadar dikkatimizi çekmemiş bir paragrafa takıldım. Kitabın 272. Sayfasında “İsmet İnönü-Hakkı Tonguç, Sosyalist Parti” ara başlığı altında şunlar yazılıyor: “Yazmak lazım: Talim ve Terbiye Dairesi Ankara’da Yüzbaşı apartmanında çalışıyor. Hakkı Tonguç, ilk öğretim umum müdürlüğünden Talim ve Terbiye üyeliğine kaydırılmış. Onun yanına gidip gelen tanışları var. Ondan (Hakkı Tonguç’tan) uzaklaşma havasının daha esmediği günlerden bir gün, Hakkı Tonguç’un üyelik odasında yanındakilerle seçim sonrası havasına deygin konuşmalar geçiyor. Bu arada Hakkı Tonguç, odadakilere İnönü’yü kast ederek “İster misiniz Sosyalist Parti’yi başkasına kurdursun?” demişti. Bu, söyleşmelerin sonu oldu. Benim bu son cümleden çıkardığım, sezinlediğim İnönü’nün Hakkı Tonguç’ta sosyalist bir partiyi kendisine kurduracağı sanısını uyandırmış olacağı izleniminden ibarettir. Başkaca kesin bilgim yoktur.” Şimdiye kadar üzerinde durulmamış bu bilgiler, gerek Türkiye’nin sosyalist partiler tarihi, gerekse Tonguç’un siyasi kişiliği açısında irdelenmeye değer. TONGUÇ BİR SOSYALİST MİYDİ? Oğlu Engin Tonguç’un bana anlattığına göre İsmail Hakkı Tonguç, hep CHP’ye oy vermişti. 24 Haziran 1960’ta öldüğüne göre onun sağlığında zaten seçime girebilen bir sosyalist parti olmadığından bu doğaldır. Ancak Tonguç’un sosyalist ruhlu bir aydın olduğu yaptığı işlerden ve kişiliğinden bellidir. İçinde ağasından eşrafına, memurundan gazeteci ve yazarına kadar her meslekten ve faşist eğilimler taşıyanlardan demokratına kadar her siyasetten insanın bulunduğu 1923-1950 yıllarının iktidar partisi ve 1925-1945 döneminin tek partisi CHP’nin içinde sosyalistlerin de bulunabileceğini kabul etmek gerekir. Tonguç’un sosyalizm ideolojisinden etkilenmesi için yeteri kadar sebep de vardı. O Bulgaristan’da bir köylü çocuğu olarak 1893’te doğmuştu. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarının geçtiği Bulgaristan’da sosyalizm akımı özellikle öğretmenler arasında çok yaygındır. Tonguç İstanbul’a geldiğinde rüştiye öğrencisidir ve 21 yaşındadır. Kastamonu öğretmen okulunu bitirdikten sonra Almanya’ya gönderildiği ve burada kaldığı 1918-1920 yıllarında da Almanya’da sosyalim akımı çok güçlüdür. Spartaküstlerden etkilenen Türk öğrencilerinin de 1919’da yurda dönünce bir sosyalist hareket başlattıkları biliniyor. 1921’de yeniden Almanya’ya gönderilen Tonguç, 1922’de Kastamonu’da öğretmendir. 1919-1921 yıllarında da Türkiye’de aydınlar arasında sosyalizm rüzgârı esmekteydi. Onun köy eğitimi ile ilgili hayata geçirmeye başladığı kurumlar, ilköğretim müdürlüğü müdürlüğü yapıldığı 1935’ten sonra Köy Öğretmen Okulları, Eğitmen Kursları ve nihayet 1940’ta açılan Köy Enstitüleridir. SOSYALİST PARTİ İÇİN GÖREVLENDİRME? Ferit Oğuz Bayır’ın “Yazmak lazım” diyerek ip ucunu verdiği konuşma çok partili hayata geçildi bir devrenin başında, 1946’da geçiyor. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, onu İlköğretim müdürlüğünden alıp bir sosyalist parti kurmaya teşvik etmesi de Atatürk’ün 1930’da en yakın arkadaşlarından Fethi Okyar’a kurdurduğu danışıklı Serbest Fırka olayını hatırlatıyor. Böylece yoksulluk ve baskıdan bunalmış kitlelerin tepkisi ölçülmeye çalışılmıştı. Bu partinin hızla gelişmesi ve İsmet Paşa’nın başında bulunduğu hükümete rakip olması, partinin gene bir emirle kapatılması ile sonuçlanmıştı. Tonguç’un Talim Terbiye Kurulu odasında arkadaşlarına söylediği o cümle, İsmet Paşa’nın sosyalist parti kurma işiyle onu değil de bir başkasını görevlendirme duyumunun alındığını düşündürüyor. Bu parti kurma işi Tonguç ile İsmet Paşa arasında yalnızca görüşülmüş müdür, yoksa kararlaştırılmış mıdır açık değil. Tonguç’un bu fikri bir kalemde reddetmediği de anlaşılıyor. KURSAYDI NE OLURDU? Tonguç böyle bir partinim başında bulunsaydı ne olurdu? Partinin hükümet denetimde olduğu gerçeği gizli kalamaz ve sosyalistler böyle bir partiyi benimseyemezdi. 1946’da kurulan iki sosyalist parti Esat Adil Müstecaplıoğlu’nun Türkiye Sosyalist Partisi ile Şefik Hüsnü Değmer’in başında olduğu (yeniden canlandırdığı) Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Partisi, çok geçmeden sıkıyönetim Komutanlığı tarafından kapatılmıştır. Tonguç Talim Terbiye kurulundan da alınacak ve iyice itibarsızlaştırılacaktır. Gerek CHP iktidarının son yıllarında, gerek Demokrat Parti’nin iktidarında Enstitü mezunları bile onu evinde ziyaret etmekten çekinir olmuşlardır. O koşullarda sosyalist bir parti başkanı olmayacağı açık olduğu gibi CHP içinde bile bir görev alamazdı. Sonuç olarak eğer doğruysa Tonguç’a bir sosyalist parti kurdurulması niyetinin sonuçsuz kalması kendisi ve Türk sosyalizmi için iyi olmuştur. Güdümlü bir parti itibarlı bir parti olamazdı. Tonguç da bu parti ile itibarını koruyamazdı. +Bu parti zaten kapatılırdı. Zira ABD’nin yardımla ayakta tuttuğu bir ülkede, sosyalist partiye göz yumması beklenemezdi. 1956’da böyle bir parti kurmayı Hikmet Kıvılcımlı denedi ama parti hükümet tarafından kapatıldı. Sosyalistler Demokrat Parti döneminde siyasi arenaya çıkamamışlar, bu ancak 1960 İhtilalinden sonra mümkün olabilmiş fakat onlar da yaşatılmamıştır. (15 Kasım 2018)
- Ferit Oğuz Bayır'ın Mirası
Ferit Oğuz Bayır öleli 20 yıl olmuş! Köy Enstitülerinin mimarı olan İsmail Hakkı Tonguç’un sağ kolu ve çalışma arkadaşı idi. Enstitülerle ilgili bütün yayınlarda adı geçer. 1899’da doğmuştu. 100 yaşına basmaya 54 gün kala, yaşadığı Foça’da hayata gözlerini yumdu. Emekliliğinde yetiştirdiği zeytinliklerden ve işlettiği pansiyondan elde ettiği gelirlerini Ferit Oğuz Bayır Edebiyat ödüllerine harcadı. Beş daireden oluşan yazlık pansiyonlarından birini hayranı olduğu Nazım Hikmet adına kurulmuş Vakfa, dördünü ise kurulmasına ön ayak olduğu Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfına bağışladı. Asıl büyük mirası, eğitim tarihimize bıraktı. Değerini bilenlere… Ölümümden sonra onun için birkaç anma toplantısı düzenlendi. Bu kez 9 Kasım'da Ankara’daki vakıfta 20. Yılı için bir anma programı yapıldı. Hepsi yaşlı kuşaktan 30 kadar katılımcı vardı. Torunları da geldi. Gençlerin, hele genç öğretmenlerin ilgi alanında olmadığı anlaşılıyor! Geçmişte eğitim ve öğretmen mücadelesinde hizmetlerle bulunmuş muazzam bir manevi miras bırakmış olanlarla bugünkü eğitim kuşağı arasında bağ kurmak için az mı uğraştık? Anlaşılan yaşamakta olduğumuz gelişmeler bizi bu konudaki başarıdan yoksun bırakmış. Oysa geçmişi olmayanın geleceğinin de olamayacağı o kadar açık ki… Meslektaşım Nursel Ceylan, Ferit Bayır’ı anlatmak için iyi bir hazırlık yapmış. Başarıyla sundu. Söz bana geçti. Onunla yüz yüze ilk kez 1992’de Foça’da görüşerek dört saat süren bir söyleşi yapmıştım. Tek kitabı olan ve 1971'de basılan Köyün Gücü kitabını da orada vermişti. Başka yazılarla da besleyerek Öğretmen Dünyasında kapak konusu yapmıştık. Sonra 1996’da altı kuruluş, ona bir şükran plaketi sunmaya karar verdik. Bir 17 Nisan programında bunu açıkladık. Kendisi yaş sorunundan ötürü Ankara’ya gelemiyordu. Kalktık, Foça’ya gittik. İzmir’den gelen öğretmenlerle de buluştuk. Belediye Konferans Salonunda yapılan törende şükran plaketimizi kendisine sunduk. KUVA-YI MİLLİYECİ Hâlâ kalpağı başından eksik etmiyordu. Çünkü o, bir Kuvayı Milliyeci idi. Edirne Öğretmen Okulu öğrencisi iken Trakya’da gönüllü savaşçı olmuştu, Yunan işgali nedeniyle Bulgaristan’a sığınan askerler arasındaydı. Orada bir süre köy öğretmenliği yaptı. Bulgaristan’da en çok iki kişinin adı dolaşıyordu: Lenin ve Mustafa Kemal. Bulgar öğretmenleri arasında sosyalizm çok yaygındı. 1921’de Türkiye’ye dönerken Yunanlılar tarafından esir edildi, üç ay Larissa kampında tutuldu. Uluslararası kuruluşların araya girmesiyle İstanbul’a döndü. İstanbul’da Maarif Nezareti’ne başvurarak görev istedi. Nazır, eline, Ankara’nın Maarif Vekili Hamdullah Suphi’ye bir mektup vererek onu Ankara’ya yolladı. Nazım Hikmet ve Vala Nurettin’den birkaç gün sonra İnebolu yoluyla Ankara’ya gitti. Konya’da talimgâha gönderildi. 1923’te Foça’da öğretmenliğe başladı. Çok geçmeden onu ilköğretim müfettişi yaptılar. Eğitmen kurslarında eğitim şefiydi. Trenle yaptıkları Eğitim Sergisi nedeniyle Tonguç’la tanıştı. Gizlice Nazım Hikmet’in şiirlerini dinlerlerdi. En kapsamlı hizmetini 1940’ta açılan Köy Enstitülerinde İlköğretim Şube Müdürlüğü sırasında yaptı. Ferit Oğuz Bayır, Köyün Gücü kitabında Cumhuriyet hükümetinin köy eğitimi davasını sıkı tutmamakla eleştiriyor. Özellikle İsmet Paşa’ya çatıyor. Osmanlı’dan devşirilmiş Cumhuriyet bürokrasisinin köy ve köycülük davasını anlamadığını konuşmalardan ve kararlardan örnekler vererek anlatıyor. Köy eğitimi davası ancak 1940 Köy Enstitüleriyle gerçek sahiplerini bulmuştur ancak siyasi iktidar buna tahammül edemeyerek (enstitülerde komünist yetiştiği korkusuyla) bu kurumları budamış, 1946’da Tonguç’la birlikte Ferit Oğuz da görevinden alınıp pasif görevlere atanmıştır. SOSYALİST BİR EĞİTİMCİ Benim konuşmamda yeni olan taraf Ferit Oğuz Bayır’ın bir sosyalist olduğu, Tonguç’un da böyle bir ruh taşıdığıdır. Resmiyette sosyalizm bir öcü olmaktan kurtulmadığı için enstitülü yazarlar ve enstitüler hakkında araştırma yapan akademisyenler, onlar için bu sıfatı kullanmaktan kaçınmışlardır. Onların laik birer eğitimci olduğu işlenmiş, bir de “köylü çocuklarını okutmak istiyorlardı” gibi merhamet çağrıştıran bir işin adamı oldukları üzerinde durulmuştur. Tonguç’un ve Bayır’ın düşünsel yapısını oluşturan sosyalizmin kaynakları üzerinde de durmaya çalıştım. Tonguç da sosyalizmin yaygın olduğu Bulgaristan’dan gelmişti. 