top of page

Arama Sonucu

maviADA'ya DÖN

Boş arama ile 4493 sonuç bulundu

  • DİLİMİZ TÜRKÇE ÜZERİNE

    Bir milleti millet yapan kuşkusuz en önemli öge “dil”dir. Biz bir kişinin yüzüne bakarak onun ırkını milletini bilemeyiz ama yalnızca, evet yalnızca dilinden o kişinin hangi milletten olduğunu anlarız. Dil milleti millet yapan ana öğe olmasına karşın birçok yazar, çizerimiz dilimize özen göstermemekte; onu ilkel, basit, gelişmemiş olarak nitelemektedir. Daha doğrusu Türk Milletini, Türk halkını hor gördüğünden yabancı dillere meyletmektedir ki kendisinin de ne kadar önemli ve bilgili birisi olduğu ortaya çıksın. Bu dün Arapça Farsça idi. Yakın zamana kadar Fransızca idi. Şimdi ise İngilizcedir. Televizyonda Kanal 1'de yarışma programı var. Orada bir kelime Arapça Farsça ise bir şey demiyor. Ama batı dillerinden dilimize girmişse hemen yabancı kökenli olduğunu söylüyor. Yani Arapça Farsçayı yabancı saymıyor. Oysa Türkçe olmayan her kelime bizim için yabancıdır. Bununla dil ırkçılığı yapmıyorum. Kuşkusuz bütün diller arasında kelime alışverişi vardır. Ve Türk dili öylesine sağlam bir yapıya sahiptir ki yabancı kelimeyi dilimize uydurur da o kelimenin kökenini dahi unuturuz. Kar dolabı (gardrop), tireduvarı (tretuvar), başport (pasaport), alaman kabı (aliminyum), çamaşır (cameşur), merdiven (nardübend) gibi... Bütün bunlar bir yana Türk dilinin önemli bir özelliği de kısa, net, açık, yalın çarpıcı bir anlatıma sahip olmasıdır. Son yıllarda TV'lerin yaygınlaşıp sunucuların da ona bağlı olarak artmasıyla birlikte dilimizde korkunç bir yozlaşma ve yanlış kullanımlar arttı. Zira sunucu olmak için iyi bir dil eğitimi ve terbiyesi almak gerekli değildi. Güzellik yarışmalarında derece almak ön koşuldu adeta. Sulukule çingenelerinin, hünsaların, sosyete tortusu kadın -erkek fahişelerin istila ettiği programlarda Türkçemizi katlediyorlar. Bakıyorsun muhabir çok heyecanlı bir ses tonuyla ve çabuk çabuk: - Şimdi sayın seyirciler hemen olay yerine dönüyoruz. Hemen vatandaşa bağlanıyoruz. Hemen sizin görüşlerinizi alalım (Niye hemen, öğrenelim demek istiyor herhalde) Bir başka sunucu “Üç kişi gözlem altına alındı” diyor. (Gözlem rasat demektir.) Gözetim altına alındılar demek istiyor haspa. Son zamanlarda ise şu hastalık yayıldı: Operasyon gerçekleşti Başbakan ile filan başkan üç dakikalık bir görüşme gerçekleştirdiler Gerçekleştirilen görüşmelerden bir sonuç çıkmadı Heyetimiz uçağına binmeyi gerçekleştirdi Görüşmelerde uzlaşma gerçekleştirildi IMF başkanına yapılan ayakkabılı protesto olayının sunumlarından Protesto eylemi nasıl gerçekleşti. Bize anlatır mısın Protesto etme eylemi gerçekleştiren kişi yakalandı IMF başkanına tepkisini gerçekleştiren eylemci serbest bırakıldı. Sanığa 45 yıl ceza verilmesini olumlu karşılıyorum.(Ne demekse) Meclis başkanı bir kez daha yoklama gerçekleştirdi. Kuruluş yıldönümü anısına ağaç fidanı dikimi etkinliği gerçekleştirildi. Ağır ceza mahkemesi duruşmanın kapalı gerçekleşmesine karar verdi. TBMM’de filan tasarı AKP’nin oylarıyla gerçekleşti. Eyüp Camiinde gerçekleşen cenaze namazına katıldı. MHP’nin bulunduğu binada yangın çıktı. Çay ve kahveyi yemekten iki saat sonra tüketin. (için demek istiyor herhalde).Yani sanki edildi, görüldü, yapıldı …deseler olmaz. Bir başka kerli ferli adam çıkıyor. Adının önünde de Prof. Dr. var. Ben filan olayı çok çok doğru bulmuyorum diyor. Çok çok doğru bulmuyorsa çok doğru buluyor demektir. En azından doğru buluyordur. Oysa onun demek istediği ben bu olayı hiç doğru bulmuyorum. Kınıyorumdur. Aşk yaparken yakalandılar. Aşk kaçamağı yapmak onun da hakkı. Aşk gibi yüce ve yoğun bir duygu ancak böyle katledilir. Batıda duygu yoktur. Madde vardır. Dolayısıyla sevgi yerine cinsel birleşme karşılığı olarak aşk kullanılıyor. Konu nerden kaynaklanıyor. İngilizce düşünüp bunu Türkçeye çevirmekten ileri geliyor. Hatırlayalım. Tansu Çiller Hanım White Horse gibi düşünüp partisinin amblemine beyaz at demişti. Oysa amblemin adı Kırat’tı. Yıl 1970, Gazi Eğitim’de öğrenciyim. Tahsin Saraç ( ki ülkemizin en iyi Fransızca bilenlerindendir) Sartre’nin sevgilisine yazdığı bir aşk mektubunu Türkçeye çevirmiş ve başlığını şöyle koymuştu: Benim Dostum (Mon ami) Şiddetle itiraz etmiştim. Bir Türk genci sevgilisine benim dostum demez. Bebeğim, yavrum, canım sevgilim, hayatım, aşkım, tavşanım, küçüğüm, bir tanem….der ama asla “benim dostum” demez. Siz tutar da yabancı kelimelerin yerine aynen Türkçe karşılıklarını koyarsanız ortaya “Benim Dostum” gibi bir acayiplik çıkar. Oysa bunu bir Türk nasıl söyler diye çevirmelidir. Şimdi İngilizce çatırtadanlar İngiliz gibi düşünüp Türkçe anlatmaya kalkınca bu çamları deviriyorlar. Belki de ne kadar büyük bir sunucu konuşmacı olduklarını düşünüp şişiniyorlardır. Bir başka gariplik ise kısaltmaların okunuşundadır. Türkçe’de bütün sessizler seslendirilince sağına “e” harfi alır. “be,ce,de,fe,ke,le,ze….”gibi. Ben Saaaadetttin Tekkksooyyy Entivi İstanbul diye çığırıyor ekrana. Adını nasıl telaffuz ettiği ona kalsın ama NTV yi NeTeVe diye okumalıdır. Mehmet Barlas, Bekir Coşkun gibi ünlü yazarlarımız, Erdoğan Başbakan CeHaPe diye yazıp söylüyorlar. Niye.? Efendim Cumhuriyet Halk Partisi'nin kısaltmasıdır. O nedenle Ha diyormus. Peki kuzum o zaman niçin CuHaPa demiyorsun? Hele tüylerimi diken diken eden KKTC’yi okuyan spikerler KaKaTeCe demezler mi. Bir başka gariplik ise iki kişi ayrılırken birbirlerine: -Kendine çok iyi bak, gibisinden hala ne demek istediğini anlayamadığım bir veda sözü söylerler. Bir yere gidince insanlara hitaben, -Selamünaleyküm, Ayrılınca -Selamünaleyküm, Telefonda -Selamünaleyküm. Sanki dilimizde merhaba, günaydın, iyi günler gibi kelimeler yoktur. -Nasılsın -Allah razı olsun -Çocuklar Nasıl -Allah razı olsun -Filan işin oldu mu -Allah razı olsun Bu Türk konuşması değildir. Teşekkür ederim. Sağol. Ellerinden öperler. Eksik olma, dese günaha girecek adam. Her tarafı günah ve haram olanların sevap arayışı ve günah çıkartmasıdır aslında Özetle sunucuların, konuşmacıların, yazarların topluma öncülük edenlerin giyimlerinden kuşamlarına, kullandıkları sözlerden, yaşam biçimlerine kadar örnek olmaları gerekirken, özgürlük, rahatlık adına en fazla bunlar yozlaşıyorlar. Yarı cahiller de maymun gibi bunları taklit ediyor. Eskiden tıraşsız kravatsız bir toplam önüne çıkmak en büyük ayıp iken şimdi pejmürde, saçı sakalı birbirine karışmış, fanilası gözüken tipler göz sağlığımızı da ruh sağlığımızı da bozuyorlar. Kısaca bu insanlar toplam, azami 200 kelimelik bir sözcük dağarcığı ile günlük yaşamlarını sürdürüyorlar. Sonuç. Bir toplumun ekonomisi, ticareti, siyaseti, yönetimi dışa bağımlı ise kültürü de dili de ona paralel olarak bağımlı oluyor. Bir yanda İngilizce diğer yanda Arap Bedevi dili. Dilimiz yozlaşıyor. Milleti millet yapan temel öge olan dilimiz ve dolayısıyla insanımızın bilinci tutsak ediliyor. Dumura uğratılıyor... Bu konuda sayfalar dolusu örnekler vermek mümkün ama ...

  • Dilimiz Üzerine

    Dilimiz, konuşma dilimizden çok yazı dilimiz, yıllardan beri, yüzyılı aşkın bir zamandan beri durmadan değişiyor. Değişmesini bir dileyen oldu bir buyuran oldu diye değil, değişmesi gerektiği için, değiştirmek zorunda olduğumuzdan, içimizden duyduğumuz için değişiyor. Elimizdeki dille, dünden kalan dille, istediğimizi söyleyemediğimiz, istediğimiz gibi söyleyemediğimiz için değişiyor. Bu değişme, bir bakıyorsunuz hızlanıyor, çok kimseleri şaşırtacak, başlarını döndürecek kadar hızlanıyor; bir bakıyorsunuz ağırlaşıyor, artık duracak sanıyorsunuz. Ama durmuyor. Durdurmak kimsenin elinde değil; durdurabilsek, çoktan durduracaktık. Yazarlarımızın çoğu ta başlangıçtan beri, bu değişmeye sinirleniyor, bu değişmeyi istemiyor. Kimi öfkelenip bağırıyor. Sonra öfkeleneni de, eğlenip alay edeni de değişmeye uyuyor, dilini değiştiriyor, bir gün önce istemediği yeni dille yazıyor. Türkçe'de, yazı dilimizden Arap dilinin, Fars dilinin kurallarına göre kurulmuş isim, sıfat takımlarının, nasıl kaldırıldığını bir düşünün. Yazarlarımız, en ünlü yazarlarımız, karşı koymak için neler yapmadılar! "Terkipler kalkarsa Türkçe yazı yazılamaz... Dilimiz çirkinleşir..." dediler: Genç Kalemciler'e ters baktılar, saldırdılar. Genç Kalemciler'i yenildi, bozuldu, ezildi sandık. Bir de baktık ki onların dediği oluvermiş, terkipler ortadan kalkıvermiş. Dilimize bir güzellik verdikleri söylenen o terkipler bize bir çirkin görünüverdi! O kelimeleri atacak olursak birbirimizle anlaşamayacakmışız; yeni kelimeler uydurma imiş, kimse bilmiyormuş. Doğrusu, biz eski kelimeleri bilmiyoruz da asıl yeni kelimeleri biliyor, asıl onları anlıyoruz. Bunu görmek istemiyorlar. Yazarlarımızın çoğunun yeni dile karşı koymaya kalkmalarının dil için de o yazarlar için de büyük bir kötülüğü oluyor. Dil için de kötülüğü oluyor, çünkü yeni dil, yazarların, yani kendisini asıl kullanacak kimselerin payı olmadan kuruluyor; bu yüzden birtakım zevksizliklerin önüne geçilemiyor. Yazarlarımız için kötü oluyor, çünkü yarın onlar küçük düşecekler. Bu dili ister istemez kullanacaklar, daha doğrusu isteyerek, öteden beri istediklerini sanarak kullanacaklar. Bunun böyle olacağına hiç şüphemiz yok. Çünkü bu iş şunun bunun istemesiyle, buyurmasıyla olmuyor; bu iş yüz yıldan beri bütün ulusun buyurmasıyla oluyor. Türk topluluğu yeni bir dil arıyor, istediğini istediği gibi söyleyecek, kafa dili olabilecek bir dil arıyor. Yazarların buna karşı koymaları değil, bunu anlayıp o dilin kurulmasına çalışmaları gerekir. Nurullah Ataç(Biyografisi) (1898-1957), Türk edebiyatında modern anlamda deneme türünde ürün veren ilk yazar ve eleştirmendir. Dergâh dergisinde yayımlanan şiir ve yazılarıyla edebiyat dünyasına giren Ataç, çeviri, deneme ve eleştirileriyle Cumhuriyet dönemine damgasını vurmuştur. Yeni bir kültür ve dil arayışı içinde, kendi türettiği sözcükleri, devrik tümceleri ve kendine özgü biçemiyle dili bir uygarlık sorunu olarak ele almış; Batılılaşma, Divan şiiri, yeni şiir, eleştiri gibi çeşitli konularda, kişisel yönü ağır basan yazılarındaki kuşkucu ve cesur tavrıyla pek çok genç yazarı da etkilemiştir. Elliye yakın çeviri yapan Nurullah Ataç'ın yazıları şu yapıtlarda toplanmıştır: Günlerin Getirdiği (1946), Sözden Söze (1952), Karalama Defteri (1953), Ararken (1954), Diyelim (1954), Söz Arasında (ös 1957), Okuruma Mektuplar (ös 1958), Prospero ile Caliban (ös 1961), Söyleşiler (ös 1964), Günce I -II (ös 1972), Dergilerde (ös 1980)

  • Dil Üzerine

    Önce söz var. Eşyanın yaratılışı sonradan. Adem'e önce isimler öğretiliyor. İsmin karşıladığı kavramlar sonradan geliyor. "Talebe perişan. Dilini unutan bir nesil yabancı bir dili nasıl sevsin", yazıklanmasında olan Cemil Meriç, bir aydın yabancı dil bilmese de olur, kanaatinde, yeter ki anadilini iyi bilsin ve konuşsun. Haklı. Çünkü aydının yolu bütün bir ülke adına konuşmaktan geçiyor, yani düşünmekten. Gerçek manada aydın olmanın ilk şartı yüksek bir dil bilincine sahip olmak. Bunun tartışılması bile abes. Gündelik konuşmadan bir güzel sanat dalı olarak edebiyata kadar uzanan meşakkatli ama onurlu bir yolculukta, içsel eylemlerimizin görünür kılınması anlamına gelebilecek dil, güzelliğin de birinci şartı gibi duruyor. İlk bakışta bize çok cazip gelen insanlardan bazılarının hükmünün bazen sarf ettikleri ilk cümleden sonra düşmesi dil yetmezliğinden değil mi? Ya da tam tersi. Gözümüze ilk bakışta, sureta çirkin görünen kimi insanlara, ilk birkaç cümlesini duyduktan sonra adeta esir olmamız, bir tür çok kuvvetli büyülenmişlik hali içinde kalmamız, konuşmalarındaki güzelliğe kapılmış olmamız anlamına gelmiyor mu? Kalbin dili yok; ama kalbe giden en kestirme yol yine de dilden geçiyor. Güzellik bir yana, düşünce de dilden başka nedir ki? Düşünce sessiz bir konuşma, öyle değil mi? Alain, dil düşüncenin evidir, fikrinde. Heidegger'e göre ise, dil insanların evi. Yunus, dil hikmetin yoludur, böyle diyor. Büyük kültürlerin ve uygarlıkların arkasında mutlaka büyük diller var. Milletlerin düşünsel karakterlerinin büyüklüğü lügatlerin kalınlığı ile doğrudan orantılı. Dil zenginleştikçe millet olma vasfı genişliyor. Yüz kelimeyle konuşan bir kabilenin millet olma seviyesine erişememesi ve insanlık ağacına büyük kültür dalları armağan edememiş olması bundan. Millet olmanın tanımı, toplumlar ve çağlar boyunca az çok değişen madde başlıkları içeriyor. Coğrafya, din, dil, yönetim, ırk, kültür birliği gibi şartların kimi, zaman zaman listedeki sırasını değiştiriyor ya da tümden kaybediyor. (Söz gelimi ırk kavramı millet olmanın bazen acil şartı gibi muamele görürken bazen aciliyetini tümden yitiriyor). Öyle ki bu seyyal listede yer alan madde başlıklarından hemen hepsi millet olmanın olmazsa olmaz şartı gibi durmuyor, biri hariç. Yöneticisini, devletini, ırk veya din birliğini, hatta ülkesini kaybeden bir topluluğun millet olma vasfını koruması mümkün. Yeter ki dil birliğini ve bilincini koruyabilmiş olsun. Üstelik belki dil birliği kaybolduğu anda geri kalan madde şartlarının çoğunun sağlanmış olması bile millet varlığını ve devamlılığını korumaya yetmiyor. Çünkü dil insanların evi. Milletin ülkesi bir bakıma dil. Osmanlı Devleti'nin Batı karşısında mağlubiyet bayrağını açtığı ilk anlaşma olan Karlofça'nın, -ki tarihler 1699'u gösterdiğinde imzalanmıştı,- aynı zamanda Osmanlı'nın altına imza koyduğu Latin harfli ilk anlaşma metni olması ne kadar hem ne kadar manidar. Görünen o ki bulma gibi yitme de dilden başlıyor. Vaktinde, sömürgeleriyle ve bu sömürgeleri sağlayan dünyanın en büyük donanmasına sahip olmasıyla kibirlenen İngilizler, muhal farz, Shakespeare'i ne sömürgeye ne donanmaya değişmeye yanaşıyorlar. Makul. Çünkü donanma ya da sömürge bir Shakespeare var edemez; ama Shakespeare hem donanmayı, hem sömürgeyi yeniden var edebilir. Çünkü Shakespeare asırların tecrübesini her bir sözcüğünde taşıyan İngiliz dili demek. İngiliz dili ise İngiliz düşüncesi demek. İtalyan ulusal birliğinin kurulmasında Dante ya da Petrarca'nın payı, bu ulusal birliğin fiili kurucusu savaşçı komutanlar ya da keskin zekalı siyasilerden daha az değil. Her ikisi de İtalyan ulusal birliğinin sağlanmasını can ve gönülden arzuluyor ve bu uğurda kendilerine düşen görevi kalemleriyle yerine getirebileceklerini fark edecek kadar uyanık bir dikkat ve önsezinin sahibi bulunuyorlar. Ve Dante de Petrarca da bütün Avrupa üzerinde muhkem bir Ortaçağ Latincesi'nin hakimiyetinden sıyrılarak ulusal dil ile yazmaya başlıyorlar. Bu yüzden kalem kendi tarihçesinde, en ziyade kılıçla mukayese ediliyor. Kendisine yüklenen güç kılıç kadar keskin, belki daha fazla. Namık Kemal "Lisan-ı Osmaninin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülahazatı Şamildir" isimli makalesinde Türk dili ve edebiyatı hakkında derli toplu ilk fikirleri sergilerken Zemahşeri'nin bir cümlesini iktibas ediyor: Zemahşeri, İslamiyet'e karşı direnen cahiliye devri Araplarından bir kısmının kılıca direnebildikleri halde belagatin gücü ve güzelliği karşısında direnci terk ettiklerini söylüyor. Kalem kılıçtan güçlü çünkü. Bu yüzden alimlerin mürekkebinin mukayese ve müşabehe edilebileceği yegane, şehitlerin kanı. "Kaleme ve onun satıra dizi dizi yazdıklarına and olsun"; Kalem, 1. Nazan Bekiroğlu 30.04.2000

