top of page
1/1094

ZÜMRÜT HANÇER

Niyazi UYAR

*

“İlk sevdalar çocuksudur, unutulur; akıl başta değildir,” derler daha! Çocuklar, olduğu gibi bakar dünyaya, riyasızdırlar; sevgileri çocukça olduğundan davranışları da çocukcadır!


O kız, ne komşusu ne akrabasıydı, üstelik ondan bir sınıf öndeydi. Nasıl olmuşsa olmuş sevmişti işte, kardeşçe âşık olmuşlardı aynı evin kızlarına, bir kıza bir erkek! Kardeşçe bacanak olacaklar, Ademleri, Havvaları saymazsak, başka diyarlarda yoktur örneği!


İşte böyle bir şeydi, kıskanmışlardı sanki birbirlerini, ama gelin ata binmiş ya nasip, derler ya hiçbiri nasip olmamış, küçük amcasının deyişine göre hepsi birer manyakla birleştirmişti hayatını. Bozkırın sevdası sahici deseler de siz bakmayın, insan aynı coğrafyada üç aşağı beş yukarı, benzer karakter özelliklerini sergiler. Âdem ile Havva bile yasak elmayı yiyerek, isyan bayrağını açmamışlar mı kurulu düzene? Bozkırın sevdası da öyle filmlerdeki gibi, senaristlerin ıkına ıkına yazdığı senaryolar gibi değildir, gönüller gel geçtir, ayran gönüllü derler ya işte öyledir. “Ayran gönüllü,” deyimi belki de buna sebep doğmuştur, kim bilir?


Köy çocuklarının okuyup adam olması, mucizedir. Vatandaşın dinsel ihtiyaçları okumaktan önde gelmiştir her devirde. Hemen her köyün camisi vardır, lakin okuyup adam olacağı bir okul yoktur, bir de taşımalı eğitim diye absürt bir şey icat ettiler, akıllara zarar! Şehre gitmek lazımdır adam olabilmek için! Şehirde, şehir çocukları ile yarışmak lazımdır, başarması ya zekâdır ya da direnmektir. Şans demek, en yüce değer emeğe saygısızlıktır. Direnmek, başarmanın kendisidir.


Öğretmen okulu okumak için Uludağ’ın eteğine kurulmuş kalabalık şehre gider. Şehir, dağın karla kaplı zirvesinden kopup gelen, genellikle serin, soğuk havaların hüküm sürdüğü, göçmen vatandaşların yoğun olduğu bir şehirdir burası.


Yaşı on dokuzdu. Bu kadar büyük bir şehre ilk kez gelmiş, ilk kez görmüştür. Şehrin her yerine gönül rahatlığı ile gitmesi imkansızdır. Şehrin kurtarılmış yerleri, mahalleleri vardır, sanki düşman elinden kurtarılmış gibi. Sadece bu da değildir, bir de bu koca şehirde bir yerden bir yere yürüyerek gitmek, imkansızdır. Otobüse, minibüse binmek para demektir. Şehirde yaşamak paradır. Yemek yemek para, yatacak yer para, elektrik para… Anadolu çocukları sudan çıkan balığa döner büyük şehirlerde. Bir ay, iki ay böyle hayalet gibi dolaşıp dururlar. Alışmaya, tanımaya başlayınca damarlarında dolaşan deli kan kıpır kıpır kıpırdayıp dururken, o da mahzun mazbut vaziyetini değiştirmeden gelişir. Şehre geldiğinin dördüncü ayında, Dörtyollu Nazife’nin “çıkalım,” davetine, o ne evet demiş ne hayır demiş, ipe un sermiştir!


Enstitünün ikinci sınıfında okurken Osman’ın at oynattığı diyarın, tek katlı, kırmızı tuğladan yapılmış evlerin, Bizans-Osmanlı armonisi şehrin ve sokakların beyleri, mahallelerin Kurtuluşunda oturan şiir sesliye tutuluvermez mi… O ilk göz ağrısı değildir, ama böylesi hiç olmamış, o başkadır, o, hakikaten başkadır. O ne pembelisi ne biz seninle teneffüslerde birlikte gezsek diyen dost yüzlüsü ne Dörtyollu Nazife’si ne de muz diyarının hançereden konuşmalı Nigar’ı… O, Osman’ın at oynattığı diyarın şiir seslisidir.


Bir gün köy enstitüsü aşığı abisi,

“İyen seni Adapazarı’na götüreyim, böyle aylak aylak gezip durma!”

“Tamam, olur, yalnız benim param yok, fakat iyi bir yol yoldaşı olurum, bel altı, bel üstü fıkralarımla; zeytin silkmeye giderim ekmeğim senden!”


“Olmasın iyen paran pulun, birlikte yer, birlikte içeriz; sen tamam de gerisi benden!”

Zeytin silkmek deyince, zeytin ellerinin mitolojik dağı İda’nın doğasına, kurduna, kuşuna, börtü böceğine tecavüz eden katillerine lanet okuyarak, İda’nın eteklerinde kışlayan Ahmet Can’a da bin selam olsun deyip Şiir seslisinin sesi yankılanır birden kulağında kırk yıl sonra!


Köy enstitüsü aşığı abisi ile Osman’ın at oynattığı düzlüklerinde kurulan mahallenin Kurtuluşuna, sokakların Beylerine, numaraların 33 üne. Fakat şeytan bu ya tesadüf ettirmez! Tesadüf edemeyince de şiir sesliyi görme heyecanı kuş olup uçup gitmiştir düzlükleri çevreleyen kızılçamlarla örtülü tepelere.

Günün her saatinde, her dakikasında, bir insan için bir sevda yaşanır mı? Yaşıyordu o, kimle sohbet etse, hep onunla sohbet eder gibiydi. Şiir seslinin çekik gözleri bir an bile gitmiyordu gözünün önünden. Hiç olmadı Şiir seslinin “can arkadaşa,” diye verdiği siyah beyaz fotoğrafı oturturdu karşısına birden. Sonra kalın oduncu parmakları seyrek kumral saçlarına tarak olmaya başlardı, hayalen. Bütün geceleri bu siyah beyaz fotoğraflaydı, onunla yatar, kalkardı. Arkadaşlarıyla “işçi sınıfı, burjuva devrimi, proletarya diktatörlüğü, faşizm… gibi” kavramları konuşmak sıkardı onu. O, öyle bir bağlanmıştı ki, tarifi imkânsız, sanki kırk katlı zincir, her katı İsveç çeliği. Günün her saatinde, kimin kimsenin olmadığı yerlerde adını haykırırdı yüz kere, bin kere! Bu nasıl bir tutku, bu nasıl bir sevdaydı; bu aşk maşk değildi, bu başka bir şeydi, adı ne kitaplarda ne lügatlerde vardı. Böyle bir şey, belki klasik halk hikâyelerinde olurdu olmasına da onlarda anlatıla anlatıla, kim bilir kaç kez değişmiştir. Bu aşk ne Arzu ile Kamber’de ne Ferhat ile Şirin’deydi. Onların aşkları, halk âşıklarının sazında, telinde efsaneleşmediğinden gariptir! Onların aşklarında aşığın sazı sözü olsaydı, biri Leyla, biri Mecnun olurdu. Olurdu olmasına da bu Mecnun, o Mecnun gibi değildi, bu Mecnun kibirli. Bu Leyla o Leyla değil, bu Leyla kaymakam koruması Hasan efendinin kurabiye çocuğu!


İnsan, günün her saati, her dakikasında karşılık bulmayan sevdasını yek başına yaşayıp durur mu, bunun bir bedeli olmalı değil mi, bunun bedeli olacaktır; ama nasıl?

Mevsim kıştır, cüce şubat ayı, vicdansız geçmiştir. Yaman geçen cüce ay, insanları kapatmıştır evlerine. Tencerelerine koyacak bir şey bulmada derdi olmayanlar için sorun değildir bu; lakin tencerelerinde aş yerine, dert kaynatanlar için çok şeydir. Ne demiştir, koca yürekli Âşık İhsani:


“Açlığa neyse ya, soğuğa dayanamadım, tabutluktan bir tabut çalıp yakacağım, Allah affetsin!”


Bir yanıt, bir karşılık olamamışlar birbirlerine, karşılık olamadıkları gibi, “atı alan Üsküdarları aşıp gitmiştir!” Yıllar böylece geçip giderken, Şiir sesli başka birine, o da başka birine yar olup birleştirmişler hayatlarını … Yıllarca, dura dura öfkeye dönen sevda, gün geçtikçe mayalanmış, mayalandıkça keskinleşmiş, keskinleştikçe sirkenin keskini gibi yiyip bitirmiş her ikisini de. O hayalen bir hançer, zümrüt bir hançer almış eline, “bununla, bununla alacağım canını, ölümü sıradan, adice, olmamalı; kıymetli, çok kıymetli bir şeyle olmalı,” diye söylenir durur kendi kendine!