1920 yılında bütün Anadolu’yu kaplayan solculuk akımı, o yasaklandı diye kaybolup gitmemişti. Sosyalistlerin bir kısmı tamamen etkisizleştirilse de bir kısmı CHP içinde varlıklarını korudular. Zamanın tek partisi içinde her unsur vardı. 1940’larda aydınlar ve gençlik içinde hem ırkçılık, hem sosyalizm gelişiyordu. Sonunda ağaların ve beylerin hizmetindeki asık suratlı bürokratlar halkçı kanadı bastırdılar. 1946’da kurulan iki sosyalist partiyi kapattılar da Demokrat Parti gibi bir partiye izin verdiler ve iktidarı ona teslim etmekte sakınca görmediler! Onuncu yıl Marşı’nda geçen “Her yaştan on yılda 15 milyon genç yaratıldığı” bir aldanıştan ve geniş ölçüde Ortaçağ şartlarını yaşayan Türkiye’nin üzerine çekilen ciladan ibaretti. Rejim, köylülerle işbirliği yapmaya, onları örgütlemeye yanaşmamış, köylülerden alınan ağır vergiler köy hizmetlerinde değil, kentlerde burjuva yaratmakta kullanılmıştı. Bayır, köy eğitimi için kaynak ayrılmayışından yakınıyor. İşte o devasa köylülük, yıllardır CHP’den öcünü alıyor. Onlar 1950’den sonra kentlere akın etmeye başladılar ama kafalarını köyde bırakmadılar. Köylüler, işçiler, kent emekçileri iktidara gelmedikçe, hiç değilse ortak edilmedikçe işin varacağı yer burasıydı. Cumhuriyet’ten önce de Türkiye’de Batıcı laik bir kesim vardı. 1940’ta bu kesimin oranı muhtemelen yüzde 10 kadardı. Aradan geçen 70-80 yıl içinde bu oran CHP’nin aldığı oyun da gösterdiği gibi yüzde 25’e çıkabildi. Tonguçların ve Ferit Oğuz Bayırların bastırılması, iktidarın ve köylülerin sağ ve işbirlikçi partilere, teslim edilmesi sonucunu doğurdu. Türk’ün aklı sonradan gelirmiş. Geldi mi dersiniz? Geldiyse bile atı alan Üsküdar’ı çoktan geçti. Bu vesile ile Ferit Oğuz Bayır’ın da kalpağı ile izini sürdüğü Kemal Atatürk’ü, ölümünün 80. yılında, bağımsızlık için savaşırken şehit olmuş köylüleri de katarak saygıyla anıyorum. (10 Kasım 2018) “Dün Bugün Yarın” adlı bloğumdaki öteki yazılar için: zekisarihan@gmail.com
- Andımız Tartışması Üzerine:
BİLİP DE BİLMEZLİKTEN GELMEK… Neyse ki Andımız tartışması hayırlı bir olaya vesile oldu. Af tartışmasıyla birlikte AKP ve MHP’den oluşan Cumhur İttifakının önümüzdeki yerel seçimlerde birlik olma kararını bitirdi. İttifakın bundan sonra başka konularda da dikiş tutacağı şüpheli. Türkiyeli Kürtler, 1933’ten beri okullarda çocuklarına her sabah “Türk’üm, Ne mutlu Türküm diyene” diyen andımızın söylettirilmesinden rahatsızdılar. AKP Hükümeti, “Açılım” döneminde Kürtlerle barışmak için 2013’te okullarımızdan Andımız’ı kaldırdı. Biri milliyetçi, diğeri laik kimliği ile tanınan iki öğretmen sendikasının açtığı davayı beş yıl sonra sonuçlandıran ve idarenin bu işlemini iptal eden Danıştay kararı üzerine konu yeniden alevlendi. Bu gelişme, şimdiye kadar hükümetin emrinde olduğu izlenimi veren yüksek yargı çevrelerinin de yalnız AKP’lilerden değil, MHP’lileri de içine aldığını, yani bir koalisyon halinde bulunduğunu düşündürüyor. Ne kadar uzun sürerse sürsün, her koalisyon sonunda bozulur. AKP Andımızı kaldırırken bir taşla iki kuş vurduğunu düşünüyordu. Hem Kürtlerin desteğini alacaktı hem de Cumhuriyet tarihi boyunca İslam kimliğinin yerine konulmuş Türk kimliğini devletin ortak bir değeri olmaktan çıkaracaktı. Bütün eğitim kurumları, Kur’an kurslarındaki eğitime benzetilecekti. Günümüzde bile “Sen nesin?” diye sorulsa ve seçenekler sıralansa “Müslüman’ım” seçeneğini en başa olacak yurttaşların sayısı AKP’ye oy verenlerden bile fazladır. Ölüleri defnettikten sonra oradaki cemaati biraz uzaklaştırıp ölüye “talkın”da (telkin) bulunan imam da, sorgu melekleri gelince ölünün ona söyleyeceklerini kopya olarak verir. “Dinin İslam, Kitabın Kur’an, Peygamberin Hazreti Muhammet..." ÜMMETÇİLİK, MİLLİYETÇİLİK, TOPLUMCULUK Milliyet kavramı, 18. Yüzyılda Fransız ihtilaliyle ortaya çıkmış ve ister aynı dinden, ister farklı dinlerden olsunlar, topluluklar ümmet olmaktan millet olmaya geçmiştir. Bu olgu biraz geç kalınmış olsa da Kürtler için de söz konusudur. Ne var ki Türk milliyetçiliği kendinde millet olma hakkını görürken Kürtler için bu hakkı reddetmektedir. Kürtlerden