
Arama Sonucu
maviADA'ya DÖN
Boş arama ile 4493 sonuç bulundu
- Kirli Karanlık
Öyle bir köye düştü ki yolumuz Uçurumdur sağımız solumuz Her yere beton dökmüşler Bahçeleri bozup karanlığımızı çoğaltan Apartmanlar dikmişler Güllerimizi kurutarak dikenleri yeşertmişler Kalmamış zerre kadar toprak Birkaç ağaç var kıyıda köşede Onlar da körelmiş, yok tek bir yaprak Sevgi kirletilmiş, dostluk sürgüne uğramış! Rant kurbanı güzellik Her şey kaba saba Hiç acımadan ve de zevkle Teslim ediliyor kuzular kasaba… **
- GURBETE YAKIN GÖĞSÜNE IRAK
O günlerimden söz ettim mi sana? Fırından yeni çıkmış, az yanmış, buram buram kızarmış ekmek gibi kokan sabahlardan? Rüzgârın önünde bir gazal yaprağı gibi savrula savrula indiğimiz bayırlardan, ürkütücü sislerle bir deniz gibi kaplanmış vadilerden, Cenevizlilerden bu yana kadim insanlığın tüm tarihini barındırdığını düşündüğüm hayalet dolu servili mezarlıktan... Her önüme gelene anlattığım gibi sana da anlatmışımdır…Hiç insanın çocukluğu en büyük depremi olur mu? Konu bensem olur...Bir damlacık bir çocuk, adını bile bilmiyor, akan burnunu ağabeyinden emanet, dizlerine kadar uzayan kazağın kollarına siliyor. Dört müyüm, beş mi, kim bilir? Okula başlamam da öyle bir âlem. Bahçeye toplanmışız. Öğretmen hiç duymadığımız bir adı çağırıyor, elindeki listeden. Sınıfa alacaklar. Çağrılan gidiyor, çağrılan gidiyor, içeri alıyorlar. Arada bir de pek duymadığımız garip bir ad çağrılıyor… Kadın adı mı erkek mi, öyle garip… Sonra yeniden bizimkiler çağrılıyor. Benim adım okunmamış henüz… Ben arkada ayakta durmaktan yorulmuş, yere çökmüşüm, bizi aşıp da çayıra ulaşmaya çalışan bir salyangozu elimdeki çubukla yolundan etmeye uğraşıyorum. Ama kulağım onlarda…Yeniden çağrılıyor o garip ad… Daha yüksek bir ses ve daha yakından…Benim derdim salyangoz, ıslak yuvasına çekilmiş, kaygılı, çıkmıyor… Uzatıyor uzun tüy gibi dokungaçlarını, öteye beriye bakıyor, bakıyor herhalde o ince uzun şeylerle, beni fark edince yeniden kabuğuna… Kurcalıyorum çıksın diye. Baksana, diyor biri öğretmenlerden. Güneşin önünde duruyor, gözlerimi kırpıştırarak görmeye çalışıyorum… Bana mı, der gibi sorduğumu sanıyor o. “Sana tabi, senin adın ne?”Adımı diyorum. Kızıyor öğretmen bu kez, yanına gelen müdüre; bu adını bile bilmiyor, nasıl okula gelir, diyor. Meğer benim başka bir ardım varmış, babamın oyunu… Hayır, hayır sonuçlarına bakarsan ödülü aslında… Bir Acem teyzeyi kıramamış ben doğunca, aramızda kalsın, babam da hep vardı bu, hiçbir kadını kolayına kıramazdı asılında, kendi dünyasında kırılmaktan yorulan kadınlar da onu bulurdu, onun bana kitapta adı geçen, okunur bir ad olan Hüseyin adını koymasına itiraz etmemiş. Ama insanlar bir garip, benim adımı, o öyküsünü annem anlattığında sevdiğim, öldürülüşüne günlerce ağladığım, Kerbela’daki kahraman Hüseyin’in adını değiştire değiştire İsiyin yaptılar. Ne öyle tükürür gibi... Ankara’ya gittiğimde ora çocuklarına adımı deyince ne gülmüşlerdi. İsiyin ha? O güne değin hiç sorunum yoktu, ama ondan sonra oldu. Adımı o gün bugündür hiç sevmem. Değiştir Allahım diyerek yalvarıp durmuştum… Adları Allah takmaz demişti, benden büyük bir çocuk, Ankara’da, gene gülmüştü bana. Babalar, anneler takarmış adları… Babam takmışsa nasıl derim? Allah’a derim ama değiştir diye. Allah insanı cezalandırır, cehennemde yakar ama ona çok var daha, tövbe eder düzeltirim ilerde, öyle inip de tokatladığı görülmüş değil ki… Gel de babama de bakalım. İyi ki annem var, ben de anneme derim.... Demek babam kulak vermiş… İyi de bu hiç duyulmamış, kitapta geçmeyen, kadın mı erkek mi belirsiz ad neyin nesi? Ben hep Rüstem isterdim o zamanlar, Annemin anlattığı Zaloğlu Rüstem var ya, ondan… O gitti bunu buldu… Bu adı anlayıp sevmeme daha çok var… Neyse böylece aldılar beni sınıfa. Sınıftan aklımda kalan güneşi, pencereleri hiç göremediğim....Pencere olmaz mı, vardır da arkadaşlarım benden hep büyük, kocaman adamlar ya...boğuluyorum aralarında. Öyle büyükler ki biri müdürle yumruk yumruğa kavga ettiğinde öğrenmiştim ki, evlisi bile varmış, nasıl ilkokulsa… O zaman öyle işte... Beni eziyorlar; çabuk kavradım küçüksen her yerde ezilirsin, bu okulda da ezilmek kaderim. Onların yaşlarını küçültmek, beni hızla büyütmek olacak iş olmadığına göre… Bir üzülüyorum, bir üzülüyorum… Sonra da anneme babama kızıyorum, ne var beni okula gönderecek, küçüğüm görmüyor musunuz? Ama diyemiyorum, hem okulu seviyorum da. Evde yalnız başıma ne yapacağım, okulda gene birileri var, yaşıtım yok ama birileri var işte… Bir şey yapmalı ama ne? Bulmalı, öyle bir şey yapmalıyım ki herkese galebe çalayım… Onların yapamadığı bir şey… Neyse okumayı söktüm, nasıl olduysa herkesten çok önce. Böylece üstünlük kuracak yolu buldum da… Öğretmen beni tahtaya kaldırıp lokum verdi… Sınıfın o an halini gördüm, tek lokum alan bendim. Kimseye demedim ama ben Ankara’da sıkıntıdan patlarken oyalanırım diye müdürü olduğu okula götürmüştü ağabeyim. Gidip gelirken sökmüştüm okumayı zaten… Çocuklarla yarışabilmek için tek silahım oydu, anlayınca kendimi verdim ve söktüm okumayı… O ara, bir dönem yeniden Ankara’ya gittim geldim. Bir dönem orda okudum. Bu kez başka baktım Ankara’ya, okuldaki çocuklara… Çalacak bir şey arar gibi; kıymetli neleri varsa götürmeye kararlı, öyle baktım ve yazdım aklıma. Yengemin koca bir kitaplığı vardı, çokça okudum, ne bulursam okudum... Desem gülersin, İnce Memet’i bile okudum… Anlamadan bilmeden, kafamı dünya güzeli, yaprak, çiçek zengini bir evrene sokup baktım işte. Anladım mı? Bilmem, ama köpeğime Anavarza adını taktım dönünce. Kırk yıllık Pilot çok aldırmadı bu yeni adlandırmaya ama ben kurt kapıp parçalayana kadar öyle çağırdım onu. Başka şeylerini bilmem ama Ankaralıların konuşmalarını çaldım, okuluma dönünce ben artık Ankaralı gibi konuşuyordum. Beğenilerini hissettikçe sınıfta şakıyorum, kitaplardan okuduğumu, radyodan dinlediğimi, gördüğümü satıyorum, her fırsatta… Katmaya artık katma değil ip diyordum, lağus değil mısır… Etkilendiklerini görüyordum, gördükçe inadına Ankaralı oluyordum. Niye mi, durumdan… Dev gibi onca çocuğun arasında yaşamak kolay mı? Bir de dayakları var… Ama öğretmenler başka aldılar, benim var olmak için kendimi donatmama bir üstünlük gibi baktılar. Bunca marifete bir ödül gerekir, beni ikinci sınıftan üçe değil dörde geçirdiler bu kez… Yani bir sınıf atlattılar, yetmiyor sanki. Düşünebiliyor musun, zaten benden büyükler, şimdi o fark ikiye katlandı. Artık sadece camları değil, gökyüzünü de göremiyorum! Öğretmen tırnaklarımıza bakıyor, mendilimize... Sonra benim küçük elimi alıp kaldırıyor ayağa... Boyum yetmiyor, öğretmenin elinde anahtarlık gibi sallanıyorum...“Ben bu ellerle yemek bile yerim” diyor, öpüyor ellerimi... Bıyıkları batıyor, ama bir hoşuma gidiyor, bir hoşuma gidiyor... Niyeyse arkadaşlarımın hiç gitmiyor. Artık beni her gün dövüyorlar, ağzım burnum kan... En çok da niyeyse burnuma vuruyorlar, çabuk kanıyor ya belki ondan... Dertleri öğretmenin beni çok sevmesi, niye onları sevmiyor da beni seviyor diye... Hiç yıldırmıyor beni dayak; daha çok kesiyorum tırnaklarımı, daha çok yıkıyorum mendilimi, daha çok dersime çalışıyorum. Dayağı hiç sevmiyorum, burnumdan akan kanı da… Giysilerimden çıkmıyor çünkü... Oysa babam harmanda aldığı pantolon için sıkı sıkı tembih etmişti. “Gelecek sene bu zamana kadar başka yok ha…”Babama desem mi, beni dövüyorlar diye. Adım gibi biliyorum; “erkek adam dayak yer mi?” diyecek bana. Erkek adam nasıl bir şeyse! Düştüm diyorum, ağaca çarptım diyorum, bilyeli arabayla giderken uçtum… diyorum. Ne yalanlar ne yalanlar... Olsun, evde asla dayak yiyen bir erkek olamam. Ama aklımda kemikleşiyor; bana bu zulmü annem babam reva gördü, böyle küçük göndererek… Talihsizliğin en korkuncu başıma geliyor: Öğretmen beni bazen gelmeyenin yerine bıraktığım o sınıfa öğretmen olarak gönderiyor. Orada dayımın bir oğlu var, benden beş yaş büyük. O akılsız hala bıraktığım alt sınıfta, zaten kalmıştı da ben ona yetişmiştim. Dayımın oğlu bir kerkenez, aynen öyle tam bir kerkenez, beni bekliyor orda... Sen kerkenezi bilir misin? Sivri uzun gagası, bir kuzuyu bile kapıp götürecek pençeleri olan alıcı kuş. Küçük kedimi nasıl alıp gitmişti evin önünden? Boğazındaki ameliyattan dolayı başı hafif sağa devrili, gözleri kan çanağı, bana bakıyor en arka sıradan. En son bir arkadaşının altına otururken kalem koymuş da arka sıraya sürgüne gitmiş, ondan oraya oturuyor. Bense serçe bile değil; burnu akan, kara kara bir minik uşak... Ama hiç korkmuyorum, gidiyorum gururla ve öğretmenliğimi yapıyorum da bir güzel... Öğretmenin elime tutuşturduğu, sakın esirgeme dediği, boyumdan büyük gürgen sopamı sürükleye sürükleye bir de… Düşünsene, emsallerimin hatta benden büyüklerimin bile zaman zaman öğretmenliğini yapmışım. Beni ne kadar severler anlamak zor değil… Ne var ki sınıfta bana bir saygılılar bir saygılılar sorma… Bayılıyorum. Gerçeği biliyorum, çünkü Azrail'in öz kardeşiyim diyen ögretmenden korkuyorlar. Arada bir yüzünde en korkunç ifade gelip bakıyor da kapıdan. Farkındayım ama bazen sihrin benden, gücümün kendimden olduğunu sanmak yok mu? Hatta bazen şaşırıyorum, gidip o günlerde yiyecek olduğum dayakların büyük bölümünde elebaşılık yapacak kuzenimin sırasına durduk yere tık tık vuruyorum sopayla… Hopluyor yerinde, gözlerinde saklamaya çalıştığı utandığı bir korkuyla. Bu zavallılar mı beni dövüyor?... diyorum kendi kendime. Bu değişilecek bir şey değil, acayip bir keyif; bir yığın kurdu tavşan gibi ellerimle oynatmak… Gerçi az sonra zil çalacak ve… Olsun, ben de hazırlanıp, yakamı çıkarıp, torba çantama koyup, dayağımı yemeye gidiyorum. En çok dayımın oğlu vuruyor şimdi… Alışkanlık yaptı, bazen az vuruyorlar üzülüyorum bile... Dağılan torbamı, kitaplarımı toplarken, kan revan içindeki yüzümü yıkarkan tek bir şey geliyor aklıma, yediğim dayaktan daha çok: Ailem beni neden okula küçük verdi? Beni sevmedikleri aklıma gelen. Ama kendime konduramıyorum o kadarını, hem ben sevilmeyecek çocuk muyum? Baksana öğretmenin dediklerine…Babama diyor bunları, okut onu diyor, o acaip bir şey, çocuk değil de…Babamın bana güzel bir şey demesi vaki değil, ama bunu diyor... Ben bu durumdayken öğretmen bir gün kalkıp bana bir sorumluluk veriyor; okula kütüphane kurulacak, yapar mısın diyor. Yapmam mı, benden iyi işgüzar mı olur? Ve kütüphane başkanı ilan ediliyorum... Kitap yok, olanlar da orda burda perişan. Bir anımsadığım Arı Maya. İnsan gibi maceraları anlatılan o güzel kitap… Bir de Dede Korkut Hikâyeleri…Deli Dumrul... Buluyorum birkaç kitap daha, tozlu yırtık. Temizleyip kaplıyorum, ama üç kitapla kütüphane mi olur, Ankara’da yengemin bile yüzlerce kitabı vardı. Ama kitap nerde? Hele roman öykü gibi…Ders kitapları, dini kitaplar dışında kitap yok kimsede... Olsa da okuyana iyi gözle bakılmıyor. Bir yol buluyorum. Pazara gidiyorum, simit satıyorum, haftalarca. Kazandığımla orada satılan o kötü baskılı, halk hikayelerini kitap diye alıp geliyorum, Hayber Kalesi Cengi, Kerbala falan filan... O kadar işte… Ağabeylerimin ender okudukları kitapları yürütüp okula götürüyorum... Sonra da evden, amcamdan iki küçük dolap buluyorum. Kapaklarını atıyorum, atıp kitaplık yapıyorum, okula taşıyorum... Dünyanın yolu, ama taşıyorum. Ve kitaplığımı kuruyorum... Ama ne kitaplık; şehrin meydanındaki heykel bile gösterişsiz kalır yanında, bana öyle geliyor. Öğretmen de alnımdan öpüyor. Hatta beni, sınıfa kimsenin anlamadığı uzun bir konuşmayla övüyor. Her sözcüğünü kızılcık şurubuymuş gibi aşkla yudumladığımızı göstermek için yarışarak dinlediğimiz bir nutuk çekiyor bize. İstersen dinleme, masanın altına eğilen birini yakalayıp iki kulağından kaldırıp yere çarpınca pür dikkat kesiliyoruz. Hiç bir şey anlamıyoruz ama arkadaşlarım nasıl oluyorsa gene benim övüldüğümü anlıyor. Bedeli bana çıkarıyorlar, hep senin yüzünden deyip... O akşam da bu yüzden dayağımı afiyetle yiyorum… Ama ilk kez kinleniyorum. Büyüyünce, yani onlar kadar büyüyünce intikamımı alacağım, diyorum. Onları daha da büyüyeceklerini düşünemiyorum demek ki. Öte yandan öğretmeni de bana bu onuru verdi diye öyle seviyorum, öyle seviyorum ki... Hatta babam şaka olsun diye, sana hocanın Zülük’ü alacağım, dediğinde sırıtıyorum ama çok da talibim aslında…Zülük, hocanın benden altı yaş büyük kızı, ama alacağım vallahi... Ondan sonra biraz da onun için çalışıyorum, hocanın gözüne girmek için. Zülük... Düşünmesi bile güzel... Benim sınıf arkadaşım. Bembeyaz bir teni var,benimki gibi kömür isi sürülmüş gibi kara değil, uzun örgülü saçları, kocaman kocaman gözleri var. En önemlisi önlüğünü deler gibi geren memeleri var, anneminki gibi. Bir hoşuma gidiyor ki… Annemse bana dayımın kızı Hatçe’yi almak istiyor. Yani o kerkenezin kardeşini... ölürüm de bir metre yakınına gitmem onun, deli miyim? Hatçe yaşıtım, beşik kertmesi yapmışlar. O nedenle telaşlanıyor; “0ğlum sakın ha, o kız akılsız biraz, olmasa senlen birlikte okur muydu onca yaşıyla…” İyi de Hatçe’nin ön dişi yok anne," diyorum; memeleri yok diyemiyorum. Annem de senin de yok diyor, çıkar merak etme… Benim de memelerim çıkar mı, büyük arkadaşlarıma bakıp çok zaman beklediğimi anımsarım…Güya akıllıyım, ama çocuk işte sonuçta… dünya başka akıl başka… İşte öyle, artık her gün kütüphanemle ilgileniyorum. Kütüphane de müdür odasının yanında, koridorda... Bir gün kütüphaneye gidiyorum, bir gariplik var. Benim birkaç kitabım eksik, ara tara yok...Çocuklar aldı diyorum... Bana sormadan, adlarını yazdırmadan nasıl alırlar, diye kızıyorum...Ama bulamıyorum. Ben öyle aranırken öğretmenim oradan geçiyor, ne oldu, diye soruyor bana.Sığınacak benden tarafa birini gördüm ya, ağlamaklı: "Kitaplarımı çaldılar," diyorum. Hem sonra o müdür de, nasılsa bulacaktır, o güven de var... "Hangilerini," diyor. Biri Arı Maya idi, anımsıyorum; öteki de Kerbela Cengi... “Ben verdim onları” diyor. Aaa! Vursa beni, kanım akmaz... Müdüre vurmak bile geçiyor içimden, şimdi Zülük’ü verse de almam. Ama dev gibi adam, ben paçalarında bir böcek... Tutamıyorum kendimi, nasıl ağlıyorum, nasıl ağlıyorum... Hıçkıra hıçkıra... O arada söyleniyorum:“Sen benim kitaplarımı nasıl verirsin?”, “Ben müdürüm oğlum, istersem okulu da veririm” diyor bana. “Ama ben onları almak için simit sattım, veremezsin… Hem de babamdan gizli, duysa öldürür beni...” Sonra fırlayıp gidiyorum... Okulun ardı bir orman, aşağıdan akan dereyi asfaltı gören, bir tepe... Gidip orda akşama kadar yatıyorum, kâh düşünüyorum, kâh düşündüğümden içlenip ağlıyorum... Sonra bir karatavuk konuyor yanıma, toprakta solucan arayan, ona dalıyorum, bir zaman sonra gene kendi dünyama… Bir ara beni arayan arkadaşların seslerini duyuyorum, saklanıyorum... Sonra devam... Durmadan, deli bir ata binmiş, eğersiz, dizginsiz çılgın bir ata tutunmuş, ordan oraya koşuyor gibiyim. Güya düşünüyorum. En çok düşündüğüm; yaşadığım her şeyi, en çok da haksızlıkları bir yere bağlıyorum; küçük olmama… Beni niçin böyle küçük verdiler okula, niçin gurbete gönderdiler, sorup sorup duruyorum. Bulamıyorum, beni sevmiyorlar diyorum, en çok… Ordan oraya atlıyorum. Sonra sonra biçimleniyor, ihtimal veremiyorum ama galiba, diyorum. Buluyorum, gerçekten buluyorum sonunda. Parça parça kimi konuşmalar geliyor aklıma, ekliyorum, yapıştırıyorum… Hiç insanın en büyük özlemi iki iri göğüs ve kahverengi, üzüm tanesi gibi uçları olur mu? Amma yaptın, olur dedim ya... Anımsıyorum; bildiğim, yapışmışım annemin memesine, yeni doğan kardeşimle beraber emiyorum. Gören işgüzar kadınların, kocaman adam dediğini, o kadınlara ve kendilerini hiç ilgilendirmeyen konulara burunlarını sokma huylarını bile hâlâ anımsadığıma ve kızdığıma bakarsan, memeye göre büyükmüşüm. Bana kalsa daha on yıl sürdürürdüm o sefayı ya… Kardeşim de herhalde açlıktan ölürdü. Annemi emilmekten kurtarmak için önce gurbete, ardından okula yolladılar beni. Tamam, durumu azıcık suistimal etmişim, annemin göğsüne uzak bir yaştaymışım, iyi de gurbete ve okula yakın mı? O gece ben eve gidemiyorum, tabi kıyamet de kopuyor... Uyandığımda gün doğuyor. Nasıl acıkmışım. Böğürtlen, yabangülü topluyorum, kocakarı armutları… Karnımı doyuruyorum… Okul zamanını bekliyorum. Toplanmalarını, andımızı söylemelerini izliyorum, ne garip aralarında yokum diye bir özlüyorum onları… Ta o mesafeden dayımın oğlunu bile tanıyorum. Ona bile içim ısınıyor, kalkıp yanlarına gitmeyi düşünüyorum. Ama ne oluyorsa öğretmenin biri gelip çocuklardan bir kaçının ellerine vuruyor sopayla, bir şeyler diyor, herhalde tırnakları ya da mendilleri kirli… Gider miyim artık, onlar içeri girince eve gidiyorum. Anneme olduğu gibi anlatıyorum olanı biteni, annem ben anlattıkça dizlerini dövüyor… İnsanın annesi olması ne güzel, ona her şeyi anlatabilirsin, her durumda senden yana… Sevincinden beni azarlayamadı bile. Sabaha kadar uyumamışlar; ev ev, dam dam bütün mahalleyi dolaşmışlar. Traş olup jandarmaya gitmeye hazırlanan babam korktuğumdu, annem beni suya gönderip ona anlatmayı üstlendi. O gece okulun yakınında evleri olan dedemlerde kaldığımı söylemiş. Allahtan hayli uzak olduklarından dedemlere inmemişler, sabaha bırakmışlar. Belli ki bulunmama babam da sevinmişti, bir daha haber vermeden yapma, dedi bırakmıştı yakamı. Bir daha da okula gitmedim, babamdan korktum ama gitmedim. Sonunda babam benimle konuşunca mecburen gittim tabi, ama şikâyet ettim müdürü babama... O anı hiç unutmam... Okula gitmediğimi öğrenen babam tabi ki çok kızmıştı, döveceği kesindi. Beklediğim bir şeydi, kafamda kurup kurup duruyordum, kararlıydım dik duracak, bir de okula beni niye küçük gönderdiklerini soracaktım. Ama öyle olmadı, daha o bana vurmadan ağlamaya başlamıştım çoktan. Başım eğik, ağlayarak bekliyordum, gene burnum akıyordu, ama tokat inmedi. Nasılsa dayak yiyeceksin, o zaman konuş da ye bari, diye düşündüm herhalde. Bütün cesaretimi toplayıp haklılığıma çok inanmış bir sesle de: “Vurursan vur, o benim simit satarak aldığım kitapları millete veriyor, hem de bana sormadan... Hem beni…” Dövüyorlar diyecektim, niye beni küçük gönderdiniz diye soracaktım ama soramadım, fazla gelecek diye düşündüm herhalde. Babam kalakalmıştı... Böyle etkileneceğini düşünmemiştim. Benim çalışmama hep karşı çıkardı, paraya alışan okumaz o zaman derdi, belki ondan... Ama bilmiyorum, vazgeçti dövmekten... Tamam dedi, öyleyse ben konuşurum onla... Sonra da ömrümde ilk kez, babamla tereyağlı yumurta kırması yeme onuruna eriştim... Durmadan burnum akıyordu, utanıyordum ama büyük gururdu. Yemeği bitirene kadar dayandım... İçimi kemiren o soru da kaldı tabi. Babama ilk kez başkaldırmıştım, ilk kez de bu başkaldırıdan dayaksız çıkmıştım. O hoşluğu bozmamak için belki, belki alacağım cevap beni daha çok üzecek korkusu… Bilmiyorum, ardını getirip de beni niye küçük gönderdiniz diye soramadım. Sonra babam konuştu öğretmenle. Ne konuştu bilmiyorum ama okula döndüm. Öğretmenim beni odasına aldı; önce korktum, kızacak hatta dövecek diye… Ama öyle olmadı. “Ben bu okulun müdürüyüm,” dedi. Ardı ne gelecek bilmediğimden onaylayarak kafamı salladım. “İyi” dedi, “bundan böyle sen de kitaplığın müdürüsün. Senden izinsiz kimse oradan kitap alamaz…“ Sevindim, ama o kadar da şaşırmıştım, ne bekliyordum, ne olmuştu.Yine de: “Sen de mi?” dedim, güldü. Kızmadığını anladığım bir yüksek sesle: “Çık dışarı, “dedi. “Çık, tamam ben de…” Dışarı çıktığımda kanatsız bir kuştum. Bildiğim en büyük güçlere başkaldırmıştım ve korktuğum herkes beni dinlemişti. Bir de şu arkadaşlarımı dövebilsem... Ama sınıfa gidip bunu denemeyi gözüm kesmedi... Okula boş verdim, Çantamı bile almadan, güle oynaya evin yolunu tuttum. Yapacak bir işim daha vardı, bu havayı yitirmeden evde yapmam gereken... Yolda bulduğum küçük bir sopayla patikanın kıyısındaki otların, çiçeklerin uçlarını budaya budaya gidiyordum. Hiç abartmasız kendimi Zaloğlu Rüstem gibi hissediyordum, öyle… Çeşmenin önündeki yalakta lastiklerini yıkayan dayımın oğlunu gördüm, o da okuldan kaçmış olmalıydı. Beni görmüş, o alıcı kuş haline geçmişti. Birden cesaretim uçtu gitti, dar patikadan başka yol olsa sapıp gidecektim. Belki bu kez sataşmazdı, ama böyle beni yalnız bulmuş, bırakır mıydı? Yüzünde pis bir gülümseme hırlayarak doğruldu. Bana doğru adım atmadan, bağırdım. “Sakın, kafanı patlatırım senin.” Kendimde şaşıyordum ama sopayı başımın üstüne kaldırmış vurmaya kararlı üstüne üstüne gidiyordum. Annem derdi, kediyi duvara sıkıştırma... Galiba ben o noktadaydım, duvara dayanmıştım ya duvarı yıkacak ya da sonsuza değin ezik kalacaktım. Önce duraladı, sonra ne yapacağını şaşırdı, geri geri çekilirken yalağa düştü. Onun düştüğünü görünce bana cesaretten öte öfke geldi, üstüne yürüdüm. Beni bekleyecek değildi ya, her yanından sular sızarak panikle fırladı, çeşmenin ardındaki yamaçtan aşağı kaçmaya başladı. Allah kalbimi biliyor dursa vuracaktım. Biraz baktım ardından, geri gelir diye hala korkuyordum. Sonra ne olduysa birden bir gülme aldı beni. Onlar da çocuktu sonuçta ve aynen benim gibi korkuyorlardı, ciddi bir tehdit gördüklerinde…Birkaç adım gittikten sonra sopayı attım, ıslık çala çala eve giden yola tırmanmaya başladım. Annemle babam evde mısır ovalıyordu, beni görünce şaşırdılar. Kız kardeşim de yanlarında oturmuş oynuyordu. Sormadan, "Müdür beni kütüphanenin müdürü, yaptı,” dedim gururla. Sonra da ben… “Orda duraladım azıcık, yalana başvurdum gene. “Sonra da beni eve gönderdi,” dedim. Bir zaman sorup sormamakta kararsız bekledim. Boş ver diyordu içim, bugünlük bu kadar yeter… Ama gurbette yaşadıklarım, hissettiklerim, okulda yediğim dayaklar aklıma geldikçe ağlayacak gibi oluyordum. Yok, bugün bütün sorularımı bitirecektim. Yeterince küçük kalmıştım. Önce babama soracaktım, ama cesaretim yetmedi. Bana yemek hazırlayan anneme döndüm, çok yürekli, çok kahraman, tıpkı Kerbela'daki Hüseyin gibi ölümüne cesur sordum...“Sen beni niye gurbete yolladın anne, dört yaşında hem de, Ankara’ya hem de...” Annemin yüzü karardı, çok kızmazdı bana, ama kızmış gibiydi. Onu öyle görünce cesaretim, direncim tükendi. Nasıl ağlıyorum, burnum da akıyor, ama geri dönmeye de niyetim yok... “Beni bir damlayken gurbete yolladınız, bir damlayken okula…” Sonra babama döndüm; “Sen beni neden bir damla çocuk okula verdin? Onların her biri at kadar, beni her gün dövüyorlar, haberin var mı, öleyim diye mi? Beni sevmiyorsunuz diye mi?” Kimsede çıt yok, öyle şaşkın, üzgün, darmadağınık bakıyorlar... Babam karar veremiyor, kızsın mı üzülsün mü? Annem çözülmüş, gözleri yaşlı beni sevmeye uğraşıyor. İtiyorum onu… Ama ses yok, yanıt yok... "Ben biliyorum, " diyorum... Sesim boğuluyor... Ağlamam artıyor... “Niye beni gurbete yolladın, okula yolladın biliyorum… Memeden kesmek için değil mi anne?” diyorum... Ama utanıyorum da biraz,annemin memelerinden söz ederken...“Kardeşin vardı, ama diyor annem, “o bebekti…” Yerde bana gülümseyerek bakan kardeşime saklayamadığım bir düşmanlıkla bakıyorum. “Olsun, iki memen yok muydu senin... İki de çocuğun… Allah bilerek vermiş işte…” diyorum, hıçkırarak… Bana sarılıyor... Babam gülüyor, ama gözleri ıslak sanki, başımı okşuyor…
- KİMİ EVLERDE
Kimi evlerde ışıkları erken yakarlar bu günlerde… Karanlık başka anlamdadır… Sabahlara kadar uyumaz büyükler… Gece karanlık… * Kimi evlerde sessiz konuşurlar bu günlerde… Bir haber bekler gibidir herkes… Babaanne fısıldar arada bir: “Bugün günlerden ne?..” * Bazı günleri sevmezler… Salı… Çarşamba… Perşembe… Umutlar kesilmişti o gün kimi evlerde… * Kimi evlerde ateşi sevmezler bu günlerde… İçlerindeki kor yeterlidir… Ve aş… Ekmek… Sofra… O boş sandalye… Bu akşam da eksik konulan tabağın yerine bakıp da, tıpkı o kömür ocağı gibi durup durup yanar yürekler, sofra başlarında sessizce ve birbirlerine bakmadan ağlaşırlar kimi evlerde… * Yavaş yavaş unutur insanoğlu böyle acıları… Önce ağlayanlar, sonra ananlar, en sonunda da hatırlayanlar her gün biraz daha azalır… Sönmeyen ateş var mıdır?.. Hele zibidinin derdi başkadır… Ama ortalık kararmaya başladığında akşam üstleri… Kuşlar yuvalarına doğru uçtuğunda… Özleyen yüreklerde vardiya yeniden başladığında… Baştan tutuşur ocak… Bir alev yükselir kimi evlerde… * Kimi evlerde artık siyahı sevmezler bu günlerde… Camın önündeki kırmızı çiçek… Beyaz badanalı odalar… Al yazmalar… Sarı hırka… Perdelerin ucu pembe kanaviçe… Ama renklerin tümü gitmiştir artık… Sevgililer koyu ağlar… Kaç gündür avuçlarına dökülen damlalar zifiri siyahtır kimi evlerde… Not: SÖZCÜ Gazetesi / 2.11.2020
- Yaramaz Çocuk
İvan İvaniç Lapkin yakışıklı bir delikanlıydı. Anna Semyonovna Zamblitskaya ise burnunun ucu hafifçe yukarı kalkık, güzel bir genç kız. İkisi birlikte dik bayırdan aşağı inip oradaki küçük bir sıraya oturdular. Sıra körpe bir salkım söğüdün sık dalları arasında, ırmağın tam kıyısındaydı. Gençler için ne uygun bir yer! Burada bütün gözlerden uzaksınız. Sizi yalnızca balıklarla suyun üstünde yıldırım hızıyla koşuşturan su örümcekleri görebilir. İki genç oltalarını, yemlik kurt dolu kutularını, balık avlamaya yarar öbür avadanlıklarını getirmişlerdi. Sıraya oturur oturmaz hemen balık avına koyuldular. Lapkin çevresine bakındı. – En sonunda yalnız kalabildiğimiz için öylesine sevinçliyim ki! dedi. Anna Semyonovna, size çok söyleyeceklerim var… Sizi ilk gördüğüm zaman… hey, oltanıza balık vuruyor… yaşamın anlamını, uğruna dürüstçe, seve seve tüm çalışkan varlığımı adayacağım putumun kim olduğunu anladım… Büyük bir balık olmalı… vuruyor, vuruyor… Sizi gördüğüm ilk gün gönlümü kaptırdım, sizi çıldırasıya sevdim. Oltayı hemen çekmeyin, zokayı iyice yutsun… Sevgilim, yalvarıyorum, söyler misiniz? Siz de benim sizi sevdiğim kadar değilse bile… hayır, layık değilim buna, o kadarını düşünemem zaten… gene de… şimdi çekin! Anna Semyonovna oltayı tuttuğu elini hızla yukarı kaldırıp çekti, bir çığlık attı. Havada gümüş yeşili bir balık parlıyordu. –Aman Tanrım, kocaman bir sudak balığı!…Çabuk çıkar! Ah, ipi kopardı! Balık zokadan kurtuldu, otlar üzerinde birkaç kez zıpladıktan sonra doğanın koynuna, ırmağın serin sularına “cump” diye atladı. Onu tutmak için yekinen Lapkin balığın yerine, her nasılsa, Anna Semyonovna’nın elini yakaladı, istemeyerek dudaklarına götürdü… Genç kız elini çekmeye çalıştıysa da geç kalmıştı, ikisinin dudakları birleşti. Sanki istemeden olan bir şeydi bu. Ama ilk öpücükten sonra başkaları geldi; ardından yeminler, söz vermeler, mutluluk dolu dakikalar… Şurası bir gerçek ki, yeryüzünde salt mutluluk diye bir şey yoktur. Mutluluk kendi zehirini içinde taşır ya da dışarıdan başka bir şey işin içine karışıp onu zehirler. Burada da öyle oldu. Gençler öpüşürlerken yakınlarda bir kahkaha koptu. Başlarını çevirip baktılar, bakar bakmaz da donakaldılar. Irmakta yarı beline değin suya girmiş, çıplak bir oğlan çocuğu duruyordu. Anna Semyonovna’nın kardeşi, ortaokul öğrencisi Kolya’ydı bu. Çocuk, iki gence gözlerini dikmiş bakıyor, hain hain gülümsüyordu. – Ya, demek öpüşüyorsunuz? İyi! Anneme söyleyeyim de görün! Lapkin kızarıp bozararak; – Ben de sizi akıllı bir çocuk sanırdım, diye kekeledi. Başkalarını gözetmek mertliğe sığmaz. Müzevirlik ise daha da kötü, iğrenç, aşşağılık bir davranıştır.. Umarım siz mert, soylu bir insan olarak… Mert çocuk; – Bir ruble verirseniz söylemem, dedi. Yoksa yandınız gitti Lapkin cebinden bir ruble çıkarıp çocuğa uzattı. Çocuk parayı ıslak avucuna sıkıştırdıktan sonra bir ıslık çaldı, yüze yüze oradan uzaklaştı. İki gencin artık öpüşmeye istekleri kalmamıştı… Ertesi gün Lapkin kentten Kolya’ya resim boyasıyla lastik bir top getirdi, Anna Semyonova ise kardeşine biriktirdiği boş ilaç kutularını verdi. Ardından armağan olarak köpek başlı bir çift kol düğmesi geldi. Bütün bunlar yaramaz çocuğun öylesine hoşuna gitmiş olmalı ki, başka şeyler elde etmek için gençleri gözetlemeyi sıklaştırdı. Lapkini ile Anna Semyonovna nereye giderlerse o da peşlerinden ayrılmıyordu. İki gencin baş başa kalması olanaksız gibiydi. Lapkin dişlerini gıcırdatarak; – Alçak! diye söyleniyordu. Yaşı ufak ama tam baş belası! Bu gidişle bakalım başımıza daha ne işler açacak! O haziran ayı boyunca Kolya sevdalılara soluk aldırmadı. Onları annesine haber vermekle korkutuyor, nereye gitseler adım adım izliyor, durmadan yeni armağanlar istiyordu. Aldığı ufak tefek şeyleri az bulduğu için sonunda cep saati istemeye başladı. Elden ne gelir, gençler ister istemez oğlana bir cep saati alma sözü verdiler. Bir gün öğle yemeğinde sofrada hep birlikte ballı çörek yenirken Kolya birdenbire bir kahkaha attı, bir gözünü kırparak Lapkin’e şöyle dedi: – Nasıl, söyleyeyim mi? Lapkin kıpkırmızı kesildi, tabağındaki çörek yerine peçeteyi çiğnemeye başladı. Anna Semyonovna ise ayağa fırladı, kendini başka bir odaya attı. Ağustos sonuna, yani Lapkin’in Anna Semyonovna’yı resmen istediği güne değin aynı şeyler sürüp gitti. Ama Lapkin kızın ana babasıyla evlilik konusunu konuşup onların onayını aldıktan sonra ilk işi bahçeye fırlayıp Kolya’yı aramak oldu. O günkü mutluluğunun üzerine ikinci bir sevinç daha eklenmişti. Yaramaz çocuğun yakasını eline geçirdiğinde az kalsın sevincinden ağlayacaktı. Oğlanın kulağına o öfkeyle yapıştığında, kardeşini aramakta olan Anna Semyonovna da yetişip çocuğun öbür kulağına yapıştı. Kolya ağlayıp; – Anacığım, ne olur, yapmayın! Kulunuz, köleniz olayım, bağışlayın beni! diye yalvardıkça iki sevgilinin yüzlerindeki sevinci görmeliydiniz. İki sevdalı, birbirlerini sevmeye başladıklarından beri, Kolya’nın kulaklarını çektikleri o an kadar mutlu olmadıklarını birçok kez anlatıp durdular…
- Amerika'yı Yapan Mimar
İstanbul, 15 Kasım 1963 Sevgili Kardeşim Zeynep, Mektubunu alınca çok sevindim. Sağol. Doğrusu, Ankara’daki okula gidince bizi unutursun sanıyordum. Mektubunu sınıfta bütün arkadaşlara okudum. Hepsi de sevindi. Sana selam yazmamı söyledi. Ben de verdiğim sözü tutuyorum. Burda geçen önemli olayları sana yazacağım. Sen burdan gittikten biriki gün sonra, hiç unutamayacağım bişey oldu. Onu anlatayım sana. Öğretmenimiz bir sabah, okula müfettiş geleceğini söyledi. Çok heyecanlıydı. Ama biz daha çok heyecanlandık. O gün müfettişin, burda yakınlarda olan başka okullara da gittiğini duyduk. Başka okullardaki arkadaşlarımıza, müfettişin ne yaptığını sorduk. Onların söylediğine göre, müfettiş her girdiği sınıfta öğretmene, “Bir problem yazdırın da öğrencileriniz çözümlesin,” diyormuş. Sonra, yine öğretmene, öğrencilere bir şiir yazdırmasını söylüyormuş. Yazılanları gözden geçiriyormuş. Ondan sonra, bikaç öğrenciye hep aynı soruları soruyormuş. Sorduğu sorular da şunlarmış: “Amerika kaç yılında keşfedildi?”, “En çok sevdiğin insan kimdir?”, “İstanbul’u kim fethetti?”, “Süleymaniye Camisini kim yaptı?” Öğretmenimiz bize yeni defterler aldırttı. Karatahtaya çok zor bir problemle çözümünü yazdı. -Bunu defterinize olduğu gibi geçirin! dedi. Hepimiz defterlerimize, karatahtadaki o problemin çözümünü geçirdik. Sonra öğretmenimiz, karatahtaya bir de şiir yazdı. -Bunu da defterinize dikkatle geçirin! dedi. Şiiri de yazdık defterlerimize. Sonra öğretmenimiz terlerimize baktı. Doğru yazıp yazmadığımızı denetledi. Yanlış yazılanları düzeltti. - Çocuklar, Müfettiş Bey dersanemize gelirse, ben size bu problemle bu şiiri yazdıracağım... dedi. Bütün bu işler olup bittikten sonra, — Şimdi de bazı soruların cevaplarını öğreneceksiniz \ Müfettiş Bey kaldırıp sorarsa birinize, makine gibi çabuk cevap vereceksiniz... dedi. Sonra bize, soruları ve cevaplarını ezberletti. — Amerika kaç yılında keşfedildi? Hep bir ağızdan bağırıyorduk: — 1492. — Dünyada en çok sevdiğin kim? Bu soruya herkes başka türlü cevap verdiği için bir uğultu-gürültü yükseliyordu. Kimimiz “Atatürk”, kimimiz “annem” ya da “babam” diye bağırıyorduk. Sonra öğretmenimiz üçüncü soruyu soruyordu: — İstanbul’u kim fethetti? Şıp diye cevabı yapıştırıyorduk: — Fatih Sultan Mehmet. Öğretmenimiz sorusunu bitirmeden, ezberlediğimiz — Süleymaniye Camisini kim yaptı? Cevabı, hep birden bağırıyorduk: — Mimar Sinan... İki gün hep bu sorularla cevaplarını ezberledik. Öğretmenimiz sık sık “Sakın unutmayın ha!” diyordu. Ben artık içimden, arka arkaya cevapları diziyordum: “1492. Babam. Fatih Sultan Mehmet. Mimar Sinan. 1492. Babam. Fatih Sultan Mehmet. Mimar Sinan. 1492. Babam...” Öyle alışmıştım ki, nerde olsam, elimde olmadan, bu cevapları sırasıyla mırıldanıp duruyordum. Bir sabah annem, _ Hasta mısın? diye sordu. — Değilim... dedim. — Bütün gece, 1492, Babam, Fatih Sultan Mehmet, Mimar Sinan...” diye sayıklayıp durdun da, ateşin yükseldi sandım... dedi. O gün ilk derste müfettiş sınıfımıza geldi. Bilirsin, ben öyle çok heyecanlı değilimdir ama, nedense o gün çok heyecanlandım. Titriyordum heyecandan. Belki de öğretmenin heyecanı bana geçmişti. Çünkü onun ellerinin titrediğini gördüm. Müfettiş, — Öğrencilerinize bir şiir yazdırınız... dedi. Bunun üzerine öğretmenimiz bize, — Yazın! dedi. Daha önce defterlerimize yazdırdığı şiiri okumaya başladı. Şiir, önceden defterlerimizde yazılıydı. Arkadaşların çoğu şiiri bile yazmıyor, yazarmış gibi yapıyordu. Öğretmenimiz şiiri okumasını bitirdi. Müfettiş, teker teker defterlerimize baktı. Hiçbirimizinkinde imla yanlışı bulamadı. Öğretmenimize, — Teşekkür ederim, öğrencilerinizi iyi yetiştirmişsiniz, dedi. Solumdaki sırada oturan Cengiz’in defterine bakmamıştı. — Bakayım defterine... dedi. Cengiz defterini uzattı. Müfettiş, — Bu ne? dedi. — Şiir efendim. Müfettiş, — Bu nasıl şiir? diye bağırınca, başımı uzatıp yan gözle baktım. Cengiz heyecandan yanlışlıkla, şiir yazılı diye önceden matematik probleminin yazılı olduğu sayfayı açmış — Nerde yazdığın şiir? Az kaldı, Cengiz şiir yazılı öbür sayfayı açacaktı. Müfettişin arkasına gelen öğretmenimiz, eliyle, gözüyle işaretler yapmaya başlayınca, Cengiz durumu anladı. — Şiiri yazamadım efendim... dedi, öğretmenimiz hâlâ eliyle Cengiz’e işaretler yaparken, Müfettiş birden geriye döndü. — Bir de matematik problemi yazdırın da çözümlesinler, dedi. Öğretmenimizin yüzü kıpkırmızı olmuştu. Müfettişin önce problem yazdıracağını, sonra şiir yazdıracağını sanıyorduk. Bize öyle söylemişlerdi. Müfettiş soru sırasını değiştirince Cengiz de şaşırmıştı. Cengiz’in defteri müfettişin elindeydi. Onun için öğretmenimiz eskisinden başka bir problem yazdırdı. Matematikten hep pekiyi alırım, bilirsin. Artık öyle şaşırmışız ki, problemi ben bile çözümleyemedim. Defterlerimize bakan müfettiş suratını buruşturdu. Öğretmenimiz çok utanmıştı. İçimden, “Müfettiş, ah, beni kaldırıp sorsa da makine gibi cevaplar versem,” diyordum. Öğretmenimizin yüzünü ağartmak istiyordum. Kendi kendime boyuna: “1492. Babam. Fatih Sultan Mehmet. Mimar Sinan. 1492...” diye mırıldanıp duruyordum. Sanki içimden geçenleri okumuş gibi, müfettiş bana, — Sen kalk! dedi. Sevinçle fırladım. Sonradan bana arkadaşların söylediğine göre, müfettiş, — Kaç yaşındasın? diye sormuş. Ben heyecandan soruyu anlayamadığım için, Amerika’nın keşfini soruyor sandım, — 1492 efendim... diye bağırdım. Şaşkınlıktan gözleri büyüyen müfettiş, — Neee? Kaç yaşındasın? diye bir daha sordu. Ben de, doğru cevap verdiğimi sanarak, — 1492 efendim... diye daha yüksek sesle bağırdım. Müfettiş, — İstanbul’u kim fethetti? diye sormuş. Ben ezberlediğim cevap sırasına göre, _— Babam... dedim. Müfettişin, soruların sırasını değiştireceğini önceden hiç düşünmemiştim. Müfettiş ayağını yere vurup bağırdı: — İstanbul’u kim fethetti, diye soruyorum. — Babam, efendim. — Senin baban kim?.. — Mimar Sinan. — Ağzından çıkanı duymuyor musun oğlum? Babanı soruyorum, Mimar Sinan diyorsun. İşte ancak o zaman kırdığım potu anlayabildim. Ama heyecandan, müfettişin de bağırmasından öyle şaşırmıştım ki, bitürlü kendimi toparlayamıyordum. — Peki, Mimar Sinan ne yaptı? Artık büsbütün şaşırmıştım. O şaşkınlıkla, — İstanbul’u fethetti efendim... diye bağırdım. — Kim? Sözde yanlışımı düzeltmek için, — Mimar Süleyman... dedim. — Süleymaniye Camisini kim yaptı öyleyse? — Sultan Sinan Fatih... Kelimeleri birbirine karıştırdığımı sezinliyordum ama artık toparlanamıyordum. Müfettiş öyle kızmıştı ki, kızgınlıkla o da şaşırıp, — Oğlum, dedi. Amerika’yı yapan Mimar Sultan Mehmet’tir, Süleymaniye Camisini de keşfeden Fatih Sinan’dır. Çocuklar kendilerini tutamayıp kıkırdayarak gülüşmeye başlayınca, müfettiş yanlış söylediğini anladı. Yanlışını düzeltmek istedi: — Yani Sinaniye Camisini Mimar Süleyman yaptı, Fatih’i Mimar Sultan Mehmet fethetti demek istiyorum. Yine yanlış söylediğini anlayıp, — Beni de şaşırttın be çocuk!., dedi. Kızgınlıkla başını sallaya sallaya, kapıyı hızla çarpıp dersaneden çıktı. Dersanede çıt yoktu. Bisüre sonra öğretmenimiz, — Yazıklar olsun!., dedi. Bu sözü, bana mı, müfettişe mi, yoksa kendisi için mi söylediğini anlayamadım. Bu olayın beni nasıl üzdüğünü anlatamam. Her hatırlayışımda utanıyorum. Oysa çabuk çabuk cevaplar verip, öğretmenimizin yüzünü ağartmak istemiştim. Söz verdiğin gibi, sen de bana orada olup bitenleri yaz, e mi? Mektuplarını bekliyorum. Ben de sana başarılar dilerim kardeşim. Sınıf arkadaşın Ahmet Tarbay
- BURSA’DAKİ SON BİNEK TAŞI
Geçmişten kalan izler, zaman içinde sessiz-sedasız gözümüzün önünden yitip, gidiyorlar. Yıllar sonra, “Buradaki çınar ağacı, su içtiğim çeşme, gidip çay içtiğim kahve, eski sur duvarı, sivil mimari örneği ahşap bina nerede, hepsi yok olup gitmiş” diye hayıflanırsınız. Şaşkın vaziyette “Ne zaman yıkıldı, kesildi, kapandı” diye kendinize sorarsınız. Gündelik hayat sizi içine çekip, dış dünyadan soyutlamıştır. Bursa’da sayısız tarihi çeşmeler, hanlar, hamamlar, mescitler, hazireler, asırlık çınarlar, sivil mimari örneği yapılar yok olup gidiyor. Restorasyon faciaları ayrı bir yazı konusu. Osmangazi Türbesinden çalınan sanduka örtüsü kim bilir şimdi nerelerdedir? Dolmuşların Cumhuriyet Caddesi’ne çıkmak için geçtikleri Tahıl Han’ın ahşap kapıları yıllar önce bir anda kaybolup gittiler. Maalesef eski eser kaçakçıları caydırıcı ceza almıyorlar. Soyulan, avizeleri, şamdanları, para eden (!) tüm yadigârlar çalınıyor. Bir çini çalmak için onlarca çiniye zarar veriliyor. Köy mezarlarından tarihi mezar taşları çalınıp duruyor. Bu kültür katliamcılarına verilen cezalar çok komik olduğu için çeteler icraatlarına devam ediyorlar. Diğer yandan aşırı göçler şehirlerin ruhlarını yok etti. Rant uğruna sit alanları, sivil mimari örnekleri yok ediliyor. Çok katlı iş merkezi dikmek için tarihi camiler, Doğan Bey Camisinde olduğu gibi yerinden kaydırılıyor; yıkılıp, yeniden yapılıyor. Yada Diyanet vakfı, eski bir hazire üzerine bina dikmekte beis görmüyor. Osmanlının kentleri ticaret, yerel sanayi merkezleri olduğu kadar, birer eğitim ve kültür merkezi özelliği olarak çevrede yaşayanlar için çekim merkeziydiler. Nahiye (karye), kaza gibi yerleşimler ticari yollar üzerine veya yakınlarını kurulurdu. Kentlere gelenler at, katır, eşek, deve, at veya öküz arabalarını kullanırlardı. Tabiî ki çoğunlukla binek tabir ettiğimiz at-eşek ve katır kullanılırdı. Binek hayvanlarına da çuval, küfe, büyük heybeler konularak ticari mallar taşınırdı. Bunların üzerine de binmek, inmek gerekiyor. Herkeste bir sıçrayışta bineğine binecek süvari yeteneği yok. Rus Beyzadelerinin at uşakları varmış, beyleri ata bineceği zaman atın önüne yatarlarmış. Beyleri de üzerlerine basıp atına binermiş. Hanların, çarşıların, önemli meydanların olduğu yerlerde gelen-giden insanların rahatça bineklerine binmesi için binek taşları konulmuştur. Kimisi, küçük bir sütun, kimisi merdiven şeklinde; çok basit, kimisi, kimisi çok süslü çeşit, çeşit binek taşları yapılmış ki insanlar rahat etsinler diye. Hanlar, hamamlar, eski çarşılar birer birer yıkılıp, giderken yanlarında binek taşlarını da götürdüler. Meydanlar düzenlenip, yenilenirken dozerler kalanları da yok ettiler. Bursa’nın son binek taşı yıllardır aynı yerde duruyor. Kendisiyle 1992 yılında tanıştım. Heykel semtinde, Hoca Alizade Mahallesi’nde oturduğum evin sokağındaydı. Necati Bey Kız Meslek Lisesi’nden aşağıya inen caddeyle, oturduğum Beğendi sokağın birleştiği köşedeki ahşap evin önünde asırlara meydan okurcasına duruyor, Sadece yolun her asfaltlanmasında biraz daha gömülüyordu. Bir gün ahşap evin çökmüş olduğunu gördüm. Aylar sonra enkaz temizlendi, boş arsa tahta perdeyle çevrildi. Kısa sürede tahta perde çeşitli afiş ve ilanlarla doldu. Binek taşı mahzun, mahzun geçen zamana şahitlik ediyor, belki de “Son günlerim geldi” diye düşünüyor. Yakında inşaat izni alınır, temeli kazacak dozerin kepçesiyle kırılacak, molozları taşımak için gelen bir kamyona yüklenerek kaybolan diğer taşların akıbetine uğrayacak. Bursa’yla ilgili diğer yazılarımı www.belgeseltarih.com sitesinden okuyabilirsiniz.
- ŞİİR NOTLARI-4
Dağa baktım, onu gördüm teninden savrulan ıtır çamlara mı akrabaydı? Son virajlarındayım ömrün ötesi sonsuz uçurum kanatsız kuşlar ülkesi Günlerin hengamesinden öyle usanmıştım ki giderayak çıktı karşıma Sessiz türküler içindeyim öpmeden ölmek yasak fesleğenin gözlerini Dalgalar bir yandan şarap bir yandan baharca dolsun ömrüme Sakla beni Tenedos dudakları üzüm kokan bağlarının arasında Ahşap bir masada bekleyene ıssız adamdan armağan suları menevişli yaz bırak …
- YAZGILI
Biten bitmeye yazgılı, Kalan kalmaya Avuç avuç sunduğum güzellikleri Paçalarımdan zar zor topluyorum şimdi Hayatımızın düşüncelerimizden oluştuğunu söylemiş Buddha, İyi niyetin henüz sömürülmediği çağlarda Ey Mara’nın yolcusu, bencil günahların Kötülükler doğuran yanılgının heveslisi, Çıkar o kutsal elbiseyi! Sen ayaklarınla çiğnerken güzellikleri Talih kolundan tutuyor Eskimiş bir kör bıçaksın Maya’nın sahte oyunlarında Hani deneyimler olgunlaştırırdı insanı? Sen büyümemişsin hâlâ
- Ah eşeklik Vah eşeklik!
Semer, eşeğin yük ya da insan taşımak için sırtına vurulan palandır. Bir atasözümüze göre, eşeği dövemeyen semerini döver. Ünlü bir sözde şöyle deniliyor: “Bir biri size eşek diyorsa kulak asmayın ama giderek beş kişi eşek diyorsa, artık kendinize bir semer almanın zamanı gelmiş demektir.” Ortalıkta semersiz dolaşan eşekler bu öğüdü niye dinlemiyorlar acaba; yoksa semercileri zengin etmekten mi korkuyorlar? Ziya Paşa da kötü asıllı kişilerin üniformayla, büyük mevkilere gelmesiyle eşeklikten kurtulamayacaklarını vurguluyor ve altın işlemeli semer vursan eşek yine eşektir, diyor. Sami N. Özerdim, “İnsan Bu, Bilinmez” yazısında bu konuya bakın nasıl değiniyor: “Ziya Paşa, ‘Zerduz palan ursan eşek yine eşektir” demiş. Yanılmış. Eşeğin sırtındaki palanın cinsinden hiçbir zaman haberi olmaz. Gerçekten, o her zaman eşektir. Ama bilinen erdemleriyle! Kimseyi küçümsemez. Ne genel yazman tanır- daha doğrusu takar- ne de genel müdür! Kime böbürlenmiş ki eşek? Kime tepeden bakmış ki? Biz insanların budalalığıdır hayvanlara sataşmak!” Eşek deyip geçmeyin. Bakın ne olmuş: 1938 yılında Milton kasabasının belediye başkanı, seçmenlerin düşünmeden, sonuçlarına aldırmadan, laf olsun diye oy kullandıklarını kanıtlamak için bir eşeği aday gösteriyor, oy pusulasına da eşeğin resmini koyuyor. Seçim günü eşek, oyların yüzde elli birini alarak seçiliyor… Çok şükür, bizde böyle eşeklik yapan yok!
- ŞİİR NOTLARI-3
-3 Son ilmeği atıyor hüzün Bestenigâr makamında bir güz iniyor sulara Ömrüme giysiler biçiyorum sonsuzun kumaşından Dalgalar derine dalıyor ben gönüllü vurgunlara Hangimiz deriniz ey güzel su? koynunda uyuyacağım tenin cehennem olsa da Baharın kapısında bizden uzaklaşan fırtınalı o ırmakta kaldı aklımız aşkın imbiğinden süzüleni sorar gibisin …
- EKSİK KALIŞLAR
Bugünün eksik kalışları Yarım kalacakların emaresi Hayali zihninde oldurana Başlayanı bitirmek haram Ezelden iyi niyetli Doğarken tutunmuş olumluya Benliğini törpülemeye hazır Devleşen mâşuğun karşısında Etrafımı sardığın fanusun parçaları Tuzla buz ayaklarımın altında Yürüdüm tabanları kanasa da Aslında hiç başlamamıştır Yarım kalan Her çaba beyhude bir yara Cümlelerin sivri diken Batıyor en ücra noktalarıma İnsan en fazla kaça bölünür Kesilince ortadan? Kanıyorum darbelerinden Gözlerimde yaşlarla Ağlayan henüz vazgeçmemiştir Umut bazen en büyük cefa
- ASKER ÇOCUĞU
Babasını ilk kez sinemada görmüştü. Beş yaşında ya var, ya yoktu o zaman. Beyaz, büyük ağılda geçmişti bu olay. Koyunlar her yıl orada kırkılırdı. Arduvaz damlı bu ağıl, sovhoz evlerinin ta gerisinde, dağın eteğinde, yolun yakınındaydı. Hala duruyor yerinde. Ağıla, annesi Cihangül'le gelirdi. Sovhoz Postanesi'nde telefoncu olan annesi, her yıl koyun kırkma zamanında yardımcı işçi olarak çalışırdı orada. Bunun için yıllık iznini kırkma zamanına rastlatır, ekin ekme ve koyunların kuzulama dönemlerinde yaptığı fazla mesaileri de yıllık iznine ekler, böylece kırkma işinin son gününe kadar çalışırdı. Tabii bu iş için ek ücret alırdı ve bu da az sayılmazdı. Onun gibi bir asker dulu için, fazladan kazanılmış her kapik çok değerliydi. Gerçi ailesi kalabalık değildi, oğlu ve kendisinden ibaretti, ama, yine de bir aileydi ve bu ailenin de ihtiyaçları vardı: Kış bastırmadan yakacak odun, fiyatlar anmadan un tedarik etmesi, üstlük-başlık, ayakkabı ve daha birçok şey alması gerekiyordu... Evde çocuğa bakacak kimse bulunmadığı için onu da götürürdü çalıştığı yere. Çocuk için pek mutlu günlerdi o günler: Kırkıcıların, çobanların, uzun tüylü çoban köpeklerinin arasında, toza toprağa bulanarak, bütün gün koşar, oynardı. Ağılın avlusuna gezici sinemacıların geldiğini ilk gören, bu mutlu olayı bağıra çağıra herkese ilk duyuran o olmuştu: - Sinema geldi! Sinema geldi, sinema! Film ancak işten sonra ve hava kararınca gösterilecekti. O da bu saati, sabırsızlıktan çatlayacak hale gelerek beklemişti. Beklediğine kavuşmuştu sonunda. Film, savaşı anlatıyordu. Ağılın dip tarafında, iki direk arasına gerilen beyaz perdede savaş başladı: Top-tüfek sesleriyle yer gök inliyor, füzeler vınlayarak ve ışıklı bir iz bırakarak yükseliyor, patlamalardan çıkan alevler karanlığı delik deşik ediyor ve ilerleyen askerler hemen yere yatıyorlardı. Sonra füzeler sönüyor ve öncü askerler kalkıp yine atılıyorlardı ileriye. Gecenin karanlığında makineli tüfeklerin tarrakası öyle şiddetliydi ki çocuğun nefesi kesiliyordu heyecandan. İşte savaş buydu! Çocuk ve annesi öteki seyircilerin gerisinde yün balyalarının üzerine oturmuşlardı. Perde oradan daha iyi görünüyordu. Çocuk, Sovhozun öteki çocukları gibi ön sıraya geçip yerde oturmak istiyordu, hatta öne geçmek için davranmıştı ama, annesi sen bir çıkışla engel oldu: - Otur yerinde! Sabahtan akşama kadar koşuyorsun, biraz da benim yanımda kal! Ve çocuğu kucaklayıp dizlerine oturttu. Projeksiyon aygıtı çıtır çıtır işliyor, savaş devam ediyordu. Seyirciler, sinirleri gergin, olayları izliyorlardı. Annesi derin derin iç çekiyor, arada bir korkuyla yerinden sıçrıyor, bir tankın namlusu üzerlerine döndüğü zaman onu daha çok sıkarak çekiyordu böğrüne. Yanlarında oturan bir kadın da, dilini şaklata şaklata konuşuyordu durmadan: - Aman Tanrım! Aman Tanrım, ne oluyor! Çocuk pek korkmuş değildi. Aksine Nazilerin vurulup düştüğünü görünce pek seviniyordu. Ama düşen bizim askerler olunca, az sonra kalkıp yine ilerleyeceklerini düşünüyordu onların. Genel olarak savaşta vurulup düşmeler pek eğlenceli, tıpkı çocukların savaş oyunundaki gibi oluyordu. Var gücüyle koşarken, birden çelme takmışlar gibi düşmesini o da biliyordu. Gerçi yüzü bacağı sıyrılıyor, canı yanıyordu ama bunun pek önemi yoktu. Az sonra yine kalkar, hiçbir şey olmamış gibi yine hücuma geçerdi. Ama, filmde vurulup düşenler bir daha kalkmıyor, düştükleri yerde hareketsiz bir karaltı, bir tepecik gibi kalıyorlardı. O, karnına bir kurşun yiyenler gibi düşmesini de biliyordu. Karnından vurulanlar hemen düşmüyor, elleriyle karınlarını tutuyor, sonra eğiliyor, ellerinden tüfeği bırakarak yavaşça yere yıkılıyorlardı. Bundan biraz sonra da, ölmediğini duyurarak yeniden doğruluyor ve saldırıya geçiyordu. Ama filmde, böyle düşenler de kalkmıyorlardı bir daha yerlerinden. Projeksiyon aygıtı çıtır çıtır ses çıkararak çalışıyor, savaş sürüyordu. Derken, ekranda topçular da göründü. Bunlar, yaylım ateşi altında ve toz duman arasında, bir tanksavarı bir vadinin yamacından yukarı doğru sürüklüyor, görerek ateş etmek için mevziye sokmaya çalışıyorlardı. Ama yamaç dik ve yüksekti. Göğün yansına ulaşıyordu neredeyse. Bu geniş, yüksek yamaçta, bir avuç topçunun çevresine ardarda mermiler düşüyor, koyu kara bir toz bulutu kaldırıyordu. O topçuların canlarını dişlerine takarak hareketlerinde, insanın yüreğini oynatan, gururla dolduran, aynı zamanda acı veren bir şey vardı ve korkunç, büyük bir olay bekleniyordu sanki. Tanksavarı yukarı çıkarmaya çalışanlar yedi kişi kadardı ve elbiseleri yırtılmış, lime lime olmuştu. Bu yedi kişiden biri Rus'a benzemiyordu. Eğer annesi uyarmasaydı çocuk bunu belki fark etmeyecekti: - Bak, bu senin baban! demişti annesi. İşte o andan itibaren o asker onun gerçek babası oldu. Ve sonra, film baştan sona, onun babasından söz etti. Asker babası gençti. Sovhozun gençleri gibi o da küçük boylu, yuvarlak yüzlü, keskin bakışlıydı. Ama, yüzündeki toz ve çamurdan dolayı gözlerinin parlaklığı bir tuhaf görünüyordu. Kasılmış, toplanmış, bir kedi gibi atılmaya hazırdı. Omuzunu tanksavarın tekerleğine dayayarak askerlerden birine yüksek sesle bağırdı: - Mermiler! Çabuk! Ve onun sesini, yeni bir güllenin gürlemesi yuttu. -Anne, benim babam mı o? -Ne dedin? Rahat dur yerinde! Kadın soruyu anlamamıştı. Çocuk üsteledi: -Ama onun babam olduğunu söyledin bana! -Elbette, o senin baban, ama şimdi sus, başkalarını rahatsız etme! Kadın niçin öyle söylemişti? Amacı neydi? Belki düşünmeden, öylesine söyleyivermişti. Herhalde o asker ona kocasını hatırlatmış, çok etki¬lenmiş olmalıydı. O küçük budala da inanmıştı buna. Öyle duygulanmış, bu birdenbire gelen ve o güne kadar tatmadığı sevinç onu öyle coşturmuştu ki, şimdi asker babası ile övünüyor, çocuksu bir gururla dolup taşıyordu. İşte babası bu idi ve baba dediğin de böyle olurdu! Öbür çocuklar bazen ona babası olmadığı için takılıyorlardı ama, babası vardı işte! Görsünlerdi şimdi! Çobanlar da görsünlerdi! Bu çobanlar, dağdan dağa göçen bu insanlar., çocukları hiç anlamıyorlardı. Oysa koyunları kırkma merkezine getirmeleri için onlara yardım eder, boğuşan köpekleri ayırmak için koşar, ama onlar hep soru sorarlardı. Ne kadar çoban varsa hepsi de aynı soruyu sorardı: -Hey yiğit, adın ne senin? -Avalbiyek. -Peki, kimin oğlusun? -Toktosun'un oğluyum ben! Çobanlar önce Toktosun'un kim olduğunu bilmezlerdi. Atlarının üzerinden eğilir: - Toktosun mu? Hangi Toktosun? derlerdi. Annesi soranlara böyle cevap vermesini istemişti. Artık gözleri görmeyen ninesi de babasının adını asla unutmamasını emretmişti ona. Hatta bunun için kulaklarını da çekiyordu acımasız kadın... - Hımm, dur, dur hele, demek sen telefoncunun, postanede çalışan kadının oğlusun? -Hayır, diyordu çocuk, ben Toktosun'un oğluyum! Çocuk böyle cevap vermekte direnince, çobanlar da yavaş yavaş durumu kavrıyorlardı: - Doğru ya, sen Toktosun'un oğlusun. Yiğit bir çocuksun sen. Bakalım. babanın adını biliyor musun diye sınamak istedik seni, sakın gücenme yiğidim. Biz bütün yılı dağda geçiriyoruz, siz çocuklar da ot gibi çabuk büyüyorsunuz, tanımak zor oluyor doğrusu. Sonra çobanlar kendi aralarında konuşup onun babasını hatırlamaya çalışırlardı. Toktosun pek genç iken gitmişti cepheye, birçoğu onu unut¬muştu bile. Ama dünyada bir çocuk bırakmış olması yine de iyi bir şeydi. Çünkü niceleri henüz evlenmeden cepheye gitmiş, orada kalmış ve adlarını yaşatacak bir evlat bırakmamışlardı. Annesi çocuğa "Bak, işte senin baban" diye fısıldadığı anda, ekranda¬ki asker onun gerçek babası olmuştu artık. Çocuk onu şimdi öz babası olarak düşünüyordu. Gerçekten de o asker, babasının cepheden gönderdiği resme çok benziyordu. O fotoğrafı sonradan büyüterek camlı bir çerçeveye koymuşlardı. Ve Avalbiyek babasına bir oğulun gözleriyle bakıyor, çocuk kalbi o güne kadar buruk bir sevgiyle doluyordu. Filmdeki babası da sanki oğlunun hiçbir hareketini kaçırmadan kendisini seyrettiğinin bilincindeydi. Ve sanki ekrandaki kısa hayatında görünerek, oğlunun kendisini hatırlamasını, artık bitmiş olan o savaşta ölen babasıyla gurur duymasını istiyordu. O andan itibaren savaş, küçük çocuk için eğlenceli olmaktan çıkmıştı, insanların vurulup ölmeleri hiç de komik değildi. Hayır, asla bir oyun değildi savaş! Çok daha ciddi, kaygı verici, korkunç bir şey olmuştu savaş onun için. Ve hayatında ilk kez bir yakını için, her zaman yokluğunu hissettiği bir adam için korkuyordu. Projeksiyon aygıtı çıtır çıtır sesler çıkararak çalışıyor ve savaş devam ediyordu. Gözleri önünde tanklar hücuma geçiyor, tırtıl tekerlekleriyle toprağı yararak, dehşet saçarak ilerliyor ve ateş ediyorlardı. Bizim topçular olanca güçleriyle tanksavarı itiyor ve çocuk oturduğu yerde "Daha çabuk! Daha çabuk! Tanklar geliyor!" diye çırpınıyordu. Sonunda tanksavarı istedikleri yere çıkardılar ve fındık ağaççıklarının arasına yerleştirdiler ve başladılar tanklara nişan alarak ateş etmeye. Tanklar da karşılık verdi. Çok tank vardı ve durum korkunçtu. Çocuk kendisini savaşın ortasında, bomba sesleri ve ateş çemberi içinde hissediyordu. Tanklar kara bir duman çıkararak yandığı, tırtıl palet¬ler parçalanıp oldukları yerde kör kör dönmeye başladıkları zaman, hop oturup hop kalkıyordu annesinin dizleri üzerinde. Ama tanksavarın yanındaki askerlerden biri vurulup düşünce, kımıldamadan, top gibi büzülerek öylece kalıyordu. Sayıları gittikçe azalıyordu topçuların. Annesinin yüzü kıpkırmızı, gözyaşları oluk oluktu. Projeksiyon aygıtı çıtır çıtır çalışıyor, savaş devam ediyordu... Şimdi çarpışmaların en çetin, en amansız anları başlamıştı. Tanklar gittikçe daha çok yaklaşıyordu. Babası, tanksavar başında kuytuya eğilmiş, sahra telefonunun ahizesine bağıra bağıra bir şeyler söylüyordu ama o uğultu ve gürlemeler arasında söylediklerini duymak ne mümkün! Bu sırada tanksavarın yanındaki erlerden biri daha vuruldu. Vurulup düşen asker tekrar doğrulmak istedi ama doğrulamadı. Siyah-beyaz filmde kapkara görünen ve toprağa yayılan kendi kanları üzerinde uzanıp kaldı. Şimdi topun başında sadece iki kişi kalmıştı: Babası ve bir asker daha. Topu ateşlediler, sonra arka arkaya iki atış daha yaptılar. Ama tanklar durmuyor, saldırıdan vazgeçmiyordu. Bir mermi topun tam yanına düştü. Düştüğü yerde önce alevler görüldü, sonra koyu karanlık... Bu kez yerden yalnız bir asker kalka¬bildi. Bu, onun babası idi. Babası tek başına geçti topun başına. Mermiyi sürdü ve ateş etti. Son atıştı bu. Yeni bir patlamanın tozu dumanı doldurdu ekranı. Top isabet aldı ve parçalanıp fırladı yan tarafa. Ama babası hala sağdı. Düştüğü yerden yavaşça kalktı ve tanklara doğru yürüdü. Yanıklar içindeydi. Lime lime olmuş elbisesinden dumanlar çıkıyordu. - Dur, baba, dur! Geçemeyeceksin oradan! Babası el bombasını kaldırdı, bir an öyle durdu. Yüzü nefret ve acıdan allak bullak olmuştu. Annesi oğlunu öyle güçlü sıkmış, göğsüne çekmişti ki, çocuğun nefesi kesilecekti neredeyse. Annesinin kollarından kurtulup babasına doğru atılmak istedi ama, üzerine yaylım ateşi açılan babası, olduğu yerde, kesilen bir ağaç gibi devrildi, yuvarlandı. Yine de kalkmak isterken sırt üstü düştü, kolları iki yana açılmış olarak öylece kaldı... Projeksiyon aygıtı sustu. Savaş bitmiş, film de bitmişti. Projeksiyonu çalıştıran adam ışıkları yaktı ve filmi makaraya sarmaya başladı. Ağıl ışığa boğulunca seyirciler gözlerini oluşturdular, sinema ve savaş dünyasından gerçek hayata geçtiler. O sırada çocuk yün balyasının üzerinden yuvarlanıp indi ve başladı sevinç çığlıkları atmaya: - Hey çocuklar, gördünüz mü, o benim babamdı! Benim babam! Babamı öldürdüler!... Böyle bir davranışı kimse beklemiyor, ne olduğunu, niçin böyle yaptığını kimse anlamıyordu. Küçük çocuk zafer naraları atarak, perdeye, çocukların oturduğu ilk sıraya doğru koşuyordu. Arkadaşlarına onun babası olduğunu kanıtlamak ve onların yargısı en önemli şeydi onun için. Babasını daha önce hiç görmemiş olan bir çocuğun neden böyle bir kutlama, sevinç coşkusu içinde olduğunu hiçbiri anlamamıştı henüz. Herkes, hiçbir şey anlamadan susuyor, şaşıp kalıyor ve omuz silkiyorlardı. O sırada projeksiyoncunun elinden film kutusu düştü, madeni bir ses çıkardıktan sonra yuvarlanıp ikiye ayrıldı. Ama bu olay da kimsenin dikkatini çekmedi. Hatta projeksiyoncu bile onu düştüğü yerden almak için acele etmedi. Ama o, ölen askerin çocuğu, bağırmaya devam ediyordu: - Gördünüz değil mi? O benim babamdı işte! Onu öldürdüler! İnsanlar şaşkın ve sessiz durdukça o coşuyordu. Onların niçin kendisi gibi sevinmediklerini, babasıyla gurur duymadıklarını da anlamıyordu çocuk. Onun bağırmasına canı sıkılan yetişkinlerden biri: - Şşşt! Yeter artık, öyle konuşma! dedi. Bir başkası da ona karşı çıktı: - Ne yani? Babası cephede ölmemiş miydi? Belki söyledikleri doğrudur. . Bir öğrenci de ona işin doğrusunu söylemeye karar verdi: - Ne diye bağırıp çağırıyorsun? O senin baban değil, sadece bir aktör! İstersen sinemacıya sor! Büyükler çocuğun güzel ama buruk hayalini kırmak istemiyorlardı. Projeksiyoncunun doğruyu söyleyeceğini sanarak dönüp ona baktılar. Ama projeksiyoncu duymazlıktan geldi, burnunu aygıta sokmuş, çok işi varmış gibi onunla uğraşıyor ve hiç ses çıkarmıyordu. - Hayır, o benim babamdı, öz babam! dedi çocuk. Asker çocuğu iyice coşmuş, yatışmıyordu. Yanındaki çocuk sordu: -Senin baban mı? Hangisiydi o? -Elinde bir bomba ile tankın üzerine yürüyen! Onu gördün değil mi? Vuruldu ve şööyle düştü.. Böyle derken kendini yere atmış, babasının nasıl vurulup düştüğünü göstermişti. Tıpkı onun gibi yapmış, ekranın önünde, kollarını iki yana uzatarak sırt üstü yatmıştı. Seyirciler gülmekten kendilerini alamadılar. Ama çocuk gülmüyor, gerçekten ölmüş gibi öylece yatıyordu. Rahatsızlık veren bir sessizlik oldu yine. Bunun üzerine yaşlı çobanlardan biri suçlayan bir sesle: - Hey Cihangül! Ne demek oluyor bunlar? Aklını mı kaçırdın sen! diye bağırdı. O sırada, üzgün, ciddi, gözleri yaşla dolu Cihangül'ün oğluna doğru yürüdüğünü gördüler. Kadın çocuğun yanına geldi, onu kaldırdı ve yavaş bir sesle: - Kalk yavrum gidelim, evet, o senin babandı, dedi ve onu ağıldan çıkardı. Gökte ay epeyce yükselmişti. Uzakta, lacivert karanlığın ötesinde, dağların beyaz dorukları görünüyordu. Aşağıda ise uçsuz bucaksız bozkır, uçsuz-bucaksız kara bir uçurum gibi dinleniyordu. İşte o sırada ve hayatında ilk kez, çocuk bir yakınını yitirmenin acısını duydu birdenbire. Babası cephede vurulup öldüğü için, haksızlığa uğramışlığın isyanı, mutsuzluğu, dinmez üzüntüsü kapladı içini. Annesine sarılıp onunla birlikte hüngür hüngür ağlamak istedi. Ama annesi hiçbir şey söylemiyor, o da onun yanında göz yaşlarını geri çevirerek, yumruklarını sıkmış sessizce duruyordu. Uzun zaman önce savaşta ölmüş babasının, o andan itibaren onunla, onun içinde yaşamaya başladığını anlamıyordu çocuk. (Bütün Eserleri 7, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1992)
- şiir notları
Hiç mi yanmadı ‘ruh ikizim’ diyen öpülesi dudakların Cehennem bir yüreğe su olduğunu sanırdım Ay sabaha dönerken sarmaşığın aşk hali dökülürdü dilinden Ömrüme sarılan gözlerine en saf yanımla inanırdım
- G E L İ N C İ K Y A
1. Ben İlkokulda, kalbimi gelinciklere yaklaştırmada birinciydim. O zaman daha, Konya, Konya olmamıştı: Siyah beyaz fotoğraftı uzayda, danseden dervişlerin yüzü hariç: Çünkü onların yüzleri ve ayakları gelincik yapraklarıyla ovulmuştur, daha iyi dönsünler diye. 2. Hangi sokağa, hangi parka çarpsam, bir şey olmazdı bana: Çünkü benimle çarpıştığında her şey, bembeyaz bulut olurdu: Bu yüzden yumuşacıktır, İzmir’in sokakları ve parkları. İzmir zaten her gece uzaydan dünyaya dökülen yıldız tozları değil midir? 3. Çok meraklı bir çocuktum ilkokulda, her deliğe parmağını sokan. Kuran kursundan bile attılar beni, her şeyin anlamını sorduğum için: -Dinozorlar artık neden uçamıyorlar hocam? -Balıklar bizim abimiz mi? -Gelincikler cumartesi günleri neden hep firarda? 4. Dünyanın en küçük camisi Bitez’de, şapka gibi asılı denize: geceleyin gizlice çaldım onu,şekerci dükkânından akide şekeri çalar gibi. Ya yakalansaydım, Allah kızar mıydı? - Portakal bahçesi mi yapardı beni? 5. Ne güzel! Tüm portakal bahçeleri kardeşim olurdu: Mandalina bahçeleri sevgilim, nar bahçeleri de kaçak aşkım. Ama biliyorsunuz, gelincik tarlaları bahçe değil, bıçaktır Yeryüzüne uzaydan fırlatılmış. 6. Ne zaman dahil oldum dünya nüfusuna bilmem. Belki de Atlas dağlarında at sırtında dolaşırken girdim dünyaya. Başka gezegenden çalındığım kesin. Bir gelinciğin içinden fırlatıldım dünyaya. 7. Babam sarışın bir süvari başçavuşu. Yıllarca gitti geldi eve, hiç atını ve yüzünü görmedim. Öldüğünü bile haber vermedi bana. İki kardeşi vardı, serbest güreşte dünya şampiyonu, 50’li yıllarda. Vurdular mı rakiplerinin sırtlarını mindere, kıvılcımlar çıkarırlardı: Sonra seyircileri selamlarlar, kulaklarının ardında bir çift gelincik. 8. En çok annemi sevdim ben, incecik esmer bir kadın: Gözleri ışıklı kahverengi, Ege ve dünyalar güzeli. Öptü mü beni, bulutlara çarpardı saçlarım. Elimden tutup Gelincikya’yı gösterdi bana. Bu yüzden olsa gerek, ışıklı kahverengi gözlü kızlar titretti beni hep. Bir de gelincik ya. * maviADA ANILAR, OLİMPOS Dergisi,2010 Bahar
- Başlayabilmek
Hayat bir denizdir ve zaman da bir kumsal. İkisinin birleştiği yerde biz kavramlar oluştururuz. Başlangıç ve bitiş de bunlardan biridir. Ya da hayat bir haritadır. Hayatımızı seçtiğimiz yollar ile harıtalaştırırız. İsteklerimize göre dallandırıp budaklandırırız. Zaman da o yolların asfaltıdır, yoldaki şeritler de zihnimizle oluşturduğumuz kavramlar ... Tabii her zaman her şey isteklerimize göre olmaz. Karşımıza birden olur olmadık bir engel çıkabilir, hayatımız istediğimiz gibi gitmeyebilir. İşte hayatı istediği gibi gitmeyen insanlarda bir ihtiyaç, içlerinde bir duygu oluşur: Yeniden Başlamak. Müsvedde olmuş sayfayı atlayıp yeni beyaz bir sayfa açmak. Bu hissiyat neden oluşur benliğimizde? Çünkü ne yaparsak yapalım, ne kadar çabalarsak çabalayalım bir daire çizdiğimiz dönem olur yaşamımızda. Olduğumuz yerde sayarız. Bir rutine bağlarız etkinlikleri, alışkanlık hâline getiririz. Bu da içimizi bir yerden sonra çürütür, sıkıcı hâle gelir. Bir albenisi kalmaz gözümüzde. Ya da istediğimiz olmaz, başarısız oluruz. Veyahut kafamıza bir hedef koyarız ama oraya varamayız. Bunları bir yana koyalım en basitinden bir yanlışımızı da düzeltmek isteyebiliriz. “Yeniden Başlamak”ın bir değil birden fazla nedeni vardır aslında. İnsandan insana değişkenlik gösterir. Ne zaman oluşur? İşte o nedenler birikip birden karşımıza çıkınca oluşur. Halkımızın ağzıyla birden tepemiz atıverir, aklımıza çıkar gelir. İnsanın zihninde, yüreğinde, içindeki ukdeye değinen bir noktadır. Bir göreve kendimizi verip de işe yaramadığını gördüğümüz zaman, bir kayıp yaşadığımızda, sevdiğimiz birinin kaybıyla yüzleştiğimiz o acı zamanda oluşabilir. Ya da bir hayali yitirdiğimizde, bilincimiz de yaprak dökümü yaşandığı zaman olabilir. Nedenler gibi karşılaşacağımız zaman da insandan insana değişkenlik gösterir. Bir tane yeniden başlama tohumu düşer, filizlenir benliğimizde. Biz nedenlerimizle onu suladıkça büyür. Olgunlaşır. Biz de meyvesinden yediğimiz zaman enerjimizi toplarız, çoktan sayfaları çevirmeye başlayıp yeni sayfayı açmak için hazırlanmış oluruz. Yeniden Sayfa Açmak Yeniden bir sayfa açmak öyle hemen olabilecek bir şey değildir. Her güzel şeye bir acı ile ulaşırız neticesinde. Yeniden başlamaya ulaşmak için de zorluklardan geçeriz. Ama o içimizde olan dört harfli umut var ya, o umuda sımsıkı sarılmak gerekir ilk başta. O umudu kaybetmemek gerekir. Tabii öyle ‘Yan gel Osman, bir dönüm bostan.’ Şeklinde de “Yeniden Başlamak”a ulaşamayız. Yazılı olmayan bir kural vardır: Yeniye hoşgeldin demeden önce eskiye güzel bir veda mektubu bırakmayı ihmal etme. Sen eskiye güzel bir veda mektubu bıraktın mı ki hemen yeniye koşuyorsun? Eskide takılı kalırsan geleceğin sana sunduklarını göremezsin, yapmayı planladığın yenilerin fırsatları omzuna çarpar, geçer gider. E gelecekten kaygı edersen de geçmişindeki güzellikleri düşünürsün. İçinden çıkılamayacak bir kısır döngüye sürüklersin kendini. Bu kısır döngüden çıkabilmek için ilk önce umutlu olmak sonra da güzel bir veda mektubu yazabilmektir. Veda etmeyi öğrenebilmektir. Desteğe İhtiyaç Duyabilirsin Destek... Yeniden başlamak için her insan bir desteğe ihtiyaç duyar. O ihtiyacı kendinden de karşılayan olur, çevresinden de. Kimi zaman bir yazı çıkar karşısına kimi zaman dostundan teşvik edici bir söz ulaşır kulağına ya da ebeveynin sırtını yaslayacağın dağ olur ardında. Başlangıçlar ve Bitişler bize özeldir. Sen yeter ki: İste, umut et, veda et, destekle. Bilinen sadece iki kavram vardır: Doğum – Ölüm. Diğer başlangıçların hepsi ellerimizdedir. Yeter ki iste, yeter ki umut et, yeter ki veda etmeyi öğren, yeter ki desteği kendinden esirgeme. Bu dört kavram seni başka yerlere sürükleyebilir. O daire çizip durduğumuz dönemden sıyırabilir. Sen risk almaktan korkma, yeniden başlamak için o dört kavramı yerine getir. Kendinden korkma, el alemi umursama. İstediğini düşün, ona başla. Sıkılınca da bitirmesini bil. Yine bir daire içerisinde kalma. Yeniden Başlamak’a giden her bir otobüs o dört durağa ulaşarak ilerler. Sen ilerlemekten korkma. Başladığın yolu sonu başarısızlık olsa da git. “Sadece büyük ölçüde başarısız olmaya cesaret edenler büyük ölçüde başarabilirler.” Demiş Robert F. Kennedy. Başarısızlıktan korkma demiyorum, başarısızlıkla yüzleşmeyi öğren diyorum. Hayatın her dakikası bir şeylere başlıyor ve bir şeyleri bitiriyoruz. Yaşamımızda hem biyolojik hem de psikolojik olarak daima ilerleme içerisinde seyrediyoruz. Bildiğimiz başlangıç ve bitiş: Doğumumuz ve en sonunda öleceğimiz. Ölüm bu kadar yakınken içimizde bir şeyler ukde kalmadan yeni şeylere başlayabilmeliyiz. Başlangıç için risk alabilmeliyiz. Zaman acımasızken biz de kendi hayatımıza acımasız bakmamalıyız. O zamanı bulamıyorsan belki şu an tam vaktidir. En sevdiğim yazarlardan biri olan Sabahattin Ali’nin de dediği gibi: “Belki de yeni bir başlangıç yapmanın vaktidir. Yeni bir başlangıç için her şeyi yıkmanın vakti...” / Nisan KÖK | Gaziemir - İzmir
- PEKİ KÜRESELLEŞME KİMİN İÇİN?
Ulaşım, iletişim ve kaçınılmaz küreselleşme... Küreselleşme, teknolojik ulaşım ve haberleşme alanlarında meydana gelen değişmeler sonucu bütün dünyanın ekonomik, politik ve kültürel anlamda bütünleşmesini ifade ediyor. Ulaşım bütünleşmeyle ilgili ilk önemli aşamaydı... M.Ö.3000 yıllarında Rusya'nın güneyinde tekerleğin kullanılması ardından M.Ö.2500 yıllarında at'ın binek hayvanı olarak insanlığın istifadesine sunulması giderek zorba ve talan ekonomisinde kullanılması ulaşımla ilgili buluşların başlangıcıydı. Dünyanın global bir köy haline gelmesi atla başlıyor. Bilim devrimi yani buhar gücünün bulunması, katı ve sıvı yakıtların ulaşımda kullanılmaya başlanması ile yeni teknolojik gelişmelerin ortaya çıkması ise ulaşımda dönüm noktası olmuştur. Telefon, telgraf ve telsiz bulunmasıyla iletişimin teknik boyutları daha da geliştirilmiştir. Çeşitli düşünürler iletişim kavramı üzerine görüş ileri sürmüşlerdi. 19.yy sonunda insanların yönetimini de kapsayan gelişmelerle ilgili ilk kuramsal açıklamalar liberal görüşün savunucusu Adam Smith'e dayanmaktadır. Smith "Bırakınız Yapsınlar"ın Cosmopolis'inde bolluk ve büyüme için işbölümü ve iletişim olanaklarının gelişmesini varsayıyordu. 1789 Fransız Burjuva Devrimi ulusal bütünleşme adına bu gelişmeyi daha da özgürleştirmişti. 18.yy liberalizmin, 19. yy ise iletişimin temel teknik sistemleriyle serbest değişim ilkesinin yaratıldığı insan topluluklarında bütünleştiriciliği etken sayan görüşün başlıca kavramlarının doğuşuna tanık olmuştur: İşbölümü, ağ, gelişme, yığınların yönetimi... Saint Simon iletişimde anahtar bir kelime olan ağı toplumsal-fizyolojik açıdan organizmal bir düşünce olarak ortaya atıp insan ve iş yönetimine geçişte toplumsal örgütleniş biçimlerinin ipuçlarını veriyordu. Ağ örgüsü ya da dokusu endüstriyel işletimde sistem olarak tanımlanır. Herbert Spencer, organik bir sistem olarak tanımlanan iletişimle ilgili bu yaklaşımı geliştirip işlevini açıklığa kavuşturdu. İşlevler belirlenip, parçaların birbirine bağımlılığı organizma toplumunun somut örneği. İletişim sisteminin iki bileşeni dağıtıcılık ile düzenleyicilikti. İlki dolaşımı sağlarken ikincisi de egemen merkezin çevresiyle olan karmaşık ilişkilerinin yönetimini sağlamaktadır. İkincisi merkezin kendi etkisini yayabileceği medyasıdır. Yöntemler ise bildiriler, sondalamalar, basın, posta, telgraf, basın ajansları vs. İletişimle ilgili üçüncü kavram gelişmedir. Saint Simon'un öğrencisi Auguste Comte Spencer'in görüşlerine yaklaşır. Fizyolojik gelişme yasaları ve işbölümüyle ilgilenmiştir. Tarihi teolojik yani düşsel, metafizik yani soyut ve pozitif yani bilimsel 3 döneme ayırdı. Sonuncusu bilim çağıydı. 2.Dünya Savaşı'ndan sonra medyalara stratejik bir rol veren gelişme anlayışıyla canlandı. Siyasal coğrafya ve jeopolitik temeller ise 1897'de Alman Friedrich Ratzel tarafından atıldı. Gücün mekansal boyutuna ilişkin bu düşüncede mekan yaşamsal mekana dönüşür. Ağlar ve devreler ülkeye can verir. "Devlet toprağa demirlenmiş bir örgüttür" der Ratzel. Ülkedeki organizmal ilişkilerle ilgileniyordu. Değişim, etkileşim, devingenlik vs. yaşamsal enerjinin dışavurumudur. Saint Simon'ın görüşleri planlı ve kısmen bilimsel örgütlenmiş bir toplumdan burjuva toplum yapısına ilişkin kuramlara evrildi. Comte'un bilgi yoluyla toplumun dönüşümüne inanan öğretisiyle Spencer'in herşeyin kendiliğinden gelişeceğine inanan ve toplumu biyolojik organizmaya benzeten organik toplum kuramı ile çözümlenemezdi. Ekonomik, politik, askeri, teknolojik güç odakları, yeni dünya düzenini ve küresel ilişkileri düzenleyen otorite dünyayı yöneten egemen güçtür diyordu Antonio Negri. Egemenliğin biçimi değişti, birçok unsuru barındırıyor şimdi. Bunun araçları da ulusal ve ulus üstü kuruluşların organlarıdır. Emperyal egemenlik yani otorite ABD önderliğinde gayri resmi biçimde paylaşılmıştır aslında. Thomas Jefferson gibi federalist yazarlar ABD ideolojisinin babalarıdır. Antik dönem özellikle Roma İmparatorluğu'nun emperyal modelinden esinlendiler. Onlara göre iktidar ağ içinde etkili bir biçimde dağılmalıydı. Bütün dünyaya hükmedecek şekilde sınırlar kaldırılmalıydı. Mekansal sınrılarla birlikte zamansal sınırlarda öyle; tarih, kimlik, geçmiş vs. askıya alınıp mevcut durumlar sonsuz kılınmalıydı. Hatta yönetim doğrudan insanlar üzerinde etkili kılınmalıydı. Foucault'a göre bu durum otoriter toplumdan kontrol toplumuna geçişti. Üretim biçimleri, dağıtım, adetler, gelenekler vs. bu mekanizmanın komut ve aygıtlarıyla düzenleniyordu. İletişim sistemleri ve enformasyon ağları yoluyla iktidar beyinleri ve bedenleri de kontrol altına alıyordu. Bu yeni egemenlik kurma aracını Foucault, “Biyo-İktidar” olarak kavramlaştırmıştı. Kapalı ekonomiden Pazar ekonomisine geçiş 12.yy'dan sonra başlamıştı. İnsanlığı birleştiren binlerce yıllık din ve tanrı olgusunun yerini pazar ekonomisinde para almıştı. Para, bankalar, faiz vs. dinsel açıdan bir çelişki gibi görünüyordu ancak para ile tanrı imgeleri arasında bir denge oluşturularak egemenlik tepkiyi azaltarak sürdürülebilirdi. 14.yy'da yoksulluğa isyan edenler tarafından bu imajın sarsılması gerçeğe dönüştü. Günümüzde kitle iletişim araçları yeni ideolojik silahıdır iktidarların. Kitlesel iletişim toplumları etkileyen yeni olgudur. 20.yy başından itibaren gelişen kitle iletişim araçları insanların ilgi alanlarını biçimlendirdi. Siyasi sistemleri etkileyen önemli bir güç haline geldi. W.Lippman "Kamuoyu" isimli kitabında "kafalarımızın içindeki resimler" kuramıyla kitle iletişim araçlarının üstün gücü ve etkisine dikkat çekti. Harold D.Laswell'in "Dünya Savaşında Propaganda Teknikleri" ve A.J.Mackenzie'nin "Propaganda Boom" adlı kitaplarında ise özellikle ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya'nın Birinci Dünya Savaşındaki propaganda çalışmalarına yer verilmişti. İletişimle ilgili çalışmalar özellikle askeri ve politik kaygılarla başlamıştır. Bu alandaki çalışmalara öncülük yapan kurumun ABD'nin "Ordu Enformasyon ve Eğitim Bölümü Araştırma Birimi" olması dikkat çekicidir. Geniş halk yığınlarını denetim altında tutma, biçimlendirme, yönlendirmede kitle iletişim aygıtları yararlanılan etkili bir güç olmuştur. 1929'daki dünyanın içine düştüğü ekonomik krize karşı ABD "New Deal" adlı bir program geliştirmişti. Borsa, bankacılık ve ticaret sektörlerini vuran kriz için uygulanan programın halka benimsetilmesinde iletişim alanında yapılan çalışmalar ve kitle iletişim araçları kullanılmıştır. ABD'nin dünyaya empoze ettiği yeni sosyal devlet anlayışının geliştirilmesi şeklinde ekonomik anlayış aslında kapitalizmin uluslar arası düzeyde rekabet edebilmesini amaçlıyordu. ABD bu gelişmeyle sosyalizm karşısında kapitalist sistemi test etmek ve kapitalizmin iç işleyişinden kaynaklanan sorunların ertelenebileceğini göstermek istemiştir. Böylece ilk kez ABD öncülüğünde kitle toplumu, kitle kültürü, tüketim ve refah toplumu kavramları 1945 sonrasında kapitalist ekonomiyle birlikte ABD'nin tanımlanmasında başvurulan yaygın ve çekici kavramlar haline getirilmişlerdir. Batı'nın öncülüğünü de 1930'lardaki bu toplumsal sistem sayesinde ele geçirmiştir yani ABD. Batı'nın iletişim alanındaki kuramsal çalışmalarının bu öncülükteki rolünün de etkisi olmuştur. Kimdi bunlar, sayalım; Phillippe Gaillard, Jean Luc Pouthier, Paul Verschave, Joseph Pulitzer vs. İletişim, toplumsal yaşamın başından bugününe kadar her alanda ve koşulda görülen bir toplumsal eylem olmuştur. İnsanın doğa ile ilişkilerinden doğan sınırlarını aşıyor en sonunda toplumlararası boyuta taşıyordu. Atla başlayan globalleşme böylece akıl almaz boyutlara ulaşıyordu. Küreselleşme ise teknolojik gelişme ve bilgi toplumunu doruğa ulaştırdı. Ülke ve uluslar arası alanda serbest piyasa ve serbest ticaret yaygınlaşmış, dünya ticareti artmıştır. Ancak gelişmeler istihdamı ise olumsuz etkilemiştir. Teknolojik ağlar sadece üretimi değil, iletişimle birlikte sosyal yapıları da etkiledi. Doğal sınırlar ortadan kalkıyor, dil, aile, ülke gibi aidiyetle ilgili öğeler önemini kaybediyordu. Eski Roma, Batı'nın bugünkü kimliğini kazanmasında pay sahibidir. Çünkü Roma uygarlığı batı toplumları için bir dünya imparatorluğunu ifade etmekteydi. Bugün ABD için kullanılan yeni imparatorluk tanımlamasında olduğu gibi. Çünkü Roma askeri ve politik üstünlüğünü üretimde söz sahibi olması sayesinde kurmuştu. Örgütlenme biçimiyle, toplumsal ilişkilerdeki rolüyle, kurduğu iletişim biçimiyle tıpkı bugün ABD'nin yaptığı gibi egemenliğini kurumsallaştırmıştır. Yves Renouard "Haberleşmenin Gelişimi" adlı eserinde Roma'da bu amaçla "Cursus Publicus" isimli çağının en ileri iletişim sisteminin varolduğunu belirtmişti. Muazzam bir yol ağı üzerinde kurulu bir sistemle adeta "bütün yollar Roma'ya çıkar" sözü doğrulanırcasına askeri ve idari amaçla geliştirilen yollar çöllerin içlerine kadar uzanıyordu. Roma'nın geliştirmiş olduğu haberleşme sistemi bundan ibaret değildi. Julius Sezar döneminde "Acta Senatus"a ait tutanaklar halkın görebileceği yerlere asılıyordu. İtalyan Komünist Partisi kurucusu marksist kuramcı Antonio Gramschi tarafından kullanılmıştır ilk kez "hegemonya" kavramı. Bir devletin diğer devletler üzerindeki gücünü, otoritesini, aynı zamanda devletler arası ilişkilerde ekonomik, politik , toplumsal, kültürel, ideolojik bakımından bütünlüğü ifade ediyor. Yani hegemonya "emperyalizm" kavramıyla içiçe geçmiş kavram. Büyük egemen güçleri ifade ediyor. Örneğin 15.yy. da Portekiz ve 16. yy. da İspanya sömürgeci politikası nedeniyle dünyanın "hegemon güç"leri idiler. 17.yy.da Fransa, 18-19. yy da İngiltere, 20. yy da ABD hegemon güç haline gelmiştir. Emperyalist batının dünyada egemenlik kurmasıyla toprak işgallerinin nedeni belliydi. En önemlisi de ekonomik nedenliydi. Tekelci sermaye için yatırım, pazar, hammadde, nüfus alanları yaratmak amaçlanıyordu. Emperyalizmin marksist bakış açısıyla ilk ciddi yorumu 1916'da Lenin tarafından yapıldı, "Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması" adlı kitabında. Lenin, emperyalizmi kapitalizmin tekelci aşaması olarak görüyordu. Marksistlerle beraber bazı klasik ve liberal ekonomist düşünürler de emperyalizmin nedenleri üzerine görüşlerini dile getirdiler, David Ricardo, Adam Smith, John A.Hobson bunlardan birkaçıydı. Örneğin Hobson "Emperyalizmin Ekonomik Anakökü"nde yervermiştir. Makhiavelli, Bacon ve Hitler'in yorumları egemenlik kurma isteği üzerinedir. Stratejik ve güvenlik amaçlı yayılma, bölgelerle başka ülkelerdeki yönetimleri elegeçirme isteği de başka bir nedendi. Azgelişmiş ülkelere yapılan yardımların arkasında emperyalist amaçlar yattığı kabul edilmektedir. Emperyalizmin önemli aşamalarından birisi Amerika kıtasının keşfedilmesiyken ikinci aşama endüstri devrimiyle gerçekleşiyordu. 16.yüzyılda Avrupa'da başlayan makina devrimi yerini 18.yy'da tarımsal üretimin makine ve fabrikalara evrilmesiyle teknolojik devrime bırakıyordu. Çok uluslu şirketlerin tekeline geçen bilimsel ve teknik buluşlar ve gelişme "teknolojik" devrimin zeminini hazırlamıştır. Hem toplumsal ilişkileri hem de yapıyı etkileyen büyük değişimler getirmiştir. Bugünün neo-emperyalizm'ine giden sürecinin temelleri işte bu dönemde atıldı. Asıl sömürü toprak işgallerinin olduğu 15.yy'da değil kitle iletişim araçlarının ülkeleri, kültürleri, dili, aileyi hatta giderek özgürlükleri ortadan kaldırdığı 19.yy'da başlamıştır. Genişleme politikalarının önemli adımı iletişim teknolojilerinin ve buluşlarının ortaya atıldığı son 200 sayılır. 1945'te hukuk ve kurumlarıyla oluşan "yeni dünya düzeni" aslında devletler arasında yapılmış bir anlaşmaydı. Bütün ilişkiler hegemon güçlerin kontrolü altında kurumsallaştırılmıştır. Bu hegemon güçlerin çıkarları için kullandığı sözde meşru bir araç olmuştur. Emperyalizmin bir aşaması olan küreselleşme kavramı, Ellen Meiksins Wood'un sözleriyle "günümüzde solun boynuna dadanmış en ağır ideolojik albatros". Sınıf ve devlet iktidarına ilişkin öne sürülen liberal ekonomik, sosyal, kültürel bütünleşme ve tektiplilik. Hatta daha da ileri gidip bir alternatifsizlik, ideolojik bir bozgunculuk yaratıyor. Emperyalizmin gelişmesi birinci dünya savaşı sonrası keynesyenlik, dünya kapitalizminin gelişimi ve 3.dünya ülkelerinin doğuşu gibi bazı değişmelerin sonucu ortaya çıkıyordu. Marx, küreselleşmeye giden süreçte kapitalist üretim biçiminin temelini, dünya sermayesi tarafından atılmasına bağlıyordu. Küreselleşmeyi emperyalist yapan ise pazar kavgasıydı. Bunun sonucunda üç emperyalist blok ortaya çıkmıştı: Avrupa Birliği, Japonya ve ABD. Aslında önceleri azgelişmiş ülkeler lehine gerçekleştirilen dünya ticaretinde haksızlığa ve rekabete neden olan döngü çok basitti; Petrol ülkeleri paralarını yüksek faizle batı bankalarına yatırıyor, batılılar da borç olarak azgelişmişlere veriyorlardı. Bunun sonucunda dünya ticareti ihracat maliyetleri nedeniyle azgelişmişler aleyhine işliyordu. Yani ulusal sermayeye kıyasla küresel sermaye sahipleri daha fazla kazanıyorlardı. 1989'da The National İnterest dergisinde "Tarihin Sonu mu?" adlı bir makale yazan futurist yazar uyama küreselleşmenin göstergelerinden biri olan Sovyetler Birliği'nin dağılmasının kapitalizmin nihai zaferi olarak kabul edilmesi gerektiğini öne sürmüştü. Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra ABD'nin hedefi yeni güç odaklarının ortaya çıkmasına engel olmaktır. Küreselleşme 3 denge üzerine kurulmuştu: Klasik ABD öncülüğünde uluslar arası denge, çok uluslu şirketler ve ulus-devletler arası denge, süper zenginler ile diğer ikisi arasındaki denge. "Süper Piyasalar" denilen özellikle borsa oyunları ile uluslar arası pazarın kontrol edilmesi amaçlanıyordu. Emperyalizm nedir? Sefalet, hastalık, zulüm, ölüm... Anlamı bu. Sömürgeciler toprakları işgal ediyordu, emperyalistler ise mali sermayeyi savaşla birlikte sokuyor. Aynı şey olmadıkları ortada. Yeni dünya düzeni, küreselleşme ve en sonunda emperyalizm ulusal boyutta sonuç olarak ciddi bir tehdide dönüştü. Milliyetler sorunu, yurtseverlik, ulusal çıkarların korunması, vatanın savunulması gibi burjuva ideolojik argümanlara yönelen yaklaşımlara dikkat çekti. Buna karşılık, oysa, küreselleşme karşıtları dünyanın yüzde 20'lik azınlığı karşısında büyük bir kesimi temsil ediyor. Çevreciler, feministler, anarko sosyalistler, yeşiller, faşizm karşıtları eşcinseller, vicdani redçiler, pasifistler, savaş karşıtları, ırkçılık karşıtları, otonomlar, sendikalistler vs. insanlığa kaçınılmaz bir süreç olarak empoze edilmeye çalışılan küreselleşmeye karşı. Öte yandan kapitalist enternasyonalciler ise ulus-devletlerin parçalanmasını gizliden gizliye savunurlarken sadece karlarını düşünmekte. Yerelleştirme ve özelleştirme politikalarının altında bu neden yatıyor çünkü. Her ulus-devlet dünya ticaretinden ve yatırımlardan, teknolojilerinden daha çok pay alma yarışında birer rakip olabileceklerdi. Bu yüzden devletler küçültülmeli hatta eritilmeli idi. İMF, Dünya Bankası gibi küresel kuruluşlar vasıtasıyla güçleri zayıflatılmaktadır aslında. Ki ulusal sınırlar kolayca aşılabilsin. İletişim ve ulaşım alanındaki teknolojik ilerlemenin doğurduğu küreselleşme piyasalar arasındaki ulusal sınırları kaldırdı. Yatırım, istihdam, üretim, gelir ve pazarlama ile ilgili kararlar hatta yönetim süreçleri çok uluslu şirketlerin ellerine geçmiştir. Küreselleşmeye karşı günümüzün yeni toplumsal hareketlerinin karakteri kadın, çevre, demokratik talepler vs. biçiminde ortaya çıkıyor. Gelecek üzerine yazanlar dünyanın "medeniyetler çatışmasına" doğru gittiğini ileri sürüyorlar. İnsanlık dünyanın bütünleşmesine karşı değil, çıkar gruplarının oluşmasına karşıdır. Bu gruplar bütün dünyaya egemen olmanın derdindeler ve Anglo-Amerikan modeli dediğimiz yeni anlayışı savunanlar Avrupa sosyal modeline karşı da ucuz işgücü, az gelir, minimum sosyal haklar istiyor. Çok uluslu şirketler ve holdinglere her türlü olanaklar sunulurken, bunlar da devletleri kontrolleri altlarına almaktalar. George Bush ve soğuk savaş döneminden kalanların bütün kaygısı iktidarlarını antagonizmalar yaratarak sağlama almak. ABD diasporaları, AB, Rusya, Çin, Hindistan, Brezilya gibi ülkeleri kendi hegemonyası için tehdit görüyor. Tıpkı Eski Romalıların başkalarına yaptıkları gibi. Roma da demokrasi perdesi altında kendi dışındaki barbarların birleşmesine engel olmayı hedeflemiyor muydu? Bush evangelizminin altında yatan gerçek ekonomik çıkarları din düşmanlığı ile süsleyerek dünyanın tepkisini dindirmeyi denemekten başka bir şey değil. Belli ki Afganistan modeli Irak'ta da denenmiş oldu. Şimdi dünyayı yönetmek için uygun global politik strateji devletleri düşman görerek en büyük parçalanmayı sağlamak. ABD'nin İran ile Irak arasındaki savaşta gizlice İran'a silah pazarlaması da bu amacın görünen yüzüydü. 1990'ların başında tecrit ve çifte çevreleme şeklindeki Ortadoğu politikasının kendi çıkarlarına dönük olduğunu göstermiştir. Demokratik, reformcu ve devrimci muhalif kitlelere karşı ABD kukla hükümetlerle, askeri diktatörlükleri açık ya da gizli desteklemiştir. Küresel siyaset üzerindeki etkisi sadece bugüne dayanmayan ABD her dönem kendine yeni hedefler, yeni haydutlar yaratmıştır. 1925'te Monroe doktriniyle "Amerika amerikalılarındır" ilkesini ortaya atıp sonra bu savı 1948'de yardım altında Avrupa kıtasına taşıdılar. Bu paketlerin yerini sonraları Amerikan karargahları ile garnizonlar ve müdahaleler almıştır. Neo-Emperyalizm'in mührü değişik doktrinler halinde zaman zaman bütün kıtalara vurulmuştur. Hem de başkanlarının ya da üst düzey görevlilerinin adlarıyla anılır: Marshall, Truman, Eisenhower, Nixon, Ford, Carter, Clinton doktrinleri ABD'ye çıkarları için ilan ettikleri hassas ve kritik bölgelere müdahale hakkı tanımaktadır. Bu açıdan 4 Temmuz 1492 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi'nin özgürlüklere dokunan eşitlik sağlamayan devlet varlık nedenini yitirir, böyle bir devlete karşı mücadele meşruiyet kazanır demesi de ilgi çekicidir. 1980'lerin başında ABD Pakistan aracılığıyla Afganistan'da sonra dan bomba yağdırdığı mücahitleri Sovyetler ve komünist Afgan hükümetine karşı silahlandırmıştır. Batılı yahudi düşmanlığı ise dün anti-semitizm iken yerini önce bütün dünyada komünizme bugün ikiyüzlüce müslüman düşmanlığına bırakmıştır ama bugün Irak'ta asıl sergilenen nedenin neo-emperyalistlerin Ortadoğu ile ilgili çıkarlarının olduğu açıkça görünmektedir. İsrail'in ABD destekli fiziki olarak da ördüğü duvarın Berlin duvarından ne farkı vardır, ABD ve İngiliz çıkarlarının korunmasından öte?... İşgal edilen topraklarda İsraillilerle Araplara farklı farklı yasalar uygulanmaktadır. İkinci dünya savaşından sonra Dünya Bankası ve İMF gibi kurumlar aracılığıyla özellikle ABD ve İngiliz ekonomilerini korumak için hazırlanan planlar günümüzde küresel güç odaklarınca soykırıma varan yöntemlerle korunuyor. Söz konusu güç odaklarının en büyük silahı askeri müdahalelere başvurmadığı yerlerde borsa, bankacılık sistemleri vs. demiştik. Küreselleşme bütün dünyada azgelişmiş ülkeler için özelleştirme, sosyal harcamalarda azalma ve çevre kirliliği demek. Bunların yerine büyümede yavaşlama, döviz ihracı, hisse senedi alım satımı gibi gelişme sağlamayan dolaylı yatırımlarda artış demek. Kriz demek. Her yönüyle elektronik iletişimle bağlantılı olarak ortaya çıkan mali küreselleşmenin salt parasal alandan daha geniş ekonomik ve kültürel alanlara yayılması yönetim ve pazarlamacı kuramcılar tarafından tezgahlandı. "evrensel tekbiçimlenme" yani ihtiyaçların ortaklaşmasına, rekabete, pazarların tüketim için strajik olarak planlanmasına ve iletişim aygıtlarının bunlar için kullanılmasına 1983'te vurgu yapan ABD'li Theodor Lewitt bir ilktir. Kanadalı coğrafyacı ve politik iktisatçı Harold Adam İnnis'in şu sözleri unutulmamalıdır: "İletişim teknolojisi siyasal ve ekonomik süreçlerin temelidir". Dünya artık kaçınılmaz bir şekilde açık ekonomide bankacılık, döviz alışverişi , tröst ve borsa gibi araçlarla emperyalizm ve tekelci büyük burjuvazinin hegemonyasına girmiştir. Peki küreselleşme kimin için? Dün iki kutuplu olan bugün ABD'nin tek süper güç olarak kaldığı dünyada 2 bin yıllık gelişmenin son 20 yıla sığdığı değişimler yaşandı. Ancak dünyanın en zengini ile yoksulu arasındaki fark gittikçe büyüdü. Küreselleşme bütün dünyaya eşit zenginlik getirmedi. En zengin ülkeler ülkeler üretimin yüzde 86'sını, en fakirler yüzde 1'ini üretiyor şimdi. Yani ilk yüzde 20 ile son yüzde 20'si. General Motors'un, Exxon Mobil'in vs. yıllık ciroları Danimarka'nın, Avusturya'nın bütçelerinden büyüktür. 3 kişi toplam 48 ülkenin gayri safi milli hasılalarından daha fazla servete sahip. Dünyanın en zenginleri ise topu topu sadece 20 kişidir. Chossudovsky'nin deyişiyle yeni dünya düzeniyle küreselleşme, küresel soygunun bir "maske"siydi. Tıpkı eski dünyanın mitleri gibi. Öte yandan denetimsiz teknolojilerle doğa hızla tahrip ediliyor. Azgelişmişlerle hegemon güçlerin kaynakların kullanılmasına ilişkin olanak, amaç ve çıkarları başka başka. Dünya'ya en fazla zehiri salanlar kullananlar da yine dünyayı yöneten aynı güçler. Rio'da, Seattle'da Porto Allegre'deki büyük tepkiye rağmen doğanın katledilmesi asit yağmurları, ozondaki delinme, iklim değişikliği, küresel ısınma, orman yangınları, deniz kirliliği vs. son hızla sürüyor. 2 milyar insan açlıkla karşı karşıya. 2,5 milyar insan sağlık hizmetlerinden yoksun. Baudrillard, Lyotard ve uyama gibi geleceğe ilişkin yazanlar karamsar tablolar çiziyor. Bugün toplum ve doğa adına bütün değerler hızla aşınmakta. Günümüzde Jean Jacques Rousseau'nun bireyin toplumsal uyumunu içeren yasal önermeleri değil ama egemen güçlerin bireyci kuruluşlarının Dünya Ticaret Örgütü'nün, OECD'nin vs. prensip ve dayatmaları geçerli oluyor. Para merkezli bu kuruluşlar bu yüzden doğayı, insanlığı daha aymazca yok edebiliyor. Küreselleşme yanlıları bunu istiyor.
- HALKIM
Türkiyelim, türküm, benim garip halkım, Her zaman görmek istedim seni mutlular mutlusu, Bu dünya güzeli yurdumda Sıra dağlar gibi felaketler sana kurdukça pusu Ağulu dizelerle dolup taştı şarkım. Ulusun döktüğü gözyaşının Ağusu mermeri deler de geçer. Kanlar geçer damar damar mermerden, O, isterse canlanıp yürür mermer. Meyhanelerde içen şairlerin Elbette, saygıya değer tasaları. Söyle, yalnızlıklarından başka hangi gölgenin Ağırlığı altında çatırdar masaları? Talihsiz sanatçıları memleketimin Halkımın türküsünden uzakta içtikçe içerler. Sonra, birkaç münzevi okuyucunun ölümsüzlüğünde öbür yana göçerler. Kına beni, arkadaşım kına: Yalnız, şunu bil ki rahattır içim, Ellerim bulaşmadıkça ihanete, Ellerim batmadıkça kana. Kırk yıl geçtiğim yolları İncileriyle süsledim gözyaşlarımın, Gelip geçmesi için ulustaşlarımın, Bağışlarım da beni bilmeyerek bıçaklayan insanımı, [ reklamı gizle ]Bağışlarım bilmeyerek alsa da canımı Suratıma bilerek tükürene beslerim kin. Dikilir durur ortasında tanyerinin Şair nöbettedir insanlar uyusun Şiir nöbettedir insanlar uyusun, Bu topsuz, tüfeksiz nöbetçinin Gölgesinde korkusuz canlar uyusun. Ne güzel ölümsüzlüğü halkların, halkların. Sonra, onların göğüslerinde yatan Mutluluk düşlü şarkıların. Oturur bir yanda şairler Uzatıp başını sözcüklerin aralığından Söyler içinin zifir gibi karanlığından Leyla'yı, Şirin'i güldüren türküler. Halksa, öbür yanda döker gözyaşı, Yatar acıdan ısırır toprağı, taşı. Sözcük sultanları gönüllerinin harem dairesinde unutur giderler ulusçul kayguyu, telaşı. Güzel halkım, Senden bir tek alkış beklemeden Salt senin için ağladı durdu kırk yıl binlerce şarkım. Bitirdim nice dert okulunu, Yalnız, şununla öğünebilirim Birgün işçime ihanet etmedim Birgün ihanet etmedim insana. Bin bir yerinden vurulmuş yüreğimi Ah, anlatabilsem bir gün sana.