Yanına yoldaş olmamış ya Osman’ın at oynattığı düzlüklerin Şiir seslisi, olmamış olmasına da yalnız, dizelerine ilham olmuş, ona sebep boyuna üretmiş! Onu aramış, Sabit Hocalı batı edebiyatı derslerinde. Kararım karar demiş, Zümrüt kalkmalı hançerle canını almayı koymuş kafasına! Artık bundan sonra ne rüyasına ne hayaline girmesine izin vermeyecektir, Osman’ın at oynattığı diyarın, Şiir seslisine. Vadesi dolmuştur, bundan sonra onun tüketeceği oksijeni, hak edilmiş sevdalara dağıtacaktır. Onun sevdasıyla yaşlanmak, onun sevdasıyla yaşamak istemiyordu artık, vakit tamamdır. Acem ellerine gidip zümrüt kakmalı bir hançer alacak, Azrail’i olacaktır onun! Zümrüt kakmalı hançeri nasıl alacak, Acem ellerine nasıl gidecektir, uçağa binmek, ölmek demektir onun için, ne yapacaktır… Bir zaman öylece kalakalır, sonra birden yerinden sıçrayıp “tamam,” der!


“Dilek, evet Dilek!”


Dilek arkadaşı Tahran’a gidecek, kadın davranışlarına dair Tahran Üniversitesinde bir konferans verecek, muhalif, yandaş kadın temsilcileriyle görüşmeler yapacaktır.

“Dilek, yoldaşım, senden bir acem hançeri istiyorum İran’a gittiğinde, zümrüt kakmalı olsun, dünyanın en değerli zümrüt kakmalı hançerleri orada yapılıyormuş; işte ondan istiyorum, paranın hiç önemi yok!”


Dilek’in cebine yüklü miktar İran tümeni koyar “en iyisini, en pahalısını istiyorum; unutma, bu iyiliğini hiç unutmayacağım!”


Dilek, İran’daki kadın davranışları ile ilgili konferanslar verir, incelemeler yapar. Fakat kafasında zümrüt kakmalı hançer vardır. Onu bulmak kolay bir şey değildir, epey uğraşıdan sonra zümrüt kakmalı hançeri bulur, satıcının istediği parayı verir. Meselenin birinci aşaması tamadır, şimdi ki aşama hançerin gümrükten geçirilmesi meselesi. Tesadüf bu ya gümrük kapısından geçerken temiz yüzlü, aydınlık bakışlı bir memur, “kadınlar yanlış bir şey yapmaz, buyurun geçin,” deyince tonlarca yükten kurtulmuş olur...

Dilek,

“Buyur arkadaş, yoldaşlığımızın hatırına sıkıntıya katlandım, ne için bu hançeri istedin, koleksiyoner misin sen?”

“Boş ver Dilekçim, bu iyiliğini hiç unutmayacağım, karşılığında canımı iste veririm, bugün benim, yarın senin; al canımı fedadır sana!”

“Neden yarın, bugün desem, olmaz mı?”

“Boş ver, sebebini beni ziyarete gelince anlatırım!”

“Bilmece gibi konuşma, ne demek istiyorsun, hiçbir şey anlamadım!”


Dilek şaşkına dönmüştür, ne demektedir, ziyarete gelince öğrenirsin, ne ziyareti, şimdi bir şey sorma…gibi gizemli konuşması… Dilek korkmaya başlamıştır, yoksa bu hançer… İyi de neden zümrüt hançer, neden Acem hançeri? Düşündükçe yeni yeni sorular peşi sıra sıralanır kafasında. Korkmaya başlar Dilek. Aslında o, bir karıncayı bile incitecek biri değildir, onun bugüne kadar hiçbir arkadaşını kırdığına kimse tanık olmamıştır. Bir seferinde arkadaşlarıyla birlikte bir servis ayarlamışlar. O,


“Bu yaştan sonra ne servise binerim ne servis beklerim, ”diyerek kimseye bir şey bilgi vermeden arabasına binip gitmiş işine. Gitmiş gitmesine de arkadaşları onu durakta epeyce beklemiş! İş yerine gelince Nalan Hanım:


“Bir dakika arkadaş, sen kimsin ya, onca insanı hangi hakla bekletiyorsun, ayıp değil mi?”