Türklere tabi olması ve ancak Türklerin izin verdiği oranda ve çerçevede kendilerini ifade edebileceğini şart koşmaktadır. Bu zihniyet de ümmetçilik gibi geride kalmış olması gereken bir anlayıştır. İnsanlık daha ilerisine ulaşmıştır: Halkçılık. Başka bir adıyla sosyalizm. Sosyalizm, insanların ne dinini, ne de milliyetini hedef alır. Onun başa aldığı değer emektir. Hani Fikret Otyam’ın Zonguldak kömür madenlerinde çektiği fotoğraftaki gibi. Onu biz 1968’de okul kantinini duvarına işlemiş ve altına kocaman harflerle “Emek En Yüce Değerdir” diye yazmıştık. O maden işçileri, Müslüman mı değil mi? Alevi mi Sünni mi, Türk mü, Kürt mü belli değildi. Yalnızca işçiydiler… İnsanları din ve milliyetlerine göre bölmek yanlıştır. Zıtlaşma bunlar arasında değil, emekle sermaye arasındadır. Emperyalizme bağımlı ülkelerde içerdeki büyük sermaye dışarıya bağımlı, hükümetler de işbirlikçi olduğundan, emek mücadelesi, emperyalizme karşı bağımsızlık ve demokrasi mücadelesi biçimini alır. Andımız tartışması vesilesiyle ülkede yeni ittifaklar oluştu. Cumhur İttifakı cephesinde AKP ile MHP, karar nedeniyle karşı karşıya geldi. Birbirleriyle deyim yerindeyse “Balta-bıçak” olan AKP ile HDP aynı safta yer almış oldu. Öğretmen Sendikalarından Eğitim Bir-Sen’le Eğitim-Sen bir yanda, Türk Eğitim-Sen ile Eğitim-İş öte yanda kaldı. CHP de AKP’ye karşıtlık üzerinden tavrını Andımız taraftarları yanında koymuş gibi. DEVRİMCİ EĞİTİM ŞûRASI’NIN ANDI Ortamın toz dumana bürünmesi nedeniyle göz gözü görmediği bu tartışma ve ayrışmada en zayıf kalan, emek cephesidir. Onun sesi çok kısıktır. Solcuların büyük bir kısmı geçmişinde aldığı tutumu unutmuştur ve o değerleri savunmaktan aciz hale gelmiştir. Bu durum, 1960’larda yükselişe geçmiş olan emek mücadelesinin nasıl geriletildiğini, ortalığın ümmetçi ve milliyetçiliğe kaldığını gösteriyor. Devrimci dönemimizle bugünkü durumumuzun karşılaştırılması için 2013’te yayımlanan konu ile ilgili yazımın linkini buraya koyuyorum. 1968’de TÖS’lü öğretmenlerin düzenlediği Devrimci Eğitim Şûrası’nda hep birlikte söylediğimiz Andımız’dan ne kadar geriye düştüğümüzü de göreceğiz. O tarihlerde devrim yükseliyordu, şimdi ise karşı-devrim yükseliyor… Herkes geçmişte bulunduğu yerden biraz daha sağda yer arıyor… https://odatv.com/turkum-dogruyum-devrimciyim-2109131200.ht… Şimdi demagoji zamanıdır! Yazar-çizerlerimiz ve politikacılarımız her şeyin farkındadırlar, fakat farkında değillermiş gibi sorularla birbirlerini sıkıştırıyorlar. Edebiyatta bilip de bilmezlikten gelme sanatına “Tecahül-ü arif” derler. Milliyetçilik, saflığa vurarak “Andımızın neresine karşısınız? Siz Türk değil misiniz? Çalışkan olmanın neresi kötüdür” diye sormakta, iktidar çevreleri ise yetiştirmeye çalıştıkları cevaplarda gevelemeyi tercih etmektedir. Bunun doğru yanıtı şudur: Türk’üm, bununla gurur duyarım ama aynı vatandaşlığı paylaştığımız insanların bir kısmı Türk değil. Onlara zorla Türk’üm dedirttirmek vicdana sığar mı?” Bu soru, 1928’de Anayasadan “Türkiye’nin dini Din-i İslam’dır” ibaresini çıkaranlara da sorulmuş olmalı? “Siz Müslüman değil misiniz? Devletin İslamlığı sizi niçin rahatsız ediyor?” Onun yanıtı da şuydu: “Müslüman’ız Müslüman olmasına da devlet dinler karşısında tarafsızdır. Ve modern ihtiyaçlar üzerine temellenir.” AKP, Danıştay kararına, yani Andımıza karşı çıkarken MHP’yi feda etmeyi göze alıyor. Onun yerine son seçimde yaptığı gibi İslamcı Kürtlerin ve Saadet tabanının oylarını almayı umuyor. ZİHNİM BUGÜN DE ORADA! Bu ayrışmada en “talihsiz” parti, genel seçimlerde olduğu gibi gene CHP’dir. Parti, yerel seçimlerde el altından ittifak yapmaya çalıştığı iktidara muhalif Kürtlerle arayı açmaktadır. Danıştay kararına karşı çıksa bu kez de kendisine oy veren geniş bir milliyetçi seçmen kitlesinin protestosuyla karşılaşacaktır. AKP için de CHP için de “Yukarı tükürse bıyık, aşağı tükürse sakal”dır. Yanlışların çarpıştığı bir arenada, doğruların bayrağını kaldıracak yerde, bu iki yanlıştan birinin arkasında saf tutmak zorunda olduğumuzu hissetmek, gitgide karanlığa gömülmekten başka bir şey değildir. 1968’de Otyam’ın fotoğrafı görülen afişin altındaydım. Zihnim bugün de oradadır. (24 Ekim 2018) Diğer yazılar için: zekisarihan.com
- Kariyerizm
