İkiyüzlüler Yürüyüşü


İlkokul öğrenciliğim yıllarında, ulusunun yazgısını değiştiren ve değişimin sürmesi için ilkeler koyan büyük insan Atatürk’ün bedensel diriliğinin zamansız sona ermesi gündeme geleceği için sevmezdim kasımları. Zaman ilerleyip bilinçlendikçe, onunla ilgili törenlerde ikiyüzlü davranışların arttığını gördükçe; ilkelerini benimsemeyenlerin, ilkelerini bilmeyenlerin benimsiyormuş gibi, biliyormuş gibi davranışlarıyla karşılaştıkça, sevmezliğim başka bir akakta süregeldi. Görünen o ki; süregidecek.


Geçmişte, seçim bölgelerinde, dinsel bir yönetim şeklini özleyen seçmeninin özlemlerini meclise taşıyanların yüreklerine şalvar giyip, beyinlerine sarık dolayarak Anıtkabir’e doluştuklarını biliyoruz. Bugün, yasaların ve gizli açık otoritelerin baskısıyla sinmiş olan, Atatürkçü görünen; ama el altından da, yandaşlarına: “Dereyi geçinceye kadar dayı diyeceğiz; sesinizi çıkarmayın, sabırlı olun!” diyenlerin var olduğunu bilmeyen yoktur. Onların, eylemlerini açıkça ortaya koymalarını önleyen yasalar, yıllar yılı Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetsel erki oldu. Milli Eğitim Temel Kanunu’ndan TBMM iç tüzüğüne dek, her yasanın, her tüzüğün, her yönergenin Atatürk ilkelerine yer verdiği, Atatürk ilkelerinin, yasaların, yönetmeliklerin, yönergelerin olmazsa olmazı olarak belirlendiği görülmektedir. Yıllar yılı, en küçük bir resmi törende, Atatürk ilkelerinden yuvarlak sözler düzeyinde de olsa söz etmek gelenekleşti neredeyse. İlköğretim düzeyindeki okullarda denetçiler, öğretmenlerin yıllık planlara Atatürkçülük ile ilgili notlar düşüp düşmediklerine bakıyor. Neredeyse öğretmenlerin tümü öğrencilere tutturdukları defterin başına İstiklâl Marşı’nı ve Atatürk’ün Gençliğe Seslenişi’ni yazdırıyor. Sekiz dersi varsa öğrencinin sekiz kez bunların ayrı ayrı yazımı; böylece Atatürkçü oluyor öğrenciler (!..) Yıllar yılı, devletimizin temel ilkesi, yaşam biçimi kabul edilen Atatürkçülüğü yaymak, bu konuda bilinçli kuşaklar yetiştirmek için, en uzak köyden, en büyük kentteki kuruluşlara paralar akıtılıyor, bu yolla insanlara ek ödenekler ayrılıyor. Ülkenin geleceği açısından kuşkusuz daha da ödenek ayrılmalı, daha da insanın işgücünden, bilgisinden yararlanılmalı.


Yine kasım aylarından birindeyiz; 10 Kasım 2002.

Avrupa kapılarına kılıçla değil, bilgiyle, ekonomiyle, sanatla dayanmaya çalışıyoruz. 1930’larda “Milletler Cemiyeti”ne “Lütfen, bize onur verir misiniz?” diye çağrılan Atatürk Türkiye’sinin meclisi bugün el etek öpüyor. Atatürk’ün tekke ve zaviyelerin kaldırılması, vakıfların yararlı kuruluşlar adı altında yeniden düzenlenmesi yasalarına inat olsun diye “vakıf” adı hortlatıldı Atatürkçü (!) Kenan Evren’in “dernek” sözcüğüne sıcak bakmayışı nedeniyle. Körpe çocukların, dinsel törenlerde, cennet vaadiyle oralarına buralarına şişlerin batırılması sürüp gidiyor. Milyonlarca insan, üstelik üniversite bitirmiş insan, nereden geldiği, ne olduğu, ne bildiği belli olmayan insanların tarikatında ülkenin siyasal geleceği için hazırlanıyor. Ülkenin insanını dinsel yönden aydınlatsın, onları dinsel sömürgenlerin pençesinden kurtarsın diye kurulmuş olan Diyanet İşleri Başkanlığı’na karşın, ülkenin dinsel bilinçlenmesini tarikatlar sağlıyor. Diyanet, işler kızıştığı zaman ortaya çıkıp bir iki söz etmekle yetiniyor, yine kabuğuna çekiliyor. Bir de inanan insanlar arasında sadece bir mezhebi tutarak, vatandaşlar arasında dinsel gerilim oluşmasına yol açıyor.


Atatürk’ün, ölümü anında bile “Aman dil!” diyerek Türk dilinin özleşmesine ve gelişmesine verdiği önem ortadayken, Türkçemizi kuşatan yabancı diller çemberi giderek daralmaktadır. Sözün özü, tüm Atatürkçü yasa ve yönetmeliklere karşın, ülkede eğitim ve yönetimi elinde bulunduranlar kendi rejimini boğazlayan insanlar yetişmesine ya kucak açıyor ya da göz yumuyor. Başka bir deyişle, Atatürk’ün gençliğe seslenişindeki “gaflet, dalalet, hıyanet” kavramları sürekli gündemde; ama Türkiye Cumhuriyeti’nin emanet edildiği gençlerden en küçük toplu tepki bile gelmiyor. Gençliğe Sesleniş’i de Bursa Nutku’nu da rafa kaldırmışlar. Atatürk ilkelerinin ana öğretisi, “Her şey halk için; halkın mutluluğu, halkın esenliği ve topluca çağdaş uluslar düzeyine çıkmak ve onları da aşmak” olduğu halde halkın temsilcilerinin büyük bir çoğunluğunun, halkın yaşamsal sorunlarına, TBMM’de bulundukları zaman içinde, küçük de olsa çözüm aramak yerine öncelikle kendi çıkarlarını düşündükleri Ağustos, Eylül ve Ekim 2002’nin toz dumanı daha yere inmedi.


Evet, yine kasım aylarından birindeyiz; 10 Kasım 2002. TBMM’de halkın karşısına çıkıp namus ve onurları üzerine ant içip Türkiye’nin dününden ve bugününden sorumlu olanlar, onların atadıkları, Anıtkabir’deki törenler başta olmak üzere ülkenin her yerinde Atatürkçü kesilecekler. Söz verecekler Atatürk’e yeniden. Onun ilkelerine bağlı oldukları, ilkelerini yaşatacakları yalanına sarılacaklar. Böylece, Türk çocuklarına Türk gençlerine, yanlış bir Atatürkçülük görüntüsüyle kötü örnek olacaklar.


Erdoğan Çeşmeli*, 10 Kasım l996’da, ABD, Columbus, Ohio’da Ata’yı anma gününde yaptığı uzun konuşmada, İzmir Suikastinin birinci, ondan sonraki, yönetim erkini elinde bulunduranların davranışlarının da ikinci suikast olduğunu ileri sürmektedir. Çeşmeli, konuşmasının sonuç bölümünde şöyle seslenmekteydi en üst düzeydeki katılımcıların karşısında : “ ... İkinci Mustafa Kemal suikastinde değişik cephelerde ortaya koyduğumuz cabalar birer birer meyvesini vermektedir. Her alanda ülkece, çağımızın gerisinde kalarak amaçladığımız hedefe doğru adım adım ilerlemekteyiz. (...) Eğer bir gün suikastimizi engellemeye çalışanlar olursa, girişimlerimize devam etmek için, içinde bulunacağımız durumun olanak ve şartlarını düşünmeyeceğiz. Bu olanak ve şartlar çok elverişsiz olabilir. Ama unutmayalım ki, dünyada her zaman bizlere yardımını esirgemeyecek, başka ülkelerdeki benzer suikastlere yardım etmekte olan deneyimli dostlarımız olacaktır. Zaten suikastın bir parçası olarak, yurdumuzda işbaşında bulunanlardan, aymazlık ve sapkınlık içinde olanlar bizimle işbirliği halindedir. Halkın geri kalanı da yoksulluk ve sıkıntı içinde ezgin ve bitkin duruma düşme yolundadır.”


10 Kasım 2002.

Dünyanın neresinden bakılırsa bakılsın durum böyle: 10 Kasımlarda, hesap veremeyeceğimi bildiğim için, Anıtkabir’in resmine bile bakmaya utanıyorum. Hesap veremeyecek olan yüzlerce insanın, yüzlerce büstün, heykelin önünde, Anıtkabir’in kutsal mozolesinde bazılarının başları dik durduklarını görmek yüreğimi hançerliyor. Bu ikiyüzlüler yürüyüşünde dizlerime inme iniyor. Bunun için sevmiyorum kasım aylarını. 15 Haziran 1926’da Atatürk’ün bedenini ortadan kaldıramayan anlayış, bugün düşüncelerini adım adım ortadan kaldırmanın yolundadır.


Siz, “Atatürkçüyüm!” diyenlere değil, gerçek Atatürkçülere bakın. Kaç kişi Atatürk ilkelerini özümsemiş? Kaç kişi bu ilkelerdeki etkenliğin ayrımında? Kaç kişi uyguluyor Atatürk ilkelerini ve uygulanması konusunda ödünsüz davranıyor; kaç kişi koltuğundan vazgeçebiliyor bu konuda, kaç kişi mal mülk, kelle korkusuna düşmeden yürüyor halkın önünde... kaç kişi, kaç kuruluş, kaç gazete ve kaç dergi?.. Buna bakın/ bu kaç kişiye. Yoksa, Atatürkçülüğü boğazlayan eller, yarın sizin boğazınıza dönecek.

*

KiMSE-SiZ DERGİSİ 1.SAYI, KASIM 2002

*

ÖNEMLİ:

KİMSE-SİZ DERGİSİNİN BÜTÜN SAYILARINI,YAZI ve YAZARLARINI GÖRMEK İÇİN BURAYA TIKLAYIN

*


*




mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA