top of page

Arama Sonucu

maviADA'ya DÖN

Boş arama ile 4493 sonuç bulundu

  • Tabu

    “Daha özgür bir dünyanın kurulabilmesi için de tabuların yıkılması gerekli” demişti. Turan Dursun. Kökeni itibariyle Polinezyaca'ya dayanan, anlam itibariyle “güc”ü karşılayan ancak bir takım süreçler sonrasında “yasak, sıradan olmayan” manalarında kullanılan bir sözcüktür. Dışarıdan anlaşılmamakla beraber yer aldığı toplumlarda doğal görünebilmektedir. Tabu tartışılamayan, değiştirilmesi için öncelikle birçok değer yargısının değiştirilmesi gereken hususlar olarak nitelendirilmektedir. Tabu dendiği zaman bir de olağanüstü kutsal, aynı zamanda da tehlikeli, kirli ve gizemli anlaşılmaktadır. Tabu düşüncesinde "bazı unsurlardan korkmayı anlatan âdetler ve bu âdetlere karşılık olan tapınma düşünceleri ya da davranışları da bulunmaktadır. Tabuya örnek vermek gerekirse “çıplaklık ayıptır” fakat çıplaklığın ayıp olmaması gerekir. Çünkü insan çıplak doğmakta ve çıplak ölmektedir. Tabu, toplum tarafından ayıp veya yasak görülen davranıştır. Tabunun temeli bilinç dışında güçlü bir eğilimin istediği yasağı ortaya çıkarmaktadır. Bilim ve sanatı dışlayan zihniyet tabuları yaratmaktadır. Bilim ve sanat; Gerici siyasetin emrine girdiği zaman pek çok konu kendiliğinden tabulaşmaktadır. İnsanın kendi isteklerinden farkında olmadan sorgusuz, -sualsiz vazgeçmeyi getirmektedir.Yap-yapma ve söyle-söyleme v.s. karşıtlığıdır. Tabu, hain ilan edilmeden konuşamayacağın konuyu da içine almaktadır. Yani bir konu da yasak olabilir, bir davranış da... Tabu çok geniş kapsamlı bir olgudur . Öyle ki, yemek yemenin bile tabu sayıldığı günler yaşanmıştır, yaşanmaktadır. Şartsız koşulsuz, sorgulanmadan kabullenilmedir. Cehaletin yarattığı ön yargılardır. Tabulaşma tartışmayı engellemektir. İlkel toplumlarda yoğun görüldüğü üzere bilginin eksik olduğu ve araştırmanın akıl edilemediği zaman ve koşulların bir sonucudur tabu. Düşüncelerimizi yasak olanlarla doldurup kendimizi sınırlayabilmek ve bağlayabilmektir. Konuşulmak istenip de-konuşulması gereken de diyebiliriz- konuşulamayan sözler, düşünceler, olaylar bütünüdür. Dokunma-ma-, kullanma-ma-, elleme-me- gibi akıl dışı yasaklara verilen isimdir. Dokunulmaz olarak tanımlanmaktadır. "Tepeden inme"özelliği bulunmaktadır. Yaklaşılamayan anlamına sahiptir ve temel olarak yasak ve kısıtlamalarla dile getirilmektedir.Sakınmak kavramını da içersinde barındırır. Ölülere duyulan şefkat ve korkuyu da getirmektedir. Tabuların doğrulukları için akla uygun hiç bir neden gösterilmemektedir. Yasaklanarak korunabilen kelime, nesne ve davranışlartır. Her hangi bir şeyin sabitlenmesi, sorgulanmaması, olduğu gibi kabul edilmesidir. Doğal olarak değerlendirilmesi, sahiplenilmesi, kesinliği çağa göre de tutuculuğudur. Tabu yıkıcılar sürekli olarak şiddet tehdidi altındadırlar. Tabu yıkmak cesaret istemektedir. Kıskançlık ve çekememezliği yaratmaktadır. Kimi ortamlarda tabuyu yıkana iyi gözle bakılmamaktadır. Aslında onu cezalandıranların bastırılmış arzuları aynıdır. Bilinir ki, psikolojik olarak bilinçaltında ne varsa, insan en çok ona karşı çıkar... Boyun eğen kişiler tabunun yasakladığına karşı çift değerli duygular duyabilmektedirler.Tabuya boyun eğmenin temelinde bir vazgeçme bulunduğunu göstermektedir. Tabular bir yerde, aklın yönlendiricisi ve yöneticisi durumunda olduğu kadar, aynı zamanda, aklın iflasını da ortaya çıkarmaktadır.Tabular toplulukları kontrol etmedir. Her tabu güneş görmeyen bir odaya benzemektedir. Tabular oldukça aydınlanmadan söz edilemez, özgürleşme olmamaktadır. Daha özgürlükçü bir dünyanın kurulabilmesi için de tabuların yıkılması gereklidir. Her türlü tabu yıkılmalıdır. Ön yargılara karşı direnmek gerekmektedir. Çocukları rahat bırakarak, korkutmayarak, kafalarını doldurmayıp araştırmaya yönlendirerek bunu başarabiliriz... Kısıtlamalara, baskılara maruz bir beyin her türlü tabuyu da kabul edebilecek bir kısırlıkta şekil alır. Özgür KARAKAYA

  • Küçük Mavi Kuş

    Pir Sultan deyişi bir kadın sanatçının sesi ile daha bir etkileyici, dinleyenin yüreğinin yağını eritiyor adeta. Şu karşı yaylada göç katar katar Bir güzel sevdası serinde tüter, Bu ayrılık bana ölümden beter, Geçti dost kervanı eyleme beni…” Bir güzel sevdası serinde tüter. Başı dumanlı dağın yücesinden ta buralara kadar tutuyor, estikçe insanın başını döndürüyor, döndürdükçe sarhoş eden tatlı bir esinti. Yosun tutmuş taşlar, öfkeye kesmiş yürekler. Vurgun yemiş sevdalar, umudunu yitirmiş kuşlar: Şahinler, doğanlar, martılar, muhabbetler, küçük mavi kuşlar… … Küçük Mavi Kuş varmış, onun kapısının önünde bir yılan dururmuş. Ne kuşu, ne yeli geçirdiği yokmuş! Kapı önünden bir şeyin geçmesi mümkün değilmiş! Oralarda Karayılan’dan gayrı vızlar sinek yokmuş! O kâh sürünüyor, kâh kuyruğunun üstünde, dört dönüyormuş… Bir gün Küçük Mavi Kuş’un sevdalısı bir başka yılan çıkıp gelmiş. Küçük Mavi Kuş’un sevdalısıymış ya, gün aşırı o da gelir olmuş. Karayılan’ın çatal dilini dışarıda gördü mü, hiç bakmaz geçer gidermiş. Bu gelişler genellikle kuşluk vakti olurmuş. Gün öğleye vardı mı, mümkün değil uğramazmış… Yapamamış, böyle onulmaz bir sevdaya tutulunca kaderini kendi yazmak istemiş. Bu böyle olmayacak deyip kozunu paylaşmaya karar vermiş. Güneşin en tepeye çıktığı saatlerde kızıl bir taşın üstüne yatmış, günün kızıllığı, taşın yalımı kızdırdıkça kızdırmış yerinde duramaz olmuş. Öfkesinden enerjisinden oraya buraya koşturmaya başlamış. Kendini iyiden iyiye hazır hissedince Küçük Mavi Kuş’un kapısına varmış. Kapının altından süzülmüş. Başını kaldırınca Karayılan’ı karşısında bulmuş. İki yılan öfke dolu gözlerle birbirini süzmüş, başlarını yukarıya kaldırıp “ben hazırım,” demişler birbirlerine. Yaman bir kavga başlamış Küçük Mavi Kuş’un kapısında. Her yanları kan revan içinde kalıncaya kadar ısırmışlar birbirlerini. Karayılan kavgada mertlik olmaz anlayışını doğrularcasına bir yolunu bulup hasmını yere sermiş. Yenik yılan bir zaman yattığı yerden kalkamamış. Yılanlığının yasasında: Sırtı yere gelen yılan bir daha oralarda dolaşmaz, alır başını gidermiş. O da bir daha ortalıkta görülmemiş… Küçük Mavi Kuş’un mekanı Meşeli Tepe’nin hemen eteklerinde şehrin bir ucundadır. O da lânetlenmiş yılan gibi bir başına kalmış. Gülünce güller açan, ağlayınca gökyüzü ağlayan Küçük Mavi Kuş, kara bulut çökmüş gibi kararmış. Gülmüyor, konuşmuyor, yemiyor, içmiyormuş. Karayılan’ın yılanlığına o da böyle tepki veriyormuş. Elinden ne gelebilir ki? Garip kimsesiz, sefil bir mavi kuşmuş. Denizinden ayrı kalmış bir balık, dalından koparılmış bir gülmüş artık o. Ama ne çare, hakikat buymuş işte. Meşeli Tepe’den doğan ince derenin sesine kulak veriyormuş geceleri. Geceler sakittir. İnce derenin sesini net olarak duyabiliyormuş… “Dışarıda deli dalgalar, Gelip duvarları yalar, Seni bu sesler oyalar, Aldırma gönül, aldırma.” Sabahattin Ali şiiri ile dayanmaya çalışıyormuş, “aldırma, dayan Mavi Kuş” diyormuş. Bir de seher yeli çalıyormuş kapısını. Başkaca da bir Allah’ın yaratığı uğramıyormuş. Ötmek, ötüşmek yasakmış. Uzaktan, ta Meşeli Tepe’den aşıp giden cinsleri, türleri bilinmeyen öteki kuşlarla selam yollayabiliyormuş yalnızca. Haftanın iki günü, bir salı bir de pazar günleri, evlerinin cumbasına çıkar, tahta çıtaların arasından seyredebilirmiş. Bunun dışında gördüğü kireçle badanalanmış duvarlarmış. Önceki cumbalı günleri Pazar ve çarşambaymış Çarşamba adı bir isyan, türküsünü söyletiyor diye cumbalı günleri: Salı gibi sallansın diye salıya alınmış. Pencereler yek pare demir levhayla, bacalar harçla kapatılmış. İğne deliği kadar bir delik bırakılmamış. “Zalimin zulmü varsa sevenin Allah’ı vardır,” sözünün kifayetsizliğini düşününce, ‘isyankâr oldum ben,” deyip hemen tövbe ediyormuş. Arkadaşlarına sabır öneren Mavi Kuş’un sabrı bitiyormuş sanki.”Ne olur güzel Allah’ım, büyüklüğünü göster de bu zulüm bitsin,” diye tam yedi senedir Karayılan’dan gayrı gördüğü başka bir şey yokmuş. Küçük Mavi Kuş, kendi kendine durmadan şiirler türküler okuyarak direnmeye çalışıyormuş, Karayılan’ın zulmüne. İçinden sesiz; ama öfkeli, cini gelesi haykırmaktaymış: “Kara dağın Karayılan’ı Gelir dolanı dolanı, Yedi sene gurbet gezsem de Unutmam seni vuranı Yandım anam, anam Öldüm anam, anam Yağlı kurşun yedim Anam oy oy!” Sonra: “Oy dere Kızıldere Böyle akışın nere, Biz de hâl mi bıraktın, Sana can vere vere!” Ağıttan ağıta, türküden türküye, şiirden şiire geçip işte böyle karşı durmaktaymış Karayılan’ın yılanlığına. Şiirler, türküler, söylenceler, hikâyeler… İyi ki onlar vardır, iyi ki öğretmiştir Dede Kuş. Yoksa şimdiye çoktan Karayılanın yılanlığına teslim olacakmış. Onlarla karşı koyuyormuş Karayılan’a. Ustaya hak verircesine onlarla direniyormuş. Hani demiş ya Thales: “Bir ülkede türküleri yapanlar, yasaları yapanlardan daha güçlüdür.” Türküler, şiirler tükenmez umutlardır… Pir Sultanlar, Yunuslar, Karacaoğlanlar, inadına inadına “Enel Hak”, diyen Hallacı Mansurlar, direnişin ozanları Mahsuniler… Birden bire İblis’in Cennet’ten kovulması gelmiş aklına. Havva’ya yasak elmayı yediren İblis’i ağzında taşıyan yılanla, kendi Karayılan’ı arasındaki bağlantı az da olsa onu rahatlatmış. Rivayet odur ki, Cennet’in kapıcılarından olan Yılan, İblis’i Cennet’e alınca Tanrı'nın gazabına uğrayıp dört ayağını da kaybetmiş! İşte o günden beri sürünür durur, beli yerden kalkmazmış. Haziranda kızgın güneş altında ısıracak şey ararmış! Hele bir de kuyruğuna basılırsa… Karayılan Küçük Mavi Kuş’u bir odaya hapsetmiş, gün güneş göstermezmiş. Öyle olmuş, günler, haftaları, haftalar ayları, aylar yılları kovalamış. Yeni doğan güne bir dosta hasret ölüp gidecektir artık Küçük Mavi Kuş. Ötüştükleri, söyleştikleri cankuşların seslerini, sözlerini duyamamış. Mektep günlerinde dediği, “Tanrı’nın bana vereceği en büyük ceza, sevenlerimden ayrı koymasıdır.” Onları görememek ifade edilebilir; lakin seslerini duymamak ölümdür. Hele Muhabbet’ine hasret ölürse, bir daha sesini duymazsa… İşte bu ölümdür, ölümden de beterdir. Tam yedi yıl türkülerle dayanmış Karayılan’ın yılanlığına. Bildiği türküleri, şiirleri doksan bin defa tekrar tekrar okumuş. Hani Ali’m doğduğu gün doksan bin kötülüğün evi gark olmuş ya! İşte o da doksan bin kez bildiği türküleri, deyişleri, şiirleri okumuş kötülükler, çirkinlikler yok olsun diye… Sabrı tükenmiş, artık tekrarlamaya mecali kalmamış. Şöminenin üstündeki çırayı yakmış. Hani papazlar başpapazı seçmek için bir odaya kapanırlar da seçim yaparlarmış ya; seçimin sonucunu bir dumanla haber verirlermiş ya… İşte başpapaz seçiminin ateşini yakmış Küçük Mavi Kuş... Bu teslimiyetle yüzündeki güzellik, gözlerindeki fer, elinin yüzünün nuru uçup gitmiş. Ezbere bildiği türküleri, şiirleri birden unutmuş. Sevdaya, Muhabbete dair bildiği ne var, ne yok bilgisayar çocuklarının windowsu gibi çökmüş. Meşeli Tepe’nin ağaçları, ağaççıkları bir bir kurumuş. Göğün mavi bulutları kapkara kararmış! Meşeli Tepe’den doğan ince dere de kurumuş buna sebep! Çıranın isli dumanı Karayılan’a umut demekmiş; lâkin yaşama dair umudu yok etmiş. Dara çekilen Mansur’un, derisi yüzülen Nesimi’nin, recme edilen Pir Sultan’ın, kemikleri sızlamış. Küçük Mavi Kuş, adına uygun küçüldükçe küçülmüş, yok olmuş! Her sabah günaydın diyen gökyüzünün özgür kuşları üstünden uçmaz olmuş. Odasındaki kireç badanalar kara toprağın karasına dönmüş. Tekmil renkler, ya karaya; ya da griye dönmüş. Başını dik tutamaz olmuş. Odasındaki aynaların hepsini kırmış. Utancından kendine bakamaz olmuş. Işık saçan güneş gözleri, ayın on beşi gibi parlayan yüzü tükenişin, teslimiyetin, onursuzluğun utancı ile çirkinliğin nişanesi olmuş… Karayılan, güle oynaya, yüzünde gülücüklerle çalmış kapıyı. “Tık tık!” “Kim o?” “Benim, tatlın, kıymetlin!” “…” Karayılan büyük bir keyifle, çözmüş zincirleri. İçeri girer girmez sarılmış Küçük Mavi Kuş’a. Küçük Mavi Kuş’un elleri bedeni cevap olmamış lakin. O gözü kapalı teslim etmiş kendini; sonra da döle yatmış… Artık Küçük Mavi Kuş’a hayat ya hep kıştır, ya hep yazdır... Artık “buda gelir, buda geçer ağlama diyemeyecektir,” Âşık Daimi gibi. Direnç günlerinde büyük bir aşkla söylediği bu türkünün sözlerini bir daha anımsayamayacaktır. Denizlerin, direncini gösterememiştir. Üç yiğit ömürlerin baharında işkencecilerin karşısında çelikten bir duvar gibi durmuşlar, Bir kere bile onurlu mücadelelerinden pişmanlık duymamışlar. Küçük Mavi Kuş, Karayılan’ın yılanlığına teslim olup fır dönen fırdöndülerin yolundan gitmeyi seçmiş. Küçük Mavi Kuş’la Karayılan’ın tıpkısı bir Karayılan daha gelmiş dünyaya. Kimse, hoş gelmiş sefa gelmiş dememiş, demeye de dili varmamış zaten. Telsiz telefondan sesini duyduğu Muhabbet’ini de duyamaz olmuş. Muhabbet direnmiş, özgür sevda günlerinin aşkına, yaşadıkları üç güzel senenin aşkına üç kere, on üç kere daha aramış Küçük Mavi Kuş’unu. On üçüncü seferinde, on üç’ün uğursuzluğundan mıdır nedir, hışmına uğramış Küçük Mavi Kuş’un. “Sesin, avazın güzel! Ben güzelliğe karşı intikam duyguları besliyorum! Artık seni duymak istemiyorum, ben doğu ekspresinde yerimi aldım. Fır dönen fırdöndülerin yolundayım, arama beni, aramam seni. Ben artık senin Küçük Mavi Kuş’un değilim. Ben artık bir anayım, Karayılan’a bir karayılan verdim. Artık beni arama, ben yokum, dayanamadım, senin gibi inançlı bir yaşamı seçmedim. Benden bu kadar, affet beni demeyeceğim. Ben kendimi affedemiyorum. Senin affetmen bir şeye karşılık gelmez. Seni rüyalarıma bile kapattım. Seni rüyamda bile görmem utancımın derecesini artırıyor. Ben utancımla yan yana yaşamak istiyorum, utancımla baş başa kalmak istiyorum. Düne dair ne var, ne yok, hepsini dumana verdim. Meşeli Tepe’den esen zalim bir rüzgâr düne dair her şeyi alıp gitti. Dün yok, mektep yok, bodur çam ağaçları yok, kestane kızılı saçlarımı okşayan beni benden alıp sana veren, yüreğimi hoplatan ellerin yok, Arzu yok, Kamber yok; Leyla hiç yok… Yok… Hiçbir şey yok…” Küçük Mavi Kuş, o günden sonra da dışarı adımını atmamış. Aradan iki yedi yıl daha geçmiş. Küçük Karayılan’ı büyümüş, Küçük Mavi Kuşların peşinden koşmaya başlamış. Küçük Karayılan’ının eli ekmek tutuncaya kadar bu işkenceye katlanırım demiş, sonra zaman uzun demiş, nasıl olsa bir mektebe girdi, bundan sonra başını kurtarır. Ben olsam da olmasam da bir şey fark etmez demiş! Meşeli Tepe’nin üstünden kopup gelen akşam yeli deli bir rüzgâra; sonra bir kötülüğü haber vermeye çalışan felâket tellalına dönmüş. Rüzgârın içinden bir ses Küçük Mavi Kuş’un kulağına bir şeyler söyleyip: ”Haydi, verdiğin süre doldu. Unutma söz verdin, yerine getirmen lâzım. Söz namustur, söz vermek bir şeye benzemez, sözü yerine getirmek, adam olmak demektir… Sen adamlığı ne bilirsin? Sen umudun, direncin, insan olmanın erdemlerini tükettin, sen insanlık tarihinin bütün türkülerini söyledin de direndin Karayılan’ın yılanlığına! Yüze yüze kuyruğuna gelmişken pes ettin. Onca yiğidin direncine bir utanç abidesi olarak kazındın. Rehberim, dediğin Denizlerin, Pir Sultanların, Hallacı Mansurların, Galileo’ların kemiklerini sızlattın. Sen adam gibi adam olmanın ağırlığını taşıyamadın… Sen türküleri, şiirleri, deyişleri kirlettin, sen umudu kararttın, sen sevdanın, sadakatin yüz karasısın!” Küçük Mavi Kuş, üç yedi yıl bir güne bir gün evin cümle kapısından çıkmamış. Karayılan’ın yasakları ilk yedi yılın sonunda bitmişti. Bitmiş bitmesine de o yine de bayram benim neyime diyerek, bu utancın ezikliği ile yaşamış. Bir gün bir çıkacaktı, pir çıkacaktı… Küçük Mavi Kuş, Meşeli Tepe’ye doğru yürümüş: Üç yedi yıl önce hatırladığı doğanın mavisi, yeşili, geçtiği yerlerde siyaha dönmüş. Güneş bile utancından kızıla dönmüş. Meşeli Tepe’nin eteklerindeki bodur meşeler, çaltılar, pırnallar, süpürge otları, fatmagüller, kurtkuyrukları, karadikenler, eşekdikenleri, kengerler, pıtrak otları... Onu görür görmez sırtlarını dönüyor; sonra da kömür karasına dönüyorlarmış. Aradan üç yedi yıl geçmiş, doğanın güzellikleri, tekmil yaratıklar affetmemiş Küçük Mavi Kuş’u. Bu utançla nasıl yaşayacaktı? Bu ağır bir yüktü, daha fazla taşıyamazdı. Nasıl olsa Küçük Karayılanı iyi bir mektebe girmişti ya, ondan sonrası Karayılan’a kalmış. Meşeli Tepe’nin yücesine vardığında güneş, iyot yatağı Marmara’nın ufukla kesiştiği yere doğru yaklaşıyormuş. Gün batımından esen ‘”dur acele etme,” diyen bir rüzgâr göğüslerini okşamış. Sımsıcak bir elmiş bu el. Umuda arzuya yeniden merhaba demeye çağıran bir dost eli. Belki de Muhabbet’in eli… Sonra birden aksi istikametten gelen bir esinti, “Haydi durma geçtiğin yerlerin otları kurumakta, suları çekilmekte, bir dakika bile durma, oksijeni tüketme, haydi… “ demiş! Küçük Mavi Kuş, uçurumun kıyısına kadar varmış, uçmayı unutmuş, süpürge sapı kanatlarını bir iki çırpmış, bırakmış kendini uçurumdan aşağıya. Düşerken başını keskin taşlara çarpmış; yaman bir acıyla sarsılmış. Bu acı aklını başına getirmiş. Eline bir melengiç dalı geçmiş, can havliyle yakalamış. Öyle bir yakalamış, öyle bir yakalamış. Kesseler bırakacak değil… Yaşama yeniden merhaba demek için yardım dilenmiş. Muhabbet ve eski dostları hatırına gelince daha çok bağırmış. Yaşama davet çağrısını bir Anka duyarak gelmiş. Varmış, sırt vermiş, sonra da “atla, durma” demiş. Atlamış o da. Sonra uçmuşlar… uçmuşlar… uçmuşlar…

  • Kızıl Ölümün Maskesi

    “Kızıl Ölüm” uzun süredir kırıp geçiriyordu kenti. Hiçbir salgın böylesine öldürücü, böylesine korkunç olmamıştı. Totemi, kandı; mührüyse, kanın kızılı ve ürküşü. Keskin sancılar, ansızın baş dönmeleri, sonra gözenekleri boğan bir kanamayla ölüm. Kurbanın gövdesinde, özellikle yüzünde beliren kızıl lekeler, onu dostlarının yardımından, sevgisinden yoksun bırakan hastalık belirtileriydi. Hastalığın açığa çıkması, ilerlemesi ve bitmesi ise yarım saatlik bir işti. Ama Prens Prospero mutluydu, yürekliydi, akıllıydı. Ülkesindeki halkın yarısı hastalıktan yok olup gidince, saraydaki şövalyelerle leydiler arasından sağlığı ve neşesi yerinde olan bin kişi çağırttı huzuruna, onlarla birlikte kale gibi bir manastıra, uzaklara çekildi. Çok büyük, çok görkemli bir yapıydı bu. Prens'in o acayip, o ince beğenisinin bir örneği. Kocaman, sağlam bir duvarla çevrilmişti. Demir kapılar gömülüydü bu duvara. Saraylılar kapılardan girdikten sonra, demirci ocakları, çekiçler getirildi ve sürgüler eritilip kapatıldı. Amaç, içeridekilerin umutsuzluk ya da çılgınlık nöbetlerine tutulup dışarı çıkmalarını, dışarıdan da içeri girilmesini önlemekti. Manastır, erzakla doldurulmuştu tıka basa. Bu tedbirler alındıktan sonra saraylılar, kolaylıkla meydan okuyabilirlerdi salgına. Dış dünya, kendi başının çaresine baksındı. Bu zamanda yas tutmak ya da sızlanmak saçmaydı. Prens, eğlence adına, zevk adına ne varsa hepsini toplamıştı bir araya: Soytarılar vardı, şarkıcılar vardı, balerinler, çalgıcılar vardı, güzellik vardı, şarap vardı. Bütün bunlar ve güvenlik vardı içerde. Dışarıdaysa Kızıl Ölüm. Manastıra çekilişinin beşinci ya da altıncı ayında, ay sonuna doğru, salgının doruğunu bulduğu sıralar. Prens Prospero, konuklan onuruna aklın alamayacağı kadar görkemli bir maskeli balo düzenledi. Her türlü duyguyu kamçılayan bir baloydu bu. Ama önce size balonun verildiği salonları anlatayım. Hepsi alt ı salondu, bir de Prens'in özel odası. Çoğu kere bu odalar iç içedir, uzun ve kesintisiz bir görünümleri vardır; kapılar iki yana sürüldü mü her yer rahatça görülebilir. Prens'in acayip şeylere olan düşkünlüğünden beklenebileceği gibi, burada durum bambaşkaydı. Bölümler öylesine karışık bir şekilde sıralanmıştı ki, an­cak bir bölümü, belki biraz fazlasını görebiliyordu bakan. Her ons ekiz yirmi metrede, keskin bir dönemeç ve her dönemeçte yepyeni bir izlenim... Sağdaki ve soldaki duvarların tam ortasında uzun ve dar bir Gotik pencere, odanın girintisini çıkıntısını adım adım izleyen kapalı bir geçide açılıyordu. Bu pencerelerin camları renkliydi; ama pencerenin açıldığı odanın döş eme sindeki baskın renge göre değişiyordu bu renkler. Sözge­limi, doğu uçtaki oda, masmavi döşenmişti; camlar da canlı mavidendi, ikinci salonun süsleri, halıları erguvan rengindeydi ve burada camlar da erguvandı. Üçüncü oda baştanbaşa yeşildi, camları da. Dördüncü, turuncu döşenmiş, turuncu ışıklarla aydınlanmıştı. Beşinci beyaz, altıncı mor. Yedinci salon ise, tavanı boydan boya kaplayıp duvarlardan aşağı sarkan kara kadife kilimlerle kefenlenmişti; kilimler, aynı kumaş tan, aynı renk bir halının üstünde kıvamlanıyordu. Yalnız bu odada, camların rengi uymamıştı döşemenin rengine. Burada kızıldı camlar, koyu kan rengi. Yedi odanın hiçbirinde, şuraya buraya serpiştirilmiş, tavandan sarkıtılmış altın süs yığınlarının arasında bir tane lamba ışığı ya da şamdana rastlanmıyordu. Ne lamba ışığı, ne şamdan ışığı vardı bu iç içe odalarda. Ama geçidin odalara bakan bölümlerinde, her pencerenin tam karşısında, üçayaklı demir bir sehpa üstünde bir ateş yanıyor, renkli camların arasından süzülerek ışığa boğuyordu bitişikteki odayı. Ortalığı, cicili bicili, acayip görüntüler kaplıyordu. Gelgelelim batıdaki siyah odada, kan renkli camlardan geçip koyu döşemeye yansıyan yalaz, ürkünç bir etki yapıyor ve eve girenlerin yüzlerinde öyle çılgın bir anlatım yaratıyordu ki, konuklardan ancak bir-iki tanesi içeri adım atacak yürekliliği gösterebildiler. Yine bu odada, batıdaki duvara, muazzam bir fildişi saat dayanmıştı. Sarkacı sağa sola sallanırken donuk, ağır, tekdüze bir ses çıkarıyordu; yelkovan dönüp de saat başını çalacağı sırada, saatin tunç ciğerlerinden duru, tiz ve derin bir ses kopup geliyordu, tatil, ezgi dolu bir ses; ama öyle acayip bir tonu, öyle garip bir vurgusu vardı ki bu sesin, her saat başı orkestradaki çalgıcılar ister istemez bir an duralayıp kulak veriyorlardı, valsçilerin dönmeleri de yarıda kalıyordu ve neşeli konuklar durgunlaşıyorlardı bir süre; saatin vuruşları birbirini izledikçe, en coşkunların bile sarardığı, daha yaşlı başlıların karmaşık düşüncelere, düşlere dalmışçasına ellerini alınlarından geçirdikleri gözden kaçmıyordu. Ama yankılar bir kere dinmeye görsün, hemen içten bir kahkaha sarıyordu kalabalığı; çalgıcılar birbirine bakıp kendi sinirliliklerini, saçmalıklarını kınarcasına gülüşüyorlar, saatin bir dahaki vuruşunda katiyen böylesi duygulara kapılmayacakları konusunda söz veriyorlardı fısıldaşarak; ne var ki, altmış dakikalık süre dolunca (ki bu, uçan Zaman'ın üç bin altı yüz saniyesi demektir), saatin vuruşu yine duyuluyor, yine eski tedirginlik, eski iç titremesi, eski dalgınlık. Bütün bunlar bir yana, gerçekten neşe dolu, görülmemiş bir şölendi bu. Prens'in beğenileri ne tuhaftı. Renkleri ve etkilerini çok iyi biliyordu. Günün sevilip tutulan kalıplarından kaçınmıştı. Tasarıları cesur ve ateşliydi; inançları, barbarca bir parıltı taşıyordu. Bazılarına göre, delinin biriydi. Ama yakın adamları, onun deli olmadığına inanırlardı. Buna kesinlikle inanabilmek için onu duymak, görmek, ona dokunmak gerekiyordu. Bu şenliğin hazırlıklarıyla kendisi ilgilenmiş, yedi odanın düzenlenmesini kendisi üstlenmiş, konukların giysileriyle bile kendisi uğraşmıştı. Gerçekten acayipti maskeler. Parlak, görkemli, şaşırtıcı, dokunaklı Hemani'den bu yana görülenlerin tümü yer almıştı şenlikte. Elleri kolları uyumsuz, acayip görevler yüklenmiş çiçekli, yapraklı figürler vardı. Ancak bir delinin hayal gücünden doğabilecek ateşli düşler vardı. Güzelden, düşkünden, acayipten bir sürü şey vardı ortalıkta; korkunçtan, az; iğrençten, çok. Yedi odada, bir aşağı, bir yukarı düşler geziniyordu ve bunlar -düşler- içeri dışarı girip çıkıyor, odalardan durmamacasına renk alı yor, orkestranın çaldığı çılgın müziği kendi adımlarının yankısı sandırıyorlardı. Durun, işte kadife salondaki fildişi saat çalıyor! Bir an, her şey durdu, saatin sesinden başka gürültü duyulmadı. Düşler, durdukları yerde dondular. Neyse, seslerin yankısı dindi -bir an sürmüştü zaten ve şimdi kaygısız, yarı ölgün bir kahkaha yüzüyor havada, onların ardından. İşte müzik coşuyor yeniden, düşler canlanıyor, eskisinden daha büyük bir neşeyle bir o yana salınıyorlar, bir bu yana, sehpalarda ışığı süzen camlardan renk alıyorlar. Gelgelelim, odaların en batısına düşen yedinci odaya maskelilerin hiçbiri ayak basmıyor artık; çünkü gece tükenmek üzeredir ve kan rengi camlardan daha da al bir ışık sızmaktadır ve kuzgunî döşeme ürkütücüdür ve her kim ki kuzgunî halıya basar, onun kulağına yanıbaşındaki fildişi saatin vuruşu gelir, oysa öteki bölmelerin uzak şenliğine dalanlar böyle duymamaktadır saati. Ama öteki bölmeler tepeleme doluydu, orada hayatın nabzı çılgınlar gibi atıyordu. Şenliğin çalkantısı her yanı tutmuştu, ta ki saat gece yansını vurmaya başlayana kadar. O sırada, demin de söylediğim gibi müzik durdu, vals çiler yerlerinde kalakaldılar; her şey eski tedirgin durgunluğuna büründü. Şimdi saat on iki kere vuracaktı, belki de bu yüzden, daha saatin son vuruşlarının son yankıları eriyip gitmeden, kalabalıktakilerin birçoğu, daha önce hiç kimsenin gözüne çarpmamış bir maskeli konuğun farkına varacak vakit buldular. Yeni konuk üstüne söylentiler, önce kulaktan kulağa yayıldı, sonra kalabalıktan hoşnutsuzluk ve şaşkınlık belirtisi sayılabilecek bir homurtu, bir mırıldanma, en sonunda da korku, ürkü ve iğrenti yükseldi. Size betimlediğim türden bir düşler ve gariplikler dünyasında sıradan biri böyle ilgi uyandıramazdı. Doğrusunu söylemek gerekirse, en akla gelmedik maskeler bile kullanılmıştı baloda; una yeni gelen, herkesten ileri gitmiş. Prens'in geniş hoşgörüsünü bile aşmıştı. En atak kimselerin yüreklerinde bile duygulu damarlar g örülür ara sıra. Bütün bütüne bitmiş, tükenmiş, hayatla ölümü aynı derecede anlamsız bulanların bile alaya alamayacağı durumlar vardır. Bütün konuklar, yabancının giydiklerinde ve takındığı tavırda hiçbir şakacılık, hiçbir incelik belirtisi olmadığı kanısında birleştiler. Yabancı, sıska, uzun boyluydu; tepeden tırnağa bir kefene bürünmüştü. Yüzünü gözlerini, en yakından inceleyen bile, onu bir cesetten ayırt edemezdi. Yine de bütün bunları hoş karşılayabilir, hiç değilse kötüye almayabilirdi çılgınca eğlenen konuklar. Ne var ki yabancı kızıl ölüm olmaya öykünmüştü. Üstü başı kan içindeydi; alnı, yüzünün her yeri o kızıl korkuyla beneklenmişti. Prens Prospero, gözleri bu düşsel yaratığa takılınca, (yabancı oynadığı rolün gereklerini yerine getirmek istercesine ağır ve ciddi adımlarla dolaşıyordu valsçilerin arasında) ilk anda korkuyla, belki de tiksintiyle irkildi, ama çok geçmeden yüzü öfkeden kıpkırmızı kesildi. Yanıbaşında duran saraylılara dönerek, “Kimdir bu?” diye bağırdı. “Bize bu çirkin oyunu oynamaya kim cesaret edebilir? Hemen yakalayın onu ve maskesini çıkarın, çıkarın da gün doğarken burçlardan kimi sallandıracağımızı öğrenelim!” Prens Prospero bu sözleri söylerken doğudaki mavi odadaydı. Sesi, yedi odada birden çınladı. Çünkü Prens, cesur, güçlü kuvvetli bir adamdı: Müzik, o elini sallar sallamaz durmuştu. Prens, birkaç soluk yüzlü saraylıyla birlikte, mavi odada duruyordu. O konuşurken yanındakiler yabancıya doğru seğirttiler önce; o sırada yakınlarında bulunan yabancı da kararlı ve ağır adımlarla konuşana yaklaştı. Giysileriyle, davranışlarıyla çevredekiler üstünde öyle tuhaf, öyle açıklanamaz bir korku yaratmıştı ki, hiç kimse onu yakalamaya yeltenmedi; böylece, önüne hiçbir engel çıkmadan Prens'e, aralarında bir metre kalana kadar yaklaştı ve koca kalabalık, sözbirliği etmişçesine ortalığı boş bırakıp duvarlara doğru çekilirken o, baştan beri dikkati çeken ağır, ölçülü adımlarıyla, yine hiçbir engelle karşılaşmadan mavi odadan mora geçti. Mordan yeşile, yeşilden turuncuya, oradan da beyaza ve siyaha. O anda, öfkeden ve bir anlık korkaklığın verdiği utançtan deliye dönen Prens Prospero, yerinden fırladı, koşarak geçti altı odayı; peşinden kimse gelmiyordu, herkes korkudan donmuştu sanki. Prens'in elinde bir hançer vardı, gerileyen yabancıya hızla yaklaştı, bir metre kalmıştı aralarında, son bölmeye, kadife odanın bitimine ulaşan yabancı, durdu ansızın, dönüp Prensle yüz yüze geldi. Keskin bir çığlık duyuldu; parıldayan hançer siyah halının üstü ne düştü, derken Prens Prospero yığıldı halının üstüne. Umutsuzluktan gelen vahşi bir cesaretle siyah odaya atıldı şenlikçiler, fildişi saatin gölgesinde dimdik, kıpırdamadan duran yabancıyı yakaladılar, ama hırpaladıkları mezar giysilerinin, cesetsi maskesinin altında elle tutulur bir beden olmadığını görünce, anlatılamaz bir dehşete kapıldılar. Kızıl Ölüm'ün varlığı, böylelikle açığa çıkmış oldu. Geceleyin bir hırsız gibi gelmişti. Ve konuklar, neşelerinin kana batmış şöleninde teker teker yıkıldılar, yıkıldıkları yerde öldüler. Ve şenlikçilerin sonuncusu tükenirken fildişi saatin hayatı da tükendi. Ve sehpalardaki alevler söndü. Ve karanlık ve çürüme ve Kızıl Ölüm, hepsini korkunç boyunduruğuna aldı.

  • Uluslararası Film Festivali

    Merhaba Sevgili Dostlar, Üçüncüsünü gerçekleştireceğimiz Uluslararası Dostluk Kısa Film Festivalinin etkinliklerine ve 11-12-13 Aralık"ta www.dostlukfilmfestivali.com sitesi üzerinden ücretsiz yapılacak olan film gösterimlerine katılmanızı arzu eder, 14 Aralık Pazartesi günü saat 17:00'de Grand Pera Emek Sahnesindeki Ödül törenimizde buluşmayı dilerim. Festival Genel Koordinatörü Mehmet Lütfi Şen Festival Film Panoroma * Festival kataloğu sunuş metni Dünyaya Dostluk Mayası Çalmak Festivalin üçüncü yılından merhaba. Ülkemizde kültür sanat alanında büyük emek ve özveri ile gerçekleşen birçok etkinliğin tanığı olmak oldukça güzel ve aynı zamanda heyecan verici. Fakat coğrafyamıza dair bu anlamda hep eksikliğini duyduğumuz şey var; sürdürülebilirlik. Oldukça güzel başlayan birçok proje ne yazık ki çeşitli gerekçelerle devam edemiyor. Eşsiz bir tuğla koyuyoruz ortaya ve tek başına kalıyor. Oysa bir tuğla daha, sonra bir tuğla daha derken bir sanat abidesi inşa etmeliyiz. Varisi olduğumuz medeniyetlerden aldığımız esinle çağdaş dünyayı ve geleceği daha yaşanabilir ve güzel kılabilmeliyiz. Aslında bizim inancımız pratikte de; “az da olsa devamlı olan”ı yapmalısınız diye öneriyor. Sinema diliyle söylersek tam da Andrey Tarkovski’nin Kurban filminin girişinde altını çizdiği 40 yıl süren periyodik ritme benzer yollar almalıyız. İşte bütün zorluklarla baş ederek, dünyayı alt üst eden pandemi şartlarına rağmen festivali devam ettirme azmimiz ve irademizin nedeni bu. Üç yıllık birikim festivali adım adım bir yere getirdi. Festivale başlarken bir amaçtan yola çıktık. Bu coğrafyaya mahsus dostluk mayasını kendi çocuklarımıza ve tüm dünyaya sanatın yaratıcı diliyle taşımak için çabalayacağımızı söyledik. Yaşadığımız çağda insanlık teknolojik gelişmelerden devşirdiği güce tapınan bir yapıya dönüştü. Bu gücü, parçası olduğu doğaya hakim olma yönünde kullanarak dengeyi bozdu. Tabiata telafisi imkânsız zararlar vererek birçok canlı türünü yok etti. İşte asıl niyetimiz kendi sonunu hazırlayan bu kapitalist vandalizme imkânlarımız nispetinde çomak sokmak. Tam bu nedenle ilk yıl Üstat Fethi Gemuhluoğlu’nun kendine, tabiata, tarihe ve coğrafyaya dost olmak felsefesinden esinlenerek yola çıktık. Sonra Aşık Veysel’in sazıyla gönüllere seslendik. Üçüncü festivalde 13. asırda yine zor zamanda muhteşem şiiriyle dünyaya umut olmuş büyük şair Yunus Emre’nin kılavuzluğuna sığındık. Ne yazık ki bugün insanlığımız çok daha büyük bir çıkmazda ve büyük şair Yunus Emre’nin 800 yıl önce inşa ettiği gönül dostluğuna daha çok ihtiyacımız var. Ben bu zor günlerde ve zor şartlarda çektikleri filmlerle çağrımıza cevap veren kısa filmci dostlara, sinema sektöründeki paydaşlarımıza ve büyük bir özveriyle çalışan festival ekibimize teşekkür ediyorum. Bu süreçte yanımızda olan Kültür ve Turizm Bakanlığına, uluslararası dostluğun en büyük kurumu Türk Kızılay’ına, Beyoğlu Belediyesine, Zeytinburnu Belediyesine, Yunus Emre Enstitüsüne ve festival süresince bize destek veren tüm kurum ve kuruluşlara gönülden şükranlarımı sunuyorum. İyi bir geleceği sadece dostluk inşa edebilir. Dostluk için ortaya koyulan bu heyecan verici çabaları festivalde hep birlikte izleyip ve çoğaltma temennisiyle. Mehmet Lütfi Şen III. ULUSLARARASI DOSTLUK KISA FİLM FESTİVALİ ERİŞİM LİNKLERİ: https://www.instagram.com/dostlukfilmfest/ https://www.facebook.com/dostlukfilmfest https://twitter.com/dostlukfilmfest Basın Toplantısı: https://youtu.be/RlGl9ONgpfw Panorama Seçkisi: https://www.youtube.com/watch?v=RXHRBYuaylo Yarışma Seçkisi: https://www.youtube.com/watch?v=0jKDwdm7lxU&t=4s Kırk Yıllık Hatır Seçkisi: https://www.youtube.com/watch?v=TASTKXNZnhU

  • Metafizik

    Olayları açıklamanın en kolay yolu ve her zaman için sığınılacak bir bahanedir. Var olanı, var olan olarak düşündüğü için var olanın detayını ve nedenini görebilecek parıltıdan yoksundur. Kavramların her birini kendi içinde ele alarak birbiriyle ilişkilerini görmezden gelen bir anlayıştır. “Nesnel geçerliliği olmayan, boş, geçici, öznel, bilim dışı" anlamına gelebilmektedir. Metafizikte değişim de yoktur. Doğa nasıl yaratıldıysa öyle giden bir durağanlık içinde yer almaktadır. Adaletsizlik, kötülük, sömürü, zulüm dünyanın yaratılışında vardır ve sonsuza kadar da var olacak diye savunulmaktadır. Bunu da elbette en güzel haliyle, kutsal bir çerçeve içinde göstererek yapmak zorundadır. Din bir inanç sistemi olduğu için metafizik yapıdadır. Kitleleri, sömürü düzenine, adaletsizliklere, kötülüklere karşı mücadeleden alıkoyan bu düşünce tarzı, sömürü düzeninin de işine gelir. Bu nedenle de, kitlelerde "kaderci" metafizik düşünceyi yaygınlaştırmaktadırlar. Kökten bir kabulle diğer yollar tümüyle baştan kapatılmaktadır. Bilimsel yöntem, sömürü ve adaletsizliğin yaratılış özelliğinden kaynaklanmadığını göstermektedir. Ekonomik tahliller ve iktisat biliminin pek çok dalı, insanlık bilimi ve sosyoloji bilimsel bakışla bu konularla uğraşmaktadır. Metafiziğe göre karşıtlar da bir arada bulunmamaktadır. Bir konu ya öyledir ya da böyledir. Sanki siyah-beyaz ikileminden başka renk yokmuş gibi davranılarak tüm diğer renklere kapatılıp gördükleri her şeyi bu tonlarda yorumlanmaya çalışılmaktadır. Bir insanın hem iyi özelliklerinin hem de kötü özelliklerinin bir arada bulunduğunu kabul etmemektedir. Metafizik düşüncesini savunmada “Kimin için demokrasi”? sorusu sorulmaz ve yanılma da kaçınılmazdır. Olgular birbirinden koparılarak ele alınmaktadır. Bir olayın onu çevreleyen koşullarla bağı kurulmamaktadır. Kendi başına değerlendirilmektedir. İnsanların, dolandırıcı, hırsız, katil, yalancı ya da dürüst, adaletli … gibi benzeri özelliklerle birlikte doğdukları ileri sürülmektedir. Eğitim ve çevrenin etkisi, insanın değişebileceği gerçeği gözardı edilmektedir. Olaylara açık bir şekilde antitez üretememektedir. Ne de olanlar tez olarak sunulabilmektedir. Evrensel bakış açısından yoksunluğu getirmektedir.. Değişime karşı olmayı getirmektedir. Ezilmişlik, dışlanmışlık ve ötekileştirme, metafiziğin kalıcı etkileridir. Bu koşullara kimi zaman karşıtlarını da inandırabilmektedir. Yaşam ve hareket alanını daraltan unsurdur metafizik. Metafiziğin karşıtı materyalizmdir. Metafizik öğreti, toplumun geleceğine yerleştirilen gerici eğitim sistemiyle katılmaktadır. Evrim teorisi yok sayılmaktadır. Adeta gözleri kör, kulakları sağır etmektedir. Beyinler de süngere çevrilmektedir. Öyle ki var olanla her anlamda “yetinmek” öğretildiği için ezbere yaşanan hayatlar, bilimsel bir yaklaşımla iyiye ve çağdaşa evrilecekken bazen daha da geriye gidebilmektedir Metafiziğin engin safsata deryası içinde, yapılması gereken ilk şey insanlara sorgulamayı ve merak duygusunu aşılamaktır. Önümüze çıkan inanç sistemi olduğunda da bu konudaki örnekleri vererek kafalarda rahatlama sağlayabiliriz. Ibni Sinâ, Biruni, …vb gibi. Özgür KARAKAYA

  • ÇAĞ

    Saklanalım çekirdeğimize istesek de terk edemeyiz kendimizi. Kendimle değil yalnızlığın en acısıylayım kabul daha da acıklısı kafatasımın içi dışı hırçın sefil ziyan sanırdım ki bir ölünün ölçüsü kadardır olasıya en büyük anlanmış ki dünya bu cırlak ahenkle dönüyor değil amma çıldırmış bu döngü çıldırmış! çıldırmış bu çığır yaygısı altında ölü kalanın uğursuz zar suratı amma iki kan şelalesi, iki toprak bebesi iki kalıntı gözüme gözüme duruyor kor duruyor zor duruyor kalın tüm bunlar daha mı hunhar sanki içimizdeki aç canlıdan? Çağlar üzerinden bakan solmuş bir sesin kendi başına nedir ki dediği koşar adım düş oluyorum bağırıyorum gecikmiş bir günüm ben kısık, kuru, sancılı.

  • AŞKARAYAN’daki “SES”

    / AŞKARAYAN / Şenol Yazıcı, Öykü, İstanbul 2006 / Şenol Yazıcı’nın Aşkarayan adlı öykü kitabında birbirinden güzel üç öykü var: Ses, Benim Kimsem Olsana ve Aşkarayan. Bu üç öyküden beni en çok etkileyen “Ses” oldu… Edebiyatla uğraşıp da Şenol Yazıcı adını duymayan var mıdır? Bilmiyorum. Ben yine de kendisini, kitabının başındaki özgeçmişinden çok kısa alıntılarla tanıtayım. Trabzon’da doğmuş, Türk Dili Edebiyatı öğretmeni. 1979’dan beri birçok dergi ve gazetede deneme, şiir ve öyküleri yayınlanmış; radyo ve televizyon programları yapmış; 10’a yakın kitaba imza atmış öykücü ve romancılarımızdan biri. Aynı zamanda (Bursa’da) MaviADA dergisini çıkarıyor. Sevgili Yazıcı, Ses öyküsünde, Sabahattin Ali’nin Kağnı öyküsünde olduğu gibi sözü eveleyip gevelemeden, doğrudan olaya girerek anlatıyor. Bu her yazarın başarabileceği bir iş değildir. Öyküde olayı baştan girerek anlatmak, cesaret işidir. Olay en son ortaya çıkması gerekirken bunu en başta anlatmak ve ondan sonra da o öyküyü okutabilmek büyük ustalığı gerektirir. Bu tür öykülerde başarılı olabilmek her babayiğidin harcı değildir. İşte, Şenol Yazıcı bunu başarabilmiş ender öykücülerimizden biridir bence. Hem olayı en baştan vereceksin, hem de öyküyü bir solukta okutacaksın; başarı buradadır bence. Ses öyküsü “Çocuklar, ırmakta yılanlar çıyanlar tarafından yenmiş bir kadın ölüsü bulmuştu.” tümcesiyle başlıyor. Yazarın dili yalın, bir o kadar da güçlü. “Bacakları dışarıda, yüzükoyun suya yatmış bir kadına benziyordu. Sanki su içiyordu, birazdan doğrulup kalkacak gibiydi.” İki tümceyle kadının o andaki fiziksel görünümünü ne kadar net anlatıyor. Ölüyü bulan çocukların içinde en meraklısı ve sabırsızı Ermeni değirmencinin oğlunun olması, öykünün Doğu Karadeniz’de geçtiği anlaşılıyor. Hemen aklıma şu geliyor: Geçmişteki Ermeniler ile Türkler arasındaki husumet olmadığını, Türk çocuklarıyla Ermeni çocuklarının arkadaş olduklarını fark ediyoruz. 1940’lı yıllardan beri süregelen jandarma baskısının ne denli ağır olduğunu öyküdeki diyaloglardan öğreniyoruz. Jandarma komutanı muhtara “-Bu kadın kim muhtar? Gerekirse herkesi falakaya yatırırım bil…” Yine öykünün ilerleyen satırlarında jandarma komutanı tehdit savurarak “-İstiyorum, dedi komutan. Hem de hemen.” Bir alt satırda “Falakaya ilk senden başlarım bak.” diye gözdağı vermeye devam ediyor komutan. Bir düşünün! Devleti temsil eden seçilmiş bir insana jandarma bunu yapmaya kalkarsa –ki yapıyor- sıradan bir köylüye neler yapmaz. Muhtar yine de iyimser düşünerek, kendisine yapılan tehdit karşısında “-Yapmazsın her halde komutanım.” diyor. Muhtarın iyimser tavrı karşısında komutan yumuşayacağına inadına sertleşiyor. Tehdidini daha da ileri götürerek şöyle diyor: “-Görürsün. Şimdi köyün kadınlarını topla buraya. Önce seninkini getir.” Görüyorsunuz sevgili okuyucular. Yazar, komutanın edepsizliğini ve alçaklığını bütün çıplaklığıyla ortaya döküyor. Muhtara söylediği “-…önce seninkini getir.” cümlesini ise nereye çekerseniz çekin. Yazar burada büyük bir dramı ironik bir dille ne güzel anlatmış. Biz galiba ölçülü davranmayı bilemiyoruz. Yetki verilince asıp kesiyoruz; alınınca da sudan çıkmış balığa dönüyoruz. Bunun bir orta yolunu bulamadık gittik. 1990 öncesi askerlerin durumuyla şimdiki askerlerin durumunu bir kıyaslayın. Geçmişte ne zulüm etselerdi, ne de şimdi bu durumlara düşürülselerdi. Bu ülke de bizim bu ordu da. Dengeleri gözetmek gerektiğine inanıyorum… Öyküde Köse Hasan’ın ortaya çıkışı, yine jandarma komutanının köy meydanındaki çocukları uzaklaştırmaya çalışmasıyla çıkıyor. Kendisini kovalayan ve bağıran komutana aldırış etmeyen Köse Hasan için, bu kez muhtar araya girerek “-Çocuk değil o, ben yaşlarda var. Köse deriz.” diyor. Yazar Köse’yi bize şöyle tanıtıyor: “On üç, on dört yaşlarındaki bir çocuk gövdesine sahip Köse’yi kimsenin adam yerine koyduğu yoktu. Göğsü içeri göçük, sırtı hafiften kamburdu. Tüy adına neyi varsa beyaza yakın sarıydı. Dar alnının hemen ortasından başlayan saçları, hiç budanmayan gür çalılıklar gibi başını sarıyordu. Sakal çıkmayan köse yanakları, parlak mavi gözleri ona iyice bir çocuk görüntüsü veriyordu.” Yazar, sanki kamere görüntüsüyle gözümüzün önüne getiriyor Köse’yi. Hem de güçlü bir betimlemeyle. Jandarmalar cesedin kime ait olduğunu bulmadan giderler. Köylülerden Kayış Ömer: “…Yahu şu, Köse’nin yanındaki ne olduğu belirsiz kadın olmasın?” Köse Hasan babasız, yaşlı anasıyla yaşarken günün birinde annesi de ölünce yapayalnız ortada kalır. Bir yaz günü deniz kıyısındaki bir köyden sakat bir kadını kendisine can yoldaşı olarak getirir. Kadın Köçekçedir; anası da zamanında köçekçedir. Erkekler içki âleminde, kadını oynatırlarken kıskançlık yüzünden aralarında tartışma çıkar, kadın da erkeklerden birini bıçakla yaralar. Bu arada diğer erkekler de köçekçinin gözünün birini kör ederler, kolunun birini de kırarlar. Kaçıp kurtulan kadın, Kösenin bekçilik yaptığı tarlada yaralı olarak inlerken Köse tarafından bulunur. Köse kadını sağaltır. Kadın bir süre sonra iyileşir. Köse’nin kendisi gibi bekâr akrabası Ömer’in şahitliğiyle imam nikâhı kıyarak evlenirler… Köse hem kıskanç, hem de karısının yaraladığı erkek yüzünden, eşinin kaçırılacağı endişesini taşır. Kadın da (yani karısı da) aynı endişeyi taşıyınca Köse yaralanan erkeğin öldüğünü söyleyerek kandırır. Kadın da inanır. Bir süre birlikte yaşarlar. Kadın sonradan olma değil, anadan doğma köçekçe olduğu için oyun oynamadan, dans etmeden duramaz. İyileşince dayanamaz, gece ocakta yanan ateşin alevleri eşliğinde Köse’nin önünde, eteğinin bir ucunu beline sokarak dans etmeye başlar. Köse kadını bu hareketini onaylamaz, kötü kadın olarak görür… Kadın çok üzülür… Köse işe gidince dışarıya da –yakalanırım korkusuyla- çıkamaz. Evde bunalır. Günün birinde Köse, ağanın fındık bahçesinde bekçilik yaparken Ömer ve adamları çıkagelir. Kadın kocası sanarak kapıyı açar… Kadını alıp kaçırırlar. Köse o gün bekçilik yaptığı yerin alt taraflarından içkili eğlence seslerini işitince karısı aklına gelir. Görevini bitirir bitirmez eve döner. Karısını bulamaz. Yazar bu durumu şöyle anlatır: “Kapının önüne çöküp ne yapacağını bilmeden ağlamaya başladı. Tarladan gelen bir hışırtıyla başını kaldırdığında gördü kadını. Mısırların arasından çıkıyordu. Dağınık saçları açıktı, entarisinin önü açılmış, bir göğsü hemen hemen dışarıdaydı. İlk anda sevindi onu bulduğuna, ama yerini en sevdiği kedisi öldürülmüş gibi bir duygu aldı çabucak.” Sayfa:30 “Evin önüne gelinceye değin fark etmedi onu kadın. Görünce de dondu, dizleri çözülmüş karşısına çöktü. Konuşmadan baktılar birbirlerine.” Kadın eski dünyasına döndüğü için mutludur. Ama köse’nin dünyası kararmıştır. Silahını kapıp karısını öldürmeye kalkınca eşi direnir: “-Delirdin mi sen? Bırak beni gideyim. Neyinim ben senin ki?” Köseni yanıtı geçikmez:“-Karım.” Kadın: “-Onu sen çıkardın, millete karşı öyle diyelim diye.” der. Kadın öldürmemesi için yalvarır. “Köse sıkıntıyla başını salladı. Gözleri yaş içindeydi.” (sayfa:35) Köse tüfeğini doğrultur ve kadını vurur. Şenol Yazıcı Köse tiplemesiyle çok ilginç bir karakter çizmiş. Aslında Köse’nin derdi kadın değil, yalnızlıktır. Yazar insan yaşamında en zor olan yalnızlık temasını Köse üzerinden çok başarılı bir şekilde ortaya koymuş. Yalnızlık öyle bir duygudur ki yaşayan bilir. Kişi çok zengin olabilir, ama yine de gariptir. Yani yalnızdır. Yalnızlık duygusunu zenginlikle, parayla pulla da gideremezsiniz. İşte, yazar bu öyküsünde buna vurgu yapmış. Hem de başarılı biçimde. “Ses” hiç tereddütsüz (duraksamadan) en beğendiğim yirmi öyküden biridir. Yalnızlık psikolojisini bu denli başarıyla veren usta bir yazardır, Şenol Yazıcı benim için. Bu kitaptaki üç öyküyü de bir solukta okuyacağınızı inanıyorum. Ve okumayanlara da öneriyorum. Yüreğine, beynine, eline sağlık Şenol Yazıcı. 30.09.2011 Çiğli-İzmir Kasaba Esintisi Dergisi, 2012,Ocak *

  • maviADA günlükleri

    Bir hayalden bir kazaya dönen, sonra inatçı bir mücadele öyküsü olan bir dergi hikayesi... 2002-2014 Arasında basılı olarak yayınlanan maviADA'nın bütün sayıları, yazarlar, yazılar, etkinlikler, anılar ve güzel öyküsü... maviADA GÜNLÜKLERİNİ GÖRMEK İÇİN TIKLAYIN

  • Bir maviADA Etkinliği

    maviADA Dergisi kendine emek verenlere destek olmayı sürdürüyor. 13 Mart Cumartesi, Saat 16.00'da Bursa Heykel'de maviADA KÜLTÜR EVİNDE yönlendiriciliğini Şenol YAZICI'nın yaptığı programda maviADA Bursa temsilcisi Mikdat YILDIZ'la yeni çıkan kitabı KATIR KÜPÜN İÇİNDE üzerine söyleşi yapıldı

  • maviADA Yaparsa...

    maviADA 2021'E HAZIR / Sanat bugün değil, Aristotoles'dan beri POETİKTİR; gelişmenin, ÇAĞDAŞLIĞIN, bir adım daha yol almanın tohumu ESTETİK, varoluşunun kökten derdi GÜZELLİKTİR. Bu bile o kısır tartışmanın aklıevellerin üretimi olduğunu sergilemeye yeter; sanat sanat içinse olağan olarak insan ve toplumu KESİNKES hedefler. Siz hiç hidrojen bombası yapmaya çalışan sanatçı gördünüz mü? Güzellik bir yaratığın değil, ancak bireyin temel istenci olduğuna göre SANAT her dem İNSAN odaklıdır. Ötekilerin varsa yaratılışıdır, bir tek insan GÜZEL ve İYİ olmayı öğrenir. maviADA SANATta önce poetikayı amaçlar... Yapmak zorunda değil, bundan insanlığın bir kaybı olmaz, ama yaparsa EN GÜZELİ HEDEFLEYECEK... İnsan güzel şeylere layık değil miydi?... 2021 GÜZEL OLACAK!!! * sizin için bir aylık emekle oldurulmuş maviADA'nın sayfalarını gezmek için buraya ya da resme tıklayın... lütfen sadece eleştirip seyretmeyin daha güzeli yapmak için yardım edin, öneri getirin, emek verin. Ancak birlikte güzel olur bu dünya... Şenol YAZICI

  • Öyle Bir Sevda

    Yıkanmış toprağın yağmurdan sonraki baş döndüren kokusu esiyor içinde. ​ Islanan içim yıldızlı lacivert geceler açıyor. Durmadan, sonsuz geceler… ​ Öyle duyumsuyor. Ekin’in dudakları yaklaşırken… Sıcak nefesi göğüs uçlarındaki ayva tüylerini savuruyor, şimdi ağzı uçlarının üstünde… Göğüsleri şimşek hızıyla kabaran portakallar şimdi, erişmeye, yükselmeye uğraşan… ​ Ekin'in dolgun dudaklarının her dokunuşuyla artan, kabaran o kokuyu; portakal kokusunu duyumsuyor. Çiçek açmaya deli olan, ışığa el sallayan portakallar... Cemre, bedenimden bir parçam sevişirken, enginleri özleyen yüreğim, bir pirinç tanesine titremeden yazı yazan elim… öyle benden. Dolaşırken minik eli her yerimde, her yerimde depremler oluyor, faylar kırılıyor, dağlar yükseliyor, yarlar oluşuyor… Kıyamet gibi çiçek kesiyor her yanım… Gövdem çiçeklenir; Ha değdi, ha değecek ışığınla… ​ Sevdim, korkarak. Nerden gelir aklıma, şimdi bile, bırakıp gider mi beni? Biliyorum güçlü kanatlarıyla uzak ülkelere uçup gidecek Ekinim, beni öyle yalnız koyup gidecek. ​ Sevmek yalnızlığını ayırt etmek demektir. ​ Ben onu sevdim... Sevmek var ya Cemre, ölümüne düğüne gider gibi yürüyecek yüreği kazanmaktır... artık biliyorum; gerçek aşklar bitmeyendir. Aşk hiç gitmez. Toprak ve tohumun o sonsuz birleşme kavgası... ve tam burası kavşak... ve can suyu, içime akan… Duyulur mu, binlerce bebek olacak damlanın içime aktığı, duyuyorum… Binlerce çocuk rahim duvarlarıma koca patilerini vurarak koşuyor… Ağlamak geçiyor içimden; hiçbiri yaşayamayacak…hiçbiri güneşin doğumunu görmeyecek. ​ Onu orda yaşamak isterdim, bir Akdeniz mavisine sırtımı verip, buğulanan üzüm salkımlarının altında yıldız yıldız bir geceyi yatağım yapıp onun olmak isterdim. Bir Akdeniz mavisinde portakal çiçeğine, bir de yıldızlara dokunmak… Olmak... Baş döndüren bir titremede, eşsiz bir büyüde gerçekle düş arasında bir çizgide olmak, ardı ardına orgazm olmak, tanrım ne çok eskide kaldı, ne çok unutmuşum… İşte bu, bir kelebeği tutmak gibiydi... elinizin altında eriyen kanatların müthiş hazzıyla ürpermek... başlarken bittiğini bilmek... en derin kırılmalar çağı o an... kavuşmak yok etmek olur mu? Aklın hassas kefesi, duyguların ağırlığını tartmıyor… Sevdiğinin, bir gün önceden kalma; bedeninin, kuytu köşelerine sakladığı sahici kokusu toprağın kokusuna karışıyor… zaman inanılmaz bir dansta... sallanıyor... bir şimşek hızıyla geçiyor an... ​ Sen gelmeden bir şey eksikti. Bilmiyordum, ama eksikti. Şimdi tamamım. Sağ ol. Durma, lütfen, hadi git gel… Sıcacıksın, bir kadife eldiven gibi sararak ısıtıyorsun, anamın bıraktığı yerdeyim. Hep böyle kalsam, hiç çıkmadan… Salıncak kurmuş sevdalar, boşluğunda evrenin… Bir o yana, bir bu yana… ​ Şimdi ölme zamanı, belki öyle durur zaman, bir heykel gibi yüz yıllar sonrasına kalır an...hani ağladığın an...niye ağlar o an insan? Çıplak bedeni tüm ağırlığıyla üstünde, nefesin kesilmiyor, dahası hiç duymuyorsun. Kasıklarının üstünde ritimle gidip gelirken gözyaşlarının perde gibi örttüğü kirpiklerinin arasından gökyüzünü dolduran milyarlarca yıldızın içinden onu seçiyor; oğlak burcunun en ucundaki solgun yıldızı tanıyorsun. Gülümsüyor yıldız... ve kayıyor. Artık burcunu arayanlar eksik bir takım yıldıza anlatacaklar öykülerini. O solgun yıldız kayıyor... ​ Böyle zamanlarda "Bir dilek tut!" derdi, annesi. Çok istediği bir şey olmalıydı dileği… Hem de hayatta her şeyden çok olmasını istediği. Bir dağın doruğunu isterim, diyordu. Bütün dağlardan daha yüce bir dağın doruğunu istiyorum, şimdi de. Güneşin altında yanan bir dağ... Herkesin gördüğü ama hiç kimsenin ulaşamayacağı kadar uzakta... senin olmak Ekin'im... ve senin benim olman. ​ Bergama, altın çağın büyük ülkesi… Seçilmiş tepe… Dağ bir akşam güneşiyle yıkanırken, izin vermeyen bekçinin azizliğiyle yamacı yalın ayak tırmanmışlardı. Güneş Akropolis’in üstünden Ege’ye gömülüyordu. Işık yarı çıplak bedenlerini altın tozlarına buluyordu. Tam dorukta sevişmişti Ekin'iyle. Kavuşmuştu. Bergama doruklarında; Yağız atları kanatlanır mı sevdanın? Dilek ağacında asılı Kartal kanadı, kara çaputtan, Umutların… ​ Ne kadar zamandır tutsaktık, unuttuk. Çok zamandır, bir karşı koyuşun hazırlığıydı yaşamımız. Bu oydu Cemre, biz, evrene baş kaldırdık. Bu dağ onun anıtı. Başlangıcın… ​ O çok sevip, bir türlü inandıramadığı, daha ilk tanıdığı günlerde: “başıma gelen en güzel şeysin” dediği, kıyıp kimselerle paylaşamadığı, ama paylaşmak zorunda kaldığı; soluk aldığı her anını birlikte geçirmek istediği, oysa oysa korkuları ve küçük hesapları ve… ve işte her nedense doyacak kadar yakın olamadığı sevdalısından; Ekin’inden bir parça, şimdi o kara çaput, en özellerini, terini, spermlerini, kokusunu taşıyan… O günden geriye kalan bir tılsımlı muska gibi özenle saklanan giysi... o her şey. Olmayan ama aslında istenen bebek, o giysi… ​ İnanmadım başlarken. Sevi kandırmanın sihirli anahtarıydı. Kimse o kadar sevmeye değmez geliyordu oysa. Kimse o kadar soylu değildi. Önemli bir sorumluluktu doğum; kadının yeryüzüne gelişiyle üzerine yüklenen. Kollayıp, gözeteceği; kimselerin sevemeyeceği kadar tutkuyla seveceği canıydı. Öyle kolay da değildi, evlat sahibi olmak; tek başına olmayacağı ve doğru insanla denk gelmeyeceği gerçeği gibi. Ekin, doğru insandı. O’na dokunmuş, onu içine almış, kendini ona katmıştı, bir kez… sürekli kendini ispat için dövüşüp, yaralansa da böyle hissediyordu. Kaybetmemek uğruna olağanüstü gayret gösterişi, onurunu hep geri plana atışı; O’nun, tanrının kendisine gönderdiği büyük bir armağan olduğuna olan mistik inancı Ekin’i değiştiriyor, gerçeğinden alıp olağanüstüleştiriyor, bundan da büyük bir haz alıyordu. ​ Artık kararlıydı. Ondan bir bebeği olmalıydı. Kanıyla canıyla büyüteceği bebeği… Bu bebek olmalıydı. Bir ömrün bu kadarcık bir ödülü olmaz mıydı? Tanrı; sıkıntı, üzüntü ve zulüm dolu koca bir ömrü kurtulamayacağı bir hapishaneye çevirebiliyordu ama istediğinden bebeğini edinmesini bir lüks görüyordu. ​ Efsaneyi yaşatacak bir nişan olmalı… “ikimizin bir parçası, bu mükemmel ten ve ruh uyumunu üzerinde taşıyacak, Ekin ile Cemre’nin yaşadıklarına kanıt; bir kalıt…” diye düşündü. Bunu diledi, kayan yıldızın ardından… Nesi var, nesi yoksa bölüştüğü, sevdalısıyla bunu da pay edecekti. Hissettiklerini, düşüncelerini tarafsız ve katkısız saf haliyle; içinde büyüttüğü çocuğa aktaracak, O’na armağan edecekti. ​ Buna karar verdiğinde, zorlu bir yolculuğa çıktığının farkındaydı. Bu bildik anlamıyla bir bebek olmayacaktı, zor bir doğum, zor doğan bir çocuk olacaktı kuşkusuz. Kendisi de, bütün can damarlarını göğsünde toplayıp, biricik bebeğine akıtarak emziren anne olacak, onda kaybolup, eriyecek, yok olacaktı. Belki de ölecekti. Belki de hiç ölmeyecekti. Düşüncesi bile içini bir hoş ediyordu. Dilekleri kabul görür müydü, Tanrı tarafından? “Aşk, körün taşı gibidir, hiçbir yere ulaşmaz” diyordu bir söz. Öyle mi olacaktı? Hayır, öyle değildi, onlarınki öyle değildi, tüm ölümleriyle, tüm bitişleriyle, tüm sınırları ve duvarlarıyla kökten ihanet olan yaşamın içinde bir tek o yaşayacaktı. Bu kez kararlıydı, onu öyle içine alacak, sıkıca kavrayacak, en seçilmiş tanelerini emecek ve ulaşacaktı. ​Çünkü AŞK ölümsüzdü. *

  • Hayat ve Edebiyat

    Hayatın en önemli gerçeği samimiliktir. Bu itibarla hayat ile bağı olan edebiyat mutlaka samimi bir edebiyattır denilebilir. Hayatı en gizli, en karışık yönleriyle anlatmayan duygularımızı tıpkı hayatta olduğu gibi saf ve derin bir şekilde duyurmayan, elemlerimizi felaketlerimizi açık açık yansıtmayan bir edebiyat hayat ile ilgisiz ve sahte bir edebiyattır. Öyle bir edebiyat kelimeleri dizip onları işleyen pek hünerli kuyumcular çıkarabilir. Belki onlar çok süslü çok göz alıcı şeyler yapabilirler. Fakat ne yazık ki bütün bu sahte ürünler muntazam kış bahçelerinde yetişen iri yapraklı parlak renkli çiçeklere benzer. Uzaklığından dolayı bize çok çekici, çok harikulade görünen o meçhul sıcak iklimlerin bu göz kamaştıran ürünleri nasıl açık bir havaya sert bir rüzgara dayanamazsa hayat ile ilgisi olmayan böyle bir edebiyat da zamanın sonsuz kasırgaları önünde süpürülüp gitmeye mahkumdur. Halbuki bedii his, hislerimizin en ilahi ve en samimisidir. Akşam rüzgarı ile inleyen bir çam ormanının karanlık hışırtıları ne kadar tabii ise ruhun güzellik karşısında duyduğu hisler de hayatın en derin ve anlaşılmaz köşelerinden birdenbire fırlayıp çıktığı için her şeyden çok samimidir. İşte bunun gibi milletler için de “güzel” ve “iyi” telakkilerinden daha “milli” hiçbir şey yoktur. Bir toplumu başkalarından ayırmak isterseniz onun din ve ahlak hakkındaki, güzellik hakkındaki samimi duygularını arayınız. Çünkü bunlar doğrudan doğruya ruhundan koptuğu için hayatının en samimi taraflarıdır. Yüksek ve hakiki sanat asıl ona derler ki hayatı bütün genişliği ve bütün samimiliğiyle okuyucuya duyurabilsin. Ancak yapmacığın bittiği yerde sanatın başlayabileceğini nedense hala anlayamadık!

  • ama ben de bir put devirdim

    o gün diğer günlerden daha erkenciydi o gün de sıradan berbat bir gündü o günü özel kılan bir özellik yoktu o günde aslında sıradan herhangi bir gündü aynadan uzak o cevherin altında uyuyorsun bir şeyim kalmadı sana anlatacak kalabalık küf bir rüzgar dağıma koyduğum içine gömdüğüm bekleyişler ömrüme küskün düş bu sokak dört duvar soluk dünyam uluyan soğuk bir nefes kapı arkasında bütün fotoğraflarda karnım aç sen hangi çerçevede doydun o günlerde o uyandı ölü bir algıyla tülbentlerde süzülen gözyaşı ve kan mağaraları siper etmiş çocuk yüzleri dilini yemiş bülbül, derisi yüzülen aborjin bir kıyımdan kalan ne varsa toplanmış sanki içime biri dedi: çağ kafirleşti diğeri soldurdu gülleri toprağımda herkes bir şey dedi benim adıma sustum bıçaklar sürerek göğsüme sustum yüzümü toprağa düşürerek sustum susulması kadar her şey sınırlı sayıda tanrı'nın savurganlığını saymazsak sen yabancı bir el, ben her dağa güneş batıp çıkıyorum sensiz bütün vadilere her gün bir çağ kapatıp yenisi ile ekleniyorum hayata arzulu günler sona erdi parmaklarım kan yemiş muşta iyice tüket kendini nasıl olsa yol yenik düşer yolcuya bir ömrün daha sonuna geldik birkaç da put devirdik ağzımızda Arsen Everekliyan

  • Yamalı Gömlek…

    Koronavirüs felaketi karşısında bazı belediyelerimiz yardım kampanyası açtı. Hükümet, iflah olmaz bir partizanlıkla bu kampanyaları durdurup kendisi bir yardım kampanyası başlattı. Ancak bu kampanyaların geniş halk kitlelerini kapsadığı söylenemez. Özellikle Hükümetin açtığı kampanyaya katılanlar arasında devlet şirketlerinin adları öne çıkıyor. Oysa bir kampanyada toplanan miktar kadar ona katılanların sayısı da önemlidir. Savunma savaşlarında olduğu gibi bütün bir milleti, baştan ayağa örgütlemek ve savaşın ihtiyaçları doğrultusunda maddi ve manevi seferberliğe sevk etmek kolay da değildir. Bunu ancak milletin güvenini kazanmış bir hükümet yapabilir. Ayrıca milletin bir örgütlenme geleneği ve örgütlenmiş kesimlerinin bulunması da gerekir. Türkiye’de bunu yapacak belediyelerden başka odalar, meslek birlikleri, sendikalar, vakıflar, dernekler, hemşeri dernek ve birlikleri vardır. Kurtuluş Savaşımız başlangıcında bu görevi gönüllülerden oluşan Kuvayı Milliye örgütleri yapıyordu. İstanbul’da mütarekenin hemen ertesinde göçmenler için yardım toplayan Hilal-i Ahmer kadınlar kolu vardı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasının ardından, özellikle İnönü Savaşları sırasında yaralı askerlere ve onların geride bıraktıklarına yardım ihtiyacı aciliyet kazanınca Hilal-i Ahmer, Ankara’da da çalışmaya başladı. Halide Edip Hanım’ın önderlik yaptığı bu kuruluşta kadınlar görev aldılar. Ankara Hilali Ahmer Kadınlar Kolu’nun bütün Türkiye kadınlarına yaptığı “örgütlenin” çağrısına ilk yanıt veren illerden biri, Sivas Kongresi’nden beri zaten yurt savunması için yoğun bir çalışma ve örgütlenmenin bulunduğu Kastamonu’dur. Orada Müdafaai Hukuk Cemiyeti, Öğretmenler Cemiyeti, Gençlik Kulübü faaliyet halindedir. Halide Edip’in çağrısı üzerine 1921 Nisan’ında bunlara Kastamonu kadınları da katılmıştır. 20 Nisan 1921’de Mevlevi Dergâhı’nda yapılan toplantıya koşan kadınlar, 12 kadından oluşan bir Hilali Ahmer Kadınlar Merkezi, 5 kişilik de bir yönetim kurulu oluşturmuşlardır. Kimdir bu kadınlar? O zamanın geleneklerine göre kadınların adları ulu orta söylenmez, babalarının, eşlerinin adlarıyla tarif edilirlerdi. Adları belli olanlar yalnızca Hafız Selma, Hafız Nebiye, Münire, Zekiye, Bedriye’dir. Diğerleri komutan, il yöneticisi, memur ve şehir ileri gelenlerinin eşleri, kızları, anneleri olarak anılmaktadır. ÇOK VEREN MALDAN AZ VEREN CANDAN Kastamonu Hilali Ahmer Kadınlar Kolu, kısa sürede Kastamonu ilçelerine de dal budak salmıştır ve kadınlardan yardım toplamaya başlamıştır. Bu kentte yayımlanan ve Kurtuluş Savaşımızın en özgün gazetelerinden biri olan Açıksöz, 9 Mayıs 1921 tarihli sayısında yardım yapan kadınların adlarını ve yardım miktarlarını yayımlamaktadır. Taşköprü ilçesinde açılan yardım kampanyasına katılan 34 kadının adı yayımlanmıştır: “Bir köylü kadın 30 kuruş Miraç oğlu Ahmet Ağa’nın eşi 200 kuruş Terzi Hasan Efendi’nin eşi 100 kuruş Sinoplu Madam Terzi Hanım 100 kuruş Tütüncü Salih Efendi’nin eşi 50 kuruş Orman Bekçisi Nuri Efendi’nin eşi 20 kuruş Belediye kalemesi (yoksa hedemesi mi?) Asiye Hanım 150 kuruş Muzaffereddin Kız Mektebi Başöğretmen Yardımcısı Mahrure Hanım 250 kuruş.” Liste böyle uzayıp gidiyor. KADINLAR BİR HASTANEYİ DONATIYOR Kastamonu Kadınları, Türkiye için ölüm kalım günleri olan Sakarya Savaşı sırasında 700 yataklı bir hastaneyi şu eşya ile donatmışlardır: 406 yatak, 4.108 yorgan, 1.030 yastık, 558 çarşaf, 68 sürahi bardak, 272 maşrapa, 859 havlu, 104 minder, 322 terlik, 114 bakır sahan, 225 bakır tas, 1.415 çatal kaşık, 25 lamba, 17 büyük tencere, 26 tülbent, 178 top Devrekâni bezi ve benzeri eşya… Bu kampanyaya Kastamonu’da yaşayan Rumlar da 225 takım yatak vererek katılmışlardır. Kastamonu Hilali Ahmer kadınları Sakarya boylarında yaralanıp bu hastaneye getirilen askerleri ziyaret ederek onlara sigara, şeker ikram etmişlerdir. Vatan için dövüşürken yaralanan subay ve er için arkasında böyle bir kadın ordusunun bulunduğunu bilmek kadar güçlü bir moral kaynağı olabilir mi? Kastamonu kadınları, yaralılara ve onların çocuklarına yardım için konser de düzenlemişlerdir. Burada 157 lira 50 kuruşluk bilet, 16 lira 30 kuruşluk rozet satmışlardır. 247 lira 20 kuruşluk da yardım toplamışlardır. Konser sonunda çok duygulanan bir kadın, kulağındaki küpeyi çıkararak üstündeki bütün parası ile birlikte Hilali Ahmer’e bağışlamıştır! EŞYE PİYANGOSUNDAKİ YAMALI GÖMLEK! Kastamonu Hilali Ahmer kadınlarının düzenlediği bir eşya piyangosu ise herkesi duygulandırmıştır. Riyazülbenat Okulu’nun üst katında düzenlenen sergiye tam 1.030 parça eşya bağışlanmıştır. Yoksul bir kadın, eşya piyangosu için vereceği başka bir şeyi olmadığı için yamalı bir gömlek vermiştir. Bunu verirken de utancından ağlamıştır. Sergiyi düzenleyenler yamalı gömleği salonun başköşesine asmışlardır. Üzerine iki satır bir yazı yazmışlar, diğer eşyalarda bağışlayanın adı bulunduğu halde bu yamalı gömleği veren kadının adı yazılmamıştır. Bu olay herkesi çok duygulandırmıştır. Açıksöz gazetesi; bu bağışı, malı olup da vermeyenlere örnek göstermiştir. “Asıl onlar ağlasın” diye yazmıştır… (8 Nisan 2020)

  • ten kokulu dizeler

    s ten kokulu dizeler n -mani depresif söylenceler- I aşk ! uysallaştır tüylerimi kavaklar sevişirken...................*en çok kavaklar sevişirken sevişmeli II aşk.....mor fantezi : reçel düşürdüm raftan göbeğin titredi................*benimse bir yağmur sesi soğuttu terimi III eflatun bir sonyazda aşıkların pinokyo taklidi............*hangisi taklit edilemez aşklar kenti ? IV hiç bırakmayacakmış gibi tutup nef'e'simi tar'çın sürdüm önce sonra votka i ş n e ve...astım kendimi memelerine... s e s s i z c e ömrüm düştü yataktan................*çın çın çınladı zaman çıkıp giyindim soyunduğum masaldan... V topla trenlerini...sobeledim hayatı ve seni ararsan geçmişteki istasyondayım her yağmurda ve eskisi gibi....*nasıl özlemişim kendimi... VI gazoz kapaklarıyla oynayalım mı sevgili.... VII iç çamaşırlarına yazıp öyle imzaladım şiirlerimi şimdi aşk buğulu camlarda mandallı her biri *çamaşırlar en çok rüzgarla aldatır bizi... VIII terimle parfümledim kenti ve dansından eridi buz.... IX şiir aralarında ısırgan sürülür ağdalı bacaklara *çok fena! X do sesi verdi hayat raptiyeler fışkırdı düşlerimden *uyanmak için gerçeğe gözlerini kapat ve sonra tekrar aç şekil değiştirecek eşyalar ruhumuza yeni bir dünya ışınlanacak... XI düşlerim yağmura karşı bir yaz gecesinde ayartıldı... *mavi bir sonyazdı en olmazı düşlerin... XII hayat masaj yapıyor ruhuma benimse aklım deniz kokusunda *deniz basıyorum ruhumdaki tırnak izlerine önümde balıklama bir hayat damarlarımda karaya vurmuş yelkenliler oysa bilirsin denizden gitmez trenler... XIII oynat kalçalarını ve ortala hayatımı... XIV şairim hayat sarkıntılık yapıyor dizelerime *şiirlerim kötü alışkanlıktır yıldırım çeker okyanus gecelerinde XV seni uyutup şiirini yazdım öylece iş işten geçmişti kendine geldiğinde XVI sarhoşum düello yaptık hayatla...rakısına XVII ceza yedim...yüksek alkollü çıktı düşlerim *oysa ben sadece seni düşlemiştim... XVIII ba(k/s)ma...midye kabuğu bıraktım posta kutuna *ruhumda m e r d i v e n boşluğu şiirlerimde tuhaf bir karıncalanma... zamk sürülmez şiir kırıklarına... XIX üf ! le ve kurut kolay kurumuyor aşk şiirleri... *karardı oda tüm sokaklar d/inledi... XX hemen bir kurşunkalem a ç ı k s a ç ı k şiirlerime.... ve...XXI delirtici ! boş bir kadeh fotoğrafı gibi izlemek sensizliği bir de anımsamak poşetten bir gecelikle boğduğum kenti bir klarnet sesi gibi...delirtici... * maviADA 2006 BAHAR SAYISI ÖNEMLİ: maviADA'nın BÜTÜN SAYILARINI,YAZI ve YAZARLARINI GÖRMEK İÇİN BURAYA TIKLAYIN *

  • Aydın mısın

    Kilim gibi dokumada mutsuzluğu Gidip gelen kara kuşlar Saflar tutulmuş top sesleri gerilerden Tabanında depremi kara güllelerin Duymuyor musun Kaldır başını kan uykulardan Böyle yürek böyle atardamar Atmaz olsun Ses ol ışık ol yumruk ol Karayeller başına indirmeden çatını Sel suları bastığın toprağı dönüm dönüm Alıp götürmeden büyük denizlere Çabuk ol Tam çağı işe başlamanın doğan günle Bul içine tükürdüğün kitapları yeniden Her satırında buram buram alın teri Her sayfası günlük güneşlik Utanma suçun tümü senin değil Yırt otuzunda aldığın diplomayı Alfabelik çocuk ol Yollar kesilmiş alanlar sarılmış Tel örgüler çevirmiş yöreni Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende Benden geçti mi demek istiyorsun Aç iki kolunu iki yanına Korkuluk ol... Rıfat Ilgaz: (7 Mayıs 1911- 7 Temmuz 1993) Öğretmen okulunu bitirdikten sonra bir müddet çeşitli illerde öğretmenlik yaptı. 1943 yılında çalıştığı ortaokulda bir öğretmenle kavga ettiği için Nişantaşı’nda bir başka okula sürüldü ve yaşadığı bu günleri “Karartma Geceleri” adlı kitabında anlattı. Rıfat Ilgaz’ın adliyeler ve hapishaneyle tanışması 1944 yılında yayınladığı “Sınıf” kitabıyla başladı ve bir süre çeşitli yerlerde saklanan yazar, nihayet Birinci Şube’ye teslim oldu ve altı ay hapis cezasına çarptırıldı. Ancak yazarımız hapishaneden çıktığında "sınıf"ını da öğretmenliğini de kaybetmişti. Hastalığı da oldukça ilerleyen Ilgaz, Heybeliada Sanatoryumu’na yattı. 1946 yılında öğretmenliğe kısa bir süreliğine dönse de 1947 yılında meslekten atıldı, bununla birlikte sanatoryumda tedavi hakkını da kaybetmiş oldu. Bir yandan kitaplarını yazan Rıfat Ilgaz bir yandan da gazetecilik ve dergicilik yaparak yaşamını sürdürdü. 1974’te emekli olup memleketi Cide’ye yerleşti. Ancak 12 Eylül döneminde burada sürekli tehdit edildi, rahatsız edildi. Örneğin, bir gün oturduğu evin karşısındaki binaya “Rıfat Ilgaz evden atılmadığı takdirde evin taranacağına” dair not asılmıştı. Yazar, Cide’de “Yıldız Karayel” romanını yazarken bir gece gözaltına alındı. Gözleri bağlanarak ve zincirlenerek merkeze kadar yürütülen yazarımız, Kastamonu’da mezbahadan bozma bir hapishaneye kondu. Doktor muayenesi isteyerek hastalığını kanıtlayınca jandarma tarafından Ballıdağ Sanatoryumu’na yatırıldı. Gözaltına alınmasının belirli bir nedeni bulunmadığı için genel sorgudan sonra serbest bırakıldı ve oğlu Aydın Ilgaz ile yaşamak üzere İstanbul’a yerleşti. 2 Temmuz Sivas Madımak Oteli Olaylarında başta yakın dostu Asım Bezirci olmak üzere birçok kişinin katledildiği haberine çok üzülen Ilgaz, bundan 5 gün sonra, 7 Temmuz 1993’te evinde vefat etti ve Zincirlikuyu Mezarlığında Asım Bezirci’nin yanına defnedildi.

  • Mayıs Karası

    6 Mayıs; gece kardeşim doğdu, alacakaranlıkta ablamla Hızır İlyas suyu getirdik köyün uzak çeşmesinden. ‘Bizim Köy’ün kızları gelinleri subaşındaydı, dilekler tuttular iyilikler güzelliklerden yana. Hızır İlyas suyuyla yıkandı bebeğimiz. Uyumadan karşıladık bolluk, bereket dağıtmasını Hızır’la İlyas’ın. Nasip ekmeği koyduk ak taşların üzerine kediler, köpekler, kuşlar, böcekler için. Ebem soğan kabuğuyla yumurta haşladı erden, köyün kırlarında tef çaldı türkü söyledi kadınlar. Yufka ekmeğe kaynamış yumurta ezip kuru soğan doğradık, tuzlu biberli dürünerek yedik. Güneş bozkırda toprağı delmiş çiğdem boyasındaydı, mutluluğu tanıdık. 68’di ve 6 Mayıs; Elimden alınmak istenen hakkımı hukuk savaşında kazanarak yüksekokul sınavına girmiştim. Sınav bitti, Kırşehir’in Kılıçözü deresi kıyılarında kutladım Hızır ve İlyas’ımı. Yaşamımda görmedim oradaki insanlığı, kızlı erkekli oyun havası söyleyip oynamaya durmuş insanların kardeşliğini. Yeni umutlara açılıyordu yüreğim, güneş çiğdem boyağından umut boyağına savruluyordu. Çooook umutluyduk. 72’ ydi ve 6 Mayıs; yüreğim günlerden beri kül boyağıdı. Tuz Göl’ü kıyılarında elim tebeşire ve kaleme ermişti. Radyoyu korkuyla açtım. “ 6 Mayıs 1972, Demir Bank hayırlı Günler diler! Şimdi haberleri veriyoruz… ..idam edildiler.” Kalkıp bahçeye kaçtım, uzaklara… Çok uzaklar bakıyordum ama güneşi göremiyordum. Bağırmak.. bağırmak…bağırmak geçiyordu gönlümden de dilimi ağzıma sığmıyordu. Hızır ile İlyas neredeydi? Güneşi göremiyordum, birileri halkımızın mutlu olması gereken gününü katranlamışlardı bilerek,öç alma kiniyle.. Katrana atılmış üç gül tomurcuğuydu gençlik, İplere bulaşmış mayıs karasıydı güneş. Konuşmayı unutmuş, küskünlüklerdeydim. Eşim öte duvarın dibinde ağlamaktaydı. Doğarken ölen oğlumuzun adına ağıtlar yakıyordu karnına bakarak. Açtık ama boğazımız düğümdeydi ekmek su yasaklarındaydık. Arkadaşım yaklaştı yanıma; “O üç düşmanı salladılar! Duydunuz mu?” “Bir de namazlı abdestlisin. Kandan kına yakılmaz ya dilerseniz kına yakabilirsin… ne” Mayıs’a kara düşmüştü, öldürdüm arkadaşımı beynimde her yerinden asarak. Küsülüyüz o günden bu yana. Selamım bile karadır, yüzünde üç ip sallanır baktıkça. Kente mahkemeye, hastaneye gidenler gazete taşıdı aylarca, okuduk anlattık söylenceler dizdik olana bitene. Yaralar kabuk bağlamaya başlamıştı da yüreklerde kanama vardı. Güz günlerinin saman sarısında ikindisiydi bozkır köyünde, caminin güneyine iki motosiklet yanaştı, dört kişi inip selamladılar topluluğu. Bıyıkları aşağıya sarkıktı, heybelerinden kâğıt çıkarıp dağıttılar. Üstündeki köpekten korkup almadım. “ Bizler ilçeden S.S ‘in arkadaşlarıyız, sizlerle konuşmaya geldik. Buralarda bozkurtların sesini duyacaksınız. Oyları bize vereceksiniz.” En yaşlılarıydı eski ceketli, yırtık lastiklisi, girdi söze. “ Olur, yeğen senin hatırını mı kıracağız. Bir kez de size verelim. Nasıl olsa bir iş gören yok, beş senede sizden bekleriz.” En uzun bıyıklısı daldı söze. “ Biz çok şeyler yaptık bu vatan için.” Boz Kaymak Yusuf emmi saldı sözünü ortaya. “ Ne gibi işler söz gelimi?” “Biz çok güçlüyüz biliyor musunuz? Ankara’da biz çektik ipini üç anarşistin! Bundan büyük iş mi olur?” Deprem olsa da yerin altına inseydim, dilim durmadı dillendim. “Keşke yaptırdığınız fabrikaları anlatsaydın. Üç gencin ipini çekmek bir marifet mi? Onu kimler yapar bilirsiniz.” “Kim bu adam?” “ !!!!!!!!!!! “ Yürüdüm yanlarından evime doğru. Yanımdakiler de dağılmıştı çil keklikçesine, meydanda kalakalmışlardı, dağıttıkları kâğıtları Tuz Gölü’nden esen poyraz savuruyordu. Köyle barıştım da kent bana küstü. Yeteri kadar kararmıştı mayıslar. Yeni masallarla gelenler başka günleri seçtiler karartmak için. Yazlar portakal boyağınan buğday boyağına dönüşürken çıkageldi yeni postallı paşalar. Semercimiz değişmişti biz eşeklikten kurtulamamıştık anlaşılan. Dağlarda kurşunlananlar yetmemiş olmalıydı ki, uslarına düştükçe darağacı kurup ip salladılar. Üç yetmedi elliyi geçtiler dinmedi öfkeler. Hani insan çıkmaz sokaklara sapınca korkularından anımsarlar tanrılarını. Tansık tanrılar yarattılar güçlerine destek. Gökyüzünden barış kuşu beklerken elimizdeki ekmeği çalmak mıydı diledikleri. Komşularımızda estirilen yapay baharlara umut bağlayıp sezemedik tuzağa düştüğümüzü. Komşularımız bütün somundu, parçalayıp parçalayıp yutarken de aymadık. ‘21. yüzyıl kimin adına yenidünya düzeni kuruyor?’ sorusunu soramadığımızdan birbirimizi suçlamanın kolaylığına kapılarak, senaryosu dışardan filmlerin figüranı olduğumuzu sezemedik. Özgürlük adına ağzımıza sunulan memenin başımıza sarık olacağını düşünmek hangi çıkarlarımıza engel oluyordu. Güvendiğimiz akıllılarımızın çığırtkan ördek olduğunu sezdiğimizde olan olmuştu. Yeni bir mayısın gelindiğinde sokağa çıkamayacağımızı, balon patlasa saklanacak siper arayacağımız düşlememiştik bile. ‘…Kağnı devrilip testi kırıldığında akıl verecek çok olur.’ diyeceğim ama güvendiğimiz insanlar tek hücreli amipler olmuşlardı çoktan. Modalar sürgit değişir ya, değiştirecek bir yüzleri kalmayınca sakalla, bıyıkla, kara örtülere sarındılar. Yarasa kuşu uğursuz saldırısını alaca karanlıkta yaparmış. Şimdi tüm alaca kuşağın uğursuz karanlığındayız. Yarınlarda gelecek çiğdem sarısı altı mayıslara güvenimiz de kalmadı. Görünmez karartmalar yetmiyor artık, ziftle sıvamak süremindeler semercilerimiz. Kırk yılı geçti de Hızır İlyas günlerinde gülmedim, şenliklere de küskünüm. Çıkaramadım yaşamımdan mayıs karasını, özledim çiğdem boyalı mayısları. Ne diyeceğim Hızır’la İlyas’a? İnsandan, sevgiden, barıştan yana. Durdurun büyümesin Mayısların Kararması. & Berfin Bahar Dergisi. Mayıs 2016, sayı: 219/ 56-57

  • Bak Oğlum

    “Anaaaaa! Ben geldim!” “………” Tandır, kayıt, oturma odalarının kapılarını yokladı. Kilitliydi. Sol yanındaki helaya girip işedi. Avluda tavuklar bile dolaşmıyordu. “… Babam işinde, anam tarlada bahçede olmalı…’ düşüncesiyle bavulun yanına dikilip çevredeki evlerin önlerini gözledi. Bunaltan ceketi çıkarınca gördü yoğun toz kalıntılarını. Yakasından tutup arka arkaya silkeleyerek bavulun üzerine koydu. Gömlek yakasını gevşetip kravatı sıyırdı, silkeleyip ceketin yanına uzattı. Bedenindeki ağırlıktan sıkıldığından sağına soluna bakınırken duvarın deliğindeki tükenmek üzere olan sabunu görünce sevindi. ‘…Kestirmeden dereye inivermek en iyisi…’ düşüncesine sarılarak sabun parçasını alarak yürüdü. Sıcağın yakıcılığından, iş süremi olmasından, daracık taş sokaklarda, meydanda kimseye düş gelmeden cami köprüsünden geçerek alışık olduğu ikinci akıntının kıyısındaki söğüt kümesine ulaştı. Akan suyun, gölgenin hoşluğunda kuytu bir yer bulup kendini suya attı. Sağ avucundaki sabun kirtiğini* akıntıda yitirmek istemiyordu. Sudan çıkıp kuytuda sabunlanarak akara atlamak hoşuna gitmişti. Arada pantolonunu, gömleğini, atletini silkeleyip otların üzerine serdi. Çorabını yıkayıp söğüt dalına asarak yeniden sabunlanarak akara atladığında sabunu kaçırdı ama üzülmedi. Serinlemesini yeterli görünce de ağırdan giyinmeye başladı. Yolda tozdan kirlenmesin düşüncesiyle ayakkabısını ıslak ıslak giyinip geldiği yerlerden eve yürüdü. Avludan içeri girdiğinde bıraktığı gibi görünce şaşırdı. Kardeşleri, tavuklar, yoktu; bavulu, filesi, kravatı, ceketi duruyordu. Tavukların yalağı kuruydu. Evin çevresini dolaştı, boş testi aradı. Su getirip su yalağını** doldurmayı, hayatı sulamayı düşündü ama testi de yoktu. Avlu kapısına dikilip uzaklara, yalım kayasının dik yamaçlarına bakındı. Oraların gölgesi koyulaşmıştı. Koyu gölgelerin içinden ana dedesinin evinin önünü inceden inceye gözledi. Kadına benzer dokular sezinleyince; ‘…Anamın her zamanki huyu, boşluk bulunca çocukları toplar, anasının evine gider… Babam da, ben de ne zaman eve gelsek kapıyı açık, anamı evde bulamayız. Kaç kez kavga çıkardılar bu yüzden…”düşüncesinde kararsız kalırken ceketinin cebinden tarağını alıp saçlarına biçim verdi. ‘…Gitsem dayım kızı Asıra’da oradadır. Köşeli köşeli konuşur, beni sinirlendirmekten hoşnut kalır…’ düşüncesini yenerek tarağı ceket cebine sokup yürüdü. Dağınık evlerin boşluğundan kestirme geçerek toz toprak içinden yürürken, ayakkabısına dolan kumdan, çakıldan ayakları acısa da biriken öfkesinden aldırmadı. Dört sokağın kesiştiği boşluğun doğusuna gölge iyice uzamış, dedesiyle dayısının evi arasına yirmi kadar kadın toplanmıştı. Duvarın önüne dizili taşlarda yaşlılar, karşılarında orta yaşlılar oturmuş gürültülü ortamda birbirini daha iyi duymak için bağırarak konuşmaya dalmışlardı. Bir köşede on kadar çocuk yolun tozuna belenmiş toprak arasında oynuyorlardı. Yakınlarına sokulduğunda ‘…Hoş geldin!..’ ünlemeleri duydu, kolaya kaçarak tek tek yanıtlamak yerine sırayla ellerini öpmeye duruverdi. Sıralananların en sonunda taş üzerinde oturan anası gözüne ilişiverdi. Sırayı tamamlayıp anasının karşısında durduğunda, anası görmezden gelerek yanındaki kadınla söyleşmesini sürdürüyordu. Yolun tozları içinden iki çocuk kalkarak koştular. Üzerindeki tozlarıyla birlikte bacaklarına, bedenine sarılırken ‘… Abim Gelmiş!..’ çığlıkları kadınların dalgın söyleşisini durduruvermişti. Kucaklayıp öptüğünü koltuk altına alarak ötekine sarılırken dört buçuk ayın özlemi kırlangıcın kanadına binip uçamamıştı. Yeniden anasının yanına sokulup elini yakalamaya çabaladı. Anası elini saklıyordu, boynuna sarılıp yüzünü kendine çekerek öpmelere ama anası inatlaşıyordu. Pantolonunun dizini çekiştirerek yanına, tozsuz kayanın üzerine oturdu. Çevredeki kadınların irileşmiş gözlerini üzerinde duyumsadı. Anasının konuşmasını bekledi, sessizlik uzadıkça sıkıldı, sıkıldıkça uzadı. Anasından beklediğini bulamayınca öfke boşaltmak mı yoksa azarlamak mı istedi? Topluluk suskun bekleyişteydi. “ Evde kimse yoktu ana! Bavulumu kapıya koydum çimmeye gittim. Geldim yine yoksunuz. Burada buldum. Akşam yaklaşıyor kalk gidelim!” Annesi sağ omuzuna bakıyor, yüzünü kaçırıyordu. Tam karşısında oturan yaşlıca kadın fısıldadı. “ Anan küs geldi! Babanla kavgalılar da.” Bu yaşta, dört çocuğu, bir torunu olan kadının kavga etmesini, çocuklarını alarak baba evine sığınmasının usuna yatıramamıştı. “ Ayıp anne! Bu yaşta evimizin saklısını gizlisini buradaki kadınlara duyurmak yakışıyor mu sana? Kalk evimize gidelim!” Şalvarının dizlerinden asılan küçük oğluyla kızı da çekiştiriyordu. Anne kalkmaktan yana değildi. Yanındaki kadın yeniden fısıldadı. “ Baban avrat seviyormuş!” Dudu mu duymadı mı, önemsiz mi buldu belirsizdi. “Kalk evimize gidelim. Bavulum, ceketim, kravatım kapıda kaldı.” * Babasının yorgun, öfkeli, yüzü terden kızarmış, soluk soluğa kalmıştı daracık yollardan buraya dek tırmanmaktan. Çevredeki kadınlara selam bile vermeden eşinin tepesine dikiliverdi. Kalabalık yokmuşçasına söylendi. “ Kendine, çocuklarına, torununa yakıştırıyorsan kal burada. Yürü oğlum evimize!” Babası, eli arkasında bağlı, parmağındaki tespihi devindirerek yürüdü. Kardeşleri de arkasına dizildiler. Anasının eline yapışarak çekerek kaldırdı. Koltuğunun altına sokulup itelemeye durduğunda kalabalıktan kimse de ‘…kal!..’ demedi. Önlerinden giden baba ile kardeşler köşeyi dönerek kestirmeye döndüklerinde anası itelemeden yürüyordu.’… Oğluna hoş geldin!..’ demeyen, kucaklamayan anne öfkesini fısıldadı. “ Baban Namaza başladı! Hem de avrat seviyor!” Babasının namazla pek barışıklığı olmadığını bildiğinden önemsemedi ama avrat sözünden irkildi. Babasının çapkınlıklarını az çok bilirdi da anasının avrat deyişinden anasına sokularak sordu. “ Namazı boş ver de avrat kim?” “ Gavrulmuş gayfe yüzlü Sıdık!” “Olur mu ana? Hacı’yla babam arkadaş! Hacının Sıdıkla ilişkisini, kaçtıklarında saklandıkları oteli bilen yalnız babamdı!” “Hee! Öyleydi!” Anımsamıştı gavrulmuş gayfe yüzlü Sıdık kadını. Uzunca boyuna göre dolgunca bedeniyle yürüdükçe yerleri sallayan, konuştuğu insanı söyleşisiyle kendine tutsak eden kadın nasıl olmuş da bir eşek yükü kadar Hacı ‘ya gönül indirmiş olurdu? On yedi yaşında anlaşılacak işlerden değildi. “Eski gocasına çocuk doğuramayınca, üç çocuklu Hacı ‘ya, kuma üstüne gaçtı. Hacı garşı garşıya bakan iki odasını garılara ayırmış. Mısır goçanı gadar galmış eski garısı arka arkaya üç gız doğurunca, oğlan doğuramadığına utancından boyun eğmiş zaar. Netsin? Üç çocukla sığınacak baba-gardaş evi mi var?Dizini gırdı oturuyor. Sıdık da oğlan doğuracağı günü bekliyor ama heç doğuracağa da benzemeeyor. Sıdık’ın yüzü erkek yüzüne benziyor yaa!” “Babama ne bunlardan ana?” “Sıdık gurnaz! Araya goç gatacak oğlum! Çalıştığı yer tam Sıdık’ın odasının garşısı. Sabahtan akşama yüz yüze bakıyor gapıları. Hacı’nı eski garısı, Sıdık, babanla aynı avludan girip çıkarlar. Helaları bile aynı.Bir de namazcı oldu baban! Yatsıya giderse gece yarısı geliyor, sabah namazına gidiyor eve gelip aşını yemiyor. Ben bilmem mi babanı?” Aklının ermesi gereken kitapların dışında da bir yaşam olduğunu biliyordu da ayrıntılardan, gizil girintilerden bilgisiz miydi? “ Boş ver ana kavgayı küslüğü. Ben geldim gayrı, izlerim babamı. Ev öksüz, avlu yetim, tavuklar bir köşeye dağılmış, yalaklarında su bile yoktu geldiğimde. Kardeşlerim kir pas içinde, dede sofrasına diz çökmek kolay mı?” Avludan içeri girdiklerinde babası odanın önünü sulamış, ot süpürgeyle süpürmeye çabalıyordu. İki kardeşi de babasının çevresinde dolaşıp cıvıldaşıyorlardı. * Kayıt evinin kapısı açılmıştı. Bavulunu içeriye alıp ekin bölmelerinin köşesine, duvara dayayarak yerleştirdi. Eskimeye yüz tutmuş giysilerini, bez ayakkabısını fileden çıkarıp giyinirken, testilikteki testilerin boş olduğunu sezinleyerek yokladı. Boşları alarak dış duvarın önüne dizdi. İple çatıp omuza alarak çeşmeye gitmek kadınlara özgü, erkeğe yakışmayan ayıplama sayıldığından iki testi alarak kestirme dereden çeşmeye yürüdü. Köy imecesiyle yapılan, başarısı Demokrat Partiye yakıştırılan çeşmeye ayak alışkanlığıyla yürüyüverdi. Taşlı kumlu dere yolu kısaydı ama yürümesi kolay sayılmazdı. Anası yaşındaki komşuların “ Hoş geldin! Koşa koşa gelip anana çimme suyu mu dolduruyorsun gadersizim!” şakalarını da geçiştirerek üçüncü gidiş gelişte işini tamamladığında yollarıda karanlık basmıştı. Avlunun alt yanında, ilk odalarının önünde anası sofra benzini sermiş yufka ekmek suluyordu. Yeni odanın önüne serilmiş hasırın üzerinde yanan gazocağının sarıdan maviye zambaklaşan alevi üzerindeki bakır tencereden bulgur pilavı kokusu duyumsandıkça; kardeşleri oturdukları yerden kıpırdanmaya başlamıştı. Hasırın en ucunda babasının namazda olduğunu sezinledi. İçeri girip beş numara gaz lambasını yakıp dış pencere önüne koyduktan sonra da sofra kurmaya girişti. Ablası gelin gittikten sonra, kadın erkek ayrımı yapılmadan her işe koşturmak söylenmeden görevi olmuştu. Tatil dönemlerini çok severdi anası, ‘…işin ucundan tutmasa üç çocukla ne yaparım ben, bir de torun var. Anası üzerime atıp atıp gidiyor..’ sözleri sevgiden miydi, sömürüden miydi bilemezdi. Anasının tandır evinin önünde suladığı ekmeğin bohçasını alıp sofranın kıyısına koyarken, anasının kapının eşiğine oturmasından, barışın sağlanamadığı kuşkusuna kapıldı. Babası karanlığa selam verip namazdan çıktığında söylendi. “ Ablan olacak dinigara da uğramıyor. Anasının küslüğünü güdüyor.” Anasına mı yakın dursaydı babasına mı? Kimseye bir söz de söyleme hakkı olmadığından, uzaklarda olmanın verdiği çekintiden kararsız, kurduğu ev düşlerinin ilk günden toz oluşundan kararıp kalıyordu. Sofra başına toplanan babanın çevresinde çocuklar vardı da ana en uçtaki kapının eşiğinde oturmakta inatlaşıyordu. Babası belirgin bir şaşkınlık, umarsızlık, ortam yumuşatıcı olması dilediğinden mi söylenmişti? “ Sen solculuğa daldın, ben namaza. Gidiyoruz bakalım, nerede dururuz? Karnen iyi mi? Sınıfı geçtin mi bari? Neydi o toplum kalkınması kursu? Kırk yıldır işe yarar olarak bir okul, on kadar da öğretmen çıktı bu kasabadan. Siz solcular da elektrikle suyu getirin bakalım da kalkındırın toplumu.” “Karnem iyi, sınıfı da geçtim ama keşke eve gelmeseydi. Altındağ’da amelelik yapsaydım.” “Şuna bak şuna! Gelir gelmez anasının yasını güdüyor.” Anamın suladığı ekmek, kendi pişirdiği pilav, sofra bezinde kırdığı kuru soğanla, ivedi doyunup sofra bezini dizinden silkeleyerek kalkarken duyurdu. “ Ben yassı namazına gidiyorum!” Ayakkabısını ayağına geçirerek avludan çıkınca anası da sofraya sokuldu. Cıvıldaşarak gecikmeli doyunduktan sonra anası sofrayı toplamaya durduğunda kardeşleri boynuna sarıldı. ‘Işık boşa yanması!’ diyerek gaz lambasını söndürdüğünde doğudan, iki tepenin arasından ay doğuyordu. Anası sol yanına sokuldu, beklemediği bir anda da boynuna sarılıp kucakladı. Kulağına fısıltısı doluyordu. “ Nasılsın bakim! Hoş geldin ama biz hoş garşılayamadık. İşlerimiz böyle. Ben avarları ektim, bir gat da çapaladım. Sabah erken galk da Gayısıpınarı’nı, Vakıf Bahçesi’ni, Yoncalı Bahçeyi sula da gel. Küreği, çapayı gapıya hazırla. Gecikirsen su sırası vermezler.” * Hasırın üzerindeki çul yorganın arasından sıyrılıp kalktığında ortalık ağarmaya yüz tutmuştu. Anası, kardeşleri evin önündeki hasırın üzerinde uyuyorlardı. Zor duyulan tıkırtının babasının ayak sesleri olduğunu sezinledi. Sabah namazına gidiyordu. Oyalanmadan taş yığını arasındaki ayakyoluna girdi, Oyalanmadan çıkıp küreği, çapayı alarak Dereyol’dan inerek sola döndü. Okulun kuzeydeki köşesinin iç tarafına geçerek küreği, çapayı yere koyup yanlamasına uzandı. Uzandığı yerden başını az kaldırınca camiden çıkan karartılar görünüyordu. ‘…Suya geç kalırsam kalayım, yeter ki nereye gittiğini göreyim…’ düşüncesiyle, uyuyup kalmama direnciyle beklemeye başladı. Derenin suyu iyice azalmıştı yaz başında. Cansız, isteksiz, çağıltısız akıyordu. Birazdan ahırlardan bırakılacak hayvanların su içmeye gelmesiyle coşar mıydı bilinmez. Gözleri sabah uykusuna yenilmek üzereyken camiden çıkanlar aradaki köprüden geçerek sokaklara dağılmaya başladılar. İçlerinden babasını seçip izlemeye hazırlanırken, üstten sessizce gelip sokağın başındaki merdivenlerden yukarıya çıkan babasının ayrımına varıverdi. Ayakkabıları elindeydi. İki yanına bakınıp kapısız üst avluya giriverdi. Yalın ayak, duvardan atlayıp koştu, sessiz adımlarla babasını çıktığı merdivenleri çıkarak kapısız üst avluya girdiğinde şaşırdı kaldı. İşyerine bitişik odanın kapısı usulca örtülüvermişti. Kulağını iş yerinin kapısına dayayıp içeriyi dinledi, ses yoktu. Yüreği, ‘…Bir gören olursa ne derim?..’ korkusuyla gümbürderken sokağı gözleyerek inip köşeye koştu. Dıştan çapayla küreği, ayakkabısını alarak yola düştüğünde avlulardan tek tük hayvanlar çıkmaya başlamıştı. Arıktan arığa, bahçeden bahçeye geçerek sulama işine dalsa da usundaki soru aynıydı. ‘…anamın söylediği doğru mu?..’ sorusu yüreğine çakılı kazık oluvermişti. Yatsı namazından sonra izlemeler tarladan harmanlardan dönenlerden, Sabah ezanından izlemelerde tarlalara erken gidenlerden dolayı zorlaşınca yüreğini sıkıntılar basıyordu. ‘…Babasının, durmadan namaz kılan Hazım emmi gibi olmasından, yakalanıp ele dile düşmesinden, işinden uzaklaştırılıp altı ay cezaevinde yatmasından, ceza sonrasında işe dönse de, gösterişli namazlardan uzaklaşıp sıradan, saygı duyulmayan düşük insan olmasından…’ tedirginlik duyuyordu. İşyerinin kapısında oturmuş, kumasının kızlarıyla söyleşen, bir yandan da büyük kızın saçlarını ören Sıdık Hanım el ederek çağırmıştı da; “Sabah akşam buralarda görünüyorsun da oturup konuşamadık oğul. Hele gel yanıma da iki söyleşek. Bak bu gız senden iki yaş küçük, bunu bile görmüyor gözün. Sen delikanlı değil misin yoksa? Babandan hiç mi huy kapmadın?” deyiverince anasının kinleşmesinde haklılığına inanmaya başladı. Sıdık Hanım’ın konuşması, gülmesi, el kol devinimleri, beden devindirmesi, ne anasına ne de komşulara benziyordu. Görmezden gelip uzaklaştı oralardan ama usunu takıntılarını silemiyordu.. * Kuşlukla öğle arası süremde, itler bile dili dışarda sığınacak gölge ararken, azalmış gölgeden duvara sürtünerek taş merdivenlerin ucuna basarak çıktı. Soldaki iki kapıyı göz ucuyla süzdükten sonra sağdakileri de süzerken; iş yerinin eşiğindeki tek kadın lastiğini, iki parmak aralık kalmış kapısını ayrımsayınca titremeye başladı. Sessiz adımlarla yaklaşıp im parmağıyla kapıyı iterek içeri daldı. ‘…Bu kez bari tutturalım koç m…, derine.. derine…’ sözlerini duymasa olanı biteni ayrımsamayacaktı. Odanın solundaki sandalyeye ellerini dayamıştı Sıdık Hanım. Örgülü saçları yüzünü örtmüş ama gerisi açıktı. Babasının pantolonu yoktu bacaklarında. Geri adımlarla çıkarken kapının zembereğinden tutarak çekti, iki parmak kala öylece bırakıp çıktı. Hemen eşiğe oturup beklemeye koyuldu. Oturduğu yerde kış tipisinde kalmışçasına eli ayağı titremeye başlamıştı. Uzun uzun soluk aldı, amacına ulaşmış insanların dinginliğinde, ağır bir uyku bastırmıştı bedenini. Karşı kapılar açılırsa, girip çıkan olur da görürlerse, sorarlarsa ne yanıt vereceğini düşünmeye dalmıştı. Eşikteki arkası yırtılmış lastiği alıp gömleğiyle sol yanının boşluğuna soktu. Gölgelerin kuzeye uzaması sezilir olduğunda içeriden usul ayak sesleri duyulmaya başlamıştı. Eşiğin yarısını kapattığından içerden çıkanın ayağı kabalarına çarpmıştı. Yanlayıp eşikten atlayan Sıdıka Hanım yerlerde lastiğinin tekini aranırken görüvermişti. “ Kapıda niye oturuyon leeen? Babanı mı bekliyon? Acıkmış da dürüm getiriverdiydim.” diyerek tek lastikle koşarak kapısını açıp içeriye dalıvermiş, kapı hızla çarpılarak kapanmıştı. Arkasından babasının fısıltısını duydu. “Sen miydin?” “Benim baba! Kapıyı açık unutmuşsunuz. Açık diye girdim, olanı gördüm, Sıdık hanımın sözünü duydum.” “Niye gitmedin de kapıda oturdun?” “Ya başkası girseydi de yakalansaydınız? Seni bekledim.” “ Bekle geliyorum!” Aynı eşikte bir sürem daha oturdu. İçeriden giyinmiş, saçını tarayıp kravatını bağlamış babasının çıkmasını bekledi. Arka arkaya düşüp basamaklardan inerek toz toprak içinden çekintiyle bahçeler arasına yürüdüler. Söğütlerin altında bir yer bulup oturdular. Baba kravatını gevşetip bir sigara yakarak sönen kibriti toprağa sokarken söylendi. “Bak oğlum!.. Hazım olayında sana söylemişti. Bir adam karşısındakine göstererek namaz kılıyorsa, cami çevresinden ayrılmıyorsa kesinlikle b..klu bir işi vardır. Gördün! Dile düşürüp yaygara çıkarmanın da bir anlamı yok sanıyorum. Anan duymasın!” “Solculuğu iyi pişirdim baba. İnsanların gizlisini saklamayı da öğrendim.”

  • Gagavuz Yazını

    Türkçenin evrensel bir dil olduğuna inancım güçlendikçe, ilgim bilsemeye dönüştükçe, Türkiye dışındaki Türkçe çekici gelmeye başladı. Bilsememin kökeninde iki yıl süren asker öğretmenliğimin deneyimleri olduğuna inanırım. Kalem pilli küçük el radyomdan her akşam Azerbaycan radyosunu dinlerdim. Haberler, hava durumu, spor haberleri ve derken arkası yarınlardan dinlemeyi alışkanlık edindim. Cengiz Aytmatov, Anton Çehov, Nikolay Gogol alışkanlığım olmuştu. Öyküleri dinlemenin hoşluğundan ‘…Pil Bitecek…’ kaygısını unuturdum. Pilin parası önemli değildi de karlı yollardan gelmesi zordu. Azerbaycan Türkçesinin dilimize yakınlığı ilgimi çekerken eski sözcüklerin çokluğundan yakınsam da has okur olmanın kolaylığından yararlanırdım. Azerbaycan’ın Mustafa Kemali yoktu, dil devrimi yapılmamıştı. Türkçe konuşsalarda Kiril abecesiyle yazmak zorundaydılar. Okuma yolculuğum ilerledikçe Türkçe konuşan öteki ulusların yazınına yoğunlaştım. Kiril abecesiyle okuma yazma edimi yoksunluğundan çeviri yapıtların sınırlarını aşamadım. Türkmenistan, Azerbaycan ve GAGAUZ dilinden Latin abecesiyle yazılanları, başlangıçta zorlansam da kolayca anlamaya başladığımı görünce, ayrı bir tad almanın yanında bilinmeyeni bulmanın coşkusunu yaşadım. Çağdaş Azerbaycan, Çağdaş Türkmenistan, Çağdaş Gagauz Öyküleri* değişik sulardan içmenin tadındaydı.Kitaplar her iki dilde karşılıklı yazılmış, sonuna sözlük de eklenmişti. Bir süre zorlandıktan sonra sözlük bölümüne bakmadan okudum. Türkçenin ılık denizlerinde yüzmenin, kulaç atmanın verdiği haz çevrenimi açtı. Türkmence ve AzeriTürkçesi’yle daha sonra yeniden buluşsam, kendimi tamamlasam da Gagauz Türkçesiyle uzun süren kopuş yaşamak zorunda kaldım. Küçümsediğimiz, yerini bilmediğimiz, kapısını çalmadığımız il/ilçe Halk Kitaplıkları olmasa kopuş daha da sürecekti sanırım. Yıllar sonra ‘ Çağdaş Gagauz Öyküleri’**öyküleriyle buluşmak eski bir tanışla kucaklaşmaya benziyordu. Kitabın daha derin incelenmesi, bu yazının doğuşu gösterişten uzak, alçak gönüllü kitabın sonucudur. Gagauz yazının çekiciliğinin en belirgin özgünlüğü Türkçeyle aynı kökenden olmasıydı. Oğuz soyunun Altay kültüründen, değişik coğrafyalarda, değişik inançlarda biçimlenmişiydi. Günümüz Moldova’sı Asya ile Avrupa arasında geçiş yolu olunca tarihi, kültürü, tarih ve kültürün en başat göstergesi olan dil olmuştur. Osmanlı, Romen, Rus dilinin örselemesine, yok etme girişimlerine karşın yok edilemeyenGagauz Türkçesinin varlığını korumada gösterdiği çabaların önemini yadsıyamayız. 21.yüzyıla küçültülmüş Balkan devleti olarak giren Moldavya Cumhuriyeti’nde Gagauz yazınını geleceğini bilsemekteyim. Özgünlüklerine değinmeden önce, Gagauz halkının dilini korumada verdiği çabayı anımsamadan geçemeyiz. “ Dilsiz ve yazınsız halk olamaz; yoksa başka halklara karışıp yok olmaya hazırdır. Edebiyat güzel dille yazılmış bir tarihtir.”( y.9).*** Günümüzde Moldovya Cumhuriyeti olarak bilinen toprakların içinde sayıları azalsa bile on beş yazarın kırk öyküsü de bir gerçektir. İvmenin kökenlerine baktığımızda; “ İleri sürülen yirmi görüş sonucuna göre, Gagauzların Oğuz Türkmenlerinden olduğu, Baserabya’nın Güneyinde, şimdi Moldova sınırlarında yaşadıkları, Oğuz Türkçesiyle konuştukları kesinlik kazanmış durumdadır. 1918-1940 Romanya devleti içerisinde yaşarken, Büyükelçi Hamdullah Suphi Tanrıöver’in çabalarıyla okullarda haftada iki saat Türkçe dersi gördüklerini öğreniyoruz. 1940 yılında bölgenin denetimi Sovyetler Birliğine geçince devlet dili Kiril abecesinde Rusça olunca, Türkçe unutturulmaya çalışılırken Gagavuzların Türklerden soğutulması, düşmanlaştırılması çabalarının izlerini görüyoruz. Gagavuz’ca yasaklanır ama yok edilemez. Romen ve Kirilabecesiyle 1908de denenen dini gazetenin başarılı olamaması, 1918 ‘de Mihail çakır Latin abecesinde denemeyi sürdürür.1940- 1957 arası Kiril abecesiyle yazma denemeleri yapılamaz. 1950 yılı Gagauz Türkçesinin önemli atılım yılı olur. Moskova İlimler Akademisi Gagauz Türkçesini incelemeye alır; 1957’de Kiril abecesiyle Gagauz dilinde yazma izni verilir. 1959 yılında “ Bucaktan Sesler” ilk kitap olarak yayımlanır.1986-87 yılında okullarda Gagauz dili ve yazını dersleri verilmeye başlanır. 88-89 yıllarında şiir ve öykü kitapları yayınlanmaya başlar. 2007 de 1 roman, 10 öykü, 40 şiir kitabı yayınlanır.Sovyet İlimler Akademisinin yasaklamalara karşın Gaguzca dilinin incelemesinde ve izin verilmesindeki çabası unutulmaz bir bilimsel karardır. 1960 yılından sonra Gaguz Yazını kendini gösterme çabasına girer. (Prof. Dr. Argunşah Hülya / Prof. Dr. Argunşah Mustafa )” Çevirmen-Yazar Güllü Karanfil’in öyküleri toplu değerlendirmesi önemli bilgileri içermektedir. Benim yaklaşımım Türkiye öyküleriyle örtüşmesine bakmak oldu. Konular bağlamında baktığımda duyumsadıklarımın ortaklıklarına ilgi çekmektir. Gagauz Türklerinin yaşadıkları yerlerin kırsalın köyleri ve kasabalında yaşayan, topraktan ve hayvandan doyunan insanların birbiriyle ilişkileridir. Yaşamın zorlamalarına karşın ortak sıkıntıları çekerken kin duygusunu taşımamalardır. Küçük bencillikleri, açıkgözlükleri, yaşamanın kolaya kaçışları olarak görürler de kesinlikle düşmanlaştırmazlar. Konularda belirgin olarak sezilen yaşadıkları tarihsel sürecin izleri belirgindir. Anlatılan dönemlerde Osmanlının izi duyulmaz. Romanya, Sovyet dönemi belirgindir. Genç yazarlarda başlayarak 21. Yüzyılın izlerini cep telefonu, bilgisayar, modunda, telefon, metrobüs, televizyon, market, kredi kartı, Türkiye’de çalışmaya giden köylü kadınla eşinin ilişkilerinin anlatılışında görürüz. Ulus devlet konumundan uzaklaşıp yeniyi aramanın izleridir sezinlediklerimiz. Üç keçili, iki inekli, tarlalı, bağlı, bahçeli yaşam gerilerde kalmıştır. Ünlü öykücülerde sıklıkla gördüğümüzkırsal yaşamın güç üretimi, hayvanlarla ilişkileri, doğa ve hayvan sevgisi, insanlar arasındaki hoş ilişkiler azalırken kent kokusu duyumsanır. Bütün yazılanların gerisinde, okuması- yazması yasaklanan Gagauz halkının sözlü yazın ürünlerinin gizemli gücünün olduğu unutulmamalıdır. 1928-32 arası Türk devrimlerinin Anadolu halkına getirdiği kır yaşamının zorluklarına, yoksunluklarına, yokluklarına karşın devrimlerin eğitime yönelik sıcaklığı duyumsanırken; Gagauz halkının sancısı sürmektedir. İleride ‘Köy Yazını!’ olarak altsanacak da olsa kırsalın yazını başlamıştır.İkinci paylaşım Savaşında Gagauz halkının duruşu hiç bir öyküde dillendirmez ama “Sibirya Sürgünü” çoğu öyküde vardır. Dilin yasaklanması acıdır da Sovyetlerin Gagauzca yazmaya izin vermesi dillendirilmez. Kıtlık, yoksulluk, hastalık Avrupa’yı sardığı denli Asya’yı da sarmıştı. Savaşın ve doğanın tutsakları değil miydik? Ülkemizin o yıllarını yaşlı yazarlarımız daha mı mutlu anlatır? Dil yaklaşımından baktığımızda; Aynı süreçte Gagauz dili Rus dili ile kavgalıdır ve var olma savaşı vermektedir. “Dillerini başka dillerin baskılarından kurtarma” savaşımında aydın desteği oluşmamıştır ama yok değildir. On beş yazarın çok yazanlarında (Dimitri Karaçoban, NikolayBaboğlu, PetriÇebotar, Nikola Esir…) Romen, Rus dönemlerinin etkilerini açıkça görürüz. Osmanlıya söz söylememek, Romanya’ya ılımlı yaklaşmak,Sovyet karşıtlığı, Stalin düşmanlığı, kolhoz karşıtlığı sıklıkla dile getirilirken dönemin siyasal tarihi de duyumsatılmış olur. Siyasal erkin sağlanması çalışmalarıyla eğitim çabalarının da koşut gittiğini sezinleriz. Kıpçak- Gagauz dillendirmesinin Gaguzların Kıpçak Türkleri mi oldukları açıklanmaz ama sezdirilir. Türkiye öykücülüğünde ulaşılan noktaları Gagauz öykücülüğünde aramak usa uygun olamaz. Kırsal insanının usa uygun, tarıma, hayvancılığa, el zanaatlarına dayalı yaşamı; insan ilişkilerindeki içtenliği, dinsel yaklaşımlardaki ussallığı, kendi kültürünü yaratmadaki özgünlüğü ortaktır. Kendinizi Gagauz yerleşimlerinde, Gagauz insanlar arasında duyumsarsınız. Birlikte yaşama olanağımız olsa yabancılık çekmeyeceğimiz duygusunu duyumsarsınız. Aynı duyguları ünlü Bulgar öykücü YordanYovkov****’dan Torlak Köylerini anlatırken duyumsadım.Biçem olarak baktığımızda çoğunlukla kısa olay ve kişi tanıtımlarına dayanan öykülerdir. Kısa tümcelerle, betimlemelerle, herkesin anlayacağı duruluk ve anlatım arılığında yazıldığından her kültür düzeyinde okunup anlaşılacak biçemdedir. Uzun betimlemelerden, derinlemesine gizemli anlatımlardan, fantastik kurgu oyunlarından uzak anlatımlardır. Gagauz yazınını önemli adlarından Mariya Kapaklı’nın söyleşisinde öne çıkardığı, Türkçe konuşup yazan halkların işbirliğine inancım sonsuzdur. Gagauz yazarları özgün/ üzgün, inatçı çabalarla yazının temelini atarak, Gaguz Türkçesine yaşama alanı açmayı başarmışlardır. Asıl beklentimiz genç kuşakların soruna ilgi gösterip, var olanı evrensel alanlara taşımalarıdır. Genç kuşak yazarlarla aramızın daha yakınlaştığını görmekten mutluyum. En azından sözlü dönem yazınımız ortak değerlerini korumaktadır. Bu anlayışla, Türkçenin konuşulduğu her ülkenin okurları ve yazarları arasında bağlantı kurmaya özen gösteren dergi( Güncel Yaşam), dernek (KIBATEK) çalışmalarını da önemsemek gerekir. Kitaplara ulaşmak zor gelirse de dergilerin tanışmamızı, kültür bağı kurmamızı kolaylaştıracağına inanıyorum. 21.yüzyıl yazarlarının yazdıklarını da incelemenin yerinde olacağına inanıyorum. Gagauz yazarlarına bir selamım olmasını dilerim. 19 Mayıs 2016. * Çağdaş GagauzEdebiyatı. Kültür Bakanlığı yayınları ** Hüseyin SU. Çağdaş Gagauz Öyküleri. Seçki. Hece Yayınları, 2014 *** Güllü Karanfil. Güllü Karanfil. Çevirmen. **** YovkovYordan. Tekerleklerin Türküsü. Öykü, Evrensel Basım Yayım-2013

  • Corona-Covit 19 Sıkıntısı-IV

    79. GÜN Gül ayını bitiriyor, Boz ayın kapılarını çalıyoruz. Yaşantımızda değişiklikler olmayınca birbirine benzer günlerin sıradanlığı sıkıntı kaynağımız oluyor. İlçe Halk Kitaplıklarının açılacağını duyunca içimi sevinç esintisi yalayıp geçti. Üzerimde kayıtlı iki kitapla İnci Aral düşüverdi usuma. “Kitaplıklar açılsa ne yapabilirim?” sorusuna takılıp kaldım. Gidip kitaplık ortamında kitapları izleyerek, dokunarak, koklayarak doyunmadıktan sonra yarım bir mutluluk olur sanırım. Kitaplıksız, kitaplığı kapalı ilçeleri, ilçeleri düşündüm; oralarda geçen sıkıntılı yıllarımı, kurulan kitaplıklara bağışladığım kitapların ilgisizlikten dağılıp gittiği süremlerin acısını yeniden duyumsadım. Kitap üzerine söylenen sözlerin ne denli gerçek, içten duyularak söylendiğini anladım. İnsanın sürdürümcüsü olduğu bir- iki derginin olması bile, değeri sıkıntıda bilinecek ayrıcalıkmış. Dergiler de olmasa postacılar, kargocular da çalmayacak kapımızı. Hapishaneye görüşmecinizin gelmesi duygusunu anımsatıyor duyabilene. 80. Gün Hafta sonu yasağının sonuncusu olmasına umut yeniliyorum. Haziran başlarının ayrı bir sıkıntısı vardır yüreğimde. Birbiri ardına ölüm günleri gelir sevdiğim ozanların, yazarların. İçim yanar, içime dönük bir üzünçle sarmalanır tinim. Ölüm yaşamın doğal aşamalarından biridir ama yine de benimseyemiyor yazına, yazara, aydına duyarlı insanlar. Sevgili Orhan Kemal ustam on iki yaşımda “Sarhoşlar” öykü kitabıyla girmişti yaşamıma. Öylesine sevdim ki, bir lira bulup bir kitapçıya da düş gelirsem alırdım. Anamdan “ Eline para geçince karın doyurmaz kitaplara veriyor. Bir lira dört ekmek eder anam! Biz fıkare insanlarız, kitap bizim neyimize? Kur’an olsa neyise !” yakınmaları uslandırmadı beni. Varlık Yayınları’yla içli dışlı yaşadım ortaokul yıllarımı. Yaşamım boyunca da sevdim, okudum, yazılar yazdım, ilgimi azaltamadım, diri tuttum… Adı, acıma, üzünç, ayrımında olmadan yaşamı öğreten öğretmen olarak kaldı usumda. Yaşamımın ilk parasını da “Avare Yıllar” romanından sonra kazandım dersem öğretmenliğini sezdirmiş olurum sanıyorum. Şiir ustalarımızdan Ahmet Arif, “Ant Dergisi” olmasa okuma daha geç düşecekti okuma çevrenime. “ Hasretinden Parangalar Eskittim” şiir kitabını yirmi dokuz kez aldım, arkadaşlarıma, öğrencilerime armağan ettim. Otuzuncu kitap yıllar önce armağan ettiğim öğrencimin bana armağanı olması bakımından da önemlidir. Sürgit sakalarım, saklayacağım da. Yarım yüzyıldır Ahmet Arif sözü geçen yazıları okumadan geçemiyorum. Genç yüreğimizdeki izi oldukça etkili olmuş demek ki! 81. GÜN "Ant Dergisi” nin, 1964 sonrası Ahmet Arif’le Nazım Hikmet şiirinin yaygınlaşmasında çok önemli katkıları olmuştur. Öğrenci artırımlarımla siyah beyaz dergiden izlerken, çevremde ilk düşmanlarımı da oluşturduğumu 1967 Mart’ında öğrenebildim. Siyasetçilerin onlara çektirdiği çile yanında, bizlere verilen cezaların adı bile anılmazdı. Belleğe kazınması derin, kalıcı, tanıtıcı olmasının yanında ilgiyle izlenmesini de sağladı. Yaşamlarının her aşamasını inceden inceye bildiğimi sanırdım ama yetmiş bir yaşında daha bilmediklerimin olduğunu öğrendim. Öğrenmekle de bitmeyeceğini sezinliyorum. 1973 yılında Nevşehir-Kaymaklı Kasabası’nda onarımcı Bulgar Mustafa ustayla tanıştım. 1953 yılında Bulgaristan’dan göçle geldiğini söyler; işliğinde yalnız olduğumuzda Bulgarca- Türkçe olarak Nazım’dan şiirler okurdu. Bilsediğimden sormuştum iki ülke arasındaki yaşam ayrıcalıklarını. “ Ben geldiğimde orada gazyağı yakan ocak kullanıyordum. Burada iki taş çatıp tezek, çalı çırpı yakmayı öğrendim. Radyonun ve imamların yanıltmacasına kandık.” derdi. Kendisini, sözlerini unutmadım. Sözlerinin doğruluğunu sürekli sorguladım. Korona sıkıntısının yoğunlaştığı günlerde İnternet gazetelerinden inandırıcı olanında düş geldim “Nazım Hikmet’in Bulgaristan Gezileri” yazısına. Sorumun yanıtı oradaydı. 1951 sonrası Bulgar köylüleri Kolhozlara girmekte çekimse kalınca; dillerini, kültürlerini iyi bilen Nazım Hikmet çağrılmış iletişimi kolaylaştırmak için. Bulgar Hükümeti Kolhoza girmeyenlere ‘ Dilerlerse Türkiye’ye gidebileceklerini…’ söyleyip sınır kapılarını açarak izin vermiş. Yüz elli bin kişi kapılara yığılmış, uzun süren sıkıntılı diplomatik görüşmelerden, perişanlık içinde bekleyişten sonra Türkiye’ye girişleri 1953 yılına değin sürmüş. Mustafa Usta, onlardan birisiydi sanırım. O yıllarda Bulgaristan da Nazım’ın kitapları arka arkaya basılıp satılıyormuş. Bulgaristan Türklerinin çoğunluğu da Nazım Hikmet’i, şiirlerini biliyormuş.(Sol Gazete. 03 Haziran 2020.). Biz çocuktuk ama yaşlanınca da olsa öğrendik. Geçmişimizde de ne korkunç düşünce virüsleriyle savaşmış aydınlarımız. Yeniden araştırmak, yeniden öğrenmek, sıkıntılı günlerde de güzel geliyor insan olana. 82. Gün: Virüs önlemlerinde gevşetme başlayacağı sezdirilmekle kalmadı, birçok alanlarda da başladı. Sıkılan insanlarımız sakınca geçmiş duygusuna kapılıp maskeyi, sosyal aralığı, sokak yaşamının önerilen inceliklerini yok sayan davranışlar sergileyince üzüntü duydum. ‘ Biz seksen iki gündür bu sıkıntıları, siz sorumsuz davranasınız diye mi çektik?..’ Yaşlıyız, çoğumuzun da sakalı var ya sözümüz dinlenmiyor. Sakal dedik de Oruç Arıoba’nın uçmağa durduğunu unutmadım. Adını şiirleriyle belleğime yazdım, çok sonraları da özbilginci (felsefeci) yönünü tanımakla mutlanmıştım. Güzellikleriyle de anmayı sürdüreceğim. 83. Gün: Sosyal paylaşım duvarlarında bugün herkes çevreci. Konuda araştırma, deneme yazılarımla değinmeler yaptım. İçimde koruna sıkıntısına benzer sıkıntı hiç eksilmedi. Doğayı koruma duyarsızlığımızdan yakınmadan öteye gidemiyoruz. Yıllar önce değerli yazarımız Latife Tekin’in çevre duyarlılığı izlekli yapıtlarını değerlendirirken dilendirmişti.” Çevreyi korumayı öne çıkarıyoruz da ülke topraklarının mülkiyet haklarının korunmasında duyarsız kalıyoruz. Ülkemiz topraklarının tümü bizim mi? Yabancılara satılan toprakları çevreci enteller bilmiyor mu?” sorusunu sormuştum. “ Orası bizimim işimiz değil, siyasilerin işidir.” Aynı sorumu sormayı sürdürüyorum. Gerisi “çevrecilik modası”oluyor, Haziran’ın ilk haftasında parlayıp sönüyor. Yine yangınlar, hesler, resler, termikler, termaller, talanlar, madenciler destanı işte. Virüsü bireysel ve dünya geneli korunma çabalarıyla yeneceğimize inanıyorum da başka virüsler nasıl yenilecek? 84. Gün Biz 65+ için izinli günümüz. Sıcakta nereye gidebiliriz ki, en yakın market, manav dolaşıp mutfak eksiklerini tamamladık. Aldıklarımızın ederinden yakınmıyorum, üreticinin durumu ortada. Küçük Menderes Ovasının patates tarlaları gökyüzüne bakıp sıcakta kavrulmamak için tanrılarına yakarıyorlar. Yenileri bilmiyorum ama eski mahalle bekçileri izine ayrılınca bile düdüğü alır mahallesine gelirmiş. Biz alt gelir kümesi tiritleri de öyle, ivedi evlere sığınıp düşünmeye, kaşınmaya, bitiremediğimiz çocukluğumuzu anımsamaya başladık. Virüslü, salgınlı günlerden uzaklaşıp altı yaşına, günlerce karın ağrısı çektiğim, adını şimdi de bilemediğim sayrılık günlerime gittim. Gün boyu, geceleri birkaç kez yineleyen sancılara dayancım kalmayınca ağıda vururdum kendimi. Ebem bildiği tüm yöntemleri dener, umarsız kalınca kına, eşek b..ku suyu bile içirirdi. Ter, ağıt, sıkıntı içinde çığlıklandığım kuşlukta; “Şahin Emmin taa geceden Ağzıkarahan Köyü’ne gitti. Sana Hamaylı yazdırıp gelecek. Kara İmam Hamaylıyı yazmaya başlayınca karın ağrıların şip diye geçecek.” Köyün dükkânlarından, bildik evlerden İngiliz Tuzu ( Karbonat-Yemek Sodası) arandı ama bulunamadı. Akşam karanlığında emmim Hamaylıyla döndü, otuz lira almış Kara İmam. Hamaylı işe yaramayınca kara eşeğe sarıp ilçenin yolunu tuttu babam. İlçeye girişte solda, evinde tanı koyan doktor 2,5 lira aldı. Eczası Vasıf Dede’ de (Vasıf Otyam) 7,5 liralık ilaç verdi. İkindi serinliğinden gecenin yarısına kadar çul gibi sarılı döndüm doktordan ama kurtuldum. Otuz lira boşa gitti, on liraya yaşama dönüp günümüze geldim. Tatsız anı nereden düştü usuma bilmem, bildiğim hayvanlarımız, insanlarımız, bitkilerimiz, iki köy öteden gelen dereden su gereksinimimizi karşılardık. Yılda birkaç kez de kıran gelirdi. Facebook duvarındaki paylaşımı okuyunca anımsadım sanırım. “ Derin, bilgili, kudretli hocalardan Korona ‘dan korunma muskaları. Sadece 49,50 TL. Çoklu isteklerde kargo ücreti bizden” duyurusuydu. “Yüz lira verip iki muska alsak, korunma ve yasak sıkıntısından kurtulsak mı?” düşüncesine takılıyorum. 1955-2020 arası nereye takıldık kaldık? (Z) kuşağı gençlerimize, aydınımsılarımıza sormak mı gerekir? 85. Gün: Büyük-küçükbaş hayvanlara gelen merada otlama vergisine çok gülmüştüm. Dün torba yasalar içinde çıkan bir yasa ile ülkemde yaşayan her yurttaştan 90 TL. Vatandaşlık vergisi alınacağını öğrendim. Ülkem adına sevindim yeni vergi sorumluluğumdan. Bir katkımız olur sevgili ülkemize(!). Fitreyi, zekâtı, davulcu bahşişini, cuma çıkışında konulan bağış tepsilerini görmezden gelir, yılda bir kez devletimize destek oluruz. Bilmek istediğim ülkemizde yaşadığı söylenen 83 milyon vergi yükümlüsü içinde Balkan halkları, Suriyeli göçmenler, Afganlı muhacirler, İranlı kaçak işçiler, Pakistan, Hindistan, Bangladeş kaynaklı yerlerden yasal boşluklardan yararlanarak gelenlerden de alınacak mı 90 TL.? Ülkemizde kayıt dışı dolaşan insan sayısını araştırıp bilen var mı? Yoksa onların yükünü de biz mi çekeceğiz? Uzun yıllardır Ergenekon, Balyoz, Silivri, Fetö-PYD tutuklamalarına, duruşmalarına, sonuçlarına değer verip sağlıklı bilgiler veren Sayın Müzeyesser Yıldız, İsmail Dükal’in tutuklanmasına takılıp kaldım. Müyesser Yıldız ki fetö- pyd haberlerinde uzmanlaşmış, gerçeğin üzerine üzerine giden gazetecimizdi. Fetö-pyd saklılarına nasıl yardım- yataklık yapabilir? Korona-19 bulanıklının sıkıntısında daha da sıkıntılı geldi bana. Diske bağlı Emekli Sen basın bildirisi okuyor 65+ yasaklarının kalkması için. Gelişmeler nasıl okur bilinmez ama sıkıldığımızın somutluğu da ortada. Korona-19 korunmalarının yükü salt gençlere, umut kesilen yaşlılara yüklenmesin derim. Umarım eylemlerinden dolayı 3150 TL. ceza ile ödüllendirilmezler. Aylıkları cezalarını ödemez! 86. Gün: Kurul topladı iletisine sevindim. Gençlerle yaşlılara sakıncasız bir kolaylık sağlarlar mı bilemiyorum. Asıl gündem “ Yaz döneminde yapılacak düğünle, nişanlar, toplu yemekler, kutlamalar…” olsa gerek. Dayançla bekliyorum gelişmeyi. Akşamın boğuntulu sıkıntısında aldım iletiyi. Sabah 10.00-20.00 arası maske ve sosyal aralık kuralına uymak, kalabalıklardan kaçınmak koşuluyla özgürüz. Asıl sevindiği torunlarıma uygulanan kısıtlamanın kalkması oldu. Genç, büyüyen, tüketen enerji dolu gençlerin evlerde tutulması anne baba için hiç de kolay olmadı. LGS, YKS sınavına odaklanama, ısınma olması bakımından yaralı olacağı kanısındayım. Sanki Korona-19 sıkıntımız bitmişçesine yapay bir gündem yaratılıyor; “Ayasofya toplu ibadete açılsın/ açılmasın…” tartışıyoruz. Virüse, işsizliği, sıkışık ülke ekonomisine yararı olacaksa açılsın, halkımız de görsün kaç kişi katılacağını. Sanki ülkemizin tüm camileri, mescitler dolup taşmış da Ayasofya kalmış gibi. Amaç cami açılması mı, bulanık suda oy avlamak mı? Yapay gündenmelerden de virüs sıkıntısı denli sıkıldık artık. Özgürce soluklanıp virüssüz günlere ulaşmak için etkilenen her yurttaşımıza kalıcılık dileyerek sonluyorum yazımı. Ödemiş; 10 Haziran 2020

bottom of page