Fakat o, bir şey söylemeden, “İyi günler,” deyip yürüyüp gitmiş!

Nalan Hanım, buna sebep çok üzülmüş, bir gün sonra,


“Ne olur beni affet arkadaşım, özür dilerim, ne olur kusura bakma!”

İşte öyle sabır taşı gibi biridir o. Dilek’in getirdiği Acem hançeri ile bir cinayet işlemiş olabilir mi, o da bu cinayete ortak olmuş olmaz mı, hiç yoktan cezaevine girmez mi?

Düşündükçe delirecek gibi olur Dilek, yerinde duramaz, yataktan kalkar, yatak odasının balkonuna çıkar, sigara üstüne sigara içer; fakat rahatlayamaz. Gecenin bu saatinde ona gitse, sen ne demek istedin, açık açık konuş,” dese bir şey öğrenebilir mi… Düşünmekten, korkudan, beyni çatlayacak gibi olur. Düşündükçe sigara içer, sigara içtikçe, ağız zehir gibi olur, tütünün acısı, ağzının içini leş gibi kokutmuştur!

“Yarın canımı iste, hemen veririm, bugün olmaz ama,” demişti. Neye sebep böyle demiş olabilir …” Sorular, sorular…


Gönlünü, aklını, benliğini alıp giden Osman’ın at oynattığı diyarın Şiir seslisini, aklına getirmemenin yollarını çok düşünür; fakat yapamaz, yapamadığı gibi yolda, belde, işte, dağda, bayırda, her yerde durmadan adını sayıklar. Hele, kimi kimsenin olmadığı yerlerde cini gelesiye adını haykırırken, unutmaya ant içtiği zamandan beri dağlara, taşlara, ağaçlara, çiçeklere, börtü böceğe, “Şiir sesli öldü, Şiir sesli öldü,” diye diye gönlünden silip atmanın, yok etmenin provalarını yapmıştır. Moda tabirle totem yapmıştır, kırk sefer, yüz kırk sefer! Hani birine, “kırk sefer bir şey dersen, sahi olurmuş,” derler ya, o da bunun sahi olması için boyuna dağlara taşlara “Şiir sesli öldü, Şiir sesli öldü,” diyerek toteminin er geç hakikat olacağına inandırmaya çalışmıştır kendini.


Şiir sesliyi, yüreğinden, benliğinden silip atmayı beceremeyince, polisiye filmler, insan öldürmenin böcek öldürmekten farkı olmadığını işleyen filmler izlemeye, polisiye kitaplar, Agahta Ciritsine, Ahmet Ümit okumaya başlamıştır. Bir ay, üç ay, altı ay; sonra bir gün Ahmet Ümit’in Sultanı Öldürmek adlı eserinde Fatih Sultan Mehmet tuğralı mektup açacağı ile tarih profesörü Nükhet’in öldürülmesi hikayesini okuyunca şimşekler çakmıştır beyninde…


“Buldum, buldum,” başına elma düşünce yer çekimini bulan Newton’un “buldum, buldum,” diye yerinden doğrulması gibi, o da bağıra bağıra Fomara’dan, Altıparmak’a, Kültürpark’a, Meşeli Tepe’ye, aşağılara doğru koşar.


“Şiir seslimin ebediyete intikali seçkin olmalı, o kırılır diye sevmesine doyamadığı, kaybederim diye içinde, yüreğinin gözesinde yaşattığı sevdasını yalnız başına yaşamıştır. Böyle bir sevdalının ölümü, öyle sıradan olmamalı der, böyle bir sevdalının, adi bir metal parçasıyla, serseri bir kurşunla, ya da görgüsüzlerin sedef kaplamalı tabancalarından çıkan şerefsiz bir kurşundan ölmesi gibi ölmemeli! Onun ölümü asil olmalı, ulaşılmaz, benzersiz olmalı...” der!


Dünyanın en güzel hançerlerinin Acem diyarında yapıldığını okumuştur bir yerlerde, ya da duymuş mudur, çok da emin değildir. Dilek’in Acem ülkesinde kadın davranışları ile ilgili bir konferans vereceğini hatırlayınca sevindik delisi olmuştur. Nasıl olsa Dilek’in onu kırmayacağını bilmektedir…

“Kurt dumanlı havayı sever,” demişler ya eskiler. Çok bulutlu, sonra çok yaman yağmurlu bir günde, deniz rıhtıma doğru dalgalarını gönderir, yağmur rüzgârın kuvvetiyle sağa, sola, öne, arkaya dans eder gibi bardaktan boşanırcasına yağar. Yağmur damlaları göğün yükseklerinde Romen jimnastikçi Nadia Comaneci gibi şekilden şekle girer, kıvrılır döner, sonra bir ok gibi yere çakılır. İnsanlar evlerine çekilmiştir, sokakları, yolları yağmur esir almış. Sokakların sahibi kedilerin köpeklerin bazıları saçak altlarına, saklanırken bazıları da Ekrem başkanın yaptırdığı barınaklardadır.


Adam, üstünde hâkî yeşilden kalın meşin bir yağmurluk, ayağında sarı renkli, bir inşaatçı çizmesi, başında siyah bir bere, siyah berenin üstünde de yağmurluğun meşin başlığı vardır. Yavaş, kararlı adımlarla, sırtını Meşeli Tepeye yaslamış bahçe içindeki iki katlı eve doğru yürümeye başlar.


Adam evin çevresinde epeyce dolaşır, sonra meşe ağaçlarının yanına gelince, meşe ağacının gövdesini sarmış, karıncalara bakar saatlerce. Mahallenin kedisi, köpeği ile arkadaş olmuştur gide gele. Öyle demezler mi, “çocuk ile köpek kendini seveneymiş meyli! Onun geldiğini gören köpekler başlarını kaldırır, karınları aç olmadığından tekrar yere koyup uyumaya devam eder. Görünürlerde kimse yoktur, bahçenin demir kapısını ses çıkartmadan açar, arka pencerenin plastik doğramasını zümrüt hançerle ses çıkarmadan açar, yavaşça bir gölge süzülüp ayak uçlarına basa basa evin iç bölümlerine doğru ilerler. Şiir sesli evde yalnızdır, kocası Muhammet, oğlu Orhan’ı almış birlikte kayınvalidenin evine gitmiştir.


Şiir sesli salonda televizyondaki yemek programı izlemektedir. O da toplum çoğunluğu gibi absürt programlara takılmaya başladığı gibi programların fanatiği bile olmuştur. Ses çıkarmadan salon kapısından içeri girip karşısına geçer. Bir zaman konuşmadan, öfke dolu, özlem dolu gözlerle bakarlar birbirlerine. Zümrüt Hançerli Adam konuşmaya çalışır, tek kelime çıkmaz ağzından. Bir zaman birbirlerine bakarlar, sadece bakarlar; sonra aynı anda gözlerini salonun meşe parkelerine, meşenin diri damarlı silistre edilmiş ve yeni cilalanmış parkelerine çevirirler. Sonra Dilek’in Acem ellerinden bin bir zahmetle getirdiği zümrüt hançeri belinden çıkaran adam, şiir seslisine yaklaşır, yaklaşır ve birden sayısını bilmediği sayıda Allah yaratmış demeden sokup çıkarır. Çekik gözlü, şiir sesli aydan arı, günden duru, ilk göz ağrısı değildir; ama en aklı başında olduğu yılların sevdalısı, Osman’ın at oynattığı diyarların, kaymakam korumasının bir dediği iki olmayan küçük kızıdır!

Bir kez bile bir “ah” demeyen Şiir sesli, acı dolu gözlerle bakar sağa sola, sonra hiçbir şey demeden zümrüt hançeri batırıp çıkaran Adama nefretle bakar. İşte o an pişmanlıkların en hançerlisini yüreğinde hisseden adam, son pişmanlığın, insan olmasına yetmeyeceğini bile bile bu cinayeti işlemiştir.


Adam, Çekik gözlü, Şiir seslinin açık kalan göz kapaklarını kapatır. Kendi ölümü planda yokken, Şiir seslinin kanına karışsın kanım deyip zümrüt hançeri kendine sokar. O da ah demeden kan içinde yanına düşer, bu cihanda yan yana gelemeyen iki ihtiraslı beden ahret yolunda değerler birbirlerine…

34 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

KAR

Comments