- Kavanoz Dipli Dünya
Boşuna “Kavanoz Dipli Dünya” dememişler. Ne yapacağı, ne şekle gireceği hiç belli değil. Daha şunun şurasında 5.5 milyar yıl önce, Güneş’ten kopmuş kızgın bir gaz topu iken, göz açıp kapayıncaya kadar soğuyup kabuk bağlayacağını, yüzeyinin üçte ikisinin su ile kaplanacağını ve üzerinde türlü çeşitli canlıların oluşacağını kim düşünebilirdi? Bundan 65 milyon yıl önce düşen büyük bir göktaşı nedeniyle bütün gökyüzünün tozla kaplanması sonucu pek çok canlı türüyle birlikte bütün canlıların efendisi dinozorların yok olup gideceğini kime söyleseniz inanmazdı. Afrika ormanları yok olunca savanlarda av peşinde koşmak zorunda kalan atalarımızın iki ayak üzerine kalkacağını birisi söylese alaya alırlardı. Romalıların zulmüne karşı Nasıra’da pasif direnişe geçen, halkı kışkırttığı için çarmıha gerilen İsa’nın öğretilerinin üç yüz yıl sonra aynı Roma devleti tarafından resmi din ilan edileceğini kim bilebilirdi? Ama dünya gerçekten kavanoz dipliydi ve bir zamanı diğerine uymuyordu… Osmanlılar bir zamanlar Viyana önlerine kadar giderek Avrupa’ya korku salıyordu. İstanbul 1918’de Avrupalı devletlerin askerleri tarafından denetim altına alınıp, 1920’de de resmen işgal edilince Türkler, bu dünyanın gerçekten kavanoz dipli olduğunu bir kez daha anlamış olmalılar. Alman ırkının yüceliği ve bütün dünyanın Almanlara köle olması gerektiğini savunan, Avrupa’yı ateşe salan, milyonlarca Alman’ı peşinde sürükleyen Hitler’in bir sığınakta intihar edeceği kimin aklına gelirdi? Anadolu’da düzenli ordu kurulmadan önce beş bin kişiye ulaşan çeteleriyle isyancıları bastırıp Ankara hükümetine nefes aldıran, Yunan kuvvetleriyle sert savaşlara girişen Kuvayı Seyyare Komutanı Ethem Bey’in en sonunda Yunanlılara sığınması kavanoz dipliliğin bir kanıtı değil mi? Nasıl da her şey oynak bir zemin üzerinde gidiyor? Arkadaşlıklar düşmanlığa dönüşüyor! İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif’in Türkiye’yi terk etmek zorunda kalması ve uzun bir vatan özleminden sonra İstanbul’a gelip öldüğü zaman cenazesine hükümetin sahip çıkmaması, bir başsağlığı mesajı bile yayımlanmaması nasıl bir şeydir? Mütarekede miting alanlarında kalabalıkları coşturan, İstanbul’un işgaliyle eşi Doktor Adnan Bey’le birlikte Ankara’ya geçip önemli roller alan Halide Edip ve Dr. Adnan’ın da Cumhuriyet’ten sonra Türkiye’yi terk etmeleri de dünyanın kavanoz dipli olduğunu gösteriyor. Yirmi sekiz yıla hüküm giyen ve vatan haini ilan edilen bir Türk şairinin bütün dünya tarafından en büyük Türk şairi sayılacağını, şiirlerinin meydanlarda okunup milyonlarca insana ilham kaynağı olabileceğini akıl edenler var mıydı? Türkiye’yi on yıl yöneten, iktidardan hiç gitmeyeceklermiş gibi görünen Celal Bayar’la Adnan Menderes’in hayatlarının darağacında sona ereceğini kimse tahmin bile edemez, kavanozun dibinin bu kadar yuvarlak olduğunu düşünemezdi. Felek kimlere oyun oynamayacaktı ki: Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlardan “İkinci Adam”, uzun yıllar başbakanlık, cumhurbaşkanlığı yapmış İsmet İnönü, gün gelecek nerdeyse değişmez başkanı olduğu partiyi Ecevit ekibine kaptıracak, sonunda bu partinin üyeliğinden bile istifa edecekti! Ya bu kavanoz dipli dünyanın Kenan Evren’e oynadığı oyuna ne demeli? 12 Eylül darbesinden sonra az mı esip gürledi. Herkese korku saldı. Kaç bin insana işkence yaptırdı. Sonunda yapayalnız ve rezillik içinde öldü. Orduya ve ABD’ye güvence vererek Erbakan’ı terk edip yeni bir parti kuran Recep Tayyip Erdoğan’ın ilk seçimde iktidara geldi. Anayasa mahkemesi partinin gericilik odaüı haline geldiğine karar verdi. Buna karşılık peş peşe bütün seçimleri kazanarak 18 yıldır kesintisiz başta kalıyor. Onun anayasayı değiştirerek tek adam rejine geçeceği, bunca demokrasi mücadelesi vermiş Türkiye’nin buna rıza göstereceği hiç akla gelir miydi? “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesini ortaya atan bir ülkeden, “Cuma namazını Şam’da kılacağız” diyenlerin başta olduğu bir Türkiye’ye dönüşmek, dünyanın kavanoz dipli oluşundan. Ya yıllarca Marksizm-Lenizim-Mao Ze Dung düşüncesi için mücadele etmiş, bunun için yıllarca hapiste yatmış, bir siyasetçinin en hararetli Erdoğan taraftarı kesilmesine ne demeli? Kimilerinin dönüş hızına, 365 günde Güneşin çevresinde bir tur atan kavanoz dipli dünya bile yetişemiyor! Bir zamanların kudretli savcısı Zekeriya Öz’ün şimdi suratını gizleyerek başka ülkelerde gizlenmesi de ibret alınacak bir durum. Kavanoz dipli dünyanın yarın kimler için nasıl bir son hazırlayacağı meraka değer. Dünya kavanozun dibi gibi yuvarlak ve sürekli dönüyor. Nereye evrileceği, ne yapacağı, kimin için nasıl bir son hazırlayacağı hiç de belli olmuyor! Ne demişler: Ne oldum dememeli, ne olacağım demeli… (30 Haziran 2020) zekisarihan.com
- Tuvalet Kafe
Sanatçılar sınırlarda yaşayamaz, derler. Yaratıcılığın sınır tanımazlığı mı yoksa mekânın sınırsızlığı mıdır anlatılmak istenen bilinmez. Belki de herkese göre değişen bir sınır vardır, kendi içinde genişleyen ya da kendine doğru daralan… Bir de kendi evinin sınırları içinde daralarak büyüyen, büyüdükçe çoğalan ve sonra odalardan taşan insanlar vardır. Bu öyle bir yerdir ki kendi cennetinizdir lâğım sularının temizleyip, hayatın son deliğini kendinize mekân ettiğiniz. Çok ahım şahım bir ikilem değildir bu sizin ki, sadece olmak ya da olmamak noktasında seçim bile yapamadan içinizi boşalttığınız yerdir. Sonra sifonu çeker, ellerinizi yıkarsınız. Bazen de ellerinizi küçük lâvaboda yıkayıp en güzel öykünüzü yazarsınız, aşk adına. Ya da en güzel resminizi yaparsınız yeşil ağaçların, mor çiçeklerin, kırmızı gelinciklerin olduğu… Arada kokusunu bile alırsınız doğanın yeşilinin… Beynimde onca düşünceyle kapıdan içeriye girerken, birçok evli kadının aksine aklımda, ne mutfakta yapacağım güzel yemekler, ne misafirlerimi ağırlayacağım salonun nasıl olduğu, ne de sevdiğim adamla birlikte yatacağım yatak odasının şekli vardı. Aklımı fikrimi çalan ve benim olduğuna, bir tek benim olduğuna inandığım bir düşünce vardı ki, o da çalışma odası olarak bana verilecek yerin neresi olduğuydu. Kapıdan girip odaları dolaşırken, altı aylık eşim önde, ben arkada tıpkı fethettiği toprakları gezen bir asker edasındaydık. Yeni evliydik ve kendimize yıllar boyu oturacağımız, çocuklarımızı büyüteceğimiz, güleceğimiz, eğleneceğimiz harika bir ev almıştık. Daha doğrusu eşim almıştı. Benim hiçbir şeye elimi sürmeme izin vermemişti. “Hepsini ben hallederim. Sen yorulma. Ben her şeyi düzenlerim sen öyle gelir; yerleşirsin,” demişti. Ne kadar şanslı olduğunuzu düşünmez misiniz? Salon yeni aldığımız mobilyalarla dekorasyon dergilerinden fırlamış gibiydi. Oturma odası, onun istediği gibi döşenmişti. Sadece oturulmak için. Küçük odaya girerken bir an gözlerimi kapatıp, işte şimdi bana sürpriz yapacak. Burası da senin odan, diyecek diye heyecanlanmıştım. Ama daha odanın kapısında; “Hayatım, burası da misafir yatak odası. Annemler, ablamlar geldiğinde ya da başka misafirlerimiz geldiğinde burada kalırlar,” demiş ve beni bir yatak, bir komedin ve küçük bir gardırop olan odaya sokmuştu. İçimden, Tanrım bir oda daha olmalı, diye geçiriyordum ümitsizce. Evet vardı… Orası da yatak odasıydı. Yatak odasının düzeni, mobilyalar inanılmaz güzeldi. Yatağın çevresinde dolanıp kendimi yayları harika yatağa bıraktım. Bir an için kendime ait oda fikri aklımdan uçup gitmişti. Tüm bedenimle yatağı sahiplenirken karşıdaki duvarda duran resimle irkildim. Anlamsız bir bakışla öylece kaldım. Eşim bu anlamsız bakışımdan mı yoksa zaten söyleyecekleri vardı da ondan mı bilinmez fazla gecikmedi. “Buraya babamın resmini astım. Benimle gurur duysun istiyorum. Çerçevesi çok güzel olmuş, değil mi?” dedi gülümseyerek. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Haklı olduğunu düşünmek istiyordum. Adam haklı. Altı yaşında babasını kaybetmiş. Bu yüzden de onun için çok önemli baba, diyordum durmadan içimden, ama… Babasının onunla; bu yatak odasının duvarında asılı olarak, yatağı seyrederek gurur duyması fikri bile yüzümün kızarmasına neden olmuştu. Neyle gurur duyacaktı? Baktığı yer yatağımızdı… Bu şoku üstümden uzun süre atamadım. Sonunda evin tamamını gezmiştik. Bana ait oda yoktu. Odaların hepsi yeteri kadar dolmuştu. Sızlanmak, bir şey talep etmek niyetinde değildim ama ağzımdan kelimeler dökülüverdi. “Hani benim odam? Resim yapmam, yazı yazmam için bir oda ayarlayacaktın.” dedim. Gülümseyerek yüzüme baktı. “Sen ciddî miydin?” Nasıl yani oldum? Ne istemiştim ki? Alt tarafı küçük bir oda istemiştim. Öykülerimi yazabileceğim, kitap okuyabileceğim ve resim yapmak için… “Evet. Sen de tamam demiştin bana. Unuttun mu?” Eşim hala dudağında o yamuk gülümsemesiyle yüzüme bakıyordu, inanılmaz bir şey söylemişim ya da istemişim gibi. “Ben evde yağlı boya yapmanı istemiyorum hayatım. Bir kere çok kötü kokuyor. Hem bu sağlığına da zararlı. İlerde çocuklarımız olduğunda onlara da zararı dokunabilir.” Çocuklarımız olduğunda yapmam ama şimdi yapmak istiyorum, diye haykırmak gelmişti içimden ama yapamadım. “Yazı yazmaya gelince. O deli saçması şeyleri nerede olsa yazarsın zaten. Etrafı dağıtmamak koşuluyla mutfak masasında yaz olmaz mı?” dedi. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Olmaz desem ne olacaktı ki? “Ben edebiyatla uğraşmayı seviyorum. Bir gün arkasında fotoğrafım olan bir kitabım olacak. Göreceksin, bak.” dedim. Eşimin yüz kasları sinirli bir şekilde seğirmeye başladı. Bu kaprisi çocukluğuma vermiş olmalı ki, sakinliğini korumaya çalışarak, “Canım, artık sen evli bir kadınsın. Bu yüzden başka şeylerle ilgilenmek yerine evinle, kocanla ilgilensen daha iyi olmaz mı?” “Ben her şeyle ilgilenebilirim. On dokuz yaşındayım diye birçok şeyi aynı anda yapamayacağımı sanıyorsan aldanıyorsun,” dedim, dedim amasına, içimde büyük bir korkuyla. Babasına ilk defa karşı çıkan bir çocuk gibi. Bu sesime de, hareketlerime de yansımıştı. Eşim yanıma gelip başımı okşadı. “Tamam kuzum. Bakalım becerebilecek misin bunların hepsini? Şimdi sana rahat rahat çalışabileceğin bir yer bulacağım.” Bu söyledikleri, sadece sinirimi yatıştırmak içindi diye düşündüm. Yeni bir oda mı ekleyecekti eve. İçimde kabaran sinire ve gözlerime hücum eden yaşlara engel olmaya çalışıyordum. “İşte, burayı istediğin gibi yerleştir. Burada resimde yapabilirsin yazı da yazabilirsin.” Dediği yere doğru kafamı uzattım. Gözlerim kararmıştı birden. İçimdeki heyecan son kelimenin ve gözlerimle algılamaya başladığım yerin görüntüsüyle allak bullak oldu. Küçük tuvaletin kapısının önünde durmuş eşimin bana oda diye söylediği yere bakarken ağlamaktan çok gülecek gibi olmuştum. “Burası mı?” “Burası işte. Küçük bir oda sayılır. Sen kendine göre düzenle. Ne istersen alabilirsin. Hadi bakalım bu işi de çözdüğümüze göre artık akşam yemeğine gidelim. Karnım çok acıktı.” O gün tuvaletin içinde, o küçük hacet giderme odasında ne yapacağıma kuşkuyla bakmıştım. Her gece sevdiğim adamla yatak odasının o güzel yatağına yatıp onun benim, benim de onun olduğumuz saatleri, gururla bakan babasının fotoğrafının karşısında sanki bir görevmiş gibi yerine getirdikten sonra, kimsenin beni görmediği, doğal olarak gururlanmadığı o küçük odaya çekiliyordum. Hayallerin, odaların dışına çıktığını, dışarıdaki dünyanı sessizce içeriye girip lavabonun kenarına oturduğunu hatta sifonun gözlerini dikip beni seyrettiğini biliyordum. Tuvalet deliğinden yeni bir dünyaya giriş olabilirdi ama ihtimali eşim ortadan kaldırmak için tıkamıştı. Belki o da buradan gizlice başka yerlere kaçabileceğimi düşünüyordu. Tuvalet Kafe’nin kapısına kocaman süslü harflerle yazmıştım. Burası Benim Odam. İzinsiz Girmeyin. Her ne kadar eşim dalga geçip, “Senden izinsiz kim niye girsin ki tuvalete,” demişti. Haklıydı… Yıllar sonra bu hikayeyi anlatırken çok gülmüştüm. Bu kadar ilginç olacağı aklıma gelmemişti. O kadar uzun zaman geçmişti ki, on dokuz yaşında evlendiğim adamdan on bir yıl sonra boşanmış. Üç yıl sonra, arkasında resmim olan ilk kitabımı çıkarmıştım. Bu arada iki karma sergi ve üç kişisel resim sergisi açmıştım. Tuvalet Kafe ise aklımın bir yerinde öylece kalmıştı. İlk kitabımı elime alır almaz yaptığım ilk iş, eski eşim ve karısına; “Sevgili Tuğçe ve Tolga’ya hayat boyu mutluluklar dilerim” diye imzalayıp göndermek olmuştu. Eski eşim, ilk öyküyü okur okumaz babamı arayıp; “Kızın neler yapıyor gördün mü, baba?” demiş. Hâlâ babama, baba deme cesaretini, galiba benim on bir yıl boyunca ona dayanma sabrım verdi. Babam da hâlâ yeni bir damat edinememenin verdiği hayal kırıklığı ile hiçbir bağlantısı kalmayan bu adamın baba, demesini kabul ediyordu. “Biliyorum oğlum, biliyorum. Bırak ne hali varsa görsün. Kendi kendine bir şeyler yapıyor işte,” demiş. Kendi kendime yaptığım şeylerden hep memnun olmuşumdur. Ama eşimin, pardon ex-eşimin bana yaptıklarını da hiç unutmuyorum. Belki ona buradan kocaman bir teşekkür gönderebilirim. Beni, evimin taşrasına sokarak aslında kocaman bir dünya yaratmama neden olduğu için.

Hayat ve Sanat
DERGİSİ
Emek veren herkesin ADAsı



























