top of page
1/1074

ŞAH HATAYİ (ŞAH İSMAİL)

Niyazi UYAR

*


Pir Sultan Abdal, Şeyh Bedrettin, Neşet Ertaş, Aşık Mahsuni Şerif ve Sabahat Akkiraz ile başladığım “Portreler” yazı dizisine Hatayi ile devam ediyorum.


Eğitimli bir arkadaş grubuyla edebiyata, siyasete dair sohbet ediyorduk Salihli Öğretmenevinde. Konuştuklarımızın hepsini yazacak değilim; fakat bir konuyu yazmak zaruret haline geldi. Neden zaruret haline geldi, anlatınca göreceksiniz.


Mekân Salihli Öğretmenevinin bahçesi, bilmem kaç asırlık çam ağaçlarının rüzgâr estikçe hışırdayan, hışırdarken yüreğimizi elimize veren büyülü bir manzaraya teslim etmiştik kendimizi. Konu nihayet benim yazın çalışmalarıma gelmişti. Dördüncü kitabımın adının “Türkiye Yazıları" ana başlığıyla, denemeler, portreler alt başlığı olduğunu söyledikten sonra, şu an üstünde çalıştığım konu Şah Hatayi söylemiştim. Fakat ona dair yeterli kaynak olmadığından çalışmanın yavaş ilerlediğini söylemiştim. O kim dedi, kendini ağırdan satan anlı şanlı emekli edebiyatçı! Şah Hatayi mi dedim, o Şah İsmail’dir, dedim. Gerçekten öyle mi, ilk kez duyuyorum dedi. Çalışmamı bitirince ilk olarak kendisi ile paylaşacağımı söyleyip bir mecburiyetin içinde bulmuştum kendimi. Eğer bir eksiklik olursa; lütfen bağışlayın!


Şah İsmail, Safeviliğin kurucusu Şeyh Safevi’nin altıncı kuşak torunudur. O Alevi- Bektaşi kültüründe hakikaten önemli bir yere sahiptir. Pir Sultan Abdal ile birlikte Alevilerin yedi ulu ozanından biridir. O, Hacı Bektaşi Veli’den sonra Anadolu Alevilerinin en yücelerinden biridir. Otuz yedi yıllık ömrüne sığdırdıkları bir efsaneden çok ötedir. Osmanlı’nın saray sofralarında Osmanlıca şiir okumak modadır, hatta anlaşılması imkânsız şiirler yazmak, bir ayrıcalık olarak kabul edilerek, takdire şayan bir meziyettir(!)


İmparatorluğun resmi dili Arapça, Türklerin kullandığı dört alfabeden ve en uzun süre kullandığı alfabedir.


Türkü okumak, aşıkların sesinde, sazının telindedir. Şu gerçeği unutmadan hemen yazayım, biliyor musunuz, bu aşıklar olmasaydı Anadolu’da Türkçe diye bir dil yaşıyor olur muydu? Millet olmanın vasıflarından belki en önemlisi, dil birliğidir. Peki bu aşıklar şiirlerini, deyişlerini Türkçe söylemeseydi, bugün ne ile karşılaşabileceğimizi hiç düşündük mü, bu aşıklara, minnet borçluyuz. İşte Şah İsmail de onlardan biridir. Onun şiirleri duru Türkçedir, o Türkçe şiirler yazan Yüce bir Türk hakanıdır. Yazık ki tarih onu bize Türk’ten öte bir hain olarak belletti ne acı, ne fena!


Alevi Bektaşi cemlerinde onun deyişleri, demleri, nefesleri on altıncı yüzyıldan beri aşkla söylenmektedir. Onun Alevilerin gönlünde kazandığı zafer hakikaten çok yücedir. O, on üç yaşında Safevilerin başına geçmiş, şiirleriyle Anadolu’daki Türkmenlerin gönlünde taht kurmuş hakikatli bir Türk hakanıdır. İşin acı tarafı Bir Türk devleti olan Osmanlı İmparatorluğunda; hatta yeni devlette gönüllerimizin baş tacı Cumhuriyette bile değeri anlatılmamış, anlatılmadığı gibi hain olarak genç beyinlere tanıtılmıştır; ne kadar acı değil mi? Yavuz ne kadar Türk’se, Şah İsmail o kadar Türk’tür desem yanlış söylemiş olurum belki! Irk temeline dayalı hiçbir anlayıştan yana değilim. Öyle bir hava vermişsem, lütfen affedin. Bir kere, Orhan Gazi’den sonra, Osmanlı padişahlarının annelerinin Türk olmadığını yazar kitaplar. Ben böyle bir tasniften ötürü hakikaten çok üzgünüm; fakat milliyet temelli bir anlayışı sabah akşam ısıtıp ısıtıp önümüze koyunca birileri, ben de böyle seviyesiz tartışmada kalem oynatmak mecburiyetinde kalıyorum. Beni tanıyan öğrencilerimin, arkadaşlarımın affına sığınırım.


Şah Hatayi adını duyan her Alevi Bektaşi bir huşu içinde elini göğsüne götürür, sonra aynı huşu ile ona niyaz etmenin bir işareti olarak ellerini dudaklarına götürüp “kalbimde,” demenin ritüelini yapar .


“Şah Hatayi’m özünü ırma,

Gerçeklerden gönlünü kırma,

Her Ademe sırrını verme,

Ali’ye selman olasın!”


Şah İsmail, tarih kitaplarında, tarih öğretmenlerinin anlattığı kadarıyla Osmanlı padişahı Yavuz’la Çaldıran Savaşı’ndan tanıdığımız bir Türk komutanıdır. O tarih kitaplarında, tarih öğretmenlerinin anlatımında bize hiç iyi anlatılmadı, ben bu tartışmayı bir kenara bırakıp Şah İsmail ile ilgili düşüncelerimi aktarmaya devam edeyim. Az önce dedim ya İmparatorluğun resmi dil Arapça iken Şah İsmail öz be öz Türkçe şiirler yazmıştır. Yine Osmanlı’nın saray sofralarında yapay dille şiirler yazan şairler korunup gözetilirken, kullandıkları dil Osmanlıcadır. Osmanlıca sadece yazı dilidir. Dünya dil ailelerine baktığımızda, Osmanlıca diye bir dil göremezsiniz. Osmanlıca nedir, o Türkçenin, Arapçanın, Farsçanın karışımı yapay bir dildir. Dil bir millete ait değil midir, tarihte Osmanlı diye bir millet var mıdır? Peki ne vardır, Osmanoğulları diye bir aile, peki bu ailenin adı Türk milletine ad olabilir mi?


Alevi Bektaşi edebiyatında, sazın çok önemli bir yeri vardır. Saz veya bağlama, ağıtların, çekilen çilelerin yasıdır, dilidir. Aşık, halkın acısını sazının telinde, sesinde dile getirir. İnsan hayatında su ve hava ne ise, Saz da Alevi ve Bektaşi için odur. Cemlerde saz eşliğinde seslendirilen nefesler ruhtur, ibadettir. Sazı çalan aşık da dededir, o eski Türk Kültüründe OZAN, BAKSI, KAM, ŞAMAN neyse, Alevi Bektaşi kültüründe odur. O, cemlerde dedenin hemen yanında baş köşede oturur, o aynı zamanda dedenin yardımcısıdır.


Şah İsmail’in 1486 yılında doğduğu söylenir. Babası Şeyh Cüneyt’in oğlu Şeyh Haydar’dır. Şeyh Haydar Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın kızı ile evlenmiştir. Söz arasında şunu da söylemek lazım. Akkoyunlu devleti de bir Türk devletidir, İran coğrafyasında hüküm sürmüştür.


