top of page

Arama Sonucu

maviADA'ya DÖN

Boş arama ile 4493 sonuç bulundu

  • Herkes Kendi Hayatını Yapar

    - Bir tesadüf beni genç bir memurla tanıştırdı. Kendisiyle yüz yüze geldiğimiz zaman, biraz da sıkılarak bana bir itirafta bulundu, insanin yaşı ne olursa olsun hayatta muvaffak olmak ve yükselmek için geç kalmış sayılmaz, tarzındaki sözleriniz bana cesaret verdi. Bu yaştan sonra muhasebe dersi almaya kalktım." dedi. Ara sıra söylediğim sözlerin büsbütün boşa gitmediğini bir tesa­düfle öğrenmekten duyduğum heyecanlı sevinci tarif edemem. İşte bir vatandaş, kendisine mukadder saydığı çerçeveyi kırarak daha iyi­ye doğru gitmeye karar vermiş, daha üstün bir hayat seviyesine ulaşmak için yeni gayretler sarf etmeye girişmiş. Ne güzel şey! Bu güzel hadisede insanı üzen nokta bu zatın ancak 30 - 35 yaşlarında bulunması ve bu yaşlarda kendisini ihtiyarlamış sayması idi. "Bu yaştan sonra muhasebe öğrenmeye kalktım." dediğine bakı­lırsa giriştiği yeni hamleyi biraz gecikmiş bulduğu anlaşılıyordu. Ken­disini kırkından sonra saz çalmaya kalkmış sayan bir hâli vardı. Öy­le ya... Nota bilmeyen ve hayatında eline saz almamış bir adam kır­kından sonra bu işleri öğrenmeye kalkarsa ne yapabilir? Hemen cevap vereyim ki gayet mükemmel besteler yapabilir. Radyoda arada bir Hacı Arif Bey'in bestelerini dinler, eğer iyi eller ta­rafından çalmıyorsa mest olursunuz. Bilir misiniz ki bu Hacı Arif Bey hiçbir saz çalmasını bilmez, üstelik notadan da anlamazmış. Kaç ya­şında bestekârlığa başladığını pek öğrenemedim ama hafızası çok kuvvetli olduğu için bir defa duyduğu şarkıyı pürüzsüz okur, üstelik pek kıvrak ve kibar besteler yaparmış. Hacı Arif Bey'in bestelediği eserlerin sayısı binden fazladır ve onlar musiki meclislerimizin en seçkin sermayelerini teşkil ederler. Bilmem ki acaba küçük bir memur olması mı bu vatandaşımızı ümitsizliğe düşürüyor? Kim büyük memur olarak işe başlamıştır? Osmanlı devrinin en büyük sadrazamlarından Köprülü Mehmet Pa­şa köyünden İstanbul'a geldiği zaman okuma yazma bilmeyen bir delikanlı idi. Bu yüzden küçük bir kâtip olarak bile işe başlayamazdı. Saray mutfağına yamak olarak girdi. Oradan aşçılar arasına karıştı. Yüksek zekâsı ve yüksek azmi ile günün birinde sadrazam oldu. Osmanlı tarihinin büyük adamlarından çoğu küçük ve silik şahsi­yetler olarak hayata başlamış, azim ve iradeleri sayesinde parlamış­lardır. Kanunî Sultan Süleyman devrinde on üç yıl sadrazamlık eden ve Makbul İbrahim Paşa diye anılan Damat İbrahim Paşa, bir İtalyan gemicisinin oğlu idi. Çocukken Cezayir'de korsanların eline düşmüş, Manisa'da bir dul kadına satılmıştı. Kanunî Sultan henüz şehzade ve Manisa'da vali iken keman çalmakta maharetini görerek onu hizme­tine aldı. Tahta geçince kendisine odabaşı oldu. Kısa zamanda ve­zirler arasına girdi. 1522'de de Pirî Paşa'nın yerine sadrazam oldu. Kanunî kardeşi Hatice Sultan'ı muhteşem bir düğünle ona vermiş, böylelikle gemici çocuğu, Damat İbrahim Paşa olarak Macaristan, Avusturya seferleriyle Mohaç zaferinde yararlıklar göstermiş. Böyle bir yükseliş gerçi insanın başını biraz döndürebilir. Fakat fazla gurur getirmesi, onun tarihte, Makbul İbrahim Paşa yerine Maktul İbrahim Paşa diye anılmasına sebep olmuştur. Çünkü sonunda öldürüldü. Abdülmecit devri ile Abdülaziz devri arasında beş defa sadra­zamlık ve yedi defa Hariciye Nazırlığı eden büyük devlet adamların­dan Âli Paşa 15 yaşında Babıâliye Divanı Hümayun kalemine küçük bir kâtip olarak girmiştir. Babası Mısır Çarşılı Ali Rıza Efendi son de­rece fakir bir adam olduğu için ona ciddi bir tahsil yaptıramazdı. Üc­ret karşılığında çarşının kapısını açıp kapıyor, oradan aldığı birkaç kuruşla çoluk çocuğunun ancak karnını doyurabiliyordu. Hatta bu yüzden Âli Paşa'nın düşmanları onu Kapıcızade diye küçültmek is­temişlerdir. Sonradan Âli mahlasını alan küçük Mehmet Emin ancak mahalle mektebinde okuyabildi. Beyazıt Camii'nde bir sıra Arapça ders aldı. Tesadüfün itişiyle değil, yükselme azmi ile Divanı Hüma­yun kalemine girmeye muvaffak olduğu zaman bir taraftan resmî iş­leri görmeye çalışırken bir taraftan da bizim şimdi muhasebe dersi almaya teşebbüs eden memur arkadaşımız gibi, Fransızca öğren­meye koyuldu. Kendi kendine öğrendiği Fransızca o kadar mükem­meldi ki onun kaleminden çıkan notaların üslubunu Frenkler daima takdir ile karşılamışlar, siyaset adamlığına imrenmişlerdi. İşte bu kü­çük memur azmi ve iradesi sayesinde 26 yaşında Osmanlı İmparatorluğu'nun Londra Büyükelçisi olmuş, 37 yaşında da sadrazam mevkiine yükselmiştir. Bütün mesele yükselmek azminin bir kere gönülde yer etmesi, düşüncenin hep o istikamette çalışmasıdır. Yaşama şevki canlılığını muhafaza ettiği, yani yelkenler suya indirilmediği müddetçe hayat çekiciliğini kaybetmez. 80 yaşında bir kadına, "Kadınlar aşkı düşünmekten ne vakit vaz­geçerler?" diye sormuşlar. "Daha o yaşa gelmedim, gelince söylerim." diye cevap vermiş. Hayatı uzatan şey bile böyle bir yaşama ve hayattan zevk alma isteğinin canlı kalmasıdır. Daima yeni eserlere doğru gidelim ve dai­ma yapmakta olduğumuz eseri sevelim. 83 yaşında bir heykeltıraşa, "En beğendiğiniz eseriniz hangisidir?" demişler; "Şimdi yapmakla meşgul olduğum eser." demiş. Yapmakla meşgul olduğumuz eser, bu fâni dünyaya gözlerimizi kapayıncaya kadar devam edecektir, in­sanlar ancak hayatın baştan başa bir eser olduğunu kabul etmekle bu yola girebilirler. Herkes kendi hayatını yapacak, fethedecektir. Bu da yükselme­ye çalışmakla, daha üstün bir hayat seviyesine ulaşmakla mümkün olur. Muğla taraflarında yaptığı bir dolaşmadan yeni dönen bir dostum anlattı: "Bizim memleketin bugünkü hâli Amerika'nın 40 yıl önceki hâline pek benziyor; her vatandaş uyanmış, her vatandaş kendi hayat sahasında yeni ufuklar fethetmeye çıkmış. Bir köylü gördüm Şimdiye kadar yalnız kendi yiyeceği için eker, çocuklarını gurbete gönderirmiş. Şimdi - karşıdaki dağları eliyle göstererek - "Allah kısmet ederse bu yıl şu dağları baştan başa ekeceğiz." diyordu. Ne gü­zel şey değil mi? Evet, çok güzel şey. Şehirde muhasebe öğrenmeye girişen memur, köyde tarla olarak dağı, taşı gözüne kestiren köylü yurdumuzu refaha götürecek büyük hamlenin öncüleridirler. Eşref Saat Şevket Rado

  • Hanna'ya Şiirler

    Dört bulut salıverdim gökyüzüne Gökyüzünün en yücesine, ucuna Biri turuncu, biri yeşil, biri al, birisi apak Dört top bulut yolladım gökyüzünün en ucuna Dört top ışıktan, koskocaman Turuncusuna sevgi yükledim Yeşiline dostluk Arkadaşlık yükledim alına, arkadaşlık Apak buluta barış yükledim, Ne kadar çok özlemişsek barışı o kadar çok Gidin dedim bulutlarım yeryüzünün üstüne Yağın dedim bulutlarım yeryüzüne Yağmadık hiçbir yer bırakmayın, hiçbir yer, Hiçbir yer Ama hiçbir yer, hiçbir yürek, hiçbir göz, Hiçbir kulak, hiçbir ova, hiçbir çiçek bırakmayın Her yere, her yere, her yere yağın, Yağın ha yağın, Yağın ha yağın, yağın ha yağın Yağın ha yağın, ha yağın Yağın insan yüreklerine… #EDEBİYAT #ŞİİR #YAŞARKEMAL

  • KEDİ YALNIZLIĞI

    Beni suyun üstünde tut, bırakma Sakardır tüm yalnızlıklar Uzak zamanlardan kalma Diyebilir misiniz bana, hayır İster inan ister inanma Benimki kedi yalnızlığı Patilerimdeki sızı bir kadının Eski kalp ağrısı Ölene dek taşırım artık ben bu ağrıyı Armağanıdır bana okşanan başka bir kediden Hayta çıktı dedi; göz ağrısı Sevildiğini bilen kedidir oysa Eli tüylerimde öylece kaldı Başka dünyaların kedisiyim ya Az önce ellerim vardı, bir de kalbim Ne kendim ne kediyim şimdi Beni suyun üstünde tut, bırakma demiştim Herkesin bir yalnızlığı var, Benimki de bu kedi yalnızlığı Unut gitsin...

  • Kendime Rağmen:  BİR AŞK ŞİİRİ

    Yalnızca sana dokunmuş olmak için, Belki yeniden ulaşabilirim diye o düşsel tene Yıllardır Gözlerinde yeşeren karanfili düşündüm Bilmiyorum, araştırmadım. Senden kalan sözcükler nerede Ve insan kendisine ait olan teri Başkalarına atarak Rahatlayabilir mi? Davul çatlamışken, Kandil sönmüşken hele Seni içimde sakladım Sesini uykularıma ektim Kendime rağmen yaptım bunu Yalnızca sana dokunmuş olmak için Buradayım Buhurdanım. Sanki senden başka dünya varmış gibi. 16 mart 2002 * KimseSİZ Dergisi, Kasım 2002,1.sayı DERGİYİ GÖRMEK İÇİN TIKLA *

  • KELEBEK

    Güneş nefsimin umudu Şafak zemin hazırlıyor yolculuğuma Uzun kanatlarım Sabah ayazından önce varıyor orağıma Bozdurulmayan altınım Elimden tutan güçlü dadım Kanım, o demir hayata tutunduran Sahici mutluluk sanrım Sormuyorum artık Çıkmayan kronik ahlarımın Geç kalışı neden diye Bir kâhin duruşu içimde "Tanrı uludur" diyor Küresine sıkıca sarılmış Dirilirken domino taşları Güzelleşiyor altı üstünden Sancılı bir kelebeğim Kaygan toprakla örtülü Doğuruyor beni heyelanım *** Elif Burcu Özkan 1983 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Eski Çağ Dilleri ve Kültürleri Bölümü, Latin Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’nda 2004 yılında lisans, 2008 yılında yüksek lisans, 2020 yılında doktora eğitimlerini tamamladı. 2009-2010 eğitim yılında Kocaeli TEVİTÖL Üstün Yetenekli Çocuklar Lisesi’nde Latince öğretmenliği yaptı. 2013-2014 eğitim yılından beri Bursa-Uludağ Üniversitesi’nde Öğretim Görevlisi olarak görev yapmakta olan yazar çeşitli bölümlerde münferit olarak Eski Yunanca ve Latince derslerini; ayrıca Yunan Edebiyatı, Latin Edebiyatı ve Yunan-Roma Sikkeleri derslerini yürütmektedir. 2013 yılından itibaren yazdığı akademik makaleleri çeşitli akademik kitaplarda ve süreli dergilerde yayımlanmaktadır. Latinceden Türkçeye çevirdiği “Seneca- Bilgenin Sarsılmazlığı” eseri 2017 yılında Doğu-Batı Yayınları tarafından, ilk şiirlerini bir araya getirdiği “Larva” adlı şiir kitabı 2019 yılının Kasım ayında Artshop Yayıncılık tarafından yayımlandı.

  • DAHA BÜYÜK FARKLA…

    Perşembenin gelişi Çarşambadan belliydi. Bir süredir seçim sandıklarımız, olağanüstü sürprizlerle karşılaşıyor. 17 yıl önce serbest seçimlerle iktidara gelen AKP için, seçimleri kazandığı sürece sorun yoktu. Bol bol millet iradesi, iktidarın ancak seçimlerle değişebileceği söylemini kullanabilir, iç ve dış kamuoyuna karşı “demokrat” imajını verebilirdi. Ne zaman ki hoşafın yağı bitti. Kaynaklar kurudu. İzlediği yanlış politikalar nedeniyle AKP seçmen gözünde itibar kaybına uğramaya başladı. AKP’yi bir telaş aldı. Millet iradesine saygı mı duyulacak yoksa her sefer seçimler sayılmayarak, alınan yeni önlemlerle AKP kazanıncaya kadar yeni seçimlere mi gidilecekti? Bazı sandıklar mı taşınmadı? Devletin bütün imkânları iktidar için seferber mi edilmedi? Basın ve televizyonlar iktidarın emrinde mi verilmedi? Bütün milletin başkanı sayılması gereken Cumhurbaşkanı, tarafsızlık yeminini de bir yana atıp meydan meydan dolaşarak propaganda mı yapmadı? Hem de bu partiye oy vermeyecek bütün yurttaşları hain ilan ederek, korkutarak… Bu da yetmedi. Seçimle gelmiş birçok belediye başkanını görevden aldı. Başkanını, başka siyasetçiler ve gazetecilerle birlikte hapse tıktı. 31 Mart 2019 Belediye seçimleri, muhalefet için bu olumsuz koşullarda yapıldı. Buna rağmen iktidardan sıtkı sıyrılmaya başlayan halk, büyük kentlerde muhalefetin adaylarına oy verdi. Bu kentlerin en büyüğü ve önemlisi İstanbul’du. “İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi, kaybeder” sözü kendilerine aitti ve en ağır toplarını ileri sürerek bu seçimi kazanacaklarını umuyorlardı. Fakat tersi oldu! AKP şimdi ne yapacaktı? Yenilgiyi kabul ederek 25 yıldır yönettiği bu kenti yönetmekten ve oradan nemalandığı olağanüstü nimetlerden vaz mı geçecekti? Yoksa bu seçimleri önceki genel seçimler gibi geçersiz sayarak yeniden seçim mi isteyecekti? Genel seçimleri yenilemede Meclisteki çoğunluğu kullandı. Erdoğan Yüksek yargı organlarının seçiminde esas söz sahibi olma ilkesini boşuna getirmemişti. Dost kara günde belli olacaktı. YSK, bütün kanun ve yönetmelikleri ve yerleşik kuralları, hatta kendisinin aldığı daha önceki kararları hiçe sayarak kara gün dostu olduğunu kanıtladı… Türkiye’de iktidar aracı olarak hâlâ seçim sandığı kullanılıyorsa da AKP artık parlamenterist bir parti değildir. 31 Mart seçimlerinin ertesinde AKP ve Erdoğan için yazdığımız “Sonun Başlangıcı Olabilir” yargısı nasıl da doğrulandı! Bu antidemokratik sistemin çöküşünü önlemek için başka yolları kalmadı. Fakat seçimlerin yenilenmesi onu çöküşten kurtaramayacak. Bu parti kendisi giderken Türkiye’yi de çökertmeye niyetlidir! Bana yar olmayan halka da yar olmasın diye düşündüğü anlaşılıyor. NE YAPMALI? Yapılacak olan, soğukkanlılığı koruyarak 23 Haziran’da yeniden sandığa gitmek ve kendilerini iktidarın değişmez sahibi sananlara gereken dersi vermektir. Bu kez Ekrem İmamoğlu daha büyük bir farkla kazanmalıdır. İktidar bloğunun karşısında olan bütün partiler, bu kez üçü beşi hesaplamayarak İmamoğlu seçeneğinde yoğunlaşmalıdır. Eğer bunu yapmazlarsa gösterecekleri hiçbir gerekçe gelecekte onları affettiremez. Şüphesiz, İstanbul Belediye Başkanlığını muhalefete teslim etmemek için iktidarın elinde başka kozlar da vardır. Bir suç uydurup başkanı görevden alabilir, yerine kayyum atayabilir. Belediye Meclislerindeki çoğunluklarına dayanarak başkana iş gördürmemeye yeltenebilir. Yasaları değiştirip Belediyelerin yetkilerini kısabilir, ekonomik kaynaklarını kesebilir. Bunları yapabileceklerini de zaten ilan etmişlerdi. Fakat dağ ne kadar yüce olsa, yol onun üstünden aşar. İktidarın oyunlarına karşı halkın da elinde kullanabileceği fırsatlar vardır. Bu fırsat şimdi muhalefet ittifakını sürdürmek ve bu ittifaka başka güçlerin katılmasıdır. İktidarın İstanbul için oyununu bozacak olan İmamoğlu’na verilecek oyların yüksekliği olacaktır. İktidar, seçimleri iptal ettirirken aradaki oy farkının on üç bin küsur olmasından cesaret almıştır. İktidarın diğer büyük şehirdeki seçimleri değil de İstanbul seçimlerini iptal ettirmek için canhıraş bir çaba içinde olmasının nedeni budur. Bu fark büyüdüğü oranda iktidarın hevesi kursağında kalacaktır. Zorbalık mı kazanacak, halk iradesi mi? Diktatörlük çatırdamakta, demokrasi yükselmektedir. Psikolojik üstünlük demokrasi güçlerindedir. (6/7 Mayıs 2019) #GÜNCEL #ZEKİSARIHAN #istanbul

  • ARABÎ KAFALAR

    Atatürk Lisesi.Okul sonu.Yazılılar bitmiş.Tatil ve ayrılık havasına girmiş öğrenciler. Hatıra ve şiir defterlerini birbirlerine verip bir anı yazmalarını istiyorlar. Tabii öğretmenlere de. 6 Ed. Öğrencilerimden Hanım bir kız defterini getirdi yazmamı istedi. Tarihi tam hatırlayamıyorum. Ama 1980'li yılların sonu olsa gerek. Daha devlet çarkına badem bıyıklılar, türbanlılar, Atatürk ve rejim karşıtları doluşmamış ve fakat münferit de olsa, tek tük de olsa yasakları, yasaları delmeye çalışan militanca girişimler oluyor. Iğdır kaymakamı da o tarihte badem bıyıklı birisi. Eşi öğretmen ve Hint modeli türban takıyor. Kaymakam eşi olduğu için de kimseler bir şey diyemiyor. Bizim okuldan işgüzar, dindar geçinen, tam anlamıyla kişiliksiz ve Şiilikten Sünniliğe geçmiş bir kahraman hemşerimiz, benim öğrencimin defterine yazdığım yazının fotokopisini alıp Kaymakam'a götürüp, beni jurnalliyor. Bunlar son derece asosyal tipler oldukları ve her şeyi de cinselliğe indirgedikleri için, günah ve yakışıksız buluyor aklınca. Dersteydim. Hem de aynı sınıfta. 6 Edebiyatta yani. Hademe dersin ortasında kapıyı çalıp içeri girdi ve beni okul müdürünün çağırdığını söyledi. Olağandışı bir şey olmasa öğretmeni derste kimse çağırmaz diye gittim müdür beyin yanına. -Hocam kaymakamlıktan telefon ettiler. Kaymakam bey acil seni istiyor. Bisikletime binip kaymakamlığa geldim. Tahrirat katibi beni hemen makama aldı. Üzerimde yaz olması nedeniyle, açık krem rengi takım elbise, ona uyumlu gömlek ve kravat var. Renk armonisi tamam açıkçası. Yaz mesaisine geçilip de kravat takılma zorunluluğu olmamasına rağmen ben öğrencilerimin karşısına hep kravatlı çıktım. Makama girince kendimi takdim ettim. -Atatürk Lisesinden Öğretmen Akay Aktaş. Kılık kıyafetimi ve usule uygun girişimi ve takdimimi yadırgadığı her halinden belli olan kaymakam, önce evli olup olmadığımı sordu. Evli ve üç çocuk babası olduğumu söyledim. Buyur etmedi. Ben de oturamadım doğal olarak. Beni yanına çağırdı. Gittim. Çekmecesinden fotokopi olan iki sayfa yazıyı çıkarıp gösterdi. Sordu,"- Bunu sen mi yazdın?" diye. Yazı benimdi. O kızın defterine yazdığım yazıydı. -Evet ben yazdım deyince sorgulamak istedi. Niye yazdınız, dedi. -Neyi anlamadınız. -Böyle bir soruyu sorma hakkınızı anlayamadım. Bu öğrencimizin velisi, babası olmadığınıza ve şu anda da resmi bir soruşturma yapılmadığına göre...Tepkime ve yasal ve ailevi olarak sınırı aştığının farkına vardı. -Buyurun oturun hocam, konuşalım dedi. İhtiramı bozmadan oturdum ama gerilmiştim. Kaymakam olmak bu hakkı ona vermediği gibi yöntemi de yanlıştı. O da sert kayaya çarptığının farkına varmış ve ortamı yumuşatmaya çalışıyordu. -Sayın Kaymakam okul sonu. Bunlarda son sınıf öğrencileri.Bir daha kim bilir nerede görüşeceğiz. Öğrenciler adeta bir gelenek ve zorunlulukmuşçasına hatıra ve şiir defterlerine arkadaşlarından ve benim gibi diyalogları iyi olan öğretmenlerden rica ediyorlar. Yalnızca bu öğrenciye değil, bütün okulda yüzü aşkın bu tür anılar, şiirler öğrencilerin isteklerine uyarak yazdım. Yazdığım iki şiire konuyu getirerek "peki neden bu şiirleri yazdınız?" Şiirin biri Fuzuli'nin "Meni candan usandırdı, cefadan yâr usanmaz mı" gazeli ile Victor Hügo'nun pek ünlü ve dünyanın bana göre en duygulu şiiri "Dilenci" yi yazmıştım. Soru yine pek ilkel ve yadırgatıcı olmakla birlikte polemiğe girmeksizin açıkladım. -Sayın Kaymakam Fuzuli'nin o gazelini ders kitaplarında okutuyoruz zaten. Diğer şiirde Victor Hügo'nundur. Yani liseyi bitirmek üzere olan bir öğrencinin defterine Plevne Marşı mı yazacaktım. Uzaylı imişim gibi bana tuhaf tuhaf baktı ama hakkımı de teslim ederek: -Haklısınız, gidebilirsiniz dedi. Okula döndüğümde bu olayı öğrencime anlattım. Hangi öğretmenin işgüzarlık yaptığını hemen anladı. Bana : -Hocam üzülmeyiniz. Ben istedim siz de yazdınız. Siz bizim için son derece hürmete layık birisiniz diyerek teselliye çalıştı. Gidip konuyu babasına anlatıyor. Babası okula gelerek o öğretmeni rezil rüsva etti ve gelip benden de özür dilemek istedi de. Ne kendisinin ne de kızının hiç bir olumsuzluğu ve günahı olmadığını dilimin döndüğü kadar anlattım. O kafa şimdi bürokrasinin, ekonominin, siyasetin her yanında ve görüyorsunuz ne cevherler yumurtluyorlar. Ama helal olsun onlar adım adım antilaik, antiçağdaş, antidemokrat ve Atatürk karşıtlığını -mücadelesini her vesile ile verirlerken, bizler ise ATAM izindeyiz dedik. İzne çıktık ve iznimiz hala devam ediyor. Dolayısıyla yakınmaya hiç mi hiç hakkımız yok. İZİN'DEYİZ Uygarlıktan çabuk bıktık Sen ne yaptıysan biz yıktık Bir izne çıktık pir çıktık Ata'm bizler izin'deyiz!.. Esnaf, tüccar, memur, hekim Avukat, mübaşir, hakim Çalışmayı düşünen kim Ata'm bizler izin'deyiz!.. Sen var ettin bizi yoktan İzini yitirdik çoktan Yay bir kere çıktı oktan Ata'm bizler izin'deyiz!.. Boşa gitti alınteri Kaldık cihanda en geri Can verdiğin günden beri Ata'm bizler izin'deyiz!.. Ümit Yaşar Oğuzcan

  • Kara Kış

    Delikanlıdır bu mevsim Yüzleştirmeyi bilir Neresinde hayatın bu korku Sen yokluğa yaklaşırken Devrana alışmaya çalışırsın Delikanlıdır kardeşim bu mevsim çırılçıplak yalnızlığın üşür Saçlarına düşen aklar gibi Acıtsa da içini bu tipili kar Yağar üstüne üstüne Acımasız ve de aralıksız 8.01.2020

  • Kış Oldum

    hani dal çiçeğe durduğum suydum da nerde aktım su muydum yapraklar gibi savruldum da kış oldum her kim değdi geçtiyse cana unuttum unutuldum kim gelse geçse artık bu kırık kalbimden can diye, dayan diye durdum ey aşk ben senden bahar umduydum sen yine kış oldun kış oldun uzun uzun / * Şiir Müslüm Gürses tarafından da seslendirildi. Dinlemek isterseniz videoya tıklayın. Ekleyen: Nurdan Baysal ALADAĞ

  • Çocuğa İnat / Yusuf Aksoy

    -Beş yaşında Cizre’de araç altında kaybettiğimiz Hakan çocuğa- ah çocuk ah çocuk nereden bilecektin düşlerine bile yasaklandığını sokakların ah çocuk ah Hakan çocuk balonun var mıydı elinde ya da topacın hiç pamuk şekeri yemiş miydin ya elmalı şeker yeşil ya da kıpkırmızı elmadan hep ağular tattırdılar oysa sana ne çok istemişsindir atlıkarıncaya binmeyi top, tüfek sesleri yerine mızıka sesleri altında gökkuşağı renginde uçurtman olmuştur belki duvarda asılı kalan ya da toprak rengi bir topun masa altında sana gülümseyen kahkahaların ne güzel olurdu cizre’nin ötelerine bir avuç nefes bir avuç güneş bir avuç gökyüzü ah çocuk ah çocuk salıncaklarda rüzgarla yakalamaca oynamak varken rüzgar düşü de mi kuracaktın nerden bilecektin yeşili hiç olmamış sokaklarda sinsi tuzaklar kurmuş ölüm makinelerinin beklediğini ah çocuk ah çocuk göğü olmayan bir sonbahar günü hiç oyun oynayamamış bir çocuk oyunun başında mı ölecekti sana söz veriyor tüm çocuklar inadına senin gibi gülecekler inadına el ele tutuşup sokaklara çıkacaklar... #YUSUFAKSOY #ŞİİR #GÜNCEL

  • Aklım Arkada Kalacak

    Evimiz sokağın alt başında. Yatıp kalktığım odanın penceresinden bakınca, bir baştan bir başa bütün sokağı görüyorum. Bir saat sonra yola çıkacağım. Odamda öteberi eşyamı bavuluma yerleştirmiş doğruluyordum ki sokaktan gelen bir çocuk ağlaması beni pencerenin önüne çekti. Çocukların ağlamasına dayanamam. Bir fena olurum duydum mu. Çocuklar boş yere ağlamaz. Şu dünyada çocukların ağlaması ne kadar azalırsa, bilin ki kötülükler o kadar azalmıştır. Ağlayan bir çocuk sesi duyar da ilgilenirseniz, bilin ki şu bozuk düzenin sizi üzecek bir olayıyla karşılaşacaksınız. Pencerenin önünde baktım; karşı komşumuz Boşnak Nuri'nin büyük oğlu, yalınayak, donsuz, kapılarının önüne yüzükoyun düşmüş ağlıyor. Demedim mi çocuklar boş yere ağlamaz diye? Çocukcağız üç yaşında var yok. Anası hoppa mı hoppa, fıkır fıkır bir kadındı benim bildiğim. Nuri'den çok gençti. Nuri rençber. Gününü kırda tarlada geçirir. Perçemi kaşı üstüne düşen ceketi omuzunda bir Hakkı vardı. Nuri evden çıktı mı Hakkı eve damlardı. Hakkı için kadının dostu diye laf çıkarmışlardı konu komşu. Nuri'nin küçük oğlu, hani şu ağlayan, Hakkı'ya benzerdi de kadının bu çocuğu Hakkı'dan doğurduğunu söylerlerdi. Nuri de bilirdi derler karısının hovardalığını. Bilirdi, ama kadına dayanamazdı. Sonra iki yıl kadar önce kadın, üç çocuğunu da Nuri'yi de Hakkı'yı da bırakıp kaçtı. Türlü laflar duyduk arkasından. Kaynına konuk gelen bir Akhisarlıya kaçtı, dediler. Aydın'a gitti, dediler. Genelevlere düşmüş, İzmir'de dediler. Kadın nereye gittiyse gitti, Nuri o sıralarda en büyüğü beş yaşında kızı, onun ikişer yaş küçüğü, iki oğluyla kaldı. Şimdi çocuklara, sözüm ona Nuri'nin büyük kızı bakar. Konu komşu çocuklara eskilerini verirler, arada birer kap yemek gönderirler, şöyle böyle yardımda bulunurlar ama, analık edemezler. Ablası koştu. Oğlanı kollarının altından tutup kaldırdı. Sonra büyük bir taşbebeği kucaklar gibi, kardeşini kucaklayıp kapılarının eşiğine oturttu. Çocuğu iki yana sallamaya başladı. Nuri'nin karısını etraflıca hatırlayayım diyorum ama, olmuyor. Pek az şey geliyor kadından hatırıma. Eve girip çıkarken, şöyle gözlerinin içi ışıl ışıl, kapılarının arasından görünürdü. Yüzü gülerdi hep. Çocuklarını sabahtan sokağa salardı gitsin. Bazen de şarkı söylediğini duyardım. Hepsi bu kadar... Ne tuhaf! İnsan kapı komşusu hakkında bile bazen bir şey bilmiyor. Nuri'yi desen; onu da ancak o kadar tanıyorum. Sabah, omuzunda kazma, arkasında keçisi evden çıkar; akşam omuzunda kazma, koltuğunun altında bir demet ot, arkasında keçisi eve dönerdi. Arada bir karşılaşırsak "Ne var, ne yok bey?" derdi. "Ne yazıyor gazete?" Eline hiç gazete almamış, okuma yazma bilmeyen biri size gazetede ne yazıyor diye sorarsa ne anlatırsınız önce ona? Bulup seçemezdim söyleyeceğimi, "Şundan bundan"; derdim kısaca. Gayet ciddi başını iki yana sallardı. "Acayip?.." derdi o Boşnak şivesiyle. "Muharebe var mı, Muharebe?" "Yok", derdim. "Yeni muharebe yok.. Habeşistan'da vardı. Bitti." Hayreti büsbütün büyürdü. Alt dudağı uzar, başını iki yana sallardı gene. "Acayip?" diye tekrarlardı. "Vardır muharebe. Dünyada olmaz muharebesiz." Balkan Harbi'nin bitimi çocukluktan çıktığı yıllara rastlamış Nuri'nin. Osmanlı ordusu yenik düşünce, Sırbistan'da çoğu Müslümanlar dağa çıkmış o zamanlar. Nuri'nin de o sırada eline bir mavzer tutuşturan tutuşturmuş. Sonra nasıl olduğunu anlamadan, Suriye cephesinde, Galiçya'da, Kafkaslar'da on seneye yakın bırakmamış elinden o mavzeri Nuri. Ben harp yok deyince Nuri'nin nasıl hayret içinde kaldığını hatırlıyorum. Sanki bu kadar sene savaştıktan sonra işin neye bağlandığını düşünür düşünür bulamazdı. Başını iki yana sallardı gene, "acayip!". Nuri'den de bütün hatırladığım bu işte! Sadece, Nuri ile karısı mı böyle yarını yamalak hatırladığım? Sahi. Kimler gelip geçti, bizim sokaktan... Hatırlarım, ben beş altı yaşında çocuktum. Sokağın başındaki iki katlı yapının alt katı Makinist Halit'in atölyesiydi. Üst katı evi. Sokağın bütün çocukları atölyesinin kapısı önünde birikir, onun çalışmasını seyrederdik hayran hayran. Bazan elinde anahtarlar, âletler, atölyesinin kapısı önüne getirilen bir otomobilin altına girer, uğraşır, uğraşır, sonra alnının terini elinin tersiyle silerek otomobilin altından çıkardı. Az sonra otomobil getiren adama "nasıl" dediğini duyardık, "tamam mı?" Adam: "Tamam Halit usta" derdi. "Sen bilirsin." Halit usta ilk zamanlar bekârdı. Yalnızdı. Sonra günün birinde evinin penceresinde esmer bir kadın başı göründü. Mahallenin kadınlarının, oturma odasında toplandığı uzun kış geceleri, hatırlayın, kadınlar, önlerinde kuru yemiş tabaklan, fincan oynar, çığlıklar, kahkahalar atarlardı. Annem ne kadar zorlarsa zorlasın, böyle gecelerde yatmak istemezdim, öteki kadınların aksine, incecik, narin bir kadındı o. "Gel," derdi çok geçmeden, "fincanı beraber saklayalım." Müthiş sevinirdim. Odanın bir köşesine o, daha sonra onun tarafından iki üç kadın, başlarlar. Fincan tepsisini, bir örtüyle örterler, beni de aralarına alırlar, yüzüğü fincanlardan birinin altına saklardık. Sonra bütün gece beni yanından ayırmazdı. Kasabanın elektrikleri saat on ikide sönerdi. Saat on ikiye doğru elektrikler üç defa arkası arkasına çabuk çabuk yanıp sönerdi. Bütün kadınlar atarlardı kahkahayı. "Muallâ Hanım, Halit Bey seni çağırıyor!" Hafif omuz silkerdi o, "Beklesin biraz. Kaçmadım ya!" Bilirdik ki, Muallâ Hanım yarım saat daha oturursa, saat on ikiyi geçse de elektrikler sönmez. Yalnız Halit ustanın işaretleri sıklaşır, bazen bir dakikadan fazla elektrikler sönük kalır, tekrar yanardı. Nihayet gülüşmeler, şakalar arasında misafirler kalkar, dağılırlardı. Sonra bir gün sokakta oynarken, baktık, sokağın çıktığı cadde üzerinde, Halit ustanın evinin köşesinde bir otobüs durmuş korna çalıyor. Halit ustanın evinin üst katma çıkan kapı açık. Kapının içinde Halit usta ile Muallâ teyze sıkı sıkı sarılmışlar birbirine, dudakları kenetlenmiş, bir türlü ayrılamıyorlar. Otobüsün şoförü az bekleyip basıyor kornaya tekrar. Onlar ayrılır gibi oluyorlar. Muallâ teyze tekrar geri dönüyor. Birbirlerine atılıyorlar. Muallâ teyze tekrar geri dönüyor. Birbirlerine atılıyorlar. Birbirlerinin yüzünü gözünü öpücüklerle boğup tekrar dudak dudağa kalıyorlar. Ben, yanımda doktor yüzbaşının kızı Feriha, daha etrafta bir yığın çocuk, kapının önüne yığılmışız. Farkında değiller. Muallâ teyze tam tekrar kapıdan çıkmaya davranırken bizi görüyor. İkisi de gülüyorlar. Halit usta: "Mektup yaz" diyor. "Gider gitmez yaz." Muallâ teyze "Bekletme sen de." diyor, "hemen gel!" Otobüsün muavini "hadi", diyor, çabuk olun." Şoför, kornaya basıyor. Muallâ teyze bizlere el sallayıp otobüse doğru ilerliyor. Sonraları oynarken Feriha ikide birde bana: "Sen Halit usta ol, ben Muallâ teyze olayını." diyor. Tabii otobüsün de acele etmesi lâzım. Bizden daha küçük bir çocuk, ağzıyla korna çalıyor. Sarılıyoruz Feriha ile birbirimize. Sonra ne yapacağımızı bilemiyoruz. Dudaklarımı Feriha 'nın dudaklarına iyice yapıştırıyorum, ikimiz de az sonra boğulacak gibi oluyoruz. Feriha arada bir "Dur, yavaş" diyor. "Hadi şimdi". Ayrılmışken kollarını tekrar boynuma uzatıyor. Oyunun her sefer sonunda Feriha'ya "mektup yaz" diyorum. "Gider gitmez yaz..." O da: "Sen de bekletme!" diyor, "çabuk gel!" Halit ustayı, Muallâ teyzeyi, Feriha'yı daha uzun hatırlamaya çalışıyorum. Nafile! Halit ustadan açık mavi bir çift göz, yağlı bir tulum kalmış hatırımda. Muallâ teyzeden bir demet dalgalı, siyah saç. Feriha'dan pembe beyaz yanaklar, kuru ot kokusuna, yaz akşamlan duyulan kokulara benzer bir koku hatırlıyorum. Daha aşağıda, pancurları açık maviye boyalı, o beyaz badanalı evde, Melâhat abla. Tek katlı evin sokağa bakan odası Melâhat ablanındı. Sokak pencereleri önünde bir duvardan bir duvara uzanan, üstü tek kırışıksız, saçakları dantelli beyaz örtülerle kaplı, kenarlarında Melâhat ablanın kendi eliyle işlediği yastıklar dizili minder. Uğula uğula aşınmaya yüz tutmuş pırıl pırıl döşeme tahtaları. Minderin önünde küçük, tertemiz bir kilim. Daima taze badanalanmış duvarlarda kartpostallar. Melâhat ablanın ilkokul hâtıraları... Üzeri beyaz işlemeli örtülerle kaplı tahta bir masanın üstünde ucuzundan bir ayna ile krepon kâğıdından yapına güller. Okula yeni başladığım yıllarda Melâhat abla alırdı beni karşısına, elişleri ödevlerimi yapar, derslerimi anlatırdı bana. Papuçlarımı odanın kapısında çıkarırdım. Minderde, pencerenin önünde, onun dizleri dibine oturur, onun hünerli ellerini seyre dalardım. Melâhat ablaların evlerine karşı piyade taburunun tavlası vardı. Piyade subaylarının binekleri, makineli tüfek bölüğünün katırları o tavlada dururdu. Bir Yüzbaşı Hayri Bey vardı. İkinci üstleri, ben okuldan çıkıp Melâhat ablalara uğradıktan sonra, gelir, tavlanın önünde seyisi bineğini tımar ederken, tımarın başında durur, sonra da tavlanın bitişiğindeki arsada, çılbır başlığıyla bineğini en az yarım saat çalıştırırdı. Ödevlerimi yaparken Melâhat ablanın bakışlarının sık sık pencereden dışarı kaydığını; fark ederdim. Ben de onun bakışları arkasından pencereden bakar, yüzbaşıyla göz göze gelince bakışlarını, yanakları kızararak önüne eğdiğini görürdüm. Elleri hafif titreyerek saçlarımı okşardı böyle zamanlarda, göğsü kalkıp inerdi. Bir ikindi vakti okuldan dönerken, sokağa sapınca, yüzbaşının gene bineğini tımar ettiğini gördüm. Tavlanın önüne yaklaştığım sırada Melâhat ablaların kapısı açıldı. Melâhat abla, beline kadar inen saçlarını çözüp taramış, üzerinde beyaz buluzu, lacivert etekliği, elinde bir kitap, kapıdan çıktı. Kitabı mahcup mahcup yüzbaşıya uzattı: -Teşekkür ederim. Çok güzel! Yüzbaşı gülümseyerek kitabı aldı: -Korkarım sizi üzmüştür. Melâhat abla, mahzun, başını kaldırdı hafifçe: -Ah, zararı yok! Sonu çok acı ama, çok güzel! -Beni de çok üzmüştü okuduğum zaman, dedi yüzbaşı. Melâhat abla: -Beni de, diyebildi. Sonra kapılarının içine çekildi. Yüzbaşı o sırada beni gördü: -Merhaba delikanlı! Bize selâm vermek yok mu? Durdum. Başımı önüme eğdim. Yüzbaşı, Melâhat ablaya sordu: -Sizin ahbap galiba, değil mi? Melâhat ablanın cevabını beklemeden, önümde ayak burunları üzerinde çömelerek beni hafifçe dirseklerimden tuttu; sonra çenemi, yüzüm hizasına getirecek şekilde hafif yukarı kaldırdı. -Adın ne bakalım senin? Mırıldandım: -Saim. -Kaçıncı sınıftasın? -İkinci sınıftayım. Ooo! Maşallah neredeyse okulu kolaylamışsın! Ne olacaksın büyüyünce? Bineğe şöyle yan gözle baktım. Öyle bir atım olmasını isterdim ki... Yüzbaşı, ceplerini karıştırdı. Sonunda talim düdüğünü çıkardı cebinden, güldü: -Saim bunu sana versem ister misin? Sevinçten kulaklarıma kadar kızardım. Başımı, evet anlamına eğdim. -Al öyleyse... Düdük benimdi. Uçuyordum. Koşmaya hazırdım. Yüzbaşı: -Dur bakalım, dedi, önce öttür bakalım, öttürebiliyor musun? Sonra bırakırım seni... Bütün nefesimle düdüğü üfledim. Yüzbaşı neşeyle güldü, saçımı okşayıp: -Haydi, şimdi, dedi. Serbestsin. Marş marş!... Arkamdan, Melâhat ablaya, benim için "cin gibi"ye benzer lâflar ettiğini duydum. O yıl, çok geçmeden piyade taburu bizim ilçeden başka ilçeye kalktı. Yüzbaşı Hayri Bey de taburla gitti. Melâhat abla, çok mu üzüldü o gidince, hatırlayamıyorum. Yalnız minderde, pencerenin önünde oturmuyordu eskisi gibi. Tavlanın kapalı kepenklerine bakmak benim bile içimi sıkıyordu. Ona sık sık, "Melâhat abla, subay olacağım" diyordum. Bilmem ne söylemek istediğimi anlıyor muydu? Subay olup onunla evlenecektim. O, on sekiz yaşındaydı o sıralarda, ben sekiz... Daha bize yakın, duvarları sıvasız, kepenkleri boyanmadan bırakıldığı için çürümeye yüz tutmuş evde Hatice nine otururdu. Bahara doğru akşam olunca babam beş kuruş verir, "git," derdi, "Hatice nineden birkaç baş taze soğanla iki marul al." Tuttururdum beş kuruş az diye. Hatice nineye acırdım ben. Oğlu askerdi. Bahçesine kendi bakardı. Sonra beş kuruş daha verirlerdi. Bir koşu evden fırlar, Hatice ninenin avlu kapısının ipine asılırdım. Kapının dibinde nefes nefese seslenirdim: -Hatice nine! Hatice nine! Kadıncağız iki büklüm evinin etrafı tahta parmaklıkla çevrili hayatına çıkardı. -Annem, selam söyledi. Marul almaya geldim. -Al, derdi kısık sesiyle. Geç bahçeye, çıkar. Malta taşı döşeli avlunun sonunda başlayan bahçeye geçerdim. Akşamın alacakaranlığında, yeni sulanmış bahçeden, yedi sekiz baş soğan, iki marul kökler, dönüşte Hatice nineye on kuruş uzatırdım. O her seferinde: -Az bu kadar, derdi. Üşendin mi köklemeye? -Yeter, diyecek olurdum. Elinin tersiyle çevirirdi beni: -Siz kalabalıksınız. Verdiğin para da çok. Git bu kadar daha kökle. Az sonra ben kapıdan çıkarken: -Selâm söyle annene, diye seslenirdi. Her seferinde para göndermesin. Bu kadar senelik komşuyuz. Sonra daha yakınımızda, İsmet Abla ile annesi. Saçları, kirpikleri güneşten sararmış, bir haziran görünüşü gibi hatırımda kalan İsmet abla ile annesi... Komşulardan dönüp de yataklarına çekilince, saklandığı yerden çıkıp kızcağıza saldırmış derlerdi. İsmet abla varmak istemiyordu adama. Söz kesen kendisi değil, yakınlarıydı. İsmet ablayı göremedim bir daha. Bana onun hastahaneye kaldırılırken kan kaybından yolda öldüğünü yıllarca söylemediler. Yıllarca taşlıklarda, mutfak köşelerinde duran küplerin arkasında, eli bıçaklı katiller saklıdır sandım. İsmet ablanın, gecenin içinde, bütün sokağı ayağa kaldıran "yetişin, yandım!" diye dağılan sesi yıllarca kulaklarımdan gitmedi. Bizim tenha sokağımızın öteki komşularından da buna benzer kısa karşılaşmalar kalmış hatırımda. Ne fena! Aşağı yukarı bizim sokağın insanlarından benim bütün bildiğim bu kadar. Hikâye mi arıyorsun dünyada? Al, işte! Burnunun dibinde. Şu sokağın içinden gözüne ilk ilişen evi seç. Yeter ki, gönlünde o evin insanlarını tanımak isteyecek merakın olsun! Ne işin var uzaklarda? Evet, işte bu sokaktan başlamalı. Bir zaman benim bütün dünyam bu penceresinden baktığım evden ibaretti. Bir yaşa gelince bu evin kapısından sokağa çıktım. Üç dört ev ötedeki boş arsada çocukların oyunlarına katıldım. Sonra, sokaktan ilçenin ana caddesine, başka sokaklarına, günü gelince de ilçeden ile, oradan başka illere... Okullarda, yolculuklarda, kahvelerde, sokaklarda, devlet dairelerinde, kışlalarda, hastanelerde, bir yığın insan içine karıştım şimdiye kadar. Bir kısmı bizim sokağın insanları gibi yarım yamalak hatırımda. Çoğu ile karşılaşınca, adını unuttuğumu anlamasın diye ne yapacağımı şaşırıyorum. Bir yerde, bir sokakta doya doya kalamıyor ki insan. Daha, etrafımda ne var, demeye kalmadan, bakıyorsunuz gününüz dolmuş, başka bir eve, başka bir sokağa taşınıyorsunuz. Yahut bahtınıza, başka bir şehrin yolu görünüyor. Yoksa insan, doğru dürüst etrafını tanımaya kalksa, bir eve, bir sokağa eminim ki, ömrü ancak yeter. Bir saat sonra yola çıkacağım. Neredeyse aşağıdan bizimkiler seslenecekler. Bu gelişimde baba evimde bir ay ancak kalabildim. O da nasıl geçti. Yeni makinisti, Melâhat ablaların evini satın alanları, Hatice ninenin oğlu ile gelinini, öteki komşularımızı, hiç değilse dört beş ay daha kalabilseydim, biraz olsun tanıyabilecektim. Bizim sokak durgun, sıkıcı gibi görünür tanımayana. Eminim, benim canım hiç sıkılmadı. Hem o vakit böyle yola çıkarken, hiç olmazsa aklım arkada kalmazdı!.. NECATİ CUMALI

  • "Mebus Maaşı Öğretmen Maaşından Fazla Olmasın"

    Biraz da ezber bozalım-17 Ulusal Eğitim Derneği’nin Cumartesi konferansında DSP Genel Sekreteri Hasan Erçelebi’nin “Türkiye Nereye Gidiyor?” konulu konuşmasını dinledik. Sıra soru ve katkılar bölümüne gelince dinleyicilerden biri milletvekilleri maaşlarının yüksekliğinden yakınarak “Atatürk’e mebus maaşları ne kadar olsun? diye Sormuşlar; öğretmen maaşlarından fazla olmasın yanıtını vermiş” deyince duramadım. Söz sırası bana gelince: “Ben bu iddiayı burada yılda on kez duyuyorum. (bu konferanslar en az 30 yıldan beri sürdüğüne göre toplam 300 kez duymuş olmalıyım!) Buna nasıl inanıyorsunuz? Peki, Atatürk’ün bu tavsiyesi yerine gelmiş mi? Gelmediyse sözünü mü dinlememişler? Öğretmenler her zaman dar gelirli insanlar olmuştur. Mebuslar ise her zaman kendi maaşlarını yüksek tutmuşlardır. Bu, prestij ve güç sahibi olmanın aracıdır” dedim. Gerçi Atatürk’ün öğretmen maaşları hakkında bu tavsiyesini, öğretmen maaşlarının azlığından yakınan meslektaşlarımdan başka yerlerde duymuş ve yazılarda da okumuştum ama bunun tam bir efsane olduğunu biliyordum. Nasıl birçokları Hazreti Muhammet’ten işine geldiği gibi hadis uydurmuş ve bunların uydurma olanlarını ayıklamak bir sorun haline gelmişse, Atatürk’ün sözleri ve davranışları hakkında da işine geldiği gibi hikâyeler uyduranlar pek çoktur. Bunları ayıklama işini Atatürk’ün Bütün Eserleri ile (30 cilt) yapmaya çalıştık. Bu ciltlerde böyle bir söz yok! İnternette, Atatürk’e atfedilen bu söz hakkında birçok yazı var. Kimi öğretmen maaşlarının azlığından yakınmak için bu sözü anıyor, içlerinde tarihçiler de olan kimileri bunun uydurma olduğunu anlatarak o dönemdeki mebus maaşlarıyla öğretmen maaşlarını karşılaştırıyor. Bu söz’ün ilk kaynağını şimdilik bulamadım fakat konuşmanın Maliye Vekili Hasan Fehmi Bey’le Mustafa Kemal Paşa arasında 1923’te geçtiğini ileri sürenler var. BU SÖZ NİÇİN MANTIKSIZDIR? Mustafa Kemal Paşa’nın milletvekili maaşlarının öğretmen maaşlarından fazla olmamasını tavsiye ettiği iddiası mantıksızdır. Çünkü milletvekilliğinin bir meslek sayılmadığı ve millet temsilcilerinin yılda birkaç ay toplanarak yasaları çıkarıp dağıldıkları sosyalist sistemler dışında, milletvekillerinin maaşları (memur sayılamadıkları için buna maaş değil ödenek diyorlar), ortalama bir memur aylığından kat kat fazladır. Memurlar da içinde olmak üzere kıt kanaat geçinenler bu ödenekleri haklı olarak yadırgarlar. Ben de Haziran 2015’te milletvekili maaşlarının beş bin liraya indirilmesini öneren bir kampanya açmıştım (Oda TV, 27.06.2015). Kendi sayfamda yayımladığım yazıyı destekleyenler olduysa da kampanya beklediğim kadar ilgi görmedi. Bunun nedeni, Hasan Erçelebi’nin de ifade ettiği gibi milletvekillerinin seçmenlerini memnun etmek için kesenin ağzını açma zorunluluğunu herkesin biliyor olması gerektir. O yalnızca Meclis lokantasında her gelene yemek ısmarlama zorunluluğundan söz etti. Yani haydan gelen huya gidiyordu… Bu yazıdaki amacım, milletvekili maaşlarını savunmak değil. Beş bin liralık maaşta ısrarlıyım. O zaman kimse milletvekilinin eline bakmayacaktır. Her dönemde öğretmenlik, saygıdeğer bir meslek olmuştur. Osmanlı döneminde de bu böyleydi. Öğretmenler de özellikle Tanzimat’tan sora yeni bir toplumun inşasında kendilerine önemli bir misyon biçtiler ve bunu sık sık dile getirdiler. Fakat öğretmenlerin geçim koşulları hiçbir zaman tatmin edici olmadı. Milli Mücadelede Maarif Ordusu adlı kitabımda Kurtuluş Savaşı yıllarında gerek İstanbul’da, gerek TBMM emrinde Anadolu’da çalışan öğretmenlerin sefalet içinde yaşadıklarına ilişkin bol örnek vardır. Savaş ve yokluk yılları diyebiliriz. Fakat bir karşılaştırma yapalım: Millî Mücadele yıllarında özel idarelerden maaş alan ilkokul öğretmenleri Anadolu’da 300 kuruş (3 lira) ve İstanbul’da 500-600 kuruş (5-6 lira) maaşla işe başlıyorlardı. Uluğ İğdemir 1919’da Biga’da 5 lira ile göreve başladığını anılarında anlatmıştır. İkinci kademe öğretmenlerinin ortalama maaşları, bazı ödeneklerle 20 lirayı buluyor ise de birçok öğretmen aylarca maaş aşlamadığı için mesleği bırakmak zorunda kalıyordu. Şimdi mebus maaşlarındaki gelişmeyi kronolojik sırayla özetleyelim: 23 Nisan 1920’de açılan İlk Meclis mebus maaşlarını 100 lira olarak saptadı. 5 Eylül 1920: Yıllık 1.250 lira (aylık 104 lira + yolluk). Meclise devam edenlere ayrıca 100 lira ödenek. 17 Şubat 1921: Aylık 200 lira. Memur maaşları aynı. 16 Ekim 1922: Aylık aynı, yolluklar 40 liradan 100 liraya çıkarıldı. 8 Mart 1923: Yıllık 2.400 lira (aylık 200 lira) 23 Şubat 1924: Yıllık 3.600 lira (aylık 300 lira) 15 Mayıs 1930: Yıllık 6.000 lira (aylık 500 lira) Ayrıca bir seçim dönemi için 125 lira yolluk. Öğretmen maaşlarına gelince: 1929’da ilkokul öğretmenleri 15 lira ile göreve başlatılıyor! 40 lira maaşla atanan eğitim müdürleri ile ilgili kararnameler vardır. Bir mebus, eğitim müdüründen 12,5 kat daha fazla maaş almaktadır. 25 Temmuz 1931’de 1880 sayılı kanunun birinci maddesine göre öğretmen maaşları en fazla 150 lira olabilecektir. En azıyla ilgili bilgi verilmiyor. Bazıları 90 lira maaşla çalışmaktadır 1940’ta çıkarılan Köy Enstitüleri Yasası’na göre köy öğretmenlerine 20 lira maaş ödeniyordu. Kentlerde çalışan öğretmenlerin ise bunun üç misli maaş aldığı belirtilmektedir. Türk Eğitim Sistemi ile ilgili yabancı raporlarda, öğretmen maaşlarının azlığı dile getirilmektedir. Dr. Kuhne: "Öğretmenler, bir çıraktan daha az para kazanıyor" John Dewey: “Muallimleri aç bırakarak maaşlarla onları mektebe cezp etmek imkânsızdır. Kendi ailelerini geçindirmek ve borçlarını ödemekle o kadar meşguldürler ki, terbiye mesaisine alaka duymak ve meslekî seviyelerini yükseltmek gibi meseleler bizzarure ikinci derecede kalıyor.” Amerikan Heyetinin Maarif İşleri Hakkındaki kitabından: “Muallim maaşları son derece az olduğu için (çıkarılacak eğitimle ilgili dergi) öğretmenlere parasız verilmelidir” 1927’de ilkokula başlayan eğitimci İhsan Öğüş 1930’larda rejim, altyapısını oluşturunca öğretmenlerin itibarında bir azalma olduğunu yazmıştır. (Öğretmen Dünyası Sayı: 392, Ağustos 2012) Maaş karşılaştırmasını Reşat Altınının değeri üzerinden yapanlar da var. 1923’te bir mebusun yıllık maaşı ile 250 Reşat altının alınabiliyormuş, o tarihte kişi başına düşen gelir ise 8 Reşat altını kadarmış. 1930’da ise bir milletvekilinin yıllık maaşıyla 612 Reşat altını alınabiliyorken, ortalama kişi başı gelir 10 Reşat altını kadarmış! NEDEN BÖYLE OLDU? Görüldüğü gibi Cumhuriyet döneminde ortalama öğretmen maaşları ile mebus maaşları arasındaki fark bugünkünden çok daha fazladır. Bunun nedeni, o dönemde iktidarı denetleyecek muhalefetin yokluğudur. Özlük hakları için mücadele edecek öğretmen örgütleri de söndürülmüştür. Mustafa Kemal Paşa’ya atfedilen söz de sahih olmayan hadisler gibi bir efsaneden ibarettir. (12 Aralık 2017) ---------------------------------- Bazı kaynaklar: “İşte Vekillerin 88 Yıllık Maliyeti”, Hürriyet, 4.5.2008 Bülent Tanık, “1920’lerdeki Vekillerin Şaşırtan Maaşı”, Bu Bizim Dünya, 24 Aralık 2011 Cemil Koçak, “Efsaneler Hep Güzeldir, Tek Sorunları Gerçekle İlgisinin Olmamasıdır”, Star, 9 Mart 2013 “Atatürk ve Milletvekili Maaşları Yalanı”, Belgelerle Gerçek Tarih, Haz. 21. 2012.

  • SINIF ÖĞRETMENİ

    Tanzimat’ın ilanından dokuz yıl sonra 1848’de kurulan Öğretmen Okullarının geçtiğimiz 16 Mart’ta 170. yılını kutladık. Zaman ne kadar da çabuk geçiyor! Mahalle mektebi ve Medrese’nin devirlerini doldurdukları ve toplumun ilerlemesinde ayak bağı oldukları bir dönemde açılan öğretmen okulları, ülkenin çağdaşlaşmasında ve toplumun modernleşmesinde Tıbbiye ve Mülkiye ile birlikte öncü bir rol üstlendiler. Türkiye’de öğretmen tipini yakın zamana kadar kafasında aydınlık düşünceler taşıyan kadın ve erkek öğretmenler temsil ederlerdi. Tevfik Fikret’in daha 1910’da yazdığı Darülmuallimîn Marşı’ndaki ifadeyle “Düşünce ordusu, bilgi ordusu, ışık ordusu” idiler. İsmail Hikmet Ertaylan’ın “Öğretmen Marşı”nda alınlarında bilgilerden bir çelenkle, cehalete karşı candan bir savaş açmışlardı. Şimdi de öyle midir? Öğretmenliğimiz ne haldedir? İyi yetiştiriliyorlar mı; öğrencileri için gerekli özveriyi gösteriyorlar mı? İdealleri nedir? Yoksa Türkiye’de öğretmenlerin artık bir idealleri yok mudur? Eski öğretmenler, durumdan hoşnut olmayan veliler yalnız 16 Mart anmalarında değil, dost ve arkadaş sohbetlerinde de epeydir bu sorulara yanıt arıyor. 17 Mart günü Ulusal Eğitim Derneğinde biri emekli, biri çalışan iki öğretmenin ve iki öğretmen adayının katıldığı toplantıda konu ele alındı. Biz dinleyicilerinden bazıları da soru ve görüşlerimizle katkı yapmaya çalıştık. Orada birkaç dakikada özetle dile getirdiğim görüşlerimi burada biraz daha açarak anlatayım: SINIFIN ÖĞRETMENİ “Malum olduğu üzere” diyeceğim ama malum olduğundan o kadar da emin değilim. Çünkü öğretmenlik hakkında söylenen hamasi sözler ve geçmişe özlem genellikle bu “sınıfın öğretmeni” kavramının üzerini karartıyor. Bu arkadaşlar öğretmenleri “Cumhuriyet’in öğretmeni” ve “cumhuriyet’in öğretmeni olmayanlar” diye ikiye ayırma alışkanlığındadırlar. Bu öğretmen tiplerinin hangi sınıfın öğretmeni olduğu üzerinde durulmaması, toplumun en yalın bir gerçeği olan “sınıf” kavramının öcü gibi görülmesindendi. Fakat bu yasaklar kalkalı çok oldu. Şimdi daha sosyolojik kavramları kullanmamız gerekmez mi? Siyasi iktidarla eğitim arasında kopmaz bir bağ vardır. İktidarı ele geçiren her sınıf, bu iktidarı ayakta tutacak kuşaklar yetişmesini ister. Bunu yapacak olanların başında da öğretmenler gelir. Muhalefette kalan sınıflar da -eğer kendileri için sınıf olabilmişlerse- iktidarın eğitim politikalarına direnirler. Günümüz politikalarından örnek verecek olursak, iktidardaki sınıf, Osmanlılığı diriltmeye fetih savaşlarında şehit olmaya can atan, emir kulu kuşaklar yetiştirmeye çalışıyor. Bunu uygun gören öğretmenleri de el üstünde tutuyor, onları eğitim yöneticisi yapıyor. Eğitim sendikalarından en kalabalık olanı iktidarın dümen suyundaki böyle bir sendikadır! Bir de toplumun ezilen ve emekçi tabakalarını oluşturan sınıfların kendileri için sınıf olduğu bilincine ulaşmış kesimleri ve onların tarafını tutan öğretmenler var ki, fetih politikasından nefret ediyorlar. Halkların kardeşliğinden yanadırlar ve emekçilerin iktidara gelmesini savunuyorlar. Emeklilik ve meslek dışına atılmalar nedeniyle bunların sayısı giderek azalıyor ve baskı altında olduklarından seslerini de fazla çıkaramıyorlar. Öğretmenlik, çok uzun yıllar, taşıdıkları değerler bakımından iktidardaki burjuva sınıfının hizmetinde bir meslek olmuştur. Bu değerler, geçmiş ve halen de yaşamakta olan feodal değerlerden daha ileri bir toplumu temsil ederler ama o kadar. Daha ileriye gidebilen öğretmenler de vardı. Etem Nejat bunu daha 1921’de canıyla ödedi. Sabahattin Ali, emekçileri savunan görüşlerinden ötürü mesleğinden atıldı. Rıfat Ilgaz, 1940’larda “Sınıf” diye bir şiir kitabı yazdığı için aynı sonuçla karşılaştı. Sınıf yoktu! Sınıf tehlikeliydi! Sınıf yasaktı ama toplum gene de sınıflardan oluşuyordu. Bunlardan burjuva-bürokrat ve toprak ağaları iktidarda, köylüler, işçiler ve şehir küçük burjuvazisi tarlada, fabrikada, tezgâh baçında ve okuldaydı. Köy Enstitülerinde bazı çocuklar, içlerinden geldikleri köylülerin tarih boyunca sömürülüp ezildiğini dile getirmeye başladılar diye enstitüleri hizaya getirmek için önlemler aldılar. 1960’tan sonraki kitlesel uyanışta öğretmenlerin çoğu artık o eski hamasi nutukların öğretmeni değillerdi. Kendileri zaten emekçiydi ve ancak emekçi sınıfların çıkarlarına göre gençler yetiştirebilirlerse kendilerinin de toplumla birlikte kurtulacaklarını anladılar. TÖS başkanı Fakir Baykurt öğretmenlerin “devrimci tavırlı” kuşaklar yetiştirmekle görevli olduklarını anlattı. Sayıları azalmakla birlikte hâlâ o mirası koruyan öğretmenler var. Başımızdaki hükümet ve onun temsil ettiği sınıf, iktidarlarını devam ettirebilmek için eğitime olağanüstü önem veriyor. Bununla istediği kuşakları yetiştirebilecek midir? İşte bunun güvencesi yoktur. Çünkü o program, emekçilerin somut talepleriyle çatışıyor. HALKIN İLERİ ATILMASINA BAĞLI “İyi öğretmen” kuşağının kaybolduğundan yakınıyoruz. Bizim “iyi öğretmen”den kastımız, yalnız derse zamanında giren, ders materyallerini yerine göre kullanan, düzgün konuşan öğretmenle sınırlı olamaz. O, bütün hal ve hareketlerinde ezilenleri düşünen ve onların hak ve çıkarlarını genç kuşaklara aşılayan öğretmendir. Bunların sayısı azalıyorsa, bunun nedeni toplumdaki bozulmadır. Bu koşullarda umudu eğitim fakültelerine bağlamak boş bir hayaldir. Toplum, 1960’lardaki gibi zincirlerinden boşanırcasına ileri atıldığı zaman devrimci tavırlı öğretmenlerin sayısı da artacaktır. “Sınıf öğretmeni” bazılarının karikatürize ettiği gibi öğrenciler karşısında bir propagandist değildir. Onun hangi sınıfın öğretmeni olduğu bütün hal ve hareketlerinde kendini belli eder. Öğrenciler arasında uyguladığı adalet, demokrasi, onlara verdiği sorumluluk, gösterdiği ihtimam, birlikte çalışma alışkanlığı, araştırmaya yöneltmesi, onları ilerici kültürle tanıştırması geleceğin toplumunu yönetecek halkın öğretmeni olduğunun kanıtıdır. “Sınıf öğretmeni” yani halkın öğretmeni, taşıdığı heyecanla kendini çabuk yetiştirir. (19 Mart 2018) zekisarihan.com

  • Ben Öğretmenim

    Varsın buz kessin ellerim, ayaklarım Varsın kar, tipi, boranlar olsun yollarda Varsın patikalardan yürüyeyim. Varsın mayınlar olsun, Uçurumlar olsun kardelen yollarında Ben bilirim, aydınlık nasıl beklenir; arkama bakmaz yürürüm. Toprak çatlağı minik elleri, Solgun kırçiçeği yüzleri Harman yerlerindeki sarı başakları Tarlalardaki kara gözleri Ya da Işıltılı semtlerde sevgisiz büyüyenleri, Kalabalıklarda yalnız yaşayanları,… Ben bilirim, Karbeyaz düşleri saklı bende. Toprağa düşen tohum ne beklerse var olmak için, Okul yolundaki çocuk da onu bekler. Ben bilirim, Dağları,ovaları ve kentleri yeşertecek onlar Beyaz güvercinler olup barış için uçacak onlar. İlk öğrendiklerim hep aklımda: “ABC…, Ali koş. Zeynep ip atla. Umut erken uyan, aydınlığı yakala. Biz tüm insanları seviyoruz.” Ali de Ayşe’yi çok seviyor. Aliler, Ayşeler ne kadar çok severse birbirini Düşmanlıklar ve yalnızlıklar, O kadar uzak olacak dünyamızdan. Ben öğretmenim. Her şeyin başı sevgi,biliyorum. “Hepinizi çok seviyorum” ile Başlamalıyım her gün derslerime. Sözde kalmamalıyım. Gerçek olmalıyım: Derste, koridorda ve sokakta. Kedisine araba çarpan Mehmet ile üzülmeliyim, Fatma ile ağlamalıyım. Babası işten atılan Özgür ile simitimi paylaşmalıyım, İş ve aş için kafa yormalıyım. Barış,özgürlük ve adalet için şiirler yazan Umut ile coşmalıyım. Ezgi ile neşe dolmalıyım, Kelebeklerle yarış ediyor; Çiçeklere basmadan. Papatyaları suluyor, Karıncaların yollarını temizliyor. Yaralı bir ceylanla gözyaşı döküyor, Elif. Benim de gözlerim pınar olmalı. Fikriye, Arya, Tuğba ve Yağmur Hep bir ağızdan şarkılar söyleyip, Resmini yapıyorlar daha güzel günlerin. Kapıları, pencereleri sonuna kadar açmalıyım Kelebekler, güvercinler ve arılar olup kanatlansın Öğrencilerim. Rüzgarlarda salına salına Yağmurun, karın dinmesini beklemeden Güneşli bir gökkuşağı gününde gibi Çiçek ten çiçeğe konsunlar, Zeytin dalları götürsünler Silahların patladığı tüm ülkelere Ve buğday taneleri saçsınlar yoksulların topraklarına. Ben öğretmenim, Doğanın kara kalemiyim, tebeşiriyim Doğayı tüketmeyi değil Onunla dost olmayı, Yaşamı paylaşmayı öğretmeliyim. Bilirim ve öğretirim: Gerçek bilimde, Güzellikler felsefede ve sanatta, Gelişim özgür beyinledir. Bilirim ve söylerim: Ben ve emeğim özgürse Bilim, sanat,felsefe ve yarın özgürdür. Çocuğun karbeyaz düşleridir Benim sevgi dolu yüreğim Hem öğrenir hem öğretirim, Ben öğretmenim. * fazlası için bakınız, maviADA MÜZE *

  • ÖĞRETTİN Mİ?

    Sevgili meslektaşım, Öğretim yılı göz açıp kapayıncaya kadar bitti. Sevgili öğrencilerinin ellerine karnelerini verip evlerine gönderdin. Dinlenmeye hakkın olduğu halde onlardan ayrılırken içinde bir yangı hissettiğine eminim. Öğretmenliği diğer mesleklerden ayıran da işte bu duygudur. Bir sınıfın veya bir dersin sorumluluğunu üstlenmiştin. Bir ders yılı küçüklerin minik ellerinden tutarak çizgi çekmeyi, harfleri yazmayı öğrettin, rakamları tanıttın. Toplama, çıkarma, çarpma, bölme yaptılar. Şarkılar söylettin, resimler boyadılar, Ülkenin ve dünyanın geçirdiği maceralardan söz ettin. Yurdunun bölgelerini, komşu ülkeleri, kıtaları tanıttın. Haritalar çizdirdin. Fakat sevgili meslektaşım, onlara öğretmen gereken başka şeyler de vardı. Bir yıllık alın terini ve göz nurunu gözden geçirip bir değerlendirme yapman de gerekir? Şu sorulara yanıt vermek için: Öğrencilere mensup oldukları milleti tanıtırken, dünyada başka milletler de bulunduğunu, bütün milletlerin haklarının eşit olduğunu da öğrettin mi? Milli açgözlülüğün milletleri birbirine düşman hale getirdiğini, oluk oluk kanların akmasına neden olduğunu da öğrettin mi? İnsanlığın barış içinde bir arada yaşaması için beyinlerine ve yüreklerine insanlık tohumunu ektin mi? Öğrencilerine, toplumun sınıflardan oluştuğunu, sınıflar arasında büyük adaletsizlikler bulunduğunu, yoksulların insan haklarından yararlanamadığını anlattın mı? Onlara daima hak ve adaletten yana olmayı, zalimlere karşı mazlumların yanında saf tutmayı telkin ettin mi? Herkesin düşüncelerini özgürce dile getirmesi gerektiğini, düşüncelerinden ötürü kimsenin suçlanamayacağını, doğru görüşlere ancak tartışarak ulaşabileceğimizi öğrettin mi? İnsanlığın bütün buluşlarının ve bin yıllar boyunca yarattığı kültürün, sanatın kitaplarda bulunduğunu söyledin mi? Okuma alışkanlığı kazandırabildin mi? Kişilik sahibi olabilmeleri için ezberlemekten uzak durmalarını, kendine özgü düşünceler taşıyabilmelerini ve bunları savunabilmeleri gerektiğini hissettirebildin mi? Yurdumuz, halkımız ve bütün insanlığın sorunlarını dert edinen bir ülkü sahibi olabilmeleri, daha adil bir toplum ve daha temiz bir dünya için görev alacak bir bilinç aşılayabildin mi? HİÇ BİR ZORLUK SENİ ENGELLEYEMEZ Sevgili meslektaşım, Bütün bunları yapman için kimseden izin almam gerekmez. Hiç bir müfredat, hiçbir emir ve genelge senin bu görevleri yapmana engel olamaz. Eğitim ortamın ve ders kitapları yetersiz, velilerin bilgisiz ve ilgisiz olabilir. Bir fikir emekçisi olarak senin de sorunların bulunabilir. Hiçbir sorun, seni yarının Türkiye’sini kuracak insanlar yetiştirmeni engelleyemez. Değil mi ki öğretmensin ve değil mi ki senden feyz, seni kendine örnek alacak öğrencilerinle birliktesin. Senin sınıfa girişin, çocuklara ve gençlere seslenirkenki ses tonun, güler yüzlü ciddiyetin, disiplinli çalışman, sorumluluk duygun, sınıfta uyguladığın adalet, genç ruhlar üzerinde silinmez etkiler bırakır. Her durumda ve her koşulda, kutsal görevin devam ediyor. Genç beyinlere ekeceğin tohumların bir kısmı, bir mevsimde yeşeren bitkiler gibi kendini gösterir. Bazılarının meyvesini yıllar sonra alacaksın. Sorun çözmek istedikleri zaman senin tutumun gözlerinin önüne gelecek: “Öğretmenimiz olsa nasıl düşünürdü ve davranırdı?” diye akıllarından geçecek. Hayatın labirentleri içine dağılıp gidecek öğrencilerinin büyük çoğunluğunu belki bir daha göremeyeceksin ama sen onlarda yaşayacaksın. O zaman sen ve onlar, ders yılı sonunda öğrencilerin ellerine verilen başarı belgelerinden çok, bilimin gösterdiği yoldan ayrılmayan, aydınlanmış, hak ve adaleti elden bırakmayan bir toplum olmadaki çabalarınızla iftihar edeceksiniz. (16 Haziran 2019) Diğer yazılar için: zekisarihan.com

  • ...ve Öğretmen Ölür

    -Halil Serkan Öz, müzik ve edebiyat sevdalısı bir matematik öğretmeniydi. 2015 yılının Nisan ayında, Yalova’da “kılık kıyafeti ve sakalı” nedeniyle vali tarafından öğrencilerinin önünde azarlandıktan kısa bir zaman sonra öğrenciler tarafından organize edilen “Öğretmene Saygı Yürüyüşü”nde kalp krizi geçirerek yaşama veda etmişti.- 21. yüzyılda yaşamakta olduğumuz şu tarihsel süreç, şüphesiz insanlık tarihinin günümüze kadar olanının biriktirilmesiyle oluşan tarihtir. Homo Sapiens’in tarih sahnesine çıkmasıyla canlılar dünyasında farklılaşma süreci de başlamış oldu. Akıl sahibi ya da aklını daha becerikli kullanabilen homo spiens, gelişen tarihsel süreçte elleri aracılığıyla toprakla ve çevresindeki nesnelerle ilişkilendikçe yani emekle tanıştıktan sonra insanlaşma süreci bir üst aşamaya geçmiştir. Biyolojik canlılığını sürdürme kaygısı birincil olan o günün insanı için karnını doyurma, hava koşullarından ve diğer hayvanların olası saldırısından korunmak için güvenli bir sığınaktan başka bir lüksü yoktu. Mutluydu, anlayacağımız. Yerleşik hayata geçilmesi ve emeğin gücü ve bilinci içerisinde ‘zoon politikon’ olan insan başka insanlarla birlikte yaşama ilişkileri de kazanıyor. Ötekiyle var olma bilinci onu daha mutlu, cesur paylaşımcı ve özgür kılmaya başlamıştır. İlkel toplum insanı tamamen doğa ortamında olduğundan çevresindeki insan ile birlikte tüm nesneleri kendinden sayıyor, değer veriyor ve paylaşıyordu. Ne hiyerarşi, ne iktidar mücadelesi ne de savaşlar. Savaş, birlikte beslenebilme, korunabilme ve topluluğun güle oynaya yaşamsal etkinlikleri için doğal işbirliği içinde çalışmaktı. Ne zaman ki işbirliği ve ortaklık bozuldu, mülkiyet ve iktidar ilişkileri başladı ve doğa ortamından kopuşlar yaşanmaya başladı; insanın değerleri de farklılıklar arz etmeye başladı. Kendini, içinde yaşayıp var olduğu doğanın bir parçası sayan ve bölüşen insan; köleci, feodal ve kapitalist toplum sistemleri içerisinde doğaya, kendi emeğine ve toplumsallığa yabancılaştırıldı. Diyalektik tarihsel süreçte içinde kendi edimlerini hızla sürdürmekten geri durmayan insan/insanlık, nihai özgürlüğe ulaşma mücadelesinden de hiç geri durmamaktadır. İlkel toplumun doğa koşullarındaki paylaşımcı ve barışçı temelini, gelişmiş bir üretim ve toplum ilişkileriyle örerek bölüşümcü, özgür ve demokratik yaşam ideali insanlığın büyük çoğunluğunun özde talebidir. Bu gerçek oluncaya kadar, yani ‘tarihin sonu’ gerçeği ile buluşuncaya kadar onurlu insanlık iddialarının peşinde olacaktır. Eğitim, öğretim alanındaki üretim de şüphesiz bu demokratik dönüşüm önemli bir kaldıracı olacaktır. Tarih sınıflar mücadelesinin tarihidir, ancak kozmozdaki tüm canlılar ile birlikte doğa ve tüm yaşam mekanlarının estetik korunumu için mücadele etmek kahramanlıktır. Kahramanlığı ‘salt kendi özgül isteklerinin dışına çıkma’ olarak ifade ediyorum. Tüm insanlığın ve doğanın faydasına olan kazanımlar örgütlü kitlelerin ortak çabasının ürünüdür elbet. Ancak mücadele eden henüz çoğunluk olmadığı için koşullar kahramanlığın özgürleştirdiği ve örgütlenme motivasyonu oluşturduğu koşullardır. Ortak insanlık talepleri ve gereği tüm insanlığın ortaklaştığı bir alan olana kadar kahramanlık kurumsal bir realite olarak varlığını sürdürecektir. Bu kısa insanlık tarihi özetinden sonra konuya gelelim. Ve Öğretmen Ölür! başlığı altında özellikle son 35 yıllık süreçte öğretmenin mesleki, kamusal, ekonomik ve sosyal konumuna kısa bir göz atmak istiyorum. Öğretmen profilini incelediğimizde, öğretmenlerin ve öğretmen adaylarının büyük çoğunluğunun yoksul ailelerden ya da orta kesim diyebileceğimiz ailelerden geldiğini görmekteyiz. Bunun temelinde de eğitim sisteminin çarpıklıklarının sonuçları da olsa, esasen gönüllülük ekseninde bir istektir, öğretmen olmak. Bizler öğretmenlik mesleğini, sadece hazır bilgileri aktaran ve siyasi iktidarların mevcudiyeti ve geleceği için istendik davranışlar aşılayan bir meslek olarak görmüyoruz. Öğretmenlik mesleğinin anlamı bizim nazarımızda her şeyden önce: ana okulu öğrencisinden itibaren kendimize eşit görme anlayışı içinde, empati gösterme, ortak duyu içinde olabilme, bilgileri paylaşma ve tecrübe fazlalığımızı günümüz anlayışı içinde geliştirerek çocuk ve gençlerin dengeli, sağlıklı, paylaşımcı ve mutlu birer toplum bireyleri olması içindir. Önceliklerimiz aydınlık yarınlar için, mazeretler üretmeden var olan koşulları sıcaklığımız, güler yüzlülüğümüzle inadına lehte bir duruma çevirerek, en üst düzeyde bilgi ve beceri kazanmış özgüveni yüksek, özgür, yaratıcı ve sorgulan toplumsal bireylerin yetişmesi için azami çabayı göstermektir. Bir taraftan mevcut koşullarda işimizi en iyi şekilde yaparken, gerek eğitim ortamlarının çağın gereklerine göre donatılması, gerekse öğretmenlerin özlük, ekonomik ve sosyal haklarının insanca bir seviyeye yükseltilmesi için mücadele etmekteyiz. Bu niyetle görev başında olan öğretmen arkadaşlarımız 12 Eylül askeri darbe öncesi ve darbe sonrasında mevcut iktidarların hep hedefi olmuştur. Gerici, ırkçı, piyasacı, mezhepçi, ezberci, biat eden ve nesneleştirici eğitim ortamının karşısında olduk her zaman. İlerici, çağdaş, kamusal, nitelikli, demokrat, bilimsel, dayanışmacı, toplumcu, öğrencileri, işgörenleri ve diğer çalışan personeli özneleştiren bir dönüşüm hedefi ile mesleğimizi icra ettik, ediyoruz. Bireyin,toplumun ve ülkenin faydası için sergilediğimiz praksis nedeniyle her dönem soruşturmaya, kovuşturmaya, sürgün ve görevden alınmalarla karşı karşıya geldik. Korkmadık, yılmadık. Biz korkup yılarsak, çocukların özgür gülüşleri tutsak olur çünkü. Ülkemizde her totaliter dönemde en çok saldırıya uğrayanlar arasında mutlak ikinci sırada biz öğretmenler olmuşuzdur. 12 askeri diktatörlüğü 3 bin 854 öğretmeni ve 120 öğretim görevlisini görevden alınmıştır. Yüzlercesi tutuklanmış, işkence görmüştür. Yasal dernekleri ve sendikaları kapatılarak yöneticileri cezalandırmışlardır. O dönemki öğretmen arkadaşlarımız da korkmamışlar, yılmamışlardır. Çünkü korku ve yılgınlık coğrafyamızı daha da karartacaktı. Ekonomik sorunlarını, borçlarını, sıkıntılarını öğrencilerden gizlemeye çalışan öğretmenler, çoluğuna çocuğuna ve evlerdeki diğer yakınlarına da yetebilmek için ek iş yapmak zorunda oldular. Mesai sonrası taksilerde gece sabahlara kadar şoförlük yapıp uykusuzluklarını gizlediler. Bazen de velileri müşteri olarak arabalarına bindiler, utandılar belki ama başları yere düşmedi. Pazarda, manavda ve otobüs bilet bürolarında çalışırken öğrencileri ile karşılaştılar üzüldüler, ancak başlarını yere eğmediler. Bu gerçekleri onlardan gizlemediler. Bu koşulları hep birlik olup değiştirebilme gücünde olunabileceğini yeri geldiğinde anlattılar. 1990’lı yıllarda kapitalist küreselleşme rüzgarlarının estiği koşulların güzellemelerine karşı gerçekleri, velilerine ve öğrencilerine anlattılar. Eğitimin, sağlığın ve kamu üretim yerlerinin özelleştirmelerine karşı uyarıları, bilinçlenmeyi ve karşı duruşu en etkin yapanlar yine benzer nitelikteki öğretmenlerdi. Okulları ticarethane, öğrenci ve velileri de müşteri gören TKY( Toplam Kalite Yönetimi) uygulamalarına, onlarca ad altında kamu okullarında öğrencilerden zorla para toplanmasına, ilkokullarda rant amaçlı dergi-kitap pazarlanmasına, hep karşı çıkan bizlerdik. Korkmadık, yılmadık. Çünkü temel insan hakkı olan hizmetler para ile satılıyordu. Öğretmenlik mesleğini ekonomik ve sosyal anlamda değersizleştiren anlayışlar bu değersizleştirmeyi normalleştirmek için daha da ileriye gittiler. Öğretmenleri güvencesiz olarak daha az bir ücret ve kısıtlı haklarla sözleşmeli, ücretli çalıştırmaya başladılar. Binlerce atanamayan öğretmenlerin seslerini, çığlıklarını duymak istemediler. Biz arkadaşlarımızın sesi olduk. Yoksa hepimizin sesi kesilecekti. Son on iki yıldır eğitimde mevcut uygulamalara ek yıkım uygulamaları geldi. Eğitim sistemi, atanan yeni idarecilerle, yeniden basılan kitapların diliyle, 4+4+4 okul sistemi ve okullara açılan mescitlerle çocuklar ve gençlik, özgür, demokratik, laik, kamusal ve evrensel eğitimin değerlerine yabancılaştırılmak istenmektedir. 4+4+4 uygulaması ile sermayenin hizmetine çocukların işgücü olarak terk edilmesi ve kız çocuklarının örgün eğitim dışına rahatça çıkabilme planlamalarıyla evlilik, yani çocuk gelinler olmaları teşvik edilmektedir. Karşı durduk, gaz yedik, coplandık, yerlerde süründürülüp, dövüldük, ancak korkmadık, yılmadık. Çünkü çocuk ellerinde nasırlar, çocuk ellerinde gelin kınaları utancına ortak olmadık! Akp iktidarı döneminde en çok itibarsızlaştırma amaçlı algı operasyonları öğretmenlere karşı uygulandı. Çünkü genç nesillerin bilgi, duygu ve tutum alışlarında öğretmenlerin konumu çok önemliydi. Bu yüzden korkutulmalı ve yıldırılmalıydı. İktidarın en önemli aracı olan şiddet sarmalı ile yaşam alanlarının her noktasında karşılaşmak olası hale gelmiştir. Akp’de öne çıkmış kimselerin öğretmenlere sarf ettikleri sözlerden örnekler verdiğimizde niyetlerini okumakta çok zorlanılmadığı görülecektir: “ Ateist, komünist öğretmenlerin defterini dürün” İzmir Milli Eğitim Müdürü Vefa Bardakçı “ 15 saat derse girip sonra pispirik oynuyorlar” Eski Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik “Ben öğretmen adaylarını Eminönü’nde bekleyen güvercinlere benzetiyorum. Bekliyorlar ki önlerine biri yem atsın. İşte bu yüzden çocuklarımın memur olmasını hiç istemedim.” Eski Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer “ Haftalık 15 saat karşılığında diğer memurlardan daha fazla maaş alıyorlar ve iki ay tatil yapıyorlar. Bu haksızlık değil mi? ‘Atama yoksa oy da yok’, diyen öğretmene “ al o oy senin olsun, nerede kullanırsan kullan.” Eski Başbakan R.Tayyip Erdoğan Totalitarizm, her dönemde çeşitli bahanelerle 1980 öncesi TÖS ve TÖB-DER’li, 1990’lı yıllardan itibaren de EĞİT SEN VE EĞİTİM SEN’li öğretmenleri hedef gördü, hedef gösterdi ve itibarsızlaştırmak için yoğun çaba harcadı. Kılık kıyafet yönetmeliği ile hem öğrencilere hem biz öğretmenlere tek tipleşmenin ve itaatin sembolleri olan üniformalar zorunluluğu getirdi. İktidarın şehveti olan itaatin, tek tip ideolojinin ürünü ve yabancılaşmanın aracına hayır dedik. Faucault, “İktidarın bütüncül değil, parçacıl olduğunu ve iktidarın kendisini meşrulaştırırken doğrudan güç kullanmak yerine kendisini temsil eden bu kurumlar aracılığıyla yaptığını ifade etmektedir”. Ayrıca; “toplumsal örgütlenmenin akılcılık tarafından değil; iktidar tarafından oluşturulan bir yapılanma” olduğunu ifade etmektedir. Piyasacı, baskıcı, ötekileştirici, mezhepçi, anti-laik, paralı ve ezberci eğitim sisteminin tüm uygulamalarına karşı çıkıyor, özgürlükçü, bilimsel, parasız, anadilde laik eğitimden yana olduğumuzu bir kez daha haykırıyoruz. Özgür kılık kıyafetinden dolayı ' iktidar' ın kalbi ve beyni nefret dolu valisinin öğrencileri karşısında hakaretine maruz kalan Halil Serkan öğretmen arkadaşımız, bu saldırıya sessiz isyanıyla, 'ölümü' ile karşı koymuştur. Değerlerimiz ve onurumuz için HALİL SERKAN ÖZ ÖĞRETMEN olup ölüyor, özgürlük ve demokrasi yolunda yürümeye devam ediyoruz. Ve öğretmen ölür, ancak boyun eğmediği hafızalarda yer eder, ölümsüzleşir!

  • Bir Şair Öykücü Öğretmen: Muzaffer Kale

    ŞİİRLERİYLE TANIDIĞIMIZ MUZAFFER KALE, 62. Sait Faik Hikâye ödülünün de sahibi. Kale’nin başta şiir olmak üzere edebi çalışmaları, 1981’den beri farklı edebiyat dergilerinde yayınlandı Çocukluğu Bodrum Bahçeyakası köyünde geçen eğitimci, şair ve yazar Muzaffer Kale, Edebiyat öğretmeni olarak farklı illerde görev yaptı. Öğretmenlik mesleği süresince eğitim emekçilerinin sendikal hak ve özgürlükleri ve laik, bilimsel eğitim mücadelesi içinde de olmuştur her daim. İzmir’de yaşayan emekli öğretmen, şair ve yazar Kale, toplumsal yaşama karşı sorumluluğunu, her anını yeni bir yazınsal üretimle çoğaltma kaygısı ve pratiği ile, de yerine getirmeye çalışıyor. Şiir kitaplarıyla tanınan Muzaffer Kale’nin ilk öykü kitabı ’Güneş Sepeti’ dönemin ateşten sıcaklığına bir avuç su serpiyor. Sanatçılara özgü olan ayrıntıların derinliğine inebilme ve orada ‘görünmez olanı’ görüp çelişkileri başka bir açıdan gösterebilme anlamında da da nefes aldıran yer oluyor. Kısa kısa öyküler kaleme almış olan Muzaffer Kale, sıradan yaşamı sorgularken, adı konmamış koşuşturmalar arasında ıskalanan güzelliklere de ayna tutuyor. Yalın ve duru bir dil kullandığı kısa öykülerinde, edebiyatın yaşama kattığı renkleri gösterebilme kaygısını başarı ile gösteren Kale’yi kutluyoruz. Çok şey söylenebilir ve yazılabilir Muzaffer Kale’nin kitapları hakkında. Kayıp Saklambaç adlı şiir kitabı hakkında birkaç cümle dillendirmek istiyorum. Kayıp Saklambaç kitabı şairin ‘hikmet burcu ‘ kitabıdır. Şiiri yaşamın her alanına dâhildir. Bu coğrafyanın değişmez yazgısı olan zulüm, katliam ve baskılar dizelerine yansır. Artık Onları Kimse Bulamaz şiirinde: Savaşın acısını, ağrısını ve hüznünü duyar şair. “Çoğu zaman birlikte yaşar kaybolanlar, yüz yıl sonra ortaya çıkar bu sıradan gerçeklik bulunan toplu mezarlarda. Kayıplar, yaşamak için olduğu gibi aynı ölmek için de bir araya gelirler.” Uzun Zaman Bir Şarkı, adlı şiirinde de savaş karşıtlığı iz bırakır belleklerde… “savaştan dönenin yarısı toprağın altındadır/ sözlerinin yarısı ölü, yarısı yaşayan...’, ‘ savaştan dönen için haklı ne haksız ne/ neyin bir türlü sonuna gelinmiyor/ neden başlamıyor artık başlaması gereken’,’ savaştan dönenin yarısı toprağın altındadır’, ‘savaştan dönen hep dışardadır’, ‘savaştan dönen için söylenmiş / sözlerden çok asla söylenmemiş/olanlar önemlidir,/kim söyler onları da!”

  • Öğretmen Okulları 171 Yaşında

    CAHİT KÜLEBİ’NİN HUYSUZLUĞU 19. Yüzyılın başlarında, böyle giderse Osmanlı Devletinin kurda kışa yem olacağı anlaşıldığından, devleti yönetenler Avrupa’ya bakarak devleti yenilemeye karar verdiler. 1839 Tanzimat’ının 11. yılında (16 Mart 1848) ortaokullara öğretmen yetiştirmek amacıyla Darulmaallimât’ı kurdular. Nerdeyse o tarihten yakın zamana kadar devletin ve milletin kurtuluşu için öğretmenlere bel bağlandı. Eğitimin ve öğretmenin kurtarıcı rolünü anlatan yazılar yazıldı, şiirler düzüldü. Gene de nedense bu şiirlerin bir kitapta toplanması oldukça geç bir tarihi buldu. Ulaşabildiğimiz kaynaklara göre ilk öğretmenlik şiirleri derlemesi Osman Özbek’e aittir ve 1958 tarihini taşımaktadır. 1958’de girdiğim Akpınar İlköğretmen Okulunda Türkçe öğretmenimiz Mustafa Şahin, 25 Şubat 1961 günü, sınıfımızdan bir grup öğrenciyi toplayarak yeni bastırdığı Öğretmenlik Şiirleri Antolojisi kitabındaki yanlışları göstererek bunları bize tek tek düzelttirdi. Kitap Samsun’da basılmıştı ve anlaşılan son denetimden geçmeden bir hayli dizgi yanlışıyla çıkmıştı. Bu konuda hiç bir dizgiciye, hatta kendine bile güvenmeyeceksin. Daha sonraki yıllarda öğretmenimin kitabı 4 baskı yaptı, bu konuda başka derlemeler de yayımlandı. 1983’te meslekten atılıp da öğretmenler için yayınlar yapacak bir yayınevi kurduğumuzda, yayımlamayı düşündüğümüz kitaplar arasında en güzel öğretmenlik şiirlerini toplayan bir “güldeste” (antoloji) de vardı. Daha önce yayımlanmış antolojileri arayıp buldum. Varlık, Türk Dili gibi edebiyat dergilerini taradım. Kaynağı gösterilmemiş şiirlerin ilk nerede yayımlandıklarını saptayarak şiirlerin altına yazdım. Bizde pek âdet değildir ama bir şiiri veya metni bir kitaba alıyorsanız, yazarı veya şairinden izin almalısınız. Bu hem yasal bir zorunluluktu, hem de bir incelik gereğiydi. Bu nedenle yaşadıklarını tahmin ettiğimiz şairlerin telefonlarını bularak onları arayıp şiirini antolojiye koymam için izinlerini istemeye başladım. Hiç biri itiraz etmediği gibi bundan memnun da oldular. Biri dışında. O şair 20. Yüzyılın en büyük şairlerinde biriydi. Biz öğretmenler ve elbette bütün okurları onu çek severdik. Buram buram memleket kokuyordu. Su gibi akan bir dili vardı. Benim daha öğretmen okulu yıllarında ileride kendileri gibi olmak istediğim üç kişiden biriydi. Biri Varlık dergisini yayımlayan Yaşar Nabi, biri halk bilgisi derlemecisi Cahit Öztelli, üçüncüsü de O, yani Cahit Külebi… Bütün öğretmenliğimiz sırasında sınıflarda onun şiirlerini okumuş, okutmuştuk. Köy Öğretmenleri adlı şiiri ders kitaplarına da alınmıştı. Üstelik onunla dosttuk da. Bu dostluk, ben 1967-1970 yıllarında Gazi Eğitimde öğrenciyken eşi bir ara tarih dersimize geliyordu. Milli Eğitim Müfettişi olan Külebi beni eşinin okuldan götürdüğü haberlerden tanıyordu. “BEN MARKSİST DEĞİLİM!” Kapatılan Türk Dil Kurumunun son genel sekreteri olduğu dönemde (1982), ara sıra onu Kurumda ziyaret ederdim. Külebi, beni mahcup edecek bir tarzda karşılar fakat daha sohbete başlamadan ilk sözü şu olurdu: “Zeki Bey, bak ben Marksist değilim!” Niçin söze böyle başladığına hep hayret ederdim. Ben onu bir Marksist olduğu için değil, iyi, halkçı bir şair olduğu için seviyordum. (Gene de laf aramızda ben onun Marksist olduğuna eminim…) Sonra Kurumun yeni çıkan kitaplarından vererek beni uğurlardı. Köyümden gönderdiğim atasözleri, deyimler ve köyde kullanılan araçların adlarını derleyip gönderdiğim için Karumun yardımcı üyeliği gibi bir sıfatım da vardı. (Ömer Asım Aksoy'un Atasözleri Sözlüğü ve Deyimler Sözlüğü kitaplarında bunlar yer almıştı.) Külebi’nin bu Marksizm takıntısını yalnız bana değil âleme de duyurma isteğini 1985’te Cumhuriyet Kitap Kulübü’nün Ankara’da düzenlediği bir kitap fuarında yaptığı uzun konuşmada şu sözleri de açığa vuruyordu: “Biz sosyal demokratlar, Marksistlere hizmet ediyoruz.” Bana da ona teşekkür etmek görevi düşmüştü… Yaşayan en büyük ozanlarımızdan biri olan Külebi’yi okul’a davet etmek, sınıfta öğrencilerle tanıştırmak istedim. Okul müdürü bunun için Millî Eğitim’den izin almamız gerektiğini söyledi. Milli Eğitim ise izin vermedi! Kenan Evren’in hot zotçu Atatürkçülüğü ve Turgut Özal’ın gericiliği eğitimi çoktan bitirmişti! Yeniden 1984’e dönmek üzere, şu bilgiyi de sunmalıyım. Onu 1994’te Öğretmen Dünyası’na getirerek bir sanat şöleni yaşadık. Hastalığının arttığı 1997 yılının Mayıs ayında onu derginin kapak konusu yaptık. 20 Haziran 1997’de aramızdan ebediyen ayrıldı. Ankara dışında olduğum için sevgili Külebi’yi uğurlayanlar arasında olamayışıma üzülür dururum. Temmuz 1997 tarihi sayımızda onu anlattım. NEDEN İZİN VERMİYORDU? Külebi’nin Öğretmenlik şiirleri antolojisine şiirini basmamıza izin vermeyişinin nedeni, telif hakkı istemek falan değildi. Derginin bir ara yazı işleri müdürlüğünü yapmış olan Satı Erişen’le Türk Dil Kurumunda birlikte çalıştıkları yıllardan kalan bir hesaplaşmaydı. Neden birbirlerin dargınlardı bilmiyorum. Fakat kitap Öğretmen Dünyası’nın değil, Öğretmen Yayınlarının kitabı olacaktı. Doğruyu söylemek gerekirse Satı Erişen de çok değerli bir eğitimciydi ve çok da kibardı. Fakat Külebi, Nuh diyor, peygamber demiyor, Satı Erişen’i ileri sürerek şiirini basma iznini vermiyordu. Onun o güzel iki şiirinin bulunmadığı antoloji çok eksik olurdu. Bir hayli uğraşmalardan sonra, ikna olmamış da olsa, hatır gönül bu izni verdi. Kitaba onun Köy Öğretmenleri-1 ve Köy Öğretmenleri-2 şiirlerini aldım. Kitap 1984’te, 1991 ve 2007’de üç baskı yaptı. Öğretmenlik ruhu kalmadığı için artık 30 yıldır yeni öğretmenlik şiiri yazılmıyor. Kitabın da alıcısı kalmadı. Yeni hükümetimiz de zaten 16 yıldır memleket evladını ve milletin geleceğini imamlara havale etti. (15 Mart 2019) zekisarihan.com

  • ÖĞRETMEN VE DOZER

    Eğitim, insanlığın ilk devirlerinden beri hep çok önemli olagelmiştir. Doğal olarak eğitimin yalnız okullarda verildiğini düşünmeyelim. Okullar olmadan önce de, okullar varken de eğitim var olmuştur. O, mevcut kuşakların, kendi ihtiyaç ve alışkanlıklarını yeni kuşaklara aktarma işidir. Ananın kızına, babanın oğula, arkadaşlarının birbirlerine ve öğretmeninin öğrenciye öğrettikleri de eğitimdir. Bu biçimlendirme sendika, dernek ve vakıfların üyelerine, gazete ve televizyonların izleyicilerine ve okurlara öğrettiklerini de kapsar. Kısaca, bütün insanlık başından beri bir eğitim süreci içindeyiz. Bundan uzak durmanın imkân ve ihtimali de yoktur. Fakat bu, her eğitimin iyi ve yararlı olduğu anlamına gelmez. İnsanlığın mutluluğu, refahı ve barış içinde yaşamasını isteyen insanlar da, zalim, kan dökücü, sömürücü ve yalancı insanlar da bu özelliklerini eğitimle kazanmışlardır. Burada eğitimin sınıfsal karakteri ortaya çıkar. Her sınıfın eğitim görüşü farklı, hatta bazılarınınki birbirine zıttır. Bu, toplumun her bireyinde ortaya dökülen bir özelliktir. İktidarda bulunan sınıf, bütün milletin, bu sınıfın çıkarlarını gözetecek biçimde eğitilmesini ister. Buna göre programlar yapar, öğretmen yetiştirir ve öğretmenlerden bunları genç kuşaklara aktarmasını ister. İster feodal, kapitalist sömürücü bir sınıf olsun, ister iktidarı ele geçirmiş emekçi sınıf olsun, bu gerçek değişmez. Türkiye’de emekçiler hiç iktidar olmadıkları için onların böyle bir program yapma imkânları olmadı. Buna karşılık, eskiden beri eğitim sistemi içinde görev alıp da sermayedarların değil, halkın çıkarını gözeten ve buna göre öğrenci yetiştiren çok öğretmen olmuştur. Denebilir ki, kendileri de birer emekçi oldukları için öğretmenlerin çoğu, bilinç sıçraması olan dönemlerde böyle bir tavır almışlar, dernekleri ve sendikaları yoluyla da gerici eğitime karşı durmuşlardır. Hükümetlerle bu öğretmenler arasında daima bir gerginlik olmuştur. ÖĞRETMENİN DEĞİŞTİRME GÜCÜ Kötü bir eğitim sisteminden geçmiş insanların, kendi mantıklarını ve dışarıdan öğrendiklerini de kullanarak iyi birer insan olmaları mümkündür, ama bunu öğretmenlerinden kapanların sayısı azımsanamaz. Fakat öğretmenliğin toplumu dönüştürme gücü nedir? Bu konuyu sorgulamakta fayda vardır. Çünkü Türkiye’de son 150-200 yıl içinde bu dönüştürme gücüne aşırı bir görev yüklenmiştir. Buna göre, Türkiye’nin kurtuluşu, kalkınması eğitimle mümkündür. Her sınıfın temsilcileri kendi çıkarları doğrultusunda bir eğitime önem vermekle birlikte ülkenin eğitimle kurtulacağı daha çok Batıcı bürokrat burjuvazinin görüşüdür. Bunun nedeni, imparatorluktan devraldıkları feodal eğitimin yerine modern bir eğitimi ülkeye onlar getirmişlerdir ve eğitim, onların ideolojisine yapışmış bir kavramdır. Bütün bir Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemini eğitimin toplumu kurtaracağı söylemiyle yaşadık. Fakat görüldü ki öğretmenler, milleti ve memleketi kurtaramadılar. Bu kurtuluştan ülkenin bağımsızlığını, halkın bilimle aydınlanmasını ve emeğin kurtuluşunu kast ediyoruz. Köy Enstitüleri bir on yıl daha devam etseydi, Türkiye’nin kurtulabileceğini söyleyenler vardır. Öğretmen okulu mezunu olsun, Köy Enstitüsü mezunu olsun, başka bir kaynaktan gelmiş olsun, aydın bir öğretmenin 20-30 yıl bir köyde çalıştığını farz edelim, ki çalışanlar da vardır veya bu 20-30 yıl içinde köyde birbirlerini değiştirmişlerdir, köyde ne gibi büyük değişiklikler yapabilir? Uyguladıkları ilkokul programıyla okuryazar öğrenci yetiştirebilirler, açacakları gece kurslarıyla yetişkinlere de okuma yazma öğretebilirler. Daha da başarılı olanları helaların üstünü kapatmış, köye ağaç fidanları getirmiş olsun. Bunlarla köyün ekonomik ve sosyal hayatını değiştirmek mümkün olabilir mi? Köylerde çalışmış köy enstitülü öğretmenlerin anıları, böyle bir mucizeye işaret etmiyor. BİR DOZERİN YAPTIKLARI Bir öğretmenin 20-30 yılda yapabileceklerinin daha fazlasını bir dozer, biraz abartarak söylemekte sakınca yoktur, 15 gün çalışıp köy yolunu açarak yapabilir. Dozer, burada teknolojiyi ve onun satın alıp köy yolunda çalıştıracak sermayeyi temsil etmektedir. Bir köye yol yapılırsa köylüler ürünlerini pazarlara daha kolay indirecekler, inşaat malzemelerini ve satın aldıkları malları köye daha kolay getirecekler, tarımda makineleşme ile daha bol ürün elde edecekler, köydeki atıl işgücünün bir kısmı boşa çıkarak kentlere gidecek, yeni iş alanları yaratılacaktır. Bu süreci aslında Türkiye yaşamıştır. 1950 sonrası yapılan limanlar ve karayolları, tarımda makineleşme, büyük ölçüde kapalı bir tarım ekonomisinden sanayi ve ticaret toplumu olmamızı sağlamıştır. Nüfusun yüzde sekseninin yaşadığı köylerdeki değişim gözle görülür bir şekilde değişmiş, kentler büyümüş, Türkiye büyük bir değişimin içine girmiştir. O tarihten beri köylülerin ve kentlere yığılmış olanların, sandıkta bürokratik burjuvaziyi değil de liberal-sağ burjuvaziyi tercih etmesi ve hâlâ da tercih etmeye devam etmesinin nedeni budur. Bazı aydınlar, 1950 sonrası iktidarlarının dini kullandığı için halk tarafından tercih edildiği görüşünde diretiyorlar. Ana muhalefet partisinin bazı yöneticileri de bu görüştedirler. Muhafazakâr ve milliyetçi söylemlere ağırlık vermelerinin nedeni bu yanılgıdır. Şimdi filmi geriye sayarak düşünelim: Köylülerden ağır vergiler alan, taşradaki dayanakları yerel eşraf ve ağalar olan, köylere yalnız jandarma ve tahsildarla giden, buna karşılık halkın örgütlenme, söz ve oy hakkının bulunmadığı bir dönem çatlayıp sona ererken, halkın iktidar partisini tercih etmesi düşünülebilir miydi? O iktidar laik değil de tamamen dinci olsaydı ayakta kalabilir miydi? Ne yazık ki bu dönem, aynı zamanda ülkenin Batı sermayesine eklemlendiği bir dönemdir. Çünkü yabancı sermaye ve krediler, bu değişimde asıl etmendir. Bu nedenledir ki, aydınlar daha 1946’dan başlayarak emperyalist bağımlılığa itiraz ettikleri halde kurtuluş savaşının asıl yükünü çeken emekçi kitleler, bu olguyu görmezlikten geldiler. Sorun, hem bağımsızlığı korumak, hem kalkınma ve refahı sağlamaktan geçiyor. Türkiye burjuvazisi buna başaramamıştır. Bu köklü bir bağımsızlık ve halkçılık bilincini gerektiriyor. Bunu yapan milletler var. (19 Mart 2019) zekisarihan.com

  • NUYMAR NİBRON

    fantastik bir öykü Dünyanın uydusu Nujumar’dan gelmişti, Nuymar Nibron. Şişhanedeki Levanten Köşkü’ne henüz güneş doğmamış, bahçedeki, akasya, servi ağaçlarının daimi konukları son uykularından uyanmamıştı daha! Nuymar Nibron’u basket potalarının altına bırakan Berika, aynı anda göz açıp kapayıncaya kadar yitip gitmiş Nujumar’a varmıştı bile. Nuymar Nibron, binanın sol yanındaki, bekçi kulübesinin kirli küçük camından içeri bakınca karanlık odada ne var ne yok görür. Üstü eternitle kapatılmış, sundurmanın altına gizlenip heyecanlı, tedirgin gözlerle etrafı gözden geçirmeye başlamış. Güneş, ufuktan başını çıkarmış, çelik ışıltılı ışınlarını dünyaya göndermeye başlamıştı. Az ileride Cenevizlerin gökyüzüne kılıç çeken ünlü yükseltisi Galata Kulesi, şehrin yedi tepesini selamlamıştı her gün yaptığı gibi. Büyülü şehrin gürültüsü, can sıkıntısı trafiği yavaş yavaş rutinine girecektir az sonra... Nuymar Nibron, eternit örtülü sundurmanın altında çevrede olanı biteni hiçbir şey kaçırmadan, özellikle çocukların davranışlarını ince ayrıntısına kadar da not edecekti. Öyle demişlerdi, “ne görürsen hepsini belleğine yazıp sunum yapacaksın Nujumar’da!” Dışarının gürültüsü bulunduğu bahçeye kadar gelmeye başlamıştı. Biraz sonra bahçe dolacak, dünyanın geleceği sabiler, şenlendirecekti taş yapıyı, beton avluyu… Birden bahçeyi beyaz bluzlu, beyaz gömlekli, lacivert hırkalı, lacivert ceketli sevgi melekleri kapladı. Oradan oraya koşturuyor, bağırıp çağırıyor, dünyanın devinimine anlam kazandırıyorlardı. Bir taraftan çocuksu yaramazlıklarını da sergilemekten geri durmuyorlardı. Onlar ki dünyanın neresinde, hangi dininde, dilinde, ırkında olursa olsun; cana kıymamış, insanın, insanı sömürme adiliğine ortak olmamış ter temiz, ak paktırlar. Çalan zille öğrencileri bayrak direğinin yanındaki anıtın önünde sıraya koyan Hulusi Öğretmen, onları sınıf sınıf içeri alıyor, gülen yüzü ile selamlarken ad soyadlarıyla, bazen de okul numaralarıyla sesleniyordu: “8 Naim, haydi acele et bakalım koçum, durma koş, haydi! Semih, artist saçlım, bayılıyorum bu saçlarına, haydi geç, oyalanma! Bella Menda, atom karıncam, günaydın! Eti, aslan Cimbom, sana da günaydın!” Küçük sınıflar konuşmayın, akıllı olun. 6 / A sınıfı çok kaynaşıyorsunuz, evladım, sabah sabah maşallah makineli tüfek gibisiniz! İzak, tertipli çocuk, aferin aferin, hep böyle… Beki, gülen gözlü kızım, iyi dersler! Ayla, süslü kızım, ne o bilezikler öyle, renk renk? Yakup’la Can ayrılmaz ikili, akşamdan sabaha özlüyorsunuz birbirinizi galiba; durmadan konuşuyorsunuz, çabuk çabuk…” … Nuymar Nibron, eternit örtünün altında kıpırdamadan hiçbir şeyi kaçırmadan pür dikkat takip ediyordu. Nereye gelmişti, bu çocuklar ne yapıyordu böyle? Koşturan, bağrışan çocuklar, nasıl bir şeydi bu, bir türlü anlamlandıramıyordu. “Git, dünyayı tanı, insan davranışlarını analiz et, belleğine al gel,” demişlerdi. Sekiz saatte bir aldığı özel sülüsyon görünmez yaparken onu, öte yandan da besin kaynağıydı! Nuymar Nibron, kâh sundurmanın altında, kâh öğretmen odasının bahçeye bakan penceresinde kâh sınıfta, kâh top oynayan, koşturan çocukların arasında… onlarla birlikte her yerde. Kaç gündür dikkatini çeken, yürürken tarihi merdivenleri sallayan, güzelliğinin farkında olan kısrak yürüyüşlü kadının yanında, onun dersindedir. Bir gölge gibi takip etmektedir onu. Takip ederken, gözlerinin içinde cemalini görünce kaybolup gitmektedir. Kestane kızılı saçları küt kesilen kadın, özgüveni ile bastığı yeri sallamakta, burnu düşse yere, eğilip alacak cinsten biri değildir, siyah tafta eteğinin üstüne çağla yeşili ipek bluz giydiği günler alımından, çalımından yanına varılamazdı. Hulusi öğretmen törenlerde “Atam ve Cumhuriyet” marşlarını söyletmeye başlamadan hikâyesini anlatır, Atatürk’e olan minnetini dile getirirken, duygulanır, sesi titrer, Cumhuriyetle birey katarına çıkan Anadolu’nun bağrı yanık insanları adına şükranlarını ifade ederdi. O, Cumhuriyetin halkçı anlayışı sayesinde okullu olmuş sonra da öğretmen olmuştur. Tarihi binada, teneffüs saatleri çocuk şenliğinin fotoğrafıdır. Onların mutluluğu Levanten köşkünün her bir yapı taşına sirayet ederken, insanlık tarihine bir çentik atardı. Bahçede birçok resim, birçok fotoğraf görmek mümkündür: Kimi koşturur, kimi bağırır, kimi şarkı söyler, kimi babası ile gittiği maçları değerlendirir, kimi de aşkını ilan eder sevdiğine... Nuymar Nibron, Kısa Küt Saçlı Kadın’a yapışmıştı adeta. Sadece onunlaydı. Başka neler oluyor, öğrenmek, belleğine yazmak istemiyordu artık, isyan etmişti... Nasıl olmuştu da bu Kısa Küt Saçlı Kadın’a tutulmuş, farkına varamamıştı… Böyle böyle üç gün beş gün devam etti. Bir gün Kısa Küt Saçlı Kadın basket potasının arkasındaki akasya ağacının altında bir sandalyeye oturmuş, diğer sandalyeye dayanmış vaziyette dalıp gitmişti. Zil çalmış, bahçe boşalmıştı. Yusuf ile Zeki bahçe temizliğini bitirmiş, Fatma Hanım'ın demlediği çayı Hulusi Öğretmen’in “minik kuş” lakabını taktığı memurun odasında yudumluyorlardı. Nuymar Nibron, Kısa Küt Saçlı Kadın'ın düşünen kadın görünüşüyle kendinden geçmiş, gözlerini almamıştı ondan. Kısa Küt Saçlı Kadın başını sola doğru çevirdi… İrkildi… Az ileride birini gördü. Bugüne kadar böyle bir insan görmemişti. Başı, elleri, ayakları, gözü kulağı farklıydı. Gözünü kapattı açtı, ovdu, başını salladı… Oradaydı, o anda birden daha bir göz alıcı olmuştu. Kapattı gözlerini, bir zaman açmadı. Gözlerini tekrar açtı oradaydı daha, gülümsüyordu ona... Teneffüs zili çaldı. Çocukların kısa küt saçlı öğretmenleri hala aynı yerde oturuyordu. Yanına geldiler, fark etmedi bile onları, hayalet gibi olmuştu öğretmenleri. “Merhaba teacher,” dediler. Yabancı dil öğretmenlerine yarı Türkçe, yarı İngilizce seslenirlerdi. “Günaydın teacher!” Ses vermedi öğretmenleri. “Günaydın teacherleri” bile sımsıcaktı 310 Işıl Cömertler’in, 64 Neli Malkiler’in, 56 Vildan Şabaylar’ın… Zil çaldı, ders başladı tekrar. Aşkla ders işliyordu öğretmenleri: Niyazi öğretmeni ders anlatırken koridorda dinle: “Özneyi bulmak için, yüklem en’li, an’lı ortaç biçimine getirilerek yüklemle birlikte, nedir, kimdir, sorularından uygun olan birini sorarız!” Dersi ile halvet olmuş gibi işler. Ders anlatırken ses verirdi öğrencilerinin bakışları, o bakışlarda anlardı, “tamam anladık, anlamadık, bir daha anlatır mısınız öğretmenimi?” Ömer Öğretmen’in, boyu kısadır lakin dersteki hüneri büyüktür; edebiyatın profesörüdür o! Luset ve Derya öğretmenler, öğrencileriyle can ciğer kuzu sarmasıdır. Nuymar Nibron’un eli yüzü, vücudu, her bir yeri bakır rengindedir, gözleri deniz mavisi, fırtınaya inat baş kaldırmış gibi dimdiktir saçları. Ressamları kıskandıracak cinsten parmakları, inceciktir. Dünyanın en ünlü ressamı tarafından çizilmişçesine dudaklarıyla muhteşemdir. Nuymar Nibron, yavaşça başını kaldırdı, Kısa Küt Saçlı Kadın’la göz göze geldi. Bir zaman bakıştılar; sonra Kısa Küt Saçlı Kadın kaçırdı gözlerini, bakamadı daha fazla… Nuymar Nibron, Kısa Küt Saçlı Kadın’a doğru ağır adımlarla yürümeye başladı. Yürüdü, yürüdü bir adım mesafede durdu. Tekrar bakıştılar. Kısa Küt Saçlı Kadın’ın kavuniçi renginden badem yeşiline kayan gözleri buğulandı. Tutulmuştu. Yüreği daha hızlı, daha hızlı atmaya başladı. “Ben Nuymar Nibron, Nujumar’dan geliyorum, dünyanın keşfedilmemiş, hayatın güzelliğinin en mükemmel yaşandığı uydusundan geliyorum!” “Ben de dünyalı, işte gördüğün gibi, tepeden tırnağa insan, işte böyle gördüğün gibi tepeden tırnağa öğretmen!” “Memnun oldum, şu bayrak direğinin altında bir heykel var, merak ettim nedir o?” “O mu dedi Kısa Küt Saçlı Kadın? O bizim kurtarıcımız, insanları ayrımsız seven liderimiz! Ben bu güzel okulda onun eğitim felsefenin hayat bulmasıyla görev yapıyorum!” “Bildim dedi Nuymar Nibron, o Atatürk, Amerikalıların, Ay’da bir kratere adını verdikleri büyük deha!” Zil yine çaldı, zilin sesini duyar duymaz unuttuğu sülüsyonu içen Nuymar Nibron, görünmez oldu tekrar. Kısa Küt Saçlı Kadın, sandalyede öylece kalakaldı. … Nujumar’ın ekâbirleri, Nuymar Nibron’dan ileti gelmediği için onu Berika’ya bindirip Nujumar’a alıp götürürler. Buna sebep Kısa Küt Saçlı Kadın, unuttu öğretmenliği, Kısa Küt Saçlı Kadın öğrencilerinin adını, çalıştığı yeri, her bir şeyi, yemek yemeyi bile unuttu. Kısa Küt Saçlı Kadın’ın evi, matem evine döndü. O güzel anne, o işveli eş yok olup gitmişti. Tanıdıkları, bildikleri ne kadar ünlü doktor varsa hepsinin kapısını çaldılar, fayda etmedi, Kısa Küt Saçlı Kadın tükenmiş, bir hayalete dönmüştü… Kısa Küt Saçlı Kadın, âşık olmuş, âşık olmakla kalmamış, bütün zihinsel akli fonksiyonlarını kaybetmişti. Nuymar Nibron da Kısa Küt Saçlı Kadın gibi bütün fonksiyonlarını yitirmiş, verilen hiçbir görevi yerine getiremez olmuştu. Nujumar’ın akıl daneleri, geleceğin önderi Nuymar Nibron’un haline çok üzülmüş, geleceğimiz yok bizim deyip kara kaygılara girmişler. İçlerinden biri, “iletişimin devre dışı olduğu zamanlar var ya demiş; o, kayıtlara birlikte bakalım” demiş. Bütün kayıtları dünya günlerini milim milim izlemişler… Birden, basket potasının arkasında akasya ağacının altında bir sandalyeye oturmuş Kısa Küt Saçlı Kadın’ı fark edince, durmuşlar. Aynı yeri tekrar tekrar defalarca izlemişler. “İşte bu kadın, demişler, ne olduysa bununla yakınlaştıktan sonra olmuş, Nuymar Nibron bu kadına âşık olmuş,” demişler. Günlerce tartışmışlar… Ya Nuymar Nibron, ya da geleceğimiz demişler. Fakat bir türlü ne lehte, ne aleyhte hiçbir düşünce birbirini ikna edememiş; bir çıkar yol bulamamışlar. Geçen her gün Nujumar’ın geleceğinin olmayacağı kaygısı herkesi derinden etkilemeye başlamış. Kurulu bir kez daha toplayalım demiş biri, öneri kabul edilmiş. Kurul bir kez daha toplanıp Nuymar Nibron’un hayata döndürülmesi kararını alarak, dünyaya göndermişler onu… Nuymar Nibron, gece bekçisi Ali’nin kaldığı kulübenin yanındaki eternit çatılı sundurmanın altında vaziyet almış yine. Nuymar’ın okul bahçesine gelmesi Kısa Küt Saçlı Kadın’a mutluluk, yaşama davet ışınlarıyla ulaşmış. O gece gözüne uyku girmeyen Kısa Küt Saçlı Kadın, ertesi gün için, en güzel giyitlerini hazırlamış. Sabah olur olmaz önce duşunu alıp hazırlanmaya başlamış, siyah eteğinin üstüne çağla yeşili bluzunu giymiş, dudaklarına aldan al, rujunu sürmüş, göz altlarına kalem çekmiş. Eliyle, kaşlarının üstünde gitmiş gelmiş, sonra göğüslerini yukarı aşağı okşayıp bir şarkı tutturmuş: “Ada sahillerinde bekliyorum, Her zaman yollarını gözlüyorum, Seni, senden güzelim istiyorum, Beni şad et sevgili başın için!” Öğrencileri bahçede sıraya dizen müdür yardımcısı Hulusi, baş muavin Niyazi “iyi dersler gençler” deyip içeri almış sınıf sınıf onları… Kısa Küt Saçlı Kadın, yine basket potasının arkasında bulunan akasya ağacının altında bir sandalyeye oturmuş, öteki sandalyeye de yaslanmış, bakır tenli, bakır renkli, fırtınalara inat, dimdik duran saçlıyı düşünmeye başlamış. Nuymar Nibron, Kısa Küt Saçlı Kadın’ın önüne gelip yanında getirdiği Nujumar dağlarının en nadide çiçeklerinden oluşan bir buket sunmuş. O kadar renkli, o kadar güzelmiş ki çiçekler… yeşili, kırmızısı pembesi… Nujumar dağlarına has. Renkler o kadar canlıymış ki bakamıyormuş bile kendi. Nuymar Nibron ağır adımlarla Kısa Küt Saçlı Kadın’ın yanına kadar yürümüş. Saygı ile eğilmiş, bir zaman öyle kaldıktan sonra yavaşça doğrulmuş, gözlerinin içine bakarak buketi yine aynı vakar içinde takdim ederken, bir eliyle de Kısa Küt Saçlı Kadın’ın beline bakır tenli kolunu dolayıp çekmiş kendine doğru. Sonra, öyle bir sarılmış, öyle bir sarılmış, sevgi nedir bilmeyenleri, aşk nedir yaşamayanları, insanlık âleminin düşmanlarını çatlatırcasına sarım sarım sarılmış. Kısa Küt Saçlı Kadın, hayat boyu yaşamadığı duygularla Nuymar Nibron’un kollarına bırakmış kendini. Sımsıkı sarılmışlar, Onlar sımsıkı sarılınca, dünyanın savaş olan köşelerinde patlayan on binlerce silah aynı anda susmuş. Özgürlük ve barış türküleri her dilde aynı anda çalınıp söylenmeye başlamış. Berika yanlarına gelmiş, bir zaman sarılmalarını beklemiş; sonra onlar sarmaş dolaş haldeyken içine alıp Levanten köşkünün bahçesinden, mavi gökyüzüne doğru sır olup gitmiş… 26.07.2020 Salihli

bottom of page