  • NASRETTİN HOCA VE ADALET

    Nasreddin Hoca ile adalet arasında bağlantı kuramayanlarınız olabilir. Ancak bilen bilir ki fıkralarda tanıdığımız, hakkında pek çok rivayet bulunan Nasreddin Hoca aynı zamanda bir fıkıh (hukuk) alimidir. Hoca, hatiplik, elçilik, kadılık, gölge kadılığı (tecrübeli hâkimlerin yanında çalışan ve bazı küçük davalara bakan kadı namzedi), müderrislik (günümüzdeki adıyla öğretim üyeliği) görevlerinde bulunmuş. Ayrıca Hoca, döneminde yalnızca ilimi geniş hocalar tarafından okutulan Kudûrî adlı hukuk bilgininin "el-Muhtasâr" adlı eserini okutmuştur. Hoca üzerinden, bugünden 800 yıl önceki adalet arayışına değinmek istedim. 1200'lü yıllarda yaşamış olmasına rağmen namı günümüze kadar gelen efsaneleşmiş bir halk filozofudur Nasreddin Hoca(1208-1284). Bizde Nasreddin Hoca, Azerbaycan ve İran'da Molla Nasreddin, Kazakistan'da Koja Nasreddin, Özbekistan'da Nasreddin Efendi, Uygurlarda Afandi… Ayağını sıcak tut, başını serin. Kendine bir iş bul, düşünme derin. Bindiğin dalı kesme. Dağ yürümezse abdal yürür. El elin eşeğini türkü söyleye söyleye arar. Parayı veren düdüğü çalar. Acemi bülbül bu kadar öter. Damdan düşen bilir, damdan düşenin halini. Dostlar alış-verişte görsün. Ölme eşeğim ölme… Ye kürküm ye! Onun dilimize pelesenk olan söylemlerinden yalnızca birkaç tanesi... Evliya Çelebi, seyahatnamesinde "El-Mevla Hazret Şeyh Hoca Nasreddin" diyerek hocadan hazır cevaplılığını överek bahseder ve onun I. Murat ve Yıldırım Beyazıt devrinde yaşadığını ileri sürer. Nasreddin Hoca fıkraları, onun dünya görüşünün bir yansımasıdır aslen. Herkese yaşattığını yaşatarak karşılık verir. İnsanı önce güldürür, sonra düşündürür. Hoca sadece esprili bir ilim adamı değil, aynı zamanda dönemin yargı sisteminde görev alan; adı, hukukla da anılan bir alimdir. Ancak yargıda bir müddet görev yapan Nasreddin Hoca, dönemindeki meslektaşlarının adının rüşvet söylentilerine karışmasından rahatsız olup mesleği bırakmış ve hayatının kalanını medresede öğretim üyeliği yaparak tamamlamıştır. Hocanın adli ve ahlaki alandaki şahit olduğu bozulmuşluğu hicveden davranışları, fıkralarına da yansımıştır. Mesela… Nasreddin Hoca yolda yürürken genç bir adam, Hocayı başka birine benzetir ve ensesine sert bir tokat atar. Bu genç, kadı efendinin yeğenidir. Sinirlenen Hoca alır genç adamı yanına, birlikte kadıya giderler. Kadı ikisini de dinler ancak yeğenine kıyamayıp onu kurtarmaya çalışır: "Hoca, bu genç adam şimdi kendine bir tokat atsa, kabul eder misin?" Nasreddin Hoca ısrar eder: "Olmaz, mahkeme yapılsın, cezası verilsin." Bunun üzerine kadı, akrabası olan genç adama dönüp kararını açıklar: "Ceza olarak Nasreddin Hoca'ya 5 kuruş ödeyeceksin, hemen gidip getir!" Nasreddin Hoca, para almaya giden genç adamın dönmesini, mahkeme kapısının kapanma saatine kadar bekler ancak genç gelmeyince, kadı efendinin ensesine okkalı bir tokat indirip şöyle der: "Kusura bakma kadı efendi, daha fazla bekleyemem, gelirse söyle ona; 5 kuruşu sana versin!" *** Eşitsizlik, keyfi muameleler, adil olmayan cezalandırmalar kimilerinin mağdur konuma düşmesine neden olurken kimilerinin de suçlu olmasına rağmen korunması sonucunu doğurmakta; adalet sistemine olan inancı yok etmektedir. Kuşkusuz Hoca, tokadı kadıya değil, adaletsiz uygulamalara indirmiştir. İşte bu yönü ile mizah, zayıf olanın güçlü karşısındaki silahıdır. Ve Nasreddin Hoca bu silahı en çok adaletsiz uygulamalar nezdinde kullanmıştır. Nasreddin Hoca toplum genelinde yaygın olan ciddi hukukçu imajını yıkan önemli bir figürdür. Espri yeteneği belki kişisel bir özelliktir ama bir hukukçu için karşılaştığı olayları nüktedanlıkla karşılamak, onları çözmede kullanılabilecek etkin bir metottur. 1207'de doğan Hoca, şimdi 800 yaşında. Ama hala, onun adaletsizliği hicivleyen fıkralarında günümüzdekilere benzer bozukluklar buluyoruz. Adaletsiz uygulamalar, eşitsizliğe neden olarak, gücü olan suçluların cezalandırılmaması sonucunu doğurmaya devam ediyor. Mizah ise suçlu ve güçlü olanları gülünç gösterip bizi güldürürken, adaletsizlik karşısında ruhsal bir direnç kazanmamızı sağlıyor. Belki sorunları ortadan kaldırmıyor ama nispeten daha çekilir kıldığını söyleyebiliriz. O zaman Hocanın adaletli bir şekilde çözümlediği bir davayı anlatan, emek vermeden çıkar sağlayan kişiler için söylenen "Odun kıranın hık deyicisi" sözünün çıkış noktası olan fıkrası ile son verelim yazımıza: Bilindiği gibi Hoca, bir ara gölge kadılığı da yapar. Bir keresinde adamın biri, başka bir adamdan şikayetçi olduğunu bildirir ve meseleyi anlatır: "Bu adam otuz çeki odun yardı. O her baltayı vurdukça bende karşısına geçtim, "hık hık" diyerek kuvvet verdim. Kendisi paraları aldı, benim hakkımı vermedi." Nasreddin: "Evet, hakkın var. Sen karşıda dur, bu kadar "hık" çek, sonunda bütün parayı o alsın, olur mu bu?" Zavallı oduncunun benzi atar: "Aman kadı hazretleri, odunu ben yardım, o karşımda durdu, seyretti. Ne hakkı var?" Hoca; "Sus! Bu senin aklının ereceği iş değil." deyip paraları getirmesini ister. Paralar gelir. Nasreddin, oduncudan paraları alır, şakırdata şakırdata yere döker. Sonra oduncuya: "Topla paraları" der. Hık deyiciye de: "Haydi, sen de paraların sesini al" der.

  • Papazın Siyah Peçesi

    Zangoç, Milford kilisesinin avlusunda dikilmiş, çanın ipine var gücüyle asılıyordu. Köyün ihtiyarları sokağın oradan iki büklüm geliyorlardı. Çocuklar, yüzleri pırıl pırıl, anne babalarının yanı sıra şen şakrak ilerliyor, kimileri de pazar giysilerinin gururu içinde ağırbaşlı bir edayla yürüyorlardı. İki dirhem bir çekirdek bekarlar, güzel kızlara kaçamak bakışlar fırlatıyor, Sebt gününün parlak ışığının onları hafta içinde olduklarından daha da güzelleştirdiğini geçiriyorlardı akıllarından. Kilisenin avlusu iyice kalabalıklaşınca, zangoç gözünü Muhterem Bay Hooper'ın kapısından ayırmadan bir kez daha çanın ipine asıldı. Papazın görünmesiyle çanın susması bir oldu. Zangoç, şaşkınlık içinde, "O da ne, aziz Vaiz Hooperımızın yüzünde ne var öyle?" diye bağırdı. Zangocu duyan herkes hemen başını çevirdi ve ağır adımlarla dalgın dalgın kiliseye doğru gelmekte olan Bay Hooper'a baktı. Sanki Bay Hooper'ın kürsüsüne geçmek üzere gelmiş, hiç tanımadıkları bir papaz vardı karşılarında; büyük bir şaşkınlık içinde bir ağızdan fısıldaşmaya başladılar. Gray Efendi, zangoca, "Bunun bizim vaiz olduğundan emin misin?" diye soracak oldu. "Bu hiç kuşkusuz bizim aziz Bay Hooper," diye yanıtladı zangoç. "Westbury'deki Vaiz Shute ile kürsü değiştireceklerdi; ama Vaiz Shute dün bir cenaze merasiminde vaaz vereceğini bildirerek affını rica etti." İnsanların bu kadar şaşırmaları biraz ölçüsüz gelebilir. Otuz yaşlarında beyefendi bir insan olan Bay Hooper, hala bekar olmasına karşın, sanki karısı yakalığını özene bezene kolalamış, hafta boyunca tozlanan giysisini pazar günü için paklamış gibi, bir papaza yaraşır biçimde temiz pak giyinmişti. Görünüşünde olağandışı tek bir şey vardı. Bay Hooper, alnından başlayıp bütün yüzünü örten, soluk alıp verirken hafifçe titreşen, siyah bir peçe takmıştı. Daha yakından bakıldığında, peçenin, ağzı ve çenesi dışında yüzünün bütün hatlarını gizleyen, canlı ve cansız her şeye karanlık bir görünüm vermekle birlikte görmesini engellemediği anlaşılan iki kat tülden oluştuğu görülüyordu. Aziz Bay Hooper, yüzünü örten bu kasvetli örtüyle, ağır ağır ve sessizce, dalgın insanlarda sıkça görüldüğü üzere omuzlarını hafifçe düşürerek ve yere bakarak ilerledi, ama kendisini hala kilisenin merdivenlerinde beklemekte olan cemaatini başıyla kibarca selamlamaktan da geri kalmadı. Gelgelelim, herkes o kadar şaşkındı ki rahibin selamı karşılıksız kaldı. Zangoç, "Bana öyle geliyor ki," dedi, "bu tül parçasının arkasındaki aziz Bay Hooper'ın yüzü değil sanki." İhtiyar kadının biri, aksak ayak kiliseye girerken, "Hiç hoş değil," diye söylendi. "Suratını örtünce korkunç bir şey olmuş çıkmış." Gray Efendi, eşikten adımını atarken, "Bizim vaiz aklını kaçırmış!" diye bağırdı. Kilisenin içinde, Bay Hooper'ın başına olağanüstü bir şey geldiğine dair bir söylenti dolaştı ve bütün cemaati heyecana getirdi. Birkaçı başlarını kapıya çevirmekten kaçındıysa da pek çoğu ayakta durmuş, başlarını doğruca kapıya çevirmişti; bu arada birkaç oğlan tutunarak sıralara tırmanıyor, sonra korkunç bir şamatayla aşağıya atlıyordu. Rahibin kiliseye gireceği sırada görülen her zamanki sessiz bekleyişe hiç de uygun düşmeyen bir biçimde, ortalık ana baba gününe dönmüştü, kadınların uzun giysilerinin hışırtıları erkeklerin ayaklarından çıkan gıcırtılara karışıyordu. Ama Bay Hooper cemaatindeki tedirginliğin farkında değil gibiydi. Usulcacık içeri girdi, iki yandaki sıraları başıyla hafifçe selamladı, cemaatinin en yaşlı üyesinin, sıraların arasındaki yolun tam ortasındaki bir koltukta oturan beyaz saçlı piri faninin önünden geçerken eğilerek selam verdi. Bu muhterem insanın, rahibinin yüzündeki olağandışılığın yavaş yavaş farkına varışını izlemek garibinize gidebilirdi. Bay Hooper basamakları çıkıp kürsüde görününceye kadar muhteremin kilisedeki şaşkınlığı paylaştığı pek söylenemezdi; ta ki, Bay Hooper cemaatinin karşısında yüzündeki siyah peçeyle belirene kadar. Bu esrarengiz perde bir an bile açılmamıştı. Mezmurları okurken soluk alıp verişiyle salınıyor; Kitabı Mukaddes'i okurken onunla kutsal sözler arasına bir esrar perdesi gibi giriyor; dua ederken yukarı kaldırdığı yüzünü olduğu gibi kaplıyordu. Yoksa yüzünü seslenmekte olduğu Ulu Tanrı'dan gizlemek mi istiyordu? Bu basit bez parçası o kadar etkili oldu ki, sinirleri zayıf birkaç kadın kiliseyi terk etmek zorunda kaldı. Ama rahibin yüzündeki siyah peçe cemaate ne kadar ürkütücü geliyorsa, beti benzi kireç gibi olmuş cemaat de rahibe nerdeyse o kadar ürkünç geliyordu belki de. Bay Hooper iyi bir vaiz olarak tanınırdı, ama hani o aman tanımaz vaizlerden değildi: Cemaatini Cennet yoluna Kitabı Mukaddes'ten yıldırımlar yağdırarak değil de, sevecen, inandırıcı sözlerle çekmeye çalışırdı. Şimdi vermekte olduğu vaaz da, her zamanki kürsü hitabetinin üslup ve tarzıyla aynı özellikleri taşımaktaydı. Ama ya bu vaazın aşırı duyarlılığından gelen ya da dinleyenlerin hayal gücünden doğan öyle bir şey vardı ki, onu bugüne kadar vaizlerinin dudaklarından dökülen sözlerin en güçlüsü kılıyordu. Bay Hooper'ın mizacındaki o incecik hüzne her zamankinden daha gizemli bir hava veriyordu. Konu, gizli günaha, en yakınlarımız ve sevdiklerimizden bile gizlediğimiz, hatta Her Şeyi Bilen Yüce Tanrı'nın bulup ortaya çıkarabileceğini unutarak kendi bilincimizden bile saklı tuttuğumuz iç karartıcı sırlara göndermeler içeriyordu. Sözlerinde kıvrak bir gücün soluğu geziniyordu. Cemaatin en masum genç kızdan en taş yürekli erkeğine kadar her bir üyesi, + vaizin ürkünç peçesinin gerisinden içlerine sezdirmeden sokulduğu ve o güne kadar yaptıklarında ya da akıllarından geçirdiklerinde birikmiş günahları keşfettiği hissine kapılıyordu. Pek çoğu kavuşturdukları ellerini çözüp göğsüne götürmüştü. Bay Hooper'ın söylediklerinde korku verici hiçbir şey, en küçük şiddet olmamakla birlikte, onun kasvetli sesinin her titreşiminde dinleyenler de tir tir titriyorlardı. Duygudaşlık da taşıyan bu beklenmedik nahoş merhamet duygusuna huşu da eşlik ediyordu. Dinleyenler rahiplerinin bu hiç beklenmedik halinin etkisini o kadar iliklerinde duymuşlardı ki, bir esinti çıksın da peçeyi aralasın diye içleri gidiyordu; o zaman, Bay Hooper'ın şekli şemaili, elini kolunu oynatışı ve sesi değişmese de peçenin altından bir başkasının çehresinin görüneceğine handiyse inanıyorlardı. İnsanlar, ayin biter bitmez, o ana kadar bastırdıkları şaşkınlıklarını paylaşmak için yanıp tutuşarak ve siyah peçenin gözlerinin önünden gitmesiyle rahat bir nefes alacaklarının ayırdında, hiç de yakışık almayan bir itiş kakış içinde dışarı fırladılar; bazıları, küçük halkalar oluşturmuş, birbirlerine sımsıkı sokulmuş, fısıldaşıyordu; bazıları hiç ses etmeden derin düşünceler içinde bir başlarına evlerinin yolunu tutmuştu; bazıları da bağıra bağıra konuşuyor, Sebt gününü hiçe sayarak kahkahalar patlatıyordu. Birkaçı, sırrı çözebileceğini sezindirerek bilgiç bilgiç başını sallıyor; bir ikisi ise, ortalıkta sır falan olmadığını, Bay Hooper'ın gece lambasının ışığında okumaktan gözleri zayıf düştüğü için bir siperliğe gerek duymuş olabileceğini ileri sürüyordu. Kısa bir süre sonra sürüsünün arkasından Bay Hooper da dışarıya çıktı. Peçeli yüzünü bir o gruba bir bu gruba çevirerek, ak saçlılara saygılarını sundu, orta yaşlıları arkadaşları ve ruhani rehberleri olarak sevecen bir vakarla selamladı, gençleri hem buyurgan hem de sevgi dolu bir edayla esenledi, küçük çocukları ellerini başlarına koyarak kutsadı. Sebt günlerinde hep böyle yapardı. Yine de, gösterdiği bu incelik garipseyen ve afallamış bakışlarla karşılandı. Hiçbiri, daha önce olduğu gibi papazlarının yanında yürüme onuruna erişmeye yanaşmadı. İhtiyar köy ağası Saunders, hiç kuşkusuz o anda birden unutmuş olacak ki, papaz efendinin köye geldiğinden beri hemen her pazar yemeği kutsamasının bir alışkanlık olup çıktığı sofrasına Bay Hooper'ı davet etmedi. Dolayısıyla o da papaz evine döndü; tam kapıyı kapatmak üzereyken başını çevirip insanlara baktı ve hepsinin gözlerini dikmiş kendisine bakmakta olduğunu gördü. Bay Hooper kapının ardında kaybolurken, siyah peçenin altından ışır gibi olan hüzünlü bir gülümseyiş hala dudaklarında titreşerek dolaşıyordu. Kadının biri, "Ne kadar tuhaf," dedi, "herhangi bir kadının şapkasına takabileceği sıradan bir siyah tül, Bay Hooper'ın yüzünde korkunç bir şey olup çıkmış." Kadının köyün hekimi olan kocası da, "Bay Hooper'ın aklından zoru olmalı," diye bir yorum yaptı. "Ama işin en tuhaf yanı, bu garabetin, benim gibi aklı ermiş bir adamı bile bu kadar sarsmış olması. Bu siyah peçe papazımızın yalnızca yüzünü örtse de, belli ki tüm varlığını etkilemiş, onu tepeden tırnağa bir hortlağa çevirmiş. Sana da öyle gelmedi mi?" "Gerçekten de öyle," diye yanıtladı kadın; "onunla dünyada yalnız kalmak istemem. Kendi başına kaldığında hiç korkmuyor mu acaba!" "Erkekler bazen böyledir," dedi kocası. Öğleden sonraki ayinde de değişen bir şey olmadı. Ayin sona erdiğinde, çan sesleri bir genç kızın cenaze töreninin haberini verdi. Akrabaları ve yakınları evde toplanmışlardı, uzaktan tanıyanlar ise kapının önünde duruyorlardı; merhumenin ne kadar iyi bir insan olduğundan söz ediyorlardı ki, Bay Hooper'ın yüzünde siyah peçesiyle görünmesiyle konuşmaların kesilmesi bir oldu. Şimdi tam yerini bulmuştu bu siyah peçe. Papaz cenazenin bulunduğu odaya girdi, cemaatinin hayata gözlerini yummuş bu üyesiyle son bir kez vedalaşmak için tabuta eğildi. Eğilince peçe alnından aşağı sarktı; hani, ölmüş genç kızın gözleri bir daha açılmamak üzere kapanmış olmasa, papazın yüzünü görmesi işten değildi. Bay Hooper peçesini yüzüne o kadar büyük telaşla çekiverdi ki, genç kızın bakışından ürkmüş olduğu sanılabilirdi. Ölü ile diri arasındaki bu görüşmeyi izleyen biri, papazın yüzü görünür görünmez, cesedin yüzündeki ölüm kımıltısızlığı bozulmaksızın üstündeki örtüyü ve başındaki muslin başlığı hışırdatarak hafifçe titrediğini doğrulamakta duraksamazdı. Bu akıl sır ermez olayın biricik tanığı batıl inançları olan ihtiyar bir kadındı. Bay Hooper tabutun başından ayrılıp yaslı akrabaların bulunduğu odaya, oradan da merdivenin başına geçerek cenaze duasını okumaya başladı. İnsanın içine işleyen, hüzünlü ve yürek paralayıcı bir duaydı; ama öyle ilahi umutlarla yüklüydü ki, papazın en dokunaklı vurguları arasından, ölenin parmaklarının gezindiği semavi bir arpın ezgileri kulağa çalınıyordu sanki. İnsanlar dinlerken titriyorlardı, ama duasında onların, kendisinin ve bütün ölümlülerin tam da bu genç kızın başına geldiği gibi yüzlerindeki peçenin indirileceği o dehşet verici ana hazır olmaları gerektiğini söyleyen rahibin dediklerinin pek ayırdında değildiler. Tabuta omuz verenler evden ağır ağır çıktılar, yaslı akrabalar da onları izledi, önlerinde cenaze, arkasında siyah peçesiyle Bay Hooper, sokağı boylu boyunca kedere boğdular. Cenaze alayındaki bir adam, yanındaki eşine, "Neden arkana baktın öyle?" diye sordu. Kadın, "Az önce bir hayal gördüm," diye yanıtladı, "papaz ile genç kızın ruhu el ele tutuşmuş yürüyorlardı." Adam, "Aynı anda ben de gördüm o hayali," dedi. Milford köyünün bu en yüce gönüllü çifti o gece bir düğüne katılacaktı. Bay Hooper, hüzünlü bir adam olarak görülmesine karşın, böyle toplantılarda çoğu zaman sevimli gülümseyişiyle eğlentiyi daha da keyifli kılan dingin bir neşeye bürünürdü. Yaradılışının en sevilen yanı da buydu zaten. Düğüne katılanlar, bütün gün çevresini sarmış olan o tuhaf ürkütücülüğün artık dağılacağını umarak papazın gelişini sabırsızlıkla bekliyorlardı. Ama bekledikleri gibi olmadı. Bay Hooper geldiğinde, gözlerini diktikleri ilk şey, cenaze törenine daha da derin bir keder kattığı gibi düğüne de uğursuzluktan başka bir şey getiremeyecek olan o ürkünç siyah peçe oldu yine. Konuklar, o saat, siyah peçenin altından kara bir bulut sıyrılmış da mumların ışığını köreltmiş hissine kapıldılar. Gelinle damat papazın önünde durdular. Ama gelinin buz gibi olmuş parmakları damadın ürperen elinde titriyordu; yüzündeki ölüm solgunluğu, birkaç saat önce toprağa verilen genç kızın mezarından kalkıp evlenmeye geldiği yolunda fısıldaşmalara yol açtı. Bundan daha kasvetli bir düğün olmuşsa, o da düğünde cenaze çanı çalınanı olsa gerek. Bay Hooper, töreni bitirdikten sonra, konukların yüzlerini ocaktan yansıyan neşeli bir parıltı gibi ışıtacak hoş sözlerle yeni evli çifte mutluluklar dileyerek şarap kadehini kaldırıp dudaklarına götürdü. İşte tam o anda, gözüne aynadaki sureti çarpınca, siyah peçe ruhuna öteki bütün duygulara baskın çıkan bir dehşet saldı. Tepeden tırnağa sarsıldı, dudakları bembeyaz oldu, henüz içemediği şarabı yere döktü ve kendini dışarıya atıp karanlığa karıştı. Çünkü Yeryüzü de kendi Siyah Peçe'sine bürünmüştü. Ertesi gün Milford köyünde Vaiz Hooper'ın siyah peçesinden başka bir şey konuşulmuyordu. İki ahbap sokakta karşılaşmayagörsün söz hemen o siyah peçe ve ardındaki sırdan açılıyor, akıllı uslu kadınlar pencerelerinden bu konunun dedikodusunu yapıyorlardı. Hancı konuklarına ilk bu haberi yetiştiriyordu. Okula giderken gevezelik eden çocukların dilinde de bu olay vardı. Yüzüne eski püskü bir siyah mendil bağlayan muzip bir yumurcak, arkadaşlarını o kadar korkuttu ki, sonunda kendisinin de ödü patladı, şaka yapayım derken az daha aklı başından gidiyordu. Bölgesindeki her şeye bumunu sokan kendini bilmezlerden bir tekinin bile Bay Hooper'a bu işi neden yaptığını açıkça sormayı göze alamaması şaşırtıcıydı. Bay Hooper o güne kadar en küçük bir gereklilik duyduğunda birilerine danışmaktan kaçınmamış, kendisine yol gösterilmesinden gocunmamıştı. Eğer bir hata yapmışsa bile, artık kendisine acı veren ölçülere varan bir özgüven eksikliğindendi; en hafif bir suçlama, önemsiz bir davranışını bile suç saymasına yol açabilirdi. Yine de, onun bu samimi zaafını çok iyi bildikleri halde cemaatinden tek bir kişi olsun siyah peçe konusunda dostça bir sitemde bulunmaya bile yanaşmadı. Ne açıkça dile getirilen, ne de titizlikle gizlenen, ama herkesin sorumluluğu birbirinin üstüne atmasına yol açan bir korku hissediliyordu; ta ki, sonunda, siyah peçenin bir skandala dönüşmesine fırsat vermeden bu sırrı çözmek üzere Bay Hooper'a bir kilise heyeti gönderilmesinin uygun görülmesine kadar. Ancak hiçbir elçilik heyeti görevini bu kadar kötü yapmamış olsa gerek. Papaz, heyettekileri candan bir nezaketle karşıladıysa da, herkes yerini aldıktan sonra susup oturdu, üstlendikleri ciddi görevi dile getirmenin bütün zorluğunu ziyaretlerinin sırtına yükledi. Konu, kolayca kestirilebileceği gibi, çok açıktı. Bay Hooper'ın alnına sarılı siyah peçe aşağı uzanarak, ara sıra hüzünlü bir gülümseyişin gezindiğini fark ettikleri soluk dudaklarının üstünde kalan yüzünün bütün hatlarını örtüyordu. Ama bu tül parçasını, papazın yüreğini örtüyormuş, onunla kendileri arasındaki ürkünç bir sırrın simgesiymiş gibi tahayyül ediyorlardı. Peçe bir açılsa rahat rahat konuşacaklardı, ama bir türlü açılmıyordu. Böylece uzunca bir süre, hiç konuşmadan, ne yapacaklarını bilemeden, Bay Hooper'ın Üzerlerine dikilmiş olduğunu sezdikleri görünmez bakışından tedirgin olarak öylece oturdular. Ve sonunda utana sıkıla kendilerini görevlendirenlerin yanına döndüler; sorunun, sinod değilse de bir kiliseler kurulu toplanmadıkça çözülemeyecek kadar ciddi olduğunu bildirdiler. Ama köyde, herkesin yüreğini ürperten bu siyah peçenin dehşete düşüremediği bir kişi vardı. Heyettekiler hiçbir açıklamada bulunmadan, dahası bir açıklama istemeyi bile göze alamadan geri dönünce, bu kişi kişiliğinin serinkanlı gücüyle, Bay Hooper'ın çevresine her an biraz daha karararak çöken o tuhaf bulutu dağıtmaya karar verdi. Bay Hooper'ın sözlüsü olarak, siyah peçenin neyi gizlediğini öğrenmeye hakkı olsa gerekti. O yüzden, papazın ilk ziyaretinde doğruca konuya girerek, işi hem onun hem de kendisi için kolaylaştırdı. Papaz karşısına oturur oturmaz, gözlerini peçeye diktiyse de, köy halkını o kadar ürkütmüş olan bu peçeyi hiç de korkunç bulmadı: Altı üstü, papazın alnından ağzına kadar inen, nefes alıp verdikçe hafifçe salınan iki kat tüldü. Yüksek sesle, "Hayır," dedi gülümseyerek, "bu tül parçasının korkutucu bir yanı yok, bakmaktan her zaman hoşlandığım bir yüzü gizlemesinden başka. Hadi, güzel efendim, dağılsın şu bulut da güneş açsın. Çıkarıp atın şu siyah peçenizi de, söyleyin neden taktınız onu." Bay Hooper belli belirsiz gülümsedi. "Hepimizin peçelerini çıkarıp atacağı vakit gelecek," dedi. "Bu tül parçasını o vakte kadar çıkarmazsam lütfen bana küsme, cancağzım." Genç kadın, "Sizin sözleriniz de esrarengiz," diye yanıt verdi. "Hiç olmazsa sözlerinizdeki peçeyi çıkarın." "Çıkarmayacağım, Elizabeth," dedi papaz, "yemin ettim bir kere. Bu peçenin bir mühür, bir simge olduğunu bilesin ve ben bunu aydınlıkta ve karanlıkta, yalnızken ve bir yığın insanın karşısında, yabancıların önünde de, en yakın dostlarımlayken de hep takmaya mecburum. Hiçbir ölümlünün gözü önünde indirmeyeceğim onu. Bu kasvetli perde beni dünyadan ayırmalı: Elizabeth, sen bile bu perdenin ardına geçemezsin!" Genç kadın, direterek, "Gözlerinize sonsuza dek karanlık bir perde çektirecek kadar nedir sizi kahreden?" diye soracak oldu. "Bu bir yas belirtisiyse," diye karşılık verdi Bay Hooper, "belki ölümlülerin çoğu gibi benim de bir siyah peçeyle mühürlenecek kadar derin dertlerim vardır." "Ama ya herkes bunun masum bir derdin mührü olduğuna inanmıyorsa," diye dayattı Elizabeth. "Ne kadar sevilirseniz sevilin, ne kadar sayılırsanız sayılın, yüzünüzü gizli bir günah yüzünden gizliyorsunuz diye lakırdı çıkabilir. Kutsal görevinizin yüzü suyu hürmetine engel olun bu karalamaya!" Köyde çoktan ayyuka çıkmış olan bu söylentileri sezindirmeye çalışırken genç kadının yanakları al al olmuştu. Ama Bay Hooper sükunetini bozmadı. Hatta bir kez daha gülümsedi - peçenin ardındaki bilinmezliğin içinden hep hafifçe ışıyıveren o aynı hüzünlü gülümseyişti. Papaz, "Yüzümü kederden gizliyorsam, fazla söze ne hacet; yok, gizli bir günah yüzünden örtüyorsam, hangi ölümlü dışında tutulabilir ki bunun?" diye yanıtlamakla yetindi. Ve bu uysal, ama kararlı inatçılıkla genç kadının bütün üstelemelerinin karşısına dikildi. Sonunda Elizabeth suspus oldu. Bir süre, herhalde sevdiği adamı eğer başka bir anlamı yoksa belki de bir ruh hastalığının belirtisi olan bu karanlık hayal aleminden çekip almanın başka yollarını arayarak düşünceye daldı. Ondan daha güçlü bir kişiliği olmasına karşın, gözyaşlarını tutamadı. Ama bir anda hüznün yerini yeni bir duygu aldı sanki: Gözleri amansızca siyah peçeye dikilmiş, birden alacakaranlık çökmüş gibi peçenin olanca dehşeti bedenini sarmıştı. Yerinden kalktı, papazın karşısında titriyordu. "Demek sonunda sen de hissettin?" dedi Bay Hooper kedere bürünerek. Genç kadın yanıt vermeden eliyle gözlerini kapattı ve odadan çıkmak üzere döndü. Papaz öne atılıp kolunu yakaladı. "Bana karşı sabrın tükenmesin, Elizabeth!" diye haykırdı kendinden geçmişçesine. "Bu peçenin bu dünyada ikimizin arasında durması gerekse bile terk etme beni. Benim ol, öbür dünyada yüzümde hiçbir peçe olmayacak, ruhlarımızın arasına hiçbir karanlık giremeyecek! Ölümlülere mahsus bir peçe bu - sonsuza kadar kalmayacak yüzümde. Ah! Bilemezsin ne kadar yalnızım, siyah peçemin ardında yalnız kalmaktan ne kadar korkuyorum. Beni sonsuza kadar bu yürekler acısı belirsizliğin içinde bırakma!" "Peçeyi bir kereliğine kaldırın ve yüzüme bakın," dedi genç kadın. "Asla! Olamaz!" diye yanıtladı Bay Hooper. "O zaman elveda!" dedi Elizabeth. Kolunu papazın elinden kurtarıp ağır ağır uzaklaştı, kapıda durup siyah peçenin sırrını aralamaya çalışırcasına uzun uzun ürpertici bir bakış fırlattı. Ama Bay Hooper, bu kederli halinde bile, saldığı dehşet birbirine bu kadar düşkün iki sevgilinin arasına kara bir perde çekmiş olsa da, kendisini mutluluktan ayrı düşüren şeyin yalnızca maddi bir simge olduğunu düşünerek gülümsedi. O günden sonra hiç kimse Bay Hooper'ın siyah peçesini açmaya çalışmaya ya da doğrudan kendisine başvurarak siyah peçenin sakladığı sanılan sırrı keşfetmeye kalkışmadı. Yaygın önyargıya aldırmayan kişilerin gözünde, bu, aklıbaşında sayılabilecek insanların ağırbaşlı davranışlarına bile sık sık sirayet edebilen ve onlara biraz kaçıklık havası katan eksantrik bir hevesten başka bir şey değildi. Ama Bay Hooperımız çoğunluğun gözünde bir öcü olup çıkmıştı. Kibar ve ürkek kişilerin onunla karşılaşmayalım diye yollarını değiştirdiklerinin, bazılarının da karşısına dikilme saygısızlığında bulunmaktan çekinmediklerinin ayırdında olduğundan, sokakta gönül rahatlığıyla yürüyemez olmuştu. Bu ikincilerin küstahlığı yüzünden, her gün günbatımında mezarlığa kadar yaptığı yürüyüşten vazgeçmek zorunda kalmıştı; çünkü düşüncelere dalarak mezarlığın kapısına yaslandığında, hep mezar taşlarının arkasında siyah peçesine kaçamak bakışlar fırlatan yüzlerle karşılaşıyordu. Onu oraya sürükleyenin ölülerin bakışları olduğu yolunda bir lakırdı dolaşıyordu. Şen şakrak oynayan çocukların onun yürek karartıcı görüntüsünü daha uzaktan görür görmez kaçışmaları bu karıncaezmez adamın bağrını deliyordu. Çocukların bu içgüdüsel korkusu, siyah tülün ilmekleriyle akıl sır ermez bir dehşetin örüldüğünü geçiriyordu yüreğinden. Aslına bakılırsa, peçeden kendisi de o kadar nefret ediyordu ki, bir aynanın önünden geçmemek için elinden geleni yaptığı gibi, durgun suyunda kendini görür de korkuya kapılır diye dingin bir pınardan asla su içmiyordu. Bu da, Bay Hooper'ın, tümüyle gizlenemeyecek, hatta ima bile edilemeyecek kadar korkunç bir suç yüzünden vicdan azabı çektiği yolundaki fısıltılara inandırıcılık katıyordu. Böylece, siyah peçenin altından yükselerek gün ışığını karartan bir bulut, belirsiz bir günah ya da yürek karası, bahtsız papazı sarıp kuşatıyor, sevginin de merhametin de ona erişmesini olanaksız kılıyordu. Dediklerine göre, cinler, iblisler yanından ayrılmıyordu. Hem kendinden ürkerek, hem de çevresine dehşet saçarak hep o siyah peçenin gölgesinde dolaşıyor, ruhunun karanlığında el yordamıyla ilerlemeye çalışıyor ya da tüm dünyayı hüzne boğan bir perdenin aralığından bakıyordu. Artık en aman tanımaz rüzgarın bile, onun bu ürkünç sırrına saygı duyduğu için peçesini yüzünden sıyırmaya kalkışmadığına inanılıyordu. Ama yine de, beti benzi solmuş ölümlülerin yanından geçerken Bay Hooperımızın yüzünden o hüzünlü gülümseyiş eksik olmuyordu. Siyah peçenin, tüm kötü etkilerine karşın, yüzüne takanı çok liyakatli bir papaz kılan cazip bir etkisi de oldu. Bay Hooper, bu esrarengiz simge sayesinde --görünürde başka bir neden yoktu çünkü- günahları yüzünden azap çeken ruhlar üstünde müthiş bir egemenlik kurdu. İnananları ona hep içlerinden gelen bir huşu içinde yaklaşıyorlar, kendilerini ilahi ışığa kavuşturmadan önce o siyah peçenin ardında onunla birlikte olduklarını üstü kapalı bir biçimde de olsa doğruluyorlardı. Peçenin verdiği kasvet, gerçekten de papazın bütün karanlık duyguları anlayıp paylaşabilmesini sağlıyordu. Can çekişen günahkarlar inleyerek Bay Hooper'ı çağırıyorlar, peçeli yüz Üzerlerine eğilip ruhlarını yatıştırırken korkuyla ürperseler de o gelmeden son nefeslerini vermiyorlardı. Ölüm yüzünü gösterdiğinde bile, siyah peçenin dehşeti hükmünü sürüyordu! Yabancılar, ta uzaklardan, yüzünü görmek yasak olduğu için sırf onun cismini seyretmek gibi yersiz bir amaçla kilisesindeki ayinlere katılmaya geliyorlardı. Ama pek çoğu daha oradan ayrılmadan cin çarpmışa dönüyordu! Bay Hooper, bir seferinde, Vali Belcher iş başındayken, seçim vaazını vermekle görevlendirilmişti. Yüzünde siyah peçesiyle eyalet başkanı ve meclisi ile temsilcilerin karşısına dikilmiş, verdiği vaaz dinleyenlerin o denli yüreğine işlemişti ki o yıl alınan yasama önlemlerine bir vakitler atalarımızın yönetiminde rastlanan karanlık ve sofuluk damgasını vurmuşnı. Böylece, Bay Hooper, dışarıdan bakıldığında kusursuz, ama yürek burkan kuşkularla yüklü uzun bir hayat yaşadı; sevecendi, kalbi sevgi doluydu, ama hiç sevilmedi, dahası içten içe bir korku saçtı; herkesin sağlıklı ve mutluyken uzak durduğu, ancak ölümle pençeleştiğinde yardıma 29 Nathaniel Hawthome çağırdığı, insana hasret bir insan oldu. Geçip giden yıllarla birlikte kapkara peçesine düşen saçları karbeyaz olduğunda, New England'ın tekmil kiliselerinde saygınlık kazanmış, artık Peder Hooper olmuştu adı. Köye yerleştiği sıralar yaşını başını almış olan cemaat üyelerinin hemen hepsinin cenazesini kaldırmıştı: Bir cemaati kilisede, ama daha kalabalık bir cemaati de kilise mezarlığındaydı; yıllar boyunca gece geç saatlere kadar kendini paraladıktan, işini özene bezene yaptıktan sonra, artık Peder Hooperımızın ruhunun da huzura kavuşmasının vakti gelmişti. Yaşlı papazın ölüm döşeğinde yattığı odanın soluk mum ışığında pek çok kişi göze çarpıyordu. Tek bir akrabası bile yoktu. Ne ki, kurtaramayacağı hastasının son ağrılarını hafifletmeye çalışan hekim kayıtsız da olsa duruma uygun ciddiyetiyle başındaydı. Diyakozlar ve kilisesinin gayetle dini bütün üyeleri de gelmişlerdi. Vadesi dolmakta olan papazın başucunda dua edebilmek için hemen koşup gelen genç ve hevesli Westbury papazı Muhterem Bay Clark da oradaydı. Bir de hemşire vardı, ama parayla tutulmuş bir hizmetkar değil, dingin sevgisini bunca zamandır, saçı başı ağarmışken de gizliden gizliye, bir başına sürdürmüş ve vakit eriştiğinde bile yitirmeyecek olan biri. Elizabeth'ten başka kim olabilirdi ki! Ve Peder Hooperımızın ak saçlı başı ölüm yastığının üzerindeydi; o siyah peçe hala alnından başlayarak bütün yüzünü örtüyor, gittikçe zorlaşıp zayıflayan her nefesiyle hafifçe kıpırdıyordu. Bu tül parçası hayatı boyunca kendisiyle dünya arasına perde çekmişti: Onu keyifli arkadaşlıklardan ve kadın sevgisinden yoksun kılmış, zindanların en kasvetlisine, kendi yüreğine hapsetmişti; üstelik, iç karartıcı odasını daha da boğucu kılarcasına ve sonsuzluğun gün ışığını ondan esirgercesine hala yüzünde asılı duruyordu. Bir süre önce, aklı başından gitmiş, geçmişle şimdi arasında umarsızca gidip gelmiş, ara sıra da adeta ileriye atıla30 Papazın Siyah Peçesi rak kendisini bekleyen dünyanın belirsizliğine dalmıştı. Onu döşeğinde bir o yana bir bu yana savuran hummalı nöbetler kalan son gücünü de alıp götürmüştü. Ne var ki, en şiddetli kasılma nöbetleriyle boğuşurken, zihni en akla hayale gelmeyecek tuzaklara düşerken, hiçbir şeyi doğru dürüst düşünemezken bile o siyah peçenin yüzünden kaymaması için duyduğu akıl almaz kaygıyı elden bırakmıyordu. Kaldı ki, şaşkına dönmüş ruhu bunu unutacak olsa bile, en son erkekliğin alımlı günlerinde gördüğü bu yaşlı yüzü bakışlarını kaçırarak örtecek sadık bir kadın başucunda bekliyordu. Ölümle pençeleşen yaşlı adam artık zihni de, bedeni de bitkin düşmüş olarak sessiz sakin yatıyor, nabzı nerdeyse hissedilmiyor, nefes alışı gittikçe zayıflıyordu; birden, ruhunu teslim edeceğini duyururcasına uzun, derin ve düzensiz bir nefes aldı. Westbury papazı yatağın yanına yaklaştı. "Muhterem Peder Hooper," dedi, "bu dünyadan göçeceğiniz an geldi. Artık sonsuzlukla aranıza giren bu peçeyi kaldırmaya hazır mısınız?" Peder Hooper ilkin başını hafifçe oynatarak karşılık verecek oldu, ama belki de yanıtının yeterince anlaşılmamış olabileceği kaygısıyla kendini konuşmaya zorladı. "Asla," dedi duyulur duyulmaz bir sesle, "ruhum o peçe kaldırılıncaya kadar sabırla direnecek." Muhterem Bay Clark, "Kendini bütünüyle ibadete vermiş, tepeden tırnağa günahsız, sözüyle de özüyle de mübarek bir insanın Tanrı'nın rahmetine kavuşmak üzereyken böyle davranması yakışık alır mı?" diye sordu. "Kilisemizin bir papazının anısına gölge düşürmesi, lekesiz bir hayatı karartması yakışık alır mı? Yalvarırım, muhterem biraderim, sakın izin verme böyle bir şeye! Son nefesini verirken o tertemiz yüzünü göster de yüreğimizi ferahlat. Sonsuzluğun peçesinin kalkmasını beklemeden, bırak şu siyah peçeyi kaldırayım yüzünden!" 31 Nathaniel Hawthorne Muhterem Bay Clark böyle dedi ve onca yıllık sırrı gün yüzüne çıkarmak için öne eğildi. Ama birden canlanarak izleyenlerin ağzını açık bırakan Peder Hooper, ellerini yatak örtüsünün altından çıkarıp sımsıkı siyah peçenin üstüne bastırdı; hani, Westbury papazı ölmekte olan bir adamla uğraşmaya kalkacak olsa, karşı koyması işten değildi. "Asla!" diye haykırdı peçeli papaz. "Hayatta olmaz, asla!" "Seni kara yüzlü ihtiyar!" diye bağırdı Papaz Clark yüreği yerinden oynayarak. "Ruhunda nasıl bir korkunç günahla son nefesini veriyorsun?" Peder Hooper belli belirsiz inildedi; gırtlağından bir hırıltı geldi; ama müthiş bir çabayla son bir kez konuşabilmek için sanki hayata sımsıkı tutunurcasına ellerini ileriye uzattı. Dahası yatağında doğrulup ölümle sarmaş dolaş oturdu; bu son anda, siyah peçesi, bir ömür boyunca saldığı dehşetin ürkünçlüğüyle hala yüzünden aşağıya sarkıyordu. Üstelik yüzünde sık sık belirir gibi olan o hayal meyal, hüzünlü gülümseyiş sanki belirsizliğinden sıyrılmış, Peder Hooper'ın dudaklarında geziniyordu. Peçeli yüzünü, çevresinde toplaşan, sapsarı kesilmiş yüzlerle kendisini izleyenlere çevirerek, "Neden yalnızca bana baktığınızda zangır zangır titriyorsunuz?" diye bağırdı. "Birbirinize baktığınızda da titresenize! Erkekler köşe bucak kaçtılar benden, kadınlar azıcık olsun acımadılar bana, çocuklar beni görünce çığlıklar atarak çil yavrusu gibi dağıldılar! Sırf bu siyah peçem yüzünden, öyle mi? Şu tül parçasını simgelediği sırdan başka ne bu kadar korkunç kılmış olabilir ki? Dost dosta, sevgili gözü gibi sevdiğine yüreğinin en gizli köşesini açar da, insanoğlu günahının sırrını tiksinç bir biçimde içine gömer, Yaradan'ının gözünden kaçırmaya çalışır; sonra da tutar, ardında yaşadığım ve öleyazdığım simge yüzünden benim bir canavar olduğuma hükmeder! Çevreme bakıyorum ve biliyor musunuz ne görüyorum: Her yüzde bir Siyah Peçe!" Onu dinleyenler birbirlerinden korkarak birbirlerinin yüzüne bakmaktan kaçınırken, Peder Hooper sırtüstü yatağına yığıldı, bu peçeli ölünün dudaklarında belli belirsiz bir gülümseyiş kaldı. Peçesini çıkarmadan tabutuna koydular ve peçeli ölüsünü toprağa verdiler. O mezarın üstünde yıllar boyunca otlar boy attı ve soldu, mezar taşını yosun bürüdü ve Bay Hooperımızın yüzü toprak oldu; ama bu yüzün o Siyah Peçe'nin ardında çürüdüğü düşüncesi hala korku salar yüreklere! * Nathaniel Hawthorne veya Hathorne, Amerikalı roman ve kısa hikâye yazarı. Babası Nathaniel Hathorne ve annesi Elizabeth Clarke Manning Hathorne'dur. Doğum tarihi: 4 Temmuz 1804, Salem, Massachusetts, ABD Ölüm tarihi ve yeri: 19 Mayıs 1864, Plymouth, New Hampshire,

  • Elde Var ÖYKÜ...

    / DOSYA / ÖYKÜ GÜNÜ'ne var daha... Ne var ki o gün aynı zamanda Sevgililer Günü de... Her ne kadar ününü ve karizmasını öykülere borçlu olsa da o günün gölgesinde kalacağı kesin. Nitekim çoğu yerde ÖYKÜ etkinlikleri başka günlere kaydırılmış. maviADA, hangi akıl... diye merak etse de bu güne GÜZEL BİR DOSYA çalışmasıyla katkıda bulunmak istedi. En azından meraklısının işine yarar? * * KATILANLAR * Mehmet Güler 3 Ramazan Korkmaz7 Nilüfer Ü. Özyanık/ Nadir Gezer 11 Ayşe Kilimci 13 Zeynep Aliye 14 Yusuf Yağdıran 16 Nadir Gezer 18 * Görmek İçin RESME TIKLAYIN

  • NADİR GEZER'le...

    / Nadir Gezer ile Edebî Kazılar / 12.12.2017 19:00 Mekan:Akkılıç Kütüphanesi Ataevler Mah. Yılmaz Akkılıç Cd. Basın Kültür Sarayı Kat:2 Nilüfer /bursa * BU ETKİNLİĞİ OKUMAK İSTERSENİZ BURAYA TIKLAYINIZ

  • Bir Halk Ozanı:Feyzullah Çınar

    Popüler kültürün bir gece de var edip büyüttüklerinin yanında adı hiç geçmedi. Oysa o alçak gönüllü hayatına sığmayan bir devdi. Parayı "el kiri" gören "gönül dili" hiç susmayan ama adı ancak alan ilgilisince bilinen bir dev halk ozanı: FEYZULLAH ÇINAR 1983 yılında 24 ekimde hayata gözlerini kapadığında 45 yaşındaydı. Ankara belediyesi temizlik işlerinde çalışıyordu. Kendini kötü hissedince bir banka oturdu. Orada kalp krizi geçirdi. Gözlerini yumdu. Kapattığı iki gözü ile insanlığı ile, medeniyeti ile, sanatı ile, tüm güzellikleri ile gözünü açtığı insan sayısı belki milyon kişiydi. Elindeki süpürgesi sahipsiz kalınca sorumlusu olduğu sokağın çöpleri de kımıldamadan kaldılar öylece. Belki de sokağın çöpleri de ona bağlanmıştı. Başkasın süpürülmek istemiyorlardı belki de. İstese çok paralar kazanabilirdi. Para denince geri durdu, sanat denince öne çıktı. Parayı hep 'el kiri' görürken 'gönül dili'ni hiç susturmadı. Geçtiği yerlere uçuşan sarı yapraklar düşünce geri dönüp sevgiyle topladı yerden onları. Geriye sadece bunun için döndü. Feyzullah Çınar. 33 senedir yaşamıyor olsa da ettikleri, yaşattıkları, ürettikleri, öğretileri ile ölümsüzler içinde çok mühim bir insan. Hep 'değeri bilinmeyenler' diye anlatırız ya, Feyzullah Çınar'ın değeri çok bilindi. Dünyanın saygın halk düşünürleri, halk önderleri, halk ozanları arasında yer almıştır. Bizde de bilinir ama yurt dışında belki bizden daha çok tanınır. Etnik sanata, halk sanatına önem veren, araştıran-inceleyen yabancı ilim ve sanat adamlarının dünyasında en özel yerde yer alır. Feyzullah Çınar'ı inceledikçe, öğrendikçe ne kadar mühim ayrıcalıklar taşıdığı belli oldukça onu daha da tanımak için en uzun zamanlarını ayırmıştır batılı araştırmacılar. 1937'de Sivas'a bağlı Çamağa köyünde doğduktan 13 sene sonra sonra kabul gören bir ustalıkla türküler çalıp söylese de 6-7 yaşlarında hissetmeye başlar içinde yuvalanmaya başlayan yeteneğini. İlkokul çağında, okuma-yazma öğreneceği yaşında kendi yaşama alfabesini kimseden ders almadan öğrenmeye başlamıştır. Alfabenin ilk harfinin nasıl söyleneceği öğretildiği çağında Feyzullah Çınar, sanatının ve fikirlerinin ilk seslerini kalbinde titreştirmeye başlamıştır. 1950'lerin başlarında 14 yaşına geldiğinde artık çok özel bir saz ve söz ustası olma yoluna başlamıştır. Çocukluğunda çobanlık yaparken toprak, emek, üretim sorgulaması yapar. İlk direniş bilinci, ilk isyan türkülerinin hissi böyle oluşur. Toprağı ekmenin, topraktan ekmek çıkarmanın çabalarına karşı tükettirme sisteminin işleyişine ilk tanıklıklarını yaşar çobanlık yaparken. Hasatın, alınterinin, kardeşlik ve dostluğun etkisiyle o yaşlarında söylediği türküler plaklara kayıt edilmez ama dinleyenlerin yüreklerine işlemektedir. Plak üzerine basılmayan ilk türküleri hislere seslenerek zaman geçtikçe bozulmayacak bir kayıt gibi olmuştur sanki. Yaşadıkça, baktıkça, duydukça, konuştukça her geçen gün halk için en iyi duruşu, en dostane söyleyişine varır. İstanbul'a göç eden Feyzullah Çınar ilk plağını 1966 senesinde çıkarır. Plağın bir yüzündeki 'Fazilet' adındaki deyişi ile büyük yankı uyandırdı. Çalma ve söyleme farkı dinleyenleri alışılmadık bir duyguya götürürken bağlama çalan dönemin ünlü halk ozanlarınca kabul gördü. Sonrasında en az 100 adet 45 lik plak yaptı. 1969 senesinde Fransa'ya gitti Feyzullah Çınar. Fransa'da 2 uzunçalar (LP) çıkaran Çınar, 1 adet de Almanya'da yaptığı LP bulunuyor. Bu 3 plak günümüzde arşivcilerce en aranılan, en değerli etnik plaklar içinde yer almaktadır. Fransa'da bir üniversitede kendisi için 'kürsü' kurulan büyük ozan kendi alanında bilinen, tanışılmak istenen, hayranlık duyulan büyük bir ustadır. UNESCO tarafında da ödüllendirilen ve fikirleri, sanatı tanıtılan Çınar bir süre sonra Türkiye'ye döndü. Yurt dışına gitmeden önce ve döndükten sonra yurdun hemen her yerinde konserler verdi. Alevilik, bektaşilik kültürünün, medeniyetinin ülkedeki en etkin savunucularından biri olmakla birlikte tüm hayatını insan sevgisi, barış ve özgürlük üzerine kurdu. Gerek türkülerinde ve gerekse diğer eylemleri içinde halkın emeğinin sömürülmesine, sistemin haksız işleyişine başkaldırdı. Pir Sultan Abdal'ın 20. yüzyılda temsilcisi olduğuna inanılmaktadır. ''...muharremde ağlar sazım, deli gönül açılıp şad olma, gel gör neler var, azıyor gardaş, geldim şu aleme, ben yana yana, kerbela, kimsenin hatırını yıkmaz idim, ötme bülbül ötme, kara bahtım, ölüm yavaşça yavaşça, hizmet verdiler, her sabah her seher, engin ol deli gönül, bu nasıl gurbettir, dost, esmerim, eser badı sabah, gargalar, gönlüm yastadır, zülfü siyahım, felek bizi attın gurbet ellere, kara bahtım, neye güveneyim, aman ha aman, bayram günü, beddua, çamşıhı, güllerim soldu, yar cefasıdır, ya ali, merhaba, kerrar aşkına, çürüyüp kaldım, türlü libas, tez gel, aşkın çilesi, ikilik kalsın birlik olsun, bizim gençler yılmaz yılmaz, evelce halimiz nedir, size soruyorum beyler, kzılırmak, dikkat et sözlerine, özüm meydanda, erenler meclisi, kınamayın beni, haydar haydar, oy felek, maraşa ağıt, hacı bektaş, fazilet, gam elinden, mezhebimde sual olursa, ciğerimde yara var, atatürk, güneşim tez gel, hudey hudey, kırat semahı, özgürlüğün kutsal tacı, yaralar beni, vardım kırklar kapısına, parasız, ağlayı ağlayı gezdim, kul olayım kalem tutan ellere, yeşildere, yürü bre hızır paşa, dolanı dolanı gelir, kınamayın beni, yastadır deli gönül yastadır, dağlar merhaba, göz etme gönül, derdimin dermanı ya ali, şah hüseyin, 24 ayar aleviyim, seçelim gardaş, bu mu sosyal adalet, çek gidelim arabacı, azraile can vermem, belimiz bükülmeden gel, bahar kokarlar çocuklar...'' 200''den fazla eseri plak olarak olarak çıktı. Bilinen türküleri daha önce duyulmayan bir duyarlılıkta, özgüvenle söyledi. İlk kez kendisinden dinlediğimiz eserleri ile de ölümsüzleşti. Nerde insanlık varsa orada bağdaş kurdu çaldı söyledi, muhabbet etti. Nerde barışık bir hal görürse oturdu çaldı söyledi, dostluk kurdu.Lakin nerde bir haksızlık görürse de sazının tellerine hışımla vurdu, sözünü budaktan esirgemedi. Gür sesi, kendine has söyleme biçimi ile bazen bir baba şefkatiyle söylerken türkülerini kimi zaman da bir gurbet türküsünde memleketine olan aşkını anlatırken bastığı toprakları sanki inletti. Yurt içi ve yurt dışında binlerce konser verdi. Kendisini dinlemeye gelenler, kendisini görmeye gelenler yüreklerine birer sevgi mektubu yazılmış gibi döndüler giderken. İnsan olmanın, gururlu olmanın, hürmetli olmanın, hürmet görmenin güzelliğini kalplerine işleyerek döndüler onun yanından. Feyzullah Çınar için bir tanıtma yazısı yerine geçebilir mi bu kelimeler. Bence hayır. Hakkında yüzlerce makale, yüzlerce değini, yüzlerce röportaj ve diyalog yapıldı. Döneminde kendine uygun gazete ve dergilerde haberleri çıkardı hep. Yetti mi onun bu kişiliğini, sanatını tanıtmaya, bence hayır. Parayı duyunca bir adım geride durdu. Sanatının, fikirlerini karşılığını paraya çevirmedi. Bir sonbahar günü bir Ankara sokağında düşen sarı yaprakları yerden toplarken durdu kalbi. Uluslararası üniversitede kürsü adı vardı ama, UNESCO kültür değerleri arasında işaret etmişti ama, 100 den fazla plak çıkarmıştı ama, milyonlarca insan onu en az bir kere dinlemişti ama o, bir sonbahar günü kurumuş yaprakları yerden toplarken kalbi durdu ama belki de solgun yapraklara can veriyordu yeniden. Sevgimizle uyu Feyzullah Çınar. 'değeri bilinmeyenler' olarak anmak istemem. Değerin bilindi. Yeteriz bu kadar. Az değiliz. Yaşamadığın yıllar çoğaldıkça seni kalbinde yaşatanlar da hep çoğalacaktır. 22.11.2016

  • Soruşturma:Yazı Odası

    /YAZI ATÖLYELERİ: HASAN ALİ TOPTAŞ'LA YAZARLIK ÜZERİNE SÖYLEŞİ/ -14 Aralık 2015 / Bilkent Üniversitesi Yazarlık Atölyesi, Hasan Ali Toptaş'ı konuk etti... Bu uzun söyleşi ilgilisi için tek başına bir atölye ...- * Çekici Bir Tamlama: Yaratıcı Yazarlık * Umberto Eco, yazarların kendileri için yalnızca, ne alacaklarını hatırlamalarına yardım eden; işi bitince de atılan alışveriş listeleri­ni yazdıklarını söyler. Üstelik, her beş kullanıcıdan birinin şair, her yedi kullanıcıdan üçünün yazar, düşünür, teorisyen, sosyolog, psiklog olduğu internet denilen bu gayya kuyusunda artık yalnız­ca gerçek yazarlar değil, herkes birileri okusun diye yazmaktadır. Herkes, neden kendi ölçüsünde bir yazar? Belki bu dünya bizi kalabalıklaştırdığı kadar yalnızlaştırdığından. Belki, herkesin yazabileceğini fark ettiğimizden. Belki gözümüze gözümüze so­kulan çok satılanlar yoluyla hem ünlü hem zengin olunabileceğini keşfettiğimizden. Ya da sadece basılı bir şeylere sahip olma fikrin­den. Belki biri, ya da hiçbiri... Ama kesin olan bir şey varsa, o da yazmaya dair artan ilgi... Bu durumun izlerini, özellikle son on yılda hızla artan yaratıcı yazarlık furyasından da görmek müm­kün." 'Yazarlık öğrenilebilir mi?' Bu, yaratıcı yazarlık kurslarının ABD-'de 1950'li yıllardaki ilk çıkışından beri sorulan bir sorudur. Kurt Vonnegut, kendisine bu soruyu yönelten Times muhabirine şu yanıtı verir: "Yaratıcı yazarlık kursları açılmadan çok önce yaratıcı yazarlık öğretmenleri vardı, isimleri o zaman da şimdi de aynı, onlara editör denirdi." Kendisine iyi bir editör bulacak kadar şanslı olmayanlar, çözümü kurslarda ve kitaplarda arar. Doğal sürecinde, bu durumdan yeni bir sektör doğuverir: Yaratıcı Yazarlık. Çin'den İsrail'e kadar dün­yanın birçok ülkesinde, Yaratıcı Yazarlık ders olarak okutulmak­tadır. Bu ülkelerde üniversiteler öncülüğünde dersler verilirken Türkiye'de iletişim fakültelerinin bazı bölümlerinin yanı sıra birkaç edebiyat fakültesinin Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde lisans düzeyinde okutulmaktadır. Yaratıcı Yazarlık tamlamasındaki 'yaratıcı' sözcüğü, güzel sanatlar'daki güzel sözcüğü kadar gereksizdir bir bakıma. Çünkü, kurmaca bir metin ortaya koyan yazar zaten yaratıcıdır, sanatın güzel olması gerektiği gibi... Yaratıcı sözcüğü mutlaka kullanılacaksa, dil açısından yazı yaratımı demek, daha doğru bir yaklaşımdır.Yazı yaratımı, öncelikle insanın tıpkı karanlık bir mağaraya inercesine, kendi derinliğine açılmayı, bir tür iç yolculuğu çıkmayı göze almasıdır. Yazmayı sevmesi ve anlatacak bir şeyleri olduğuna inanmasıdır. O ilk cümleyi bulmasıdır. Teknik, kurgu gibi somut sorun­lar, sonradan çözümlenecektir. Yaratıcı Yazarlık, -Creative Writing- İngilizceden çevrilmiş bir tamlamadır. Özellikle Amerika'da yazarlığın önemli bir iş alanı du­rumuna gelmesiyle birlikte bu tür bir eğitim, ortaya çıkmıştır. Esas olarak kurmacanın nasıl yazılacağının öğretildiği bu kurslara katılan­ların amacı öykü, roman, oyun ve senaryo yazmak konusundaki becerilerini geliştirmektir. Türkçeye de bu şekilde girmiştir. Gazete yazarlığı, inceleme, araştırma yazarlığı, reklam metni yazarlığı gibi edebiyat dışı alanlardan farkını belirtmek için 'yaratıcı' sıfatı kulla­nılmıştır. Aslında yapılan iş, edebiyat yazarlığı eğitimidir. Ancak, buradaki edebiyat sözcüğünün, akademik anlamda edebiyat bilimini işaret eden ya da okullardaki edebiyat derslerini çağrıştıran bir işlevi yoktur.Son zamanlarda yaratıcı sıfatı günümüz iş dünyasının popüler kav­ramlarından biri durumuna gelmiştir. Sözgelimi, reklam metni yazar­lığı da bir tür yaratıcılık içerir. Ancak, yaratıcı yazarlığın asıl amacı, ortaya sanatsal bir yapıt çıkarmaktır. Edebiyat dışında başka bir ama­ca -bir ürünü sattırmak, bir kampanyayı desteklemek, bir düşünceyi yaymak- yönelik metinler üretmek değildir. Edebiyat, öncelikle bir sanat disiplinidir. Dolayısıyla yaratıcı yazarlık eğitimi de bir sanat eğitimidir. Resim, yontu, müzik, fotoğraf gibi sanat disiplinleri nasıl öğretiliyorsa, edebiyat için de aynı yol izlene­bilir. Gerçi, nasıl bir yol izleneceği, her sanat eğitiminde olduğu gibi bu alanda da eğitmenlik rolünü üstlenen kişiye göre değişir. Sözgelimi; resim öğrenmek için akademiye gidilebileceği gibi, usta ressam­ların atölyelerine de devam edilebilir. Edebiyat da yaratıcılık açısın­dan diğer sanat dallarından farklı bir yerde durmaz. Dolayısıyla teknikler öğretilebilir, yaratıcılık içinse bir farkındalık yaratılabilir, katılımcıların içgörülerini nasıl artıracakları konusunda, katılımcılara yol gösterilebilir. Yaratıcılık ayrıcalıklı bir insan grubunun tekelinde değildir. En büyük yanılgı, sanat disiplinlerinin doğuştan gelen bir yetenekle ya da vahye benzer bir esinle gerçekleştiği inancıdır. Eğitime ve çalışmaya az değer veren toplumlarda yaygın görüş budur. Oysa, herkes yazmayı öğrenebilir. Herkesin kendi yaratıcılığının farkına varması sağlanabi­lir. Bu tür bir atölyeye, kursa katılan birinin yazmaya gerçekten heves­li olması en önemli özelliktir. Dersleri verecek kişinin, yazarlık dene­yimi kadar eğitmenlik yetenekleri de önemlidir. Her yıl akademiden yüzlerce kişi mezun olur. Hepsi ressam, yontucu, besteci olur mu? Olmaz. Ancak, o sanat konusunda bilgili, deneyimli kişiler hâline gelirler.Bu tür kurslar, atölyeler, benzer heyecanları taşıyan insanları bir araya getirdiği için de yararlıdır. Edebiyata, okumaya, yazmaya az değer verilen bu kültürel iklimde yalnız olmamak kişiyi olumlu yön­de besler. Yazar olmaksa kişinin kendi çabasına bağlıdır. Kişi, bu tür derslerle yazma uğraşına iyi bir başlangıç yapabilir; ama kişinin ede­biyatın, sanatın insanın tüm hayatına yayılan bir etkinlik, bazen ce­vabı ömür alan bir soru olduğunu bilerek kararlı ve sabırlı olması gerekir. Yaratıcı yazarlık uygulamalarında, şöyle bir yanılsama da söz konusu­dur: Üç ay, beş ay bir derse devam edeceksiniz ve o sürenin sonunda iyi bir yazar olacaksınız. Bu mümkün değildir. Bu dersler, sadece bir beceri geliştirme kursu değildir. Bu süreçte, kimi teknikler öğretilir, birçok şey tartışılır, katılımcılar çok şey kazanır; ancak bu sadece bir başlangıçtır. Sanat uzun bir yolculuktur. Bu tür dersler, kurslar, se­minerler, paneller kişiye bu uçsuz bucaksız coğrafyada yapacağı yolculuk için güven ve cesaret verir. Belki bu bilinmeyen ülkede hayatta kalabilmek için bazı teknikler sunabilir. Sonrası kişinin kendi serüvenidir. Söz konusu serüvene çıkanların, şu ayrıntıları dikkate almaları gere­kir:- Yazmayı düşündüklerinin kendilerinden önce yazılmış olabileceği­ni akıllarından hiç çıkarmamaları ve bu nedenle kendi seslerini ara­maları.- Yazarlık eğitimin yılları gerektirdiğini, bu derslerin sadece tetikleyici bir işlev görebileceğini hiç unutmamaları. İyi bir yazar olmak, öyküleme dilini iyi bilmekten başka şeyler de ge­rektirir. Sözgelimi; kendi dilinde yazılmış edebiyatın ve dünya ede­biyatının gelişim sürecini bilmeyi; kendine özgü yazınsal bir anlayış -poetika- geliştirmeyi; dünya, toplum ve birey hakkında kendine özgü yaklaşmlar edinmeyi gerektirir. * ALINTI / KAYNAK: 1 * Yaratıcı Yazarlık Nedir? Yaratıcı Yazarlık Atölyesi Nedir? Yaratıcı yazarlık, son dönemlerde sıklıkla duyduğumuz bir kavram. Bunun yanında yaratıcı yazarlık atölyesi adıyla çeşitli kurs ve seminerleri de sık sık duyar olduk. Bu noktada yazar ve yazar adaylarının aklında bazı sorular beliriyor; yaratıcı yazarlık nedir? Yaratıcı yazarlık atölyesi, yazar olmak için yeterli altyapıyı sağlamamıza yardımcı olur mu? Yazarlık eğitimi almadan yazar olunabilir mi? Bu soruların yanıtlarına detaylı olarak değinmeye çalışacağım. Yaratıcı Yazarlık Nedir? Bana kalırsa yaratıcı yazarlık, duygu, düşünce, hayal gücü ve bilginin dengeli kullanımı ile benzersiz bir eser ortaya çıkartmak anlamına geliyor. Doğal olarak yaratıcı yazar da, duygu, düşünce, hayal gücü ve bilgiyi dengeli kullanarak ortaya benzersiz bir eser çıkaran kişi oluyor. Söylemesi kolay, uygulaması zor. Yaratıcı bir yazar olabilmek için sabır, azim ve sonsuz bir empati yeteneği olması gerektiğin düşünüyorum. Bir ressamın bir resim için günler, aylarca tuval başına geçmesi, bir halı dokuyucunun tezgahının önünden ayrılmaması, tiyatro oyuncularının bir eseri sahnelemek için aylar, belki de yıllar boyunca çalışması gibi, bir yaratıcı yazarın da eserini ortaya çıkarırken sabırlı, azimli olması gerekiyor. Yaratıcı Yazarlığı Eriten Popüler Kültürün Eleştirisi Özellikle birbirinin taklidi eserler görmeye başladığımız bu dönemde, yaratıcı yazarların önemi gittikçe artıyor. Hiç düşündünüz mü bilmiyorum; 50, 100 yıl önce yazılmış olan eserlerin hala çok iyi kabul edildiği dönemimizde yeni bir soluk duymak, iyi bir eser okumak oldukça güç bir hale geldi. Bunun en büyük nedeni, popüler kültürün erittiği yaratıcı yazarlık kavramının yok olmaya yüz tutmuş olmasıdır. Sosyal medya fenomenlerinin kitap yayımlattığı ve binlerce sattığı 2000’li yıllarda, şaheser diye adlandırabileceğimiz eserleri gözden kaçırıyoruz. Burada en büyük suç şüphesiz ki yayınevlerinin ve ardından niteliksiz okurların. Yukarıda biraz sert konuşmuş olabilirim ama bunda herhangi bir beis görmüyorum; sözümün arkasındayım. Niteliksiz yayınevleri niteliksiz okur kitleleri oluşturuyor ve öykü, deneme, roman yazmak gittikçe daha zor bir hal alıyor. Çünkü yayınevlerinin (nitelikli okur burada kimleri kastettiğimi bilecektir) bu tutumu, yani takipçisi çok olan şahıslarla ortaklaşa kitap çıkartıp niteliksiz okur üretme arzusu (bilerek ya da bilmeyerek) para hırsından öte bir şey değildir. Bunu bilen yazar ve yazar adayları, kitaplarının niteliksiz okurlar tarafından satın alınmayacağını bildiği ya da bu popüler kültüre karşı çıktığı için, büyük bir kısmı da “yayınevlerinden yanıt alamadığı için” eser kaleme almıyor, alamıyor. Eleştiriyi burada noktalayıp, konuya devam etmek yerinde olacak sanırım. Yaratıcı Yazarlık Atölyesi Nedir? Yaratıcı yazarlık atölyesi kavramı ilk olarak 1950’lı yıllarda Amerika’da ortaya çıkmıştır. Kurt Vonnegut, kendisine sorulan, “Yaratıcı yazarlık atölyeleri ile yazarlık öğretilebilir mi? sorusuna şu şekilde yanıt vermiştir; "Dinle, yaratıcı yazarlık kursları açılmadan çok önce yaratıcı yazarlık öğretmenleri vardı, isimleri o zaman da şimdi de aynı, onlara editör denir." Elbette editör demek, çoğu zaman yayınevleriyle çalışmak demek ve yayınevleriyle çalışmak demek, zaten eserinizin kabul edildiği anlamına gelir. Elbette freelance diye tabir ettiğimiz bağımsız editörlerle çalışabilir ya da editörlük hizmeti veren firmalarla iletişime geçebilirsiniz ama genel manada editör demek, gerçekten de yayınevi demektir. Peki eserlerini yayınevlerine, editörlere kabul ettiremeyen yazarlar ne yapmalı? Tahmin edebileceğiniz gibi birçoğu yazarlık eğitimi almak, yaratıcı yazarlık yolunda ilerlemek adına yazarlık atölyesi arıyor. Bu noktada, 1940’lı yıllarda Amerika’da başlayan tartışma devreye giriyor; yazarlık öğretilebilir mi? Bu noktadan bakacak olursak, Kurt Vonnegut‘un tarif ettiği editörler ile çalışma imkanı bulamayanların ihtiyacını görenler tarafından, yeni bir sektör yaratılıyor; yaratıcı yazarlık atölyeleri. Kitabı yayımlanmış yazar, eleştirmen ya da editörler tarafından açılmış, yaratıcı yazarlığı öğreten ya da yazım teknikleri hakkında bilgi verip alıştırma yaptıran kişiler ya da kurumlar. Hatta üniversitelerde bazı bölümler zorunlu, bazı bölümler seçmeli olarak yaratıcı yazarlık dersleri veriyor. Tekrar aynı soruyu soralım; yazarlık öğretilebilir mi? Çok açık ve net söyleyebileceğim ve birçok yazarın da muhakkak bana katılacağından emin olduğum bir yanıtım var: Yaratıcı yazarlık öğretilemez. Yaratıcı yazar olunabilmek adına alınan eğitim, yaratıcı bir yazar olmak için gerekenleri sağlar. Yukarıdaki paragraf oldukça önemli. Yaratıcı yazarlık atölyesi ilanlarından beklentinizi, yazı atölyesi sona erdiğinde mükemmel bir yazar olacağınız yönünde yükseltmemenizi öneririm. Yaratıcı Yazarlık Kursu Gereksiz mi? Yukarıda kaleme aldıklarımla yaratıcı yazarlık atölyelerinin gereksiz olduğu sonucu çıkartılmasın. Tekrar etmem gerekirse; yazı atölyesi aracılığı ile yaratıcı yazarlık eğitimi alan kişiler, kurs bitiminde yaratıcı yazar olmazlar. Kurs ya da atölye, yaratıcı yazarlık yolunda gereken bilgi ve tecrübeyi kazandırmayı vaat etmelidir. Elbette bu noktada yaratıcı yazarlık atölyesi eğitimleri, önemli ölçüde yaratıcı okurluk eğitimi de verecektir, vermelidir. Şöyle bir gerçek var; kendini kabul ettirmiş ve gerçekten kalemini beğendiğimiz yazarlara bir bakın; hangisi yazarlık eğitimi almıştır? Bildiğim hiçbir nitelikli yazar bu eğitimi almamış. Ama bu demek değil ki yaratıcı yazarlık eğitimi alan birisi nitelikli bir yazar olacak seviyede değildir. Ben yaratıcı yazarlık atölyesi ismiyle açılan kurs ya da verilen seminerlere karşı değilim. Aksine, bu tür oluşumların insanları teşvik ettiğine inanıyorum. Hatta belki fenomen diye tabir edilen niteliksiz yazarların bu kurslara katılması, en azından yazmak nedir, ne olmalıdır, öğrenmesi gerekir. Bana kalırsa, yazarlık öğretilemez ama geliştirilebilir. Bu noktada iş, yazar olmak isteyen bireyin ellerinde. Bir kursa giderek yazarlık eğitimi alarak başarılı bir yazar olabileceği gibi, hiçbir kursa adım atmadan da başarılı bir yazar olunabilir. Özetle, yaratıcı yazarlık kursu almış her insanın yazar olmasını beklemek büyük bir hata olur. Eğer bir birey yazar olmak istiyorsa, hiçbir eğitime ihtiyacı yoktur; kitap okuma arzusu, azim, sabır ve hayal gücü bu amaç uğruna yeterli olacaktır. Elbette iyi bir editörünüz varsa, tadından yenmez. * DERLEME / KAYNAK- 2

  • Soruşturma:Yazı Odası-2

    -Semih Gümüş’ün bir kurmaca yazarı değil de bir eleştirmen olması atölyesinin avantaj ve dezavantajlarının kaynağı. Gümüş, atölyesinde her ne kadar bazı ödevler verse de bunlar Gülsoy’undakiler gibi atölyenin belkemiğini oluşturmuyor. Dolayısıyla ne yazacağını henüz bilmeyen yazar adaylarına tetikleyici yollar göstermekten uzak kalıyor. Semih Gümüş’ün atölyesinde başka yazarlarının metinlerinin çözümlenmesi ve edebiyata dair temel unsurların katılımcılara aktarılması daha baskın gibi. Serbest çalışma saatlerinde katılımcıların yazdıkları metinler baştan sona irdelenip eleştiriliyor, ancak yaratıcılığı tetikleyici olan ve yazarın birtakım adı konmamış tekniklerin bilincine varmasını sağlayan ödevlerin bir iki örnek dışında olmayışı önemli bir eksiklik. Gümüş’ün atölyesinin ikinci kurunun da iki hafta dışında katılımcıların metinlerinin incelenmesine yer vermeyip tamamen edebiyatla ilgili birtakım konuların konuşulmasına dayanması da bunu gösteriyor. Bu açıdan Gümüş’ün atölyesinin ikinci kuru atölye adından ziyade kurs veya ders adını hak ediyor. Açıkçası Notos’un ikinci kurunu gereksiz bulduğumu söylemeliyim. Öte yandan Semih Gümüş’ün, Murat Gülsoy’a nazaran, katılımcıların metinlerine belli konularda daha belirgin eleştiriler getirdiği de söylenebilir.- / İKİ YARATICI YAZARLIK ATÖLYESİNİN İNCELENMESİ-1 * NATOS EDEBİYAT ATÖLYESİ * Yazar Odası’na yeni bir giri yazmayalı uzun zaman oldu. Herhalde bazı yazarlık atölyelerinden bahsetmek için uygun bir zaman olsa gerek. Bu yazıda ve izleyen bir (belki de iki) yazıda Murat Gülsoy’un BÜMED’de (Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği), Semih Gümüş’ünse Notos çatısı altında yürüttükleri yaratıcı yazarlık atölyelerini ele alacağız. Bu iki atölyeyi seçmemin sebebi, muhtemelen ülkede en çok rağbet gören iki atölye olması. Ayrıca katılımcıları arasından da yapıtlarını yayımlatma fırsatını yakalayanların sayısı oldukça fazla. Bu iki atölyeyi tanıtırken ikisini karşılaştırarak avantajlarına ve dezavantajlarına değinmeye çalışacağım. Tabii bütün bunları tek bir yazıda yapmam çok uzun süreceği için bu yazıda önce Notos Edebiyat Atölyesinden, bir sonraki yazımda da Murat Gülsoy’un BÜMED’de yürüttüğü atölyeden söz edeceğim. İki atölyenin tanıtımından sonra da ufak bir karşılaştırma yapacağım. Şimdi bu yazıda Notos’tan başlayarak atölyeleri incelemeye geçelim. Önce atölyeleri yürüten kişileri tanıyalım. Notos Edebiyat Atölyesini yürüten Semih Gümüş, bir yaratıcı yazar, yani öykü, roman yazan bir yazar değil, bir eleştirmen. Kendisi aynı zamanda Notos dergisinin ve Notos Kitap yayınevinin başındaki ad. Gümüş daha önce de Adam Öykü dergisini çıkarmakta idi. Semih Gümüş, genç yazarların dergilere gönderdikleri öyküleri sürekli olarak değerlendirmek konusunda oldukça deneyim sahibi birisi. Kendisinin bir kurmaca yazarı değil de bir eleştirmen olması atölyesinin avantaj ve dezavantajlarının temelini oluşturuyor. Bu konuya daha sonra değineceğiz. Notos Edebiyat Atölyesi, birkaç atölye çalışmasını içeriyor. Bunlar, yaratıcı yazarlık atölyesi, yaratıcı yazarlık atölyesi ikinci kur ve yazı atölyesi başlıklarını taşımakta. Yaratıcı yazarlık atölyesi on hafta sürüyor. En fazla yirmi kişiden oluşan atölye, bir gün ders, bir gün de serbest çalışma zamanı olmak üzere haftada iki günlük çalışmayı kapsıyor. İki buçuk saat süren ders gününde Semih Gümüş on haftalık program çerçevesince yaratıcı yazarlıkla ilgili anlatımını yapıyor. Tabii bu anlatım yapılırken bir yandan konu tartışmaya açılıyor ve ders etkileşimli olarak devam ediyor. Dersin ikinci bölümündeyse önceki haftadan katılımcılara dağıtılmış olan, Türk edebiyatından bir yazara ait bir öykünün incelemesi ve çözümlemesi yapılıyor. Tabii bu çözümleme, inceleme ve tartışmalarda konu edilen metinler çoğu kere katılımcılar için sınır çizmekten ziyade bir başlangıç noktası teşkil ediyor. Haftanın diğer bir gününde yapılan iki saatlik serbest çalışma zamanında ise katılımcıların yazdıkları metinler Semih Gümüş ve diğer katılımcılar tarafından eleştirilip değerlendiriliyor. Bu arada ödevler de oluyor elbette. Ancak bütün atölye boyunca verilen ödevler bir ya da iki taneyi geçmiyor. Daha çok atölye katılımcılarının ‘kendiliklerinden’ yazdıkları metinlerin değerlendirilmesi bekleniyor. Atölyede edebiyat ve felsefe, şiir vb. konuların işlendiği haftalarda Semih Gümüş dışında bazı akademisyenler, şairler ve yazarlar da atölyede derslere giriyorlar. Notos Edebiyat Atölyesinde yürütülen ikinci kurdaysa her hafta yapılan bir serbest çalışma günü yok. Serbest çalışma için on hafta içinde yalnıza iki gün öngörülmüş. Bu ikinci kur, yazmaktan ziyade konu anlatımına dayalı bir içeriğe sahip. Her hafta 1950 kuşağı ve Vüs’at O. Bener, Bir kişi yaratmak, Anayurt Oteli ve aşağılanmışlık gibi konular işleniyor. Semih Gümüş bu atölyenin bu zayıf yanını görmüş olsa gerek ki yalnızca yazdıklarını özgürce tartışabilecekleri ve yetkin birilerinin fikirlerini alabilecekleri yer arayanlar için bir de yazı atölyesi açmış. Yazı atölyesinin grupları en çok on beş kişiden oluşuyor ve sekiz hafta sürüyor. Dersler haftanın bir gününde üç saatlik zaman dilimlerinde yapılıyor. Bu yazı atölyesi yalnız ve yalnızca katılımcıların yazdıkları metinlerin değerlendirilmesine dayanmakta. Dolayısıyla yaratıcı yazarlık atölyesi ikinci kura göre çok daha fazla atölye adını hak etmekte. Semih Gümüş’ün atölyesi Türkiye’deki başarılı yazarlık atölyelerinden bir tanesi. Yukarıda değinildiği üzere, Semih Gümüş sürekli olarak gençlerin metinlerini değerlendirme etkinliği içinde olan bir yayıncı. Aynı zamanda eleştirmen olması da sürekli olarak metinleri çözümlemesini ve üzerlerine eleştirel okuma-yazma yapmasını da gerektiriyor. Semih Gümüş’ün bu nitelikleri atölye katılımcılarının metinlerinin sağlıklı bir biçimde çözümlenip eleştiriye tutulması açısından olumlu bir özellik. Özellikle Türkiye’de kimi ünlü yazarların da yürüttüğü atölyelerde kimi zaman katılımcıların metinlerinin hakkıyla eleştirilip, metinlerdeki aksayan yönlerin açıkyüreklilikle dile getirilmesinin eksik kaldığı düşünüldüğünde bu önemli bir husus. Bu eksik eleştiri durumu, metin eleştirmek yerine metin yaratmak üzerine yoğunlaşmış yazarların alışkanlıklarının yanı sıra katılımcıların şevkini kırmak istemeyen bu yazarların mizaç özelliklerinden de kaynaklanabiliyor. Tabii Semih Gümüş’ün bir kurmaca yazarı değil de bir eleştirmen olmasının atölyenin gidişatı açısından kimi ufak olumsuzlukları da yok değil. Bir eleştirmen olarak Semih Gümüş, ömründe hiçbir zaman bir öykü, roman vb. metin yazmamış, o yaratıcı süreç içine girmemiş. Dolayısıyla metnin yaratılmasına dair söz edileceği zaman kendisi yalnızca eleştirmen sezgileriyle katılımcılara yol göstermeye çalışabiliyor, “Ben olsaydım böyle yapardım” yoluna gidiyor. Belki de bundan dolayıdır ki Gümüş’ün atölyesinde iki cılız örnek dışında yaratıcılığı tetiklemeye yönelik alıştırmalar yapılmıyor. Daha sonraki yazıda anlatacağımız üzere bu atölyenin Murat Gülsoy’un atölyesinden en temel farkı ve bence atölyenin en büyük zayıflığı bu. Ayrıca ikinci kurda yazmaya yönelik çalışmanın iki haftayla sınırlı olması da bir anlayış farkını ortaya koyuyor. Sonuçta yaratıcı yazarlık atölyesi dediğimiz şey temelde yazmaya ve üretmeye dayanır. Aksi durumda böylesi bir çalışma, bir tür edebiyat kursundan öteye gitmez. Bu yüzden ikinci kurun, bir yaratıcı yazarlık atölyesi için ne kadar anlamlı olduğundan emin değilim. Belki edebiyatı o kadar da iyi tanımayan katılımcılar için belli bir yararı dokunabilir. Ancak kendilerini iyi birer okur addeden ve daha çok yazmaya yönelmek isteyen genç yazarlar için ikinci kurdan ziyade yazı atölyesini öneriyorum. Öte yandan Semih Gümüş’ün, katılımcıların yazma deneyimlerini dışladığı da söylenemez. Tam aksine, ilk kurda her hafta yapılan serbest çalışma zamanları, katılımcıların yazdıkları metinlerin incelenmesine, tartışılmasına ayrılmış durumda. Bu serbest çalışma zamanlarında atölyeye getirilen her metin enikonu eleştirilip inceleniyor, metnin ve yazarın zayıf ve kuvvetli yanları ortaya konulmaya çalışılıyor. Bunun yanı sıra her hafta Türk edebiyatından yapılan bir öykü çözümlemesinin oldukça yararlı olduğunu düşünüyorum. Yazarlığa dair öğretilebilecek bir şey varsa o da bir yazar gözüyle bir metni, kurmacanın unsurlarına ayırıp çözümleyerek eleştirel bir gözle okumaktır. Semih Gümüş’ün atölyesinin gerek bu özelliği gerekse programda belirtilen ders konuları sebebiyle bu nitelikleri sağladığını söyleyebiliriz. Atölyenin ilk kurunda Turgay Fişekçi yönetiminde bir hafta şiir işleniyor. Ancak şiir yazmaya yönelik herhangi bir etkinlik yapılmıyor. Böyle olunca bu bir haftalık ders, amacı kurmaca metinler yazmak olan katılımcılar için bir bakıma ölü geçiyor. Ayrıca bir haftalık süre, şiir yazmak, şiir tartışmak isteyenler için de oldukça yetersiz. Dolayısıyla şiir için belki ayrı bir atölye açılması gerekirken bir haftada bu konuyu geçiştirmeye çalışmak her açıdan atölyeyi olumsuz etkilemekte. Bununla birlikte, Semih Gümüş, her dönem ünlü bir yazarı atölyeye konuk etmeye çalışıyor. Bu arada tabii Kaan Özkan ve Cemal Bâli Akal yönetiminde edebiyat-felsefe ilişkisi de işleniyor. Diğer atölyelerin hemen hiçbirinde olmayan bu uygulamalar Semih Gümüş’ün atölyesine değer katan hususlardan biri. Son olarak Semih Gümüş’ün atölyesinin ücretlerine değinmek istiyorum. Temmuz 2011 itibarıyla on haftalık yaratıcı yazarlık atölyesi 590 TL. Bu ücret, ilk iki ay 295 TL + 295 TL biçiminde ödenebiliyor. İkinci kurun ücretleri de aynen bu biçimde. Yazı atölyesinin bedeli ise 450 TL. Söylemek gerek ki bu ücretler Türkiye’deki diğer yaratıcı yazarlık atölyelerinin ücretleri göz önüne alındığında belki de en uygun ücrete sahip atölye. Ayrıca söylemek gerek ki böylesi nitelikli bir atölyenin bu ücrete sahip olması atölyeyi daha da cazip kılıyor. 25 Temmuz 2011 Pazartesi ... ALINTI /yazı KAYNAK: 1 da okunabilir

  • Soruşturma:Yazı Odası-3

    " Atölyelerin öğretmenlerinin uzmanlık alanları, deney ve nitelikleri derslerin niteliğini belirliyor; avantaj ya da dezavantaj olabiliyorlar. Gülsoy’un da kurmaca yazarı olma özelliğinden dolayı metin yaratmanın yollarına verdiği önem, kendi atölyesini yürütürken öne çıkıyor. Zaten Murat Gülsoy, yazarlık kariyeri boyunca da kurmaca bir metni yaratma yollarına, bunu yaparken zihnin nasıl çalıştığı gibi konulara büyük önem vermiş. Bu sayede sanırım Gülsoy’un kursuna katılanların metinlerinin kurgularının ciddi biçimde ilerleme kaydedeceğini söyleyebiliriz. Gülsoy’un tekniklerinin işe yaradığı kuşkusuz. Ancak tehlikeleri de yok değil. Benim gözlemlediğim kadarıyla Gülsoy’un kursuna ve atölyesine katılanlarda bir çeşit fotokopi yazar olma sorunu var. Tıpkı Gülsoy’unki gibi oyunsu, kurguyu, baskın biçimde merak unsurunu öne çıkaran metinler ve dahası bir yazarın uydusuna dönüşmüş başka yazarlar ortaya çıkıyor. Dolayısıyla bu, Gülsoy’un kursuna katılanların kurmaca metin yazmayı tek bir biçimden ibaret sanarak öğrendiklerini gösteriyor. Gülsoy’un atölyesine katılanlar bu tehlikeyi mutlaka göz önünde bulundurmalılar.- * İki Yaratıcı Yazarlık Atölyesi İncelemesi - 2 / BÜMED YARATICI YAZARLIK KURSU: MURAT GÜLSOY * Bu yazıda da Murat Gülsoy’un BÜMED’de (Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği) yürüttüğü atölye çalışmalarından bahsedeceğiz. Sonrasında da bu iki atölyenin bir karşılaştırmasını yapıp her ikisinin de avantaj ve dezavantajlarına değineceğiz. Önceki yazıda yaptığımız üzere önce atölyeyi yürüten kişiyi tanıyalım. Murat Gülsoy Sait Faik Hikâye Armağanı ve Yunus Nadi Roman Ödülü kazanmış bir yazar. Kendisinin ayrıca “Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık” adında, yaratıcı yazma üzerine hazırladığı bir kitabı da mevcut. Sölemeliyim ki, bu kitap ve 602. Gece adlı kitabı yazmak ve yazar gözüyle okumak üstüne kafa yoranların okumaları gereken kitaplar. Murat Gülsoy’un BÜMED’de yürüttüğü yaratıcı yazma çalışmaları iki parçadan oluşuyor. Bunlardan birincisi Yaratıcı Yazarlık Kursu, diğeriyse Yaratıcı Yazarlık Atölyesi adlarını taşımakta. Yaratıcı Yazarlık Kursu, bir seminerler bütünü. Bu seminerlerde Gülsoy, yaratma süreci üstüne deneyimlerinden bahsederken bir yandan tıpkı Semih Gümüş’ün atölyesinde olduğu gibi başka yazarların metinlerinin çözümlemesi yapılıyor. Bunun yanı sıra belki de Gülsoy’un atölyesinin en önemli özelliği, kurmaca metinleri üretmeyi tetikleyecek birtakım ödevler ve teknikler içermesi. Sözgelimi içinde belli sözcüklerin geçtiği bir öykü yazmak, kısa bir metnin her cümlesinin arasına önce bir, sonra iki, sonra üç vd. cümleler ekleyerek o metni genleştirmek bunlardan birkaçı. Verilen ödevler bir sonraki derste incelenip eleştirilere açılıyor. Yaratıcı Yazarlık Kursu, on hafta sürüyor. Bu kursa katılmış olanlar, dilerlerse Yaratıcı Yazarlık Atölyesine devam edebiliyorlar. Atölyede asıl olan katılımcıların üzerinde çalıştıkları öykülerin veya roman taslaklarının değerlendirilmesi. Ancak atölyede de tıpkı kursta olduğu gibi yaratıcılığı tetikleyecek birtakım ödevler de verilebiliyor. Atölye de tıpkı kurs gibi on hafta sürüyor. Buradaki kurs ve atölye ayrımının mantığı herhangi bir sanat atölyesi/kursu mantığıyla aynı olsa gerek. Resim tekniklerini öğrenmek isteyen kişi önce bunun için bir kursa gider. Sonrasında resimle ilgili çalışmalarını değerlendirmek ve geliştirmek için bir ressamın, ustanın atölyesine gitmek söz konusu olur ve bu atölyede sürekli bir üretim olur. Gülsoy’un kurs ve atölyesi de aynı bu biçimde işliyor. Onar hafta süren kursun da atölyenin de bedelleri 950 TL. Boğaziçi mezunu olup BÜMED üyesi olanlar için ücret ise 750 TL. -Murat Gülsoy, Kaan Murat Yanık'ın sunduğu Edebiyat Kokusu adlı programa katılmış ve hem Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık'ın genişletilmiş ve gözden geçirilmiş 10. yıl baskısı hem de Kara Kitap hakkında konuşmuş. - KARŞILAŞTIRMA Gelelim Semih Gümüş ve Murat Gülsoy’un atölyelerinin karşılaştırılmasına. Önceki yazıda söylediğim gibi, Semih Gümüş’ün bir kurmaca yazarı değil de bir eleştirmen olması atölyesinin avantaj ve dezavantajlarının kaynağı. Gümüş, atölyesinde her ne kadar bazı ödevler verse de bunlar Gülsoy’undakiler gibi atölyenin belkemiğini oluşturmuyor. Dolayısıyla ne yazacağını henüz bilmeyen yazar adaylarına tetikleyici yollar göstermekten uzak kalıyor. Semih Gümüş’ün atölyesinde başka yazarlarının metinlerinin çözümlenmesi ve edebiyata dair temel unsurların katılımcılara aktarılması daha baskın gibi. Serbest çalışma saatlerinde katılımcıların yazdıkları metinler baştan sona irdelenip eleştiriliyor, ancak yaratıcılığı tetikleyici olan ve yazarın birtakım adı konmamış tekniklerin bilincine varmasını sağlayan ödevlerin bir iki örnek dışında olmayışı önemli bir eksiklik. Gümüş’ün atölyesinin ikinci kurunun da iki hafta dışında katılımcıların metinlerinin incelenmesine yer vermeyip tamamen edebiyatla ilgili birtakım konuların konuşulmasına dayanması da bunu gösteriyor. Bu açıdan Gümüş’ün atölyesinin ikinci kuru atölye adından ziyade kurs veya ders adını hak ediyor. Açıkçası Notos’un ikinci kurunu gereksiz bulduğumu söylemeliyim. Öte yandan Semih Gümüş’ün, Murat Gülsoy’a nazaran, katılımcıların metinlerine belli konularda daha belirgin eleştiriler getirdiği de söylenebilir. Burada da kuşkusuz Gümüş’ün eleştirmenliği büyük rol oynuyor olmalı. Ayrıca Gülsoy, Türkçeyle ilgili meselelere Gümüş kadar değinmiyor gözüküyor. Hatta denilebilir ki Semih Gümüş’ün, atölyedeki metinleri eleştirisinde dile dair unsurlar büyük yer turuyor. Ayrıca Semih Gümüş’ün yıllardır dergilerde genç yazarlardan gelen öyküleri değerlendirerek yayıncılık yapmasının da bu dolaysız eleştirel tutumunun rolü olsa gerek. Ancak yine de Semih Gümüş, katılımcılardan birinin metni çözümlenip eleştiriye açılırken topu diğer katılımcılara atmaktan kaçınmalı ve kendisi daha etkin rol oynamalı diye düşünüyorum. Semih Gümüş’ün eleştirmenliğinden kaynaklanan özelliklerinin öne çıkması gibi Gülsoy’un da kurmaca yazarı olma özelliğinden dolayı metin yaratmanın yollarına verdiği önem, kendi atölyesini yürütürken öne çıkıyor. Zaten Murat Gülsoy, yazarlık kariyeri boyunca da kurmaca bir metni yaratma yollarına, bunu yaparken zihnin nasıl çalıştığı gibi konulara büyük önem vermiş. Gülsoy, kitabında da yer verdiği üzere, kurmacanın unsurlarını anlatmaya büyük önem veriyor. Bu sayede sanırım Gülsoy’un kursuna katılanların metinlerinin kurgularının ciddi biçimde ilerleme kaydedeceğini söyleyebiliriz. Gülsoy’un tekniklerinin işe yaradığı kuşkusuz. Ancak tehlikeleri de yok değil. Benim gözlemlediğim kadarıyla Gülsoy’un kursuna ve atölyesine katılanlarda bir çeşit fotokopi yazar olma sorunu var. Tıpkı Gülsoy’unki gibi oyunsu, kurguyu, baskın biçimde merak unsurunu öne çıkaran metinler ve dahası bir yazarın uydusuna dönüşmüş başka yazarlar ortaya çıkıyor. Dolayısıyla bu, Gülsoy’un kursuna katılanların kurmaca metin yazmayı tek bir biçimden ibaret sanarak öğrendiklerini gösteriyor. Gülsoy’un atölyesine katılanlar bu tehlikeyi mutlaka göz önünde bulundurmalılar. İki atölye arasındaki bir başka fark da atölyeleri yürütenlerin tavırlarından kaynaklanıyor. Aslında katılımcılara tutumları açısından gerek Gülsoy’un gerekse Gümüş’ün herhangi bir olumsuz tutumları yok. Ama sanki Semih Gümüş bu atölyeleri yalnızca yayınevini ayakta tutabilmek için bir ek gelir olarak görürken Gülsoy, katılımcılarla geçirdiği vakitten daha çok keyif alıyor gibi. Ki denilebilir ki Gülsoy’un bu tutumunun sebebi yürüttüğü atölyeyi bir açıdan da kendisi için, kendi yaratıcı hayatının bir parçası olarak yapması. Belki de bunda Semih Gümüş’ün daha ketum bir mizaca sahip olmasının da etkisi vardır, bilemiyorum. Her iki atölyede de yapılan iş ciddiyetle ele alınıp, bu çalışmalara büyük önem verilmesine karşın Murat Gülsoy halinden biraz daha memnun gözüküyor, hepsi bu. Yoksa Semih Gümüş’ün atölyedeki işini önemsemeden yaptığı gibi bir anlam çıkmamalı. Gelelim iki atölyenin ücretlerinin karşılaştırılmasına. Murat Gülsoy’un atölyesi BÜMED üyelerine 950 TL, dışarıdan katılanlara 750 TL gibi bir bedel öngörürken Semih Gümüş’ün yürüttüğü Notos Yaratıcı Yazarlık Atölyesi 590 TL. Gerek BÜMED’de gerekse Notos’ta yürütülen atölyelerin onar hafta sürdüğünü de unutmamalı. Ayrıca önceki yazıda yer alan “Notos Yazı Atölyesi”nin ücreti de 450 TL. Burada hiç kuşku yok ki Semih Gümüş’ün yürüttüğü atölye açık ara önde. Önceki yazını başında da belirttiğimiz gibi ülkedeki yaratıcı yazı atölyelerinden en dikkat çeken iki tanesini incelemeye çalıştık. Burada söylemek gerek ki aslında aynı şeyi ifade eden iki farklı anlayışa da sahiptir bu atölyeler. Semih Gümüş, yazarlığın kati surette bir başkasından öğrenilemeyeceğini söylemekte. Gümüş’e göre yazarlık öğrenilecekse yalnızca kitaplar öğrenilebilir; ancak bu tür atölyeler, işin başındaki yazar adaylarının çok uzun sürede öğrenebilecekleri bazı şeyleri daha kısa sürede öğrenip zaman kazanmalarını sağlar. Murat Gülsoy’sa aynı şeyi bir başka bakış açısından dile getiriyor. Evet, bir yazı atölyesine giderek yazar olunmaz. Ancak edebiyat da en nihayetinde bir sanattır ve sanat dallarına dair teknikler öğretilebilir. Sözgelimi resimle ilgili teknikler ancak bir resim atölyesinde öğrenilir. İşte nasıl ki bir resim atölyesine gidilerek ressam olunmuyorsa bir yazı atölyesine de gidilerek yazar olunmaz. Bir atölyeye giderek sanatçı olunmaz ama resim atölyesinde de yazı atölyesinde de ilgili sanatlara dair birtakım teknikler pekâlâ öğretilebilir. (1 Ekim 2011 Cumartesi) * ALINTI /yazıyı alındığı KAYNAK:1 de okuyabilirsiniz.

  • Medya Toplumunda Çocuk Edebiyatının Yaşı

    Medya Toplumunda Çocuk Edebiyatının Yaşı Küçülüyor mu? * MUSTAFA RUHİ ŞİRİN * 24 Şubat 2017 _ 17.30 İstanbul Büyük Şehir Belediyesi

  • Mustafa Ruhi Şirin

    *Mustafa Ruhi Şirin/ Çocuk ve Medeniyet Okumaları - 5 - Aile ve Çocuk Yetiştirme Geleneği Üsküdar Belediyesi

  • MASAL KIZ

    Kafdağı'nda doğan güzel Sensin masalların kızı Yerde iyilik perisi Gökte iyilik yıldızı Bir an görelim yüzünü Gel de otur bahçemize Gelemezsen küçücük kız Sihirli narı sun bize Yıldızlar ay ışığında Uzun saçları tarayın Seni seyretmek çok zormuş Kafdağı'ndaymış sarayın Dile bizden ne dilersen Sana uçurtma verelim Ayak bastığın yerlere Çiçek halısı serelim Bir göz açıp kapayınca Dünyanın bir ucundasın Cin misin sen peri misin? Bir devin avucundasın Ne güzel şirin bir kızsın Benziyorsun bir meleğe Dua edelim seninle Ellerimiz değsin göğe Söyle yerini masal kız Gökten yelkenler biçelim Sana mektuplar taşıyan Beyaz bir gemi seçelim Çevir tılsımlı yüzüğü Güneş girsin evimize Rüyâlarımız renklensin Selâm söyle devimize Seni bir ilkbahar günü Yoksul bir çoban görürmüş O gün mutluluktan uçar Sen gidince üzülürmüş Gömlek masal ülkesinden Uçup gel de uçur bizi Başına bir taç yapalım Çocukluk sevincimizi Mustafa Ruhi Şirin * maviADA 2006 BAHAR Sayısı- DAHA FAZLASINI GÖRMEK İÇİN GİDİNİZ

  • Eşekli Kütüphaneci

    Eşeğiyle köyleri gezerek köylünün ayağına kitap taşıyan Mustafa Güzelgöz’ün hikayesi biraz da Cumhuriyet’in umut ve umutsuzluğu arasındaki yürekten çabaların hikayesidir. Mustafa Güzelgöz’e dönemin sınıfları arasında bürokrat denemez. Eşraftan da değildir Mustafa Bey, tüccar da değildir. O dönemde ülkede özel sektör de yoktur. Mustafa Bey bu sınıfların hepsinin arasındaki memur kesimindendir. Mustafa Güzelgöz, ülkesinin kalkınmasını istemekte, bu uğurda işini en iyi şekilde yapması gerektiğini bilmektedir. Dönemin idealist insanları arasındadır. Tayin olduğu köy ilkokulunun boyasından sobasına kadar kendi uğraşan umut dolu ve aydınlanmacı öğretmenler gibidir. Hem ikisinin de ortak noktası kitaplardır. Yenilik, öğrenmek ve bilinçlenmektir temelleri. O dönem için köylünün hali göz önüne alındığında (şimdi de pek farklı değil) imkansız sahneler yaşanmaktadır Mustafa Bey sayesinde. Hasat dışında en büyük etkinliği gözleme çevirmek olan köylünün ufku Mustafa Güzelgöz sayesinde değişmiştir. Cumhuriyetin kuruluş aşamasından sonra kalkınmanın sağlanabilmesi için asıl destek vermesi gereken tüccar ve eşraf kesimin her yeniliğe karşı gönülsüzlüğü inanılmaz boyutlardadır. Buna karşın tüccar yatırım yapmaya kalktığında bu sefer de bürokrasinin hantallığıyla geri kalınmaktadır. Ayrıca yeni rejime başlarda gönülsüzce de olsa destek veren bu sınıflar, iş toprak reformuna gelince kaşlarını havaya dikmekte, bürokrasi de bu konuda çoğu zaman mecburen tavizler vermek durumunda kalmaktadır. Ülkenin sınıfları arasındaki bu çıkmaz, tam atılım yapılması gereken 1950’lerde ayağımızı paslı bir prangayla bağlamıştır. 2000’li yıllara kadar ansiklopedilerde kağnı kelimesi bile “Türk köylerinde hâlâ kullanılır” diye açıklanacaktır. Mustafa Güzelgöz’ün hikayesi de ülkenin bu dar boğaz dönemlerine denk gelir. 1943 yılında tayini kütüphaneci olarak Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesi’ne çıkar Mustafa Güzelgöz’ün. Aslında buna tam da tayin denilemez. Ürgüplüdür zaten Mustafa Bey. İstanbul’da Tiftik ve Yapağı Dış satım Birliğinde depo memurudur; II. Dünya Savaşı çıkınca 1940 yılında askere alınır. Tokat’ta tam 3,5 yıl askerliğin ardından memleketine döner. Ailesinin isteğiyle Ürgüp’te kalır. Kütüphanenin memuresi emekli olunca Mustafa Güzelgöz’ün Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesi’ne ataması yapılır. İnsana ilham veren bir Türkiye hikayesi böylece başlar. Köyde Kütüphane? İki kelime yan yana geldiğinde bile sonuna oto – tamlamayla bir soru işareti ekleniyor gibi. Ülkenin durumu göz önüne alındığında çok da dikkate değer bir memuriyet gibi durmamaktadır kütüphanecilik. Zira kültür, sanat ve eğitim gibi faaliyetler için her dönemde yaşadığımız (günümüzde çok daha kötü) ‘ödenek yok’ tabiri kütüphanecilik için de söz konusudur. Memurdur artık Mustafa Bey. Döneme göre iyi de bir şeydir bu. “Maaşını alıyor musun, alıyorsun” durumları daha o zamanlar halk ağzına girmiştir. Memur olmak devletin bir parçası olmaktır Mustafa Güzelgöz için, gurur duyulacak, hizmet edilecek bir konumdur. Törenlerde yeri vardır. Cumhuriyet’in idareciler sınıfındadır, küçük müçük de olsa bir kütüphanenin müdürüdür; ama işte o törenlerin birinde, bir sandalye eksik kalır. Bürokratların, diğer memurların, devlet erkanının hepsinde sandalye vardır ama Mustafa Bey başka birisiyle sıkış tepiş tek sandalyeyi paylaşmak zorunda kalır o törende. Rejimin halkın önüne çıktığı, gurur duyulan anlardır törenler ama Musafa Bey gurur duymaktan ziyade utanmıştır. Gururu kırılmıştır. “Sayılmıyorum ben” diye düşünür. Kütüphaneciyi kimse takmıyor demek ki, o halde sayılmak için çaba sarf etmeli, mesleğin önemini halka göstermeli ve sayılmak gerekmektedir. Kütüphane vardır ama gelen giden yoktur. Mustafa Bey sayılmak için köylüye kitabı ulaştırmak ister, Ankara’ya Kültür Bakanlığı Kütüphaneler Genel Müdürlüğü’ne gider. Ödenek lazımdır, köylere kitabın ulaştırılması gerekmektedir. Genel Müdür Mustafa Bey’i hafiften tersler. Daha birçok merkezde ödenek yokluğundan kütüphaneler kadro beklerken, hangi köyden bahsetmektedir bu kütüphaneci. Kısaca Mustafa Güzelgöz kapı dışarı edilir; ama edilirken tek kişilik bir kadro koparmayı da başarmıştır. Personelin çalışma şartında en az bir eşek sahibi olması vardır. Mustafa Güzelgöz ilk iş olarak harf devrimi sonrasında kütüphanenin rutubetli bir odasına atılmış olan Osmanlıca kitapları kurtarır. Kütüphane tarihidir, Osmanlı zamanında açılmıştır. Mustafa Bey, kütüphanecilik üzerine yazılmış bir el kitabından yararlanarak yavaş yavaş modern bir yapı oluşturma çabasına girer. Tanıdıklarına, bildiklerine mektuplar yazar kitaplar ister. Kütüphaneye kitaplar gönderilir. Yenilenme başlamıştır ama hala kimse kitap okumamaktadır. Köylerin bazılarının yolu dahi yoktur. Kitap almak için kütüphaneye gelmeleri zaten imkansızdır. Hizmeti ayağa götürme fikri o zaman aklına gelir Mustafa Bey’in. 23 yaşındaki genç memur, köydeki doktor, öğretmen, veteriner gibi meslekler nasıl saygı görüyorlarsa öyle saygı görmek istemektedir. İki sandık yaptırır. Sandıklar 200’e yakın kitap almaktadır. Sandıkları bir eşeğe yükler ve köy köy gezmeye başlar. Köylülere 15 gün şartı koyar, kitap 15 günde bitecek yerine yenisi verilecektir. Böylece kitapların kütüphaneye geri getirilmesinin ve yavaş yavaş ayak alışkanlığı sağlanmasının yollarını da tasarlamaya başlar. Girişimciliği durmak bilmez Mustafa Bey’in. Kütüphanenin trafiği yavaş yavaş artmaktadır ama gelenler arasında kadınlar neredeyse yok denecek kadar azdır. Mustafa Güzelgöz, Singer’e ve Zenith’e mektup yazar. Kütüphaneye dikiş makinesi yollayın, adınızı yazalım, namınız yürüsün der. Zenith 9, Singer 1 tane makine gönderir. Kütüphanede bir dikiş kursu da açılır. Kumaşını kapan kadın koşar gelir, öyle ki sıra bile oluşur. Mustafa Güzelgöz bekleyen kadınların ellerine arada kitap tutuşturur. Kütüphane kendi topluluğunu yaratmaya başlamıştır. Mustafa Bey yavaş yavaş sevilmeye sayılmaya başlanır. Çünkü emekleri etkisini göstermiştir. Halk kendisine fayda sağlayan görevliyi saymaktadır. Bu faydalar öyle noktalara kadar varır ki, kız kaçırmayı düşünen bir genç, Mustafa Bey aracılığıyla ulaştığı Türk Ceza Kanunu kitabında bunun idama kadar varabilen bir suç olduğunu, en iyi ihtimalle 7 sene hapis yatabileceğini öğrenir. O dönem hayli popüler bir etkinliğe dönüşmüş olan kız kaçırmanın bu kadar büyük bir suç olduğunu bilmeyen genç, Eşekli Kütüphaneci sayesinde bu sevdasından vazgeçer; hatta Mustafa Bey’e daha sonra bu durumu anlatan bir mektupla hayatını kurtardığı için teşekkür eder. Genç Mustafa durmak bilmez. En çok giden kitaplar, Atatürk’ün hayatı, din kültürü kitapları, kahramanlık destanları ve tarım – sağlık kitaplarıdır. Eşekli Kütüphaneci, okuma alışkanlığı kazanan köylülere yavaş yavaş klasikleri de vermeye başlar. Böylece Nevşehir iline bağlı Ürgüp’ün Karain köyünde Balzac okunur. Atılım inanılmazdır. Çevre illerden Mustafa Bey’in adı duyulur. Yönetici kadro artık Mustafa Bey’e olumlu gözle bakmaktadır, “al maaşını otur aşağı, fazla sağa sola bulaşma” düşünceleri yıkılmaya başlamıştır. Tek bir eşekle başlayan azim, aralarında katır ve atların da bulunduğu 10 sayılık bir kültür filosuna dönüşmüştür. Bu başarı hikayesi yavaş yavaş Ankara’ya hatta Ankara’yı da aşarak yurt dışına yayılmaya başlar. 1950’ler Amerika’nın ellerinin ve gözünün Türkiye üzerinde olduğu yıllardır. Demiştik, Mustafa Bey ne tüccardır ne eşraftan, o işini layığıyla yapıp ülkesine faydalı olmak ve bunun karşılığında hak ettiği saygıyı görmek istemektedir. Büyük takdir, beklenmeyecek kadar büyük bir yerden gelecektir. Amerika’da 1963 yılında halkına hizmet eden yaratıcı insanları kapsayan bir yarışma düzenlenir. Yarışmanın çağrısı Devlet Planlama Teşkilatı’na ulaştığında orada çalışan bir memurun önerisiyle Mustafa Güzelgöz ve projesi “Eşekli Kütüphane” nin icraatları evraklarla Amerika’ya gönderilir. Amerika’dan 3 kişilik bir heyet durumu yerinde incelemek üzere Ürgüp’e gelir ve bölgedeki yüksek okuma yazma oranından, ayrıca kütüphane hizmetinin geldiği başarıdan hayli etkilenirler. Mustafa Beyin güzel gözlü, uzun kulaklı ve inatçı kütüphanesi İtalyan bir adayın projesiyle finale kalır. İtalyan’ın işi, köprü altında yaşayan evsiz çocukları okutmak ve onları topluma kazandırmak olmuştur. Jüri ikiye bölünür; ancak başkan Dwight Cook oyunu kütüphaneden yana kullanır. “Çünkü zamanında eğer bu kadar etkili bir kitap çalışması yapılmış olsaydı, köprü altı çocukları zaten hiç var olmazlardı” der Bay Cook ve kazanan Mustafa Güzelgöz olur. Haber dünya basınında da yer bulur ve Eşekli Kütüphaneci farklı ülkelerde bu büyük icraatıyla takdir toplar. Amerikan Barış Gönüllüleri Ürgüp’e bir ziyaret düzenler ve kütüphaneye dönemin en mühim araçlarından olan 1960 model bir Jeep hediye edilir. Daha sonra Amerikan elçisi de Ürgüp’ü ziyaret edecek ve kütüphane için bir pikap hediye edecektir. İki ahşap sandık ve bir karakaçanla başlayan serüvenin artık iki adet son model dört çekeri olmuştur. İşte bu günlerde, bitmeyen hastalık (husumet) yine devreye girer. Ortada bariz bir başarı vardır. Husumet usul usul yayılmaya başlar. Mustafa Güzelgöz kütüphaneye bağışlanan araçları ve ödenekleri kendi çıkarları için kullanıyor diye haber yayılır. Ayrıca halıcılık, kilimcilik faaliyetleri ve ilgilendiği okuma kursları göze batar. Faaliyeti, vazifesi dışına çıkıyor derler. İdealist memur vazifesini çok aşan işlere bulaşmış, tek başına takdiri toplamıştır. En ucuz iftira atılır üstüne. "Devlet imkanını kendi çıkarı için kullanmak!" Kimseye muhtaç olmadan eşekleriyle çıktığı yolda, devlet envanterine iki de araç kazandırmıştır Mustafa Bey. Bu araçları hususi işleri için bile kullandığı söylenir ona. Ama asıl dert başkadır. Başarabileceğini göstermiştir Eşekli Kütüphaneci. Umut olmuştur. Düşünüp, tasarlayan, eylemini hayata geçirebilen insanın başarısını gözler önüne koymuştur. Başkalarına da ilham olabilir bu durum. Aman ha! Tanıdık o mekanizma devreye girer ve hakkında çok geçmeden bir soruşturma açılır. 3 maaşına el koyulur Mustafa Bey’in. Sonradan valilik tarafından emekli edilir. Bir el kitabından mesleğinin inceliklerini öğrenerek başladığı kütüphanecilikten 28 yıl hizmetten sonra 50 yaşında uzaklaştırılır Mustafa Bey. Soruşturmayı açan müfettiş Şemim Bey’i sonradan İstanbul Fatih’teki Millet Kütüphanesi’nde tesadüfen görür, konuşurlar. Şemim Bey soruşturmayı yoğun baskı altında yaptığını itiraf eder ama baskının kim tarafından uygulandığını söylemez. Olan olmuştur. Mustafa Güzelgöz 18 Şubat 2005'te yaşama gözlerini yumar. 2012 yılında Eray Okkan tarafından yapılan heykeli Maltepe Üniversitesi’nin Eğitim ve Fen Edebiyat Fakültesinin girişine dikildi. Fakir Baykurt onun hayatından esinlenerek yazdığı son romanına Eşekli Kütüphaneci adını koyar. Kendisini saygıyla anıyoruz... Kaynak: https://listelist.com/esekli-kutuphaneci-mustafa-guzelgoz/

  • Türkiye'den Habersiz Türk Edebiyatı

    BÜLENT ECEVİT * BATI kültürünün Anadolu topraklarındaki kaynakları, aşağı yukarı yüz yıldır kendimize örnek tutmağa çalıştığımız Batı edebiyatı üzerindeki etkisini devam ettiriyor. Fakat, Türk yazarları hâlâ kendilerini bu kaynaklara yabancı sayıyorlar. Çağdaş Türk edebiyatında, hatırlayabildiğimiz kadar, Selâhattin Batu'nun birkaç manzum dramı, Halikarnas Balıkçısının bir kitabı, bir iki şairin birkaç şiir veya mısraı dışında, Batı kültürünün doğrudan doğruya kendi topraklarımızdaki kaynaklarına yönelen bir akıma rastlanamaz. Millî Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosunun, hiç değilse birkaç yıl önceye kadar canlılığını muhafaza eden çalışmaları bile, Türk yazarları arasında bu kaynaklara ciddî bir ilgi uyanmasını sağlıyamamıştır. Çıkmakta olan dergilerden, bildiğimiz kadar hiç biri, bu kaynaklara yönelme ihtiyacını duymamaktadır. Oysa bugün Türkiye, arkeolojlk araştırmaların belki en canlı olduğu memlekettir. Bu araştırmaların, en uyuşuk bir edebiyat çevresinde bile bazı yankılar uyandırması, bazı hareketler meydana getirmesi beklenirdi. Fakat bizim edebiyat çevrelerimizde henüz böyle yankı ve hareketlerden bir iz yoktur. Türkiye'deki arkeolojik araştırmaların canlılığı, evvelki gün çıkan «Benimseyemediğimiz ülke» başlıklı yazıda da belirttiğimiz gibi, Batı dünyasında Anadolu'ya, Anadolu'daki kültür kaynaklarına beslenen ilginin son zamanlarda büsbütün artmasına yol açmıştır. Bu ilgi artışı, pek kolaylıkla, tabiî bir üyesi sayılmak istediğimiz Batı dünyasının, Türk milletine duyduğu yakınlığı da artırmak için büyük bir fırsat olabilirdi. Fakat bu fırsat göz göre göre elimizden kaçmaktadır. Basın - Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü'nün, yabancılar için yabancılara yazdırılmış birkaç propaganda broşürü dışında, Türklerin kendi topraklarındaki kültür hazineleriyle ilgilendiğini, bunları benimsediğini göstererek hiç bir belirti yoktur. Onun için Batı dünyası hâlâ kendi kültürünün kaynağı olarak gördüğü Türkiye ile, bu ülkenin bin yıldır sahibi bulanan Türk milleti arasında bir bağlantı kuramamıştır. Kuramamakta da mazurdur. Çünkü, bundan önce çıkan iki yazımızda da belirtmeğe çalıştığımız gibi, daha biz kendimiz, üzerinde yaşadığımız toprakla aramızda bir tarih ve kültür bağı kuramamışızdır. Bu bağı kurabilmek için, bir yandan ilk eğitimle halk eğitiminden faydalanır, ve tarih öğretiminde Türk tarihiyle Türkiye tarihi arasındaki ikiliği gidermeğe çalışırken, bir yandan da Türk edebiyatını o yolda harekete getirmek gerekir. Böyle bir harekete edebiyat dergileri ve gazeteler öncülük edebilirler. Gazetelerimizin, Türkiye'deki arkeolojik çalışmalarda, The Times, The New York Times gibi yabancı gazeteler kadar olsun haber değeri görmeğe başlamaları, kendilerine düşen öncülük görevini yapmalarına yeter. Edebiyat