``Kariyer yapmak harika! Ama soğuk gecelerde kariyerinize sarılıp yatamazsınız" Marilyn Monroe Kariyerizm; kariyer yapmayı en yüksek amaç olarak gören düşünce sistemidir. İnsan ilişkilerinin zayıflamasıyla, bütün insani duygulardan arındırma, apolitik, asosyal, egoistliği beslemektedir. İlkokuldan itibaren öğrencilere aşılanan “Kariyerizm sevdası”, “para kazanma hırsı” ile birlikte; “iyi bir yerlere gelememe korkusu” ve “maddi açıdan gelecek korkusu”gibi anamalcı düzenin var etmiş olduğu duygularla öğrencilerde ruhsal ve düşünsel bozukluklara sebep olmaktadır. Uzun vadede tükenmişlik dediğimiz kısır bir döngüye sürüklemektedir. Mutsuzluğu anlayışsızlığı ortaya çıkarmaktadır. İnsanın, kendisine yabancılaşmasına neden olur. Çalışma hayatının sıkıcılığını gözardı etmeyi getirmektedir. Rekabet olgusunu kullanarak üstünlük hissi verebilmektedir. Karşılığında uzun ve yorucu yılları almaktadır. Elinizde kalan kırışıklıkları ve boşlukluğu da getirmektedir. Sadece şirketlerin işine yaramaktadır. Özgeçmişler bir satış ve pazarlama aracı durumundadır, kişi özgeçmişi hazırlarken, işverene sağlayacağı faydaları ön plana çıkarmasına bakılmaktadır. Bulunduğun kariyer basamağını da asla yeterli görmemeyi, hep daha üst bir basamağa tırmanmayı getirmektedir. En üst basamakta ise pek çok mutsuz ve tatminsiz insan görünmektedir, her şey istedikleri gibi olduğu halde kendileri istedikleri gibi olamadıklarından... Hep daha fazla çalışma on plana çıkmaktadır . Şirket çıkarları senin iyi veya kötüyü belirlemende tek geçerli ölçüttür. Hep fazlasını isteme duygusundan , hırsı yüzünden oluşmaktadır. Şişirilmiş balon gibidir. Toplumu kapitalist ideolojiyiyle idealleştirmektedir. Tüketime hizmet etmeyi yaşamın içine yerleştirmektedir. Gergin olmayı getirebilmektedir. Sosyal çevreni, alışkanlıklarını değiştirmeyi getirebilmektedir.Ara vermeyi, ertelemeyi, dikkat dağıtacak öteki meşgaleleri ve bunlardan kaynaklanan performans düşüklüğü de tolore edilmemektedir. Sistemin sorunlarıyla derdi olmayan insan tipi yaratılmasına destek vermektedir . Siyasetçi olmak ya da ticaretle uğraşmak fikrini benzer biçimde desteklemektedir,çıkar yol görmektedir kariyer basamakları... Mutsuzluğu, tatminsizliği ve diğer can sıkıcılığı getirmektedir.Özel hayatı, kişisel bütünlüğü, etikle olan bağı kaybetme pahasına kariyer mücadelesine girmeyi getirmektedir kariyerizm. Etiketi olan ve cebi dolduran meslektir. Meslek içinde önümüze gelen yaşamlar da ezilip geçilmektedir. Yapılan iş kisiye sahip olmaktadır. Sanki, fillerin savaşından payını alan çimenler gibidir onlar. “Bir şekilde bir yere gel ama nasıl gelirsen gel kolaycılığı" bu anlayışın amansız kurallarını oluşturmaktadır. Genelgeçer Pragmatik(faydacı) davranış en temel davranış biçimidir bu yolda. Amaç ise bir yere gelmek ve girdiği kabın biçimini alabilmektir. Yaşama değer katmak ve fark yaratmak peşinde değildir. Bunu yapan kişilerin ürettikleri de onlar için bir anlam ifade etmez, popülist değerlerin bilinmesinden öteye gidemezler. Kariyerizm yolundakilerin bir yaptığı da, işi patrondan daha çok sahiplenmektir. Kraldan çok kralcıdırlar bir deyişle...Burjuva düzene çok daha derinden görünmez bin bir iplikle bağlı bulunmayı getirmektedir. Sahte ve yapaylık ön plana cıkmaktadır. Bir yere bas olma ve bir yerlerde yer edinmenin etkisinde kalmadır. Tatlı su balığı gibidir, zor zamanlar, idealler yer almaz. İnanılmayan değerler ona yarar getirecekse hararetli savunmayı getirmedir. Karyerizmin ezeli maskesi demagojidir: Demagoji: Yalan yanlış lâfla, kuru kalabalığı “ayartıp”, yoldan çıkarmaktır. En önemli belirtisi, ilkesizliktir. İlkesizlik,kariyerizmin temel ilkesini olusturmaktadır. İlkesizliğin ilke haline gelmesi, en berrak ifadesini, “Ben dümenime bakarım, gemisini kurtaran kaptan” felsefesinde bulmaktadır. U dönüşler kariyerizmde sık görülmektedir. Başarısızlığın tek sebebi ise bireyseldir. Konunun düşük ücretler, fazla mesailer, mobbing, mesleğin tarihsel gelişimi ve günümüzdeki durumu ve serbest piyasa ekonomisinin uyguladığı ekonomik şiddet ile en ufak bir ilgisi bulunmamaktadır. Kariyerizm, hayal tacirliğinden öte bir şey değildir. Yaşanamamış, insan olmaya, insanca yaşamaya verilememiş zamandır. Bütün arkadaşlıkları da geri planda bırakabilmektedir. Hatta aile ilişkilerini ve özel ilişkileri dahi... Sistemde herşey başarıya endekslenmektedir. Sadece basit sevgi gösterileri sunulmaktadır. Sahte alkışlar ve gülümsemeler yer almaktadır. Elbette neye “başarı” dendiği de çok değişik ifadelerle kendini gösteren bir olgudur. Önce kendini değiştirmekle başlar adımlar. Çok düşünerek , olabildiğince az itaat ederek aklın yoluyla. Hayatın merkezine parayı, kariyeri değil sevgiyi yerleştirerek. Kendi isteği ile “ürettiğinden” hoşnut olmayan insan dünyanın en iyi kariyer basamağında olsa da başarısızdır aslında...
- Ermeni Meselesi Üzerine
DÜŞÜNCELER Her zaman siyasetçilerin söylediği bir şey vardır: Türkiye Cumhuriyeti büyük bir devlettir. Büyük olduğunu biz biliyoruz ve buna inanıyoruz. Ancak bunu söyleyen siyasetçiler dediklerinde ne kadar samimiler. Çünkü yine onlar en ufak bir şeyde bu olmaz, bu bizi bölünmeye götürür, diyorlar. Sayısı üç beş bini geçmeyen üniversite öğrencileri yürüyüş mü yaptı. Vay komünistler. Coplayın bunları. Atın deliğe. Bunlara yüz verirsek bölünürüz. Üç beş yüz kişi miting yapıp, türbana özgürlük mü dedi. Vay şeriatçılar geliyor. Bu bizi yıkıma götürür. Birkaç militan dağa mı çıktı. Veya yazar “realite”den mi söz etti. Bu bölücülüktür. Bunun sonu bölünmedir. Hani biz büyük bir devlettik. Peki o halde neden korkuyoruz ve niçin hemencecik bölünüyoruz. Bana kalırsa bu siyasetçilerin yarattığı suni iklimden öteye bir şey değil. Bu hayali paranoya ile kendilerinin daha iyi yönettiklerini ve bizlerin can simidi gibi onlara yapışmamız gerektiğini, aksi takdirde öcülerin gelip bizi yiyeceklerini söylüyorlar. Bölünme tutkalı ile bizleri kendilerine yapıştırıyorlar yani. Hele şu Ermeni meselesi ise akıl alacak gibi değil. Resmi rakamlara göre Ermenistan’ın nüfusu 3 milyon. Bunun Yezidisini, Kürdünü, Azerisini, Rusunu, Gürcüsünü ve sairesini çıkın. Geriye2.5 milyon Ermeni ya kalır ya kalmaz. Yani bizim orta büyüklükteki bir vilayetimiz kadar bir nüfusa sahip bir ülke mi bizi bölecek. Adama gülerler. Ermenistan bu yemeği niçin iki de bir ısıtıp uluslararası sofraya koyuyor. 1-Ermenistan dışında yaşayan varlıklı Ermeniler’e kendilerini acındırarak onlardan para sızdırmak. İstismara dayalı bir tür dilencilik yani. 2-Kapalı bir ekonomi. Despotizmden gelen yöneticiler ve doğal olarak demokrasiden uzak bir yönetim. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonraki cumhuriyetlerin başındaki insanlar nerden geldiler. Hepsi Komünist Partisinin en üst düzey yöneticileri idi. Bu insanların yönettikleri cumhuriyetlerde demokrasiden nasıl söz edilir. Durum böyle olunca bu yöneticiler halkı kendilerine tabi kılmak için illaki dışarıda bir düşman yaratacaklardır. Dikta rejimlerinin genel ve basit stratejisi budur. Bu yönetimin adı ne olursa olsun, parti, ordu,bürokrasi ve aşirete-akrabaya dayalı bir sistem ile varlıklarını idameye çalışırlar. Ermenistan Azerbaycan’a saldırmasaydı çoktan demokrasiye ve liberalizme geçerdi. Elçibey Halk Cephesi yıkılıp yerine Politbüro yöneticisi Aliyev gelmezdi. Biri diğerinin tamamlayıcısıdır. Ve her iki tarafta anlaşma ister gibi gibi yapmaktadırlar. Ve anlaşmadıkları sürece iktidarlarının devam edeceğini umuyorlar. Geçenlerde bir yazımda demiştim. Azerbaycan ya anlaşacak ya da toparlanıp Ermenistan’a topyekün bir savaş açacaktır. Dikkat ediniz ikisini de yapmıyor. Sadece ayağını sürüyor. Ermenistan’a gelince havanda su dövüp, hayal peşinde koştuğunu, Ermeniler’e anlatmanın en kestirme yolu kapıları açmaktır. Batı’ya çağdaş düşünce tarzına, modern üretim tüketim maddelerine susamış olan Türkiye'ye gelip buradaki yaşamı görünce ayakları yere erecektir. Bizim insanımız bir çadırını yerinden oynatmıyor. Bunun için kavga ve savaş veriyor. Hiç Ermeniler’e bırakır mı ata toprağını. Hem de bir avuç insana. Türkiye’nin modernizmini, gücünü dinamizmini görüp niçin kendilerinin de öyle olmadıklarını sorgulayacaklardır. Gelip bizleri gördüklerinde hiç de vampir filan olmadığımızı, tersine onlara insanca davrandığımızı görüp, yöneticilerinin safsatalarının ne olduğunu anlayacaklardır. Ticaret, turizm karşılıklı ziyaretler siyasetçiler tarafından beyinlere kazınmış olan “Sözde Soykırım”ın ve iddiasının nafile olduğunu en etkili bir biçimde anlatacaktır. Onlara demokrasinin, liberalizmin nimetleri direkt olarak gösterilince despotizmden öyle veya böyle kurtulmanın yollarını arayacaklardır. Demokrasilerde çağdaş normlarda kavga yoktur: Barış ve sevgi vardır. Bizi yönetenlerde göreceklerdir ki ne Türkiye bölünüyor ne bir şeycikler oluyor. Ancak böylesi radikal kararları cüce siyasetçiler değil, çaplı,vizyonu geniş, ufku büyük kişiler alır. Liderler alır. Türkler ise tarihin her çağında yönettikleri ırklara halklara son derece hoş görülü davranmışlaradır. Yönetmenin bir şartı da budur zaten. Kapılar açıldıktan sonra korkarım, Ermenistan Parlamentosu Türkiye’ye ilhak kararı alsın. Yeniden Teba-yı Sıdıka olacağız, bizi affedin desinler. Zira onlar yönetilmeye alışkındırlar.
- Seni Seviyorum
YANKI Çıkacağım yüksek tepelere Haykıracağım Seni seviyorum Sesim geri dönecek Seni seviyorum Sevineceğim Son derece genç, güzel, hatta kışkırtıcı bir güzelliği olan tezgahtar kıza yaklaşıp "Ben Sana Aşık Oldum Bir Tanem" deyince yan tarafta bulunan müşteri mi, işyeri sahipleri mi bilemem ama bana bön bön bakıyorlar. Bütün dişiliği ve iç gıcıklayan sesi ile: -Kaseti bitti.CD si var.Kaset için sipariş verdik.Yakında gelecek. Sahi siz hiç aşık oldunuz mu? Ben çok oldum. Çiçeğe, şiire, yaşama, en önemlisi de karşı cinse. Hala da olurum. Bedenimiz gibi köhneyen eski şiir ve hatıra defterlerinin sararmış solmuş,yıpranmış sayfalarını çevirdiğimizde daha iyi duyumsarım. Ne de çok sevmişim meğer. Övünmek gibi olmasın ama sevilmişimde. Mil pardon! Defterlerde aşkın tarifi olan reçeteler görürüz. Aşk bir elmadır, yer çöpünü atarsın, sevip de sevilmemektir, 1+1=1dir gibi. Öyle veya böyle fizyolojik bir olaydır aslında.Yemek gibi, hava, su gibi bir ihtiyaçtır yani. Nasıl ki bunları bulamadığımızda sıkıntı ve açlık çekiyorsak, sevilenin de yokluğu insana ıstırap verir. Benim gibi aşka sevgiye antrenmanlı olanlar ise yokluktan değil de varlığından zevk alırlar.Doyuma ulaşırlar. Yaşamak güzel ama onu anlamlı kılan, insancıl yapan sevgidir. Aşktır. İnsan dışındaki bütün yaratıklar, canlılar yer içer ve ürerler. Organizmalarının bütün işlevi, yaşamlarını ve soylarını devam ettirmeye yöneliktir. Ama yalnızca, evet yalnızca insan, yaşam kaygısı ve beklentisi olmadan sever ve aşık olur. Bu beynin bir üst faaliyetidir. Salgıladığı çok özel hormonlarla kişiyi mutluluğa ya da acıya sürükler. Gerçekten de bir çift söz, bir mektup, bir şiir dizesi, bir şarkı, oyalı mendil gibi çok sıradan şeyler nasıl değerli olabilirdi. Gözlerde başlayıp gözlerde biten şeyin "uyku" ya da "aşk" olduğuna karar veren beyindir. Psiko neronların egoüstü eylemidir.Ve aşkın mantığı yoktur. Öyle olmasaydı elele tutuşarak Boğaz Köprüsü'nden ölüme birlikte nasıl atlanılabilinirdi.Denilebilir ki hayvanlarda da sevgi vardır.İçgüdüsel davranışlarla isteyerek yaşanan aşkı karıştırmayalım. Bir köpeğin sahibine duyduğu sevgi değil, sadakattir yalnızca. Bir anne kedinin ya da ineğin yavrusunu emzirmesi, yalaması, doğanın ona bahşettiği muhteşem bir duygudur. Ama asla bir boğa inek aşkından söz edilemez.Olsa olsa iyi bir damızlık olur. Halbuki gerçek aşkta hiç birleşme, kavuşma bile olmayabilir. Şarkıların şiirlerin büyük çoğunluğu ayrılık teması üzerine değil midir? Ve acaba kaçımız ilk aşkımıza kavuşabildik. Evet aşk, sevgi, tamamen insana özgüdür. İnsanı insan yapan, içgüdülerini değil, duygularını öne çıkaran olağanüstü bir elektriklenmedir. Frekans çakışmasıdır. O kadarki çoğu kez ikincil, beşincil bir ihtiyaçken başdürtü haline gelebilmesidir. Seni seviyorum.Bu iki kelimelik sihirli söz, yaşlı dünyamızda nice olaylara sebep olmuştur. Yuvalar yıkılmış, ocaklar sönmüş, acılar çekilmiş ama pek azı mutlu sona ulaşmıştır. Böyle mi demişti şair: Seni tanımasaydım Seni sevmeseydim Bu şiiri yazamayacaktım Bu sayfa da boş kalacaktı Tabii bu köşede.
- Günahkar Olmak
Uzun ayaklıda viskimi yudumluyorum Kİ-BAR'da. Zaman zaman takılırım bu kibar yere. Sessiz ve nezih olduğu kadar, işletmecilerde hoş sohbet. Ömür çok kısa. Bunun bir kısmını uykuda geçirmek niye,diyor arkadaş. Gerçekten de uyku ölüm halidir. Tıbben hala çözülememiş, zorunlu biyolojik bir faaliyet. Bir şey duymuyor, görmüyor, anlamıyorsun. Yiyemiyor, içemiyor, düşünemiyor, sevemiyorsun. Dolayısıyla yaşam dışı kalıyorsun.Yalnızca organizma asgari düzeyde ve rölantide, işlevini bilinç ve istem dışı sürdürüyor o kadar. Aslında çok gerekli bir fizyolojik dürtü. Ben de bunun bilincinde olduğum için çok az uyurum. Daha çok yaşamak, daha çok sevmek ve hayattan daha çok zevk alabilmek için. Hayat çok kısa ve zevk alınacak şeyler o kadar az ve benim gibilerin imkanları o kadar sınırlı ki. Bütün dinler, disiplinler, öğretiler, ekoller, tekkeler... hep zevk verici şeyleri yasaklıyorlar. Haram günah diye. Bütün bu yasaklara, sınırlamalara, yaptırımlara, cezalara rağmen benim gibilerin ilgisi önlenememiş. Bu dün de, böyle bu gün de... Yarında. Sebebi ölümün anlamsızlığında ya da bilinmez korkunçluğunda. Yasaklanan şeylerin ise çekiciliğinde keyif ve zevk vermesinde. İnsan yaşamın tadına doyasıya varamadıktan sonra, yaşamanın da pek anlamı kalmıyor. Ya da uyku halinde kalmak gibi bir şey oluyor. Ve bakınız bin yıl evvel yaşamış ünlü İran şairi Ömer Hayyam, Allah'a şöyle sesleniyor: Kim senin yasanı çiğnemedi ki söyle Günahsız bir ömrün tadı ne ki söyle Yaptığım kötülüğü kötülükle ödetirsen sen Sen ile ben arasında ne fark kalır söyle Diyerek günahsız bir ömrün tatsız olacağını ve bundan korkulmaması gerektiğini savunuyor. Ve yine bir başka rübaisinde: Bize derler öte dünyada cennet var Huri var,sevgili var,ağza üzüm sarkar Şimdiden uygulasak bunları öyleyse Sonumuz tıpkısı buymuş bizim ahbaplar Diyerek aşksız sevgisiz, şarapsız bir dünyanın anlamsızlığını, yobaz sofilere öte dünyada olanların bu dünyada niçin geçerli olması gerektiğini cesaretle söylüyor. Bense karga olup alçaklardan uçup çok yaşamaktansa, kartal olup yalçın kayalıklarda, doruklarda süzülmeyi tercih ederim. Yasağı da ölümü de takmadan.
- Solculuk
Sol kelimesi tarihte şu sekillerde karşımıza çıkmaktadır: sol "ters, uğursuz, sol taraf" [ Uygurca (1000 yılından önce) ]solamuk "sol elini kullanan" [ Divan-i Lugat-it Türk (1070) ]solak "aynı anlamda" [ Tuhfetu'z Zekiyye fi'l-Lugati't-Türkiyye (1425) Fransa Kralı 16. Louis, Fransız Devrimi öncesi, kurucu meclisi sarayına çağırıyordu. Bir meclis var ama, meclis ne karar alırsa alsın, sarayda yaşayan 16. Louis’in veto etme hakkı vardı. İstemediği her şeyi kafasına göre veto ediyor. Zaten meclisin toplanma amacı; Louis’in veto hakkının kaldırılmak istemesiydi... 1760 lı yıllara gelindiğinde ...Fransa Kralı'nı destekleyen soylular ve Ruhban sınıfı, kurucu meclisde oturum başkanı Mounier’in ‘sağ’ tarafına oturuyorlardı. Kralın böyle bir ayrıcalığı olmaması gerektiğini, herkesin eşit olduğunu savunan, halk destekçisi olan temsilciler ise ‘sol’ tarafa oturuyordu. Değişime açık olmayan muhafazakar kesimle monarşiyi destekleyen, kralın veto hakkının olmasını isteyen ve genel anlamda toplumun kaymak tabakasında olan insanlar ‘sağ’ tarafa oturmuşlardı. O zamanki toplum düzeninin ilerici görüşlü burjuvazi temsilcileri, köylü hakkını ve ileriyi savunan, değişimi isteyen insanlar da 'sol' tarafa oturmuşlardı. “Kalp soldaysa cüzdan sağdadır” der İngiliz deyimi. Orhan Veli de “Sarhoş oldum da/Seni hatırladım yine/Sol elim/Acemi elim/Zavallı elim!”demişti. Bazı yerlerde: Kapıdan çıkarken önce sağ adım atmaları da söylenmektedir. Öfkelenen ve soğukkanlılığını kaybedenlerde, ‘sağduyu’ya davet edilmektedir. Karl Marx da “İnsanların yaşam biçimini belirleyen bilinçleri değildir; ama, onların bilincini belirleyen sosyal yaşam biçimleridir” demişti. Aslında solculuk, ezilenlerin yanında ve halkın yanında yer almadır. Sömürüye karşı durmadır. Emeği en yüce değer olarak kabul etmedir.Dayanışmayı ön plana çıkarmaktır.Paylaşmanın adıdır. Demokrasiyi, özgürlükleri, insan haklarını savunmadır.Emperyalizme karşı olmadır.NATO’dan çıkmayı, İncirlik’in kapatılmasını savunmadır. Tam bağımsız Türkiye yi istemektir. Ülkesini sevmedir. Savaşlara karşı çıkıştır. Duyarlı olmayı getirmektedir. Vicdanı bünyede barındırmaktır. Önyargısız olmayı getirmektedir. Her ağaç, yanan her orman için ne yapip edip mutlaka fidanlar dikebilmedir, onları korumadır. Hes'lere rant için yapılan köprülere hayır diyebilmedir. İtaatkar olmaya karşı çıkıştır. Ormandaki tüm canlıları sevebilmektir. Kumsalda bırakılan çöpleri toplamadır.İsrafa karşı tavır almayı getirmektedir. Kendin gibi olmak demektir.Her yenilgiden sonra silkinip kendi küllerinden yeniden doğmaktır. Hümanizmi yaşama katmaktır. Hoşgörülü olmadır. Ötekileştirmemektir. İnsanın köleleştirilmesine karşı çıkmaktır. Kadın-erkek eşitliğini vurgulamaktadır. Cinselliğin ve aşkın özgürleşmesinden yanadır . İktidara mesafe koymaktadır. Erdemliliği getirir. Hırsızlığa vurguna soyguna yolsuzluğa rüşvete talana cephe almadır. Onurlu bir yaşam sürmektir. Dalkavukluk yapmamaktır. Sürekli araştırarak, kendini yenilemektir. Aklın yanında yer alarak karanlığa,cehalete,gericiliğe karşı durmadır.Toplumun aydınlanmasını desteklemektir. Eleştirelliğin, sorgulayıcılığın dayanak bulmasıdır. Din sömürüsüne karşı olmadır. Bilimin, aklın, yurttaşlığın iyiliğin de umudun da aranacağı yerdir.Birleştirici, birlikten dayanışmadan yana olmaktır. Piyasanın saldırılarını red etmedir. Bütün sosyal hakların alınmasındaki mücadelenin mimarıdır. Kapitalist düzenin belirleniminden örgütlü olarak sıyrılabilmedir. Halkın gelir seviyesini üst noktaya taşınmasından yanadır. Tarım ve hayvancılığı desteklemektir.Eşitlik,adalet için mücadele etmedir. Herkese güvenceli iş herkese için güvenceli geleceği savunmadır. Kültürel anlamda da insan ruhunun gerçek sanatın güzellikleriyle yoğrulmasından yanadır.Herkes için parasız sağlık parasız eğitimi istemektir. Umutlarımız uğrunda yolumuzda omuz omuza yürümedir. Her türlü zorluğa göğüs gerebilmedir.İlkesel olarak uzlaşmadan kacınmadır. Toplumun yaşam kalitesini yükseltmektir. Yaşama eşitlik penceresinden bakmaktır. Özgür KARAKAYA ozgur694@hotmail.com

Hayat ve Sanat
DERGİSİ
Emek veren herkesin ADAsı

