Şah İsmail, küçük yaşta babasız kalmıştır. Akkoyunlu devletinin taht kavgalarından ötürü ilk çocukluk yılları hep gizlenmekle geçmiştir. Bu kavgalarda Şah İsmail’e destek veren grup taht kavgalarından galip gelince cezaevinden çıkarılmış, fakat can güvenliğinden endişe eden dayısı Yakup Bey tarafından gizlice kaçırılarak önce Şiraz’a, sonra da Lahican’a gitmesi sağlanmıştır. O, Lahican’a geldiğinde henüz daha onlu yaşlardadır. Onlu yaşlar derken o, on üç yaşında Safevi devletinin başına geçmiştir. Lahican onun kendini bulmaya başladığı yerdir. Lahican adeta bir tarikat merkezi olmuş, sevenlerinin ziyaretgahı haline gelmiştir. Yazdığı şiirler elden ele, dile dolaşmıştır. Ancak her ölüm tehdidiyle yaşamıştır. Ona sebep şiirlerini Hatayi takma adıyla yazmıştır. İşte Şah İsmail, Şah Hatayi olarak efsaneleşmiştir.


Şeyh Cüneyt, Şah İsmail’in dedesi olduğunu söylemiştik. O Türkmen aşiretleri arasında çok sevilen biridir. Kısa zamanda kendine bağlı binlerce müridi olmuş, taraftarlarının çoğalması Anadolu’daki aşiretleri, hatta Fatih’in babası 2. Murat’ı bile rahatsız etmiştir. O nedenle can güvenliği ve bir savaşın sebebi olmamak için oradan oraya gitmek zorunda kalmıştır. Akkoyunlu devleti kendine kucak açınca o topraklara yerleşmiştir. Şeyh Cüneyt bir savaşta okla öldürülünce yerine oğlu Şeyh Haydar geçmiş. Şeyh Haydar, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın kızı ile evlenmiştir. Yani Uzun Hasan Şah İsmail’in dedesidir. Şeyh Haydar bir silah ustasıdır. Top dökebilecek beceriye sahipken, top yerine müritlerinin kılıçlarını dövmüş, askerleri hep kılıçla savaşmıştır. Şah İsmail ile Yavuz arasındaki savaşta Şah İsmail’in askerleri kılıç kullanırken, Yavuz top ve ateşli silah kullanmaktan geri durmamıştır. Şah İsmail’in bu tavrı aynen Köroğlu’nun dediği gibidir, “Delik demir icat oldu, mertlik bozuldu!”


Şah İsmail iyi eğitim görmüş, şiir yazmaya küçük yaşta başlamıştır. Şiirlerinde kullandığı arı, duru Türkçe sebebiyle Anadolu Alevileri tarafından dergahlarda, cemlerde aşkla söylenen nefesleri dilden dile, ağızdan ağıza yayılmıştır. Mesela, Sabahat Akkiraz’ın sesinden şu deyişi dinlemek ne güzeldir.


“…Bugün dostlar bizde mehman Bugün canlar bizde mehman Hemi mehman, hemi de man Sen yardım et Şah-ı merdan

Kırklar meydanına vardım “Gel beri, ey can”, dediler İzzet ile selam verdim “Gel, işte meydan”, dediler…”


Bağlama ustası Arif Sağ’ın sesinden hala kanayan bir yaradır Kerbela, onun yasını dinlemek gerçekten insanın yüreğini acıtır:


“…Bugün matem günü geldi Ah Hüseynim vah Hüseynim Senin derdin bağrım deldi Ah Hüseynim vah Hüseynim Şehit düşmüş Şah-ı Merdan Şah Hüseynim can Hüseynim Kerbela'nın önü düzdür Geceler bana gündüzdür Şah Kerbela'da yalnızdır Ah Hüseynim vah Hüseynim…”


Bu ağıt hakikaten çok acıklıdır, Hazreti Muhammet’in sevgili torunu Hazreti Hüseyin ve beraberindeki yetmiş kişi, Muaviye’nin kan içici oğlu Yezit tarafından alçakça katledilmiştir.

Önceki paragraflarda Şah Hatayi deyişlerinin Anadolu Alevileri tarafından dergahlarda, cemlerde aşkla söylendiğini ifade ederken, eksik söyledik. Onun deyişleri, Balkanlarda, Bulgaristan, Romanya, Tunus, Cezayir, Irak, İran, Azerbaycan… geniş bir coğrafyada söylenmektedir…


Osmanlı yönetiminde Türklerin horlandığını söyleyenler vardır. Bu söylemin ırksal mı, mezhepsel mi olduğunu söylemek daha derin bir tarihi araştırmanın konusudur. Ancak topu taca atmadan Osmanlı’nın kimi şeyhülislamlarının ne düşündükleri, ne söyledikleri insan bunu da der mi dedirtiyor. Mesela, Ebu Suut, Anadolu’da Alevileri katledenin gazi, Alevilerce öldürülenin de şehit olacağını, kadınlarının, mallarının helal olduğunu söylemiştir. Osmanlı yönetiminde Türkler yalnızca savaş zamanında hatırlanarak askere çağrılırdı. İşte bu dönemde kendilerine değer veren onlara kucak açan Şah İsmail’e meyil vermiş ona koşmuşlar; fakat Osmanlı buna izin vermemiştir.


Şah Hatayi, 1524 yılında 37 yaşında vefat etmiştir. O, derisi yüzülen Nesimi gibi, dara çekilen Pir Sultan Abdal gibi, Türk edebiyatının büyük ozanı Fuzuli gibi, deyişlerin nefeslerin ruhu Kul Himmet gibi adı saygı ile anılan ruhani bir liderdir. Tarafsız tarihçilerin(!) tahriki ile Şah İsmail’in Şah Hatayi olduğunu bilmeden ona beddua eden yüzlerce Alevi vardır belki.

Tasavvuf edebiyatı ile ilgili az çok mürekkep yalayan, kulaktan dolma da olsa bazı bilgilere sahip olanlar vardır diye düşünüyorum. Tasavvufun, insanın kendi varlığından sıyrılarak, gerçek varlığa, Tanrı varlığına ulaşması olduğunu öğrenmiştik edebiyat derslerimizde. Tasavvuf, ruhu terbiye etmektir, dünyevi şeylere temayül etmemektir.

Bugün Türkçe diye bir dil dinsel terminolojiye rağmen yaşıyorsa, kim ne derse desin, bunun gerçek kahramanları Alevi ozanların Türkçe çalıp söylemeleri olduğu gerçeğinin bir kez yazıp altını kalın çizgilerle çizip düşüncemizi somutlaştıralım: Mesela 16. Y.Y. en büyük şairi olarak kabul edilen Baki’den bir beyit:


“Tîgin adem diyânna râșen tarîkdir A'dâ-yi dîni durma kiliętan geçir hemân!”


Yani: Senin kılıcın ölüm ülkesine giden parlak, aydınlık bir yoldur; din düşmanlarını, durma, hemen kılıçtan geçir! (Kanuni Sultan Süleyman için diyor!)




Bir de Taşlıcalı Yahya’dan bir beyit

“Dâr-ı dünyâ delü gönlüm gibi vîrân olsa Ne cihân olsa ne cân olsa ne hicrân olsa”


Yani: Dünyâ evi deli gönlüm gibi vîrân olsa; ne dünyâ olsa, ne can olsa, ne de ayrılık olsa.


Aynı yüzyılda yaşamış, Şah Hatayi ve Pir Sultan Abdal’da örnekler:


“Şah Hatayi'm ölmeyince, Tenim turap olmayınca, Dost dosttan ayrılmayınca, Dost kadrini bilmez imiş!”


“Sarı tamburadır adım, Göklere ağar feryadım, Pîr Sultan'ımdır üstadım, Ben anın'çin inilerim!”


Hangi şiirleri anladık diye sormamıza gerek var mı? Lütfen yanlış anlaşılmasın, bir edebiyat öğretmeni olarak ne Baki’yi ne Nedim’i ne Nefi’yi ne de Taşlıcalı Yahya’yı reddettiğim falan yok. Bu şairler de bizimdir; fakat kullandıkları dil budur, işte ben onu söylüyorum. Bu şairler saray sofralarında baş tacı edilirken, halk ozanları hakir görülmüştür. Hakir görülen şairinden öte kullandığı dil, bizim dilimizdir, halkın dilidir.


Çaldıran Savaşı’nın galibi Yavuz’dur. Şah İsmail bu savaşta yenilmiştir. Fakat ordusu tamamen yok olmamıştır. Şah İsmail, Çaldıran’dan sonra 1524 yılında 37 yaşında genç yaşta iç kanamadan ölmüştür. Kurduğu devlet Alevilerin ilk ve son devletidir. İslam coğrafyasında başka Alevi devleti olmamıştır. Anadolu Türkmenleri kendini çok sevmiş, onu sığınacakları bir liman olarak görmüş, onun başarılarından tarifsiz kıvanç duymuşlardır. Fakat tekniğe, yenliğe açık olmayınca yenilgi kaçınılmaz olmuştur. Hiç topa, ateşli silahlara karşı kılıçla savaş olur mu?


Safevi devletinin kurucusu son hakanı Şah İsmail’in askerleri, taraftarları ona gönülden bağlıdır. Yavuz’un ve Şah İsmail’in askerlerinin liderlerine bağlılıklarını karşılaştıran bir örnek şöyledir. Çaldıran Savaş’ında Yavuz’un askerleri savaş sırasından savaşın uzamasına sebep Yavuz'un otağını ok yağmuruna tutar. Bunun üzerine Padişah Yavuz, otağından çıkıp askerlerine,


“Savaşmak istemeyen geri dönsün, karısının dizinin dibinde otursun, ben bir başıma savaşırım,” der ve kılıcını çekip atını Şah İsmail ordusunun üstüne sürer.


Şah İsmail askerlerine dair anlatılan ise, savaşı kaybeden Şah İsmail ordusunu geri çekerken Yavuz’un askerleri onu yakalamak için ileri atılır. Şah İsmail sıkışmıştır, tam yakalanacağı sırada bir komutanı atını geri çevirip arkalarından gelen askerlerin üstüne sürer ve kendisinin Şah İsmail olduğunu söyler. Bu esnada Şah İsmail uzaklaşmış ölümden, esir düşmekten kurtulmuştur. İşte iki tarafın askerlerinin liderlerine bağlılık örneği. Diyeceksiniz ki, madem bu kadar bağlı da neden yenildi. Daha öncede ifade ettik. Bu savaşta Şah İsmail’in askerleri yalın kılıçla savaşırken, Yavuz’un askerleri ateşli silah ve top kullanmıştır.

Yazımızın sonuna geldik. Özet geçecek olursak,


1-Şah İsmail Safevi devletinin ilk ve son başkanıdır,

2- Osmanlı İmparatorluğunun resmi dili Arapça iken o Türkçe şiirler söylemiştir.

3- O, Anadolu Alevilerinin Bektaşilerinin gönlüne taht kurmuş, çok sevilmiştir.

4- Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın torunudur.

5- 37 yıllık ömrüne üç eser sığdırmış, çalışkan bir devlet adamıdır.


Eserleri:

a) Şah Hatayi Divanı: Hatayi’nin en önemli eseridir. Alevilikle ilgili siyasi, tasavvufi konuları “gazel, kaside, kıt’a nazım biçimleri ile birlikte hece ölçünü kullandığı nefesler, demler yazmıştır.

b) Nasihatname: Hatayi’nin dini konulardaki görüşlerini anlattığı öğüt mahiyetindeki 184 beyitlik küçük bir mesnevidir.

c) Dehname: Azerbaycan edebiyatında mesnevi türünde yazdığı şiirdir.

Şiirlerini seslendiren sanatçılarımızın başlıcaları: Sabahat Akkiraz, Arif Sağ, Hüseyin- Rıza Albayrak, Erkan Oğur, Nazlı Öksüz, Ali Ekber çiçek… daha onlarca sanatçı!


Ruhu şad olsun, Türkçemizin yaşamasına, bugünlere ulaşmasına vesile olduğu için halk şairleri birlikte teşekkür ederiz!


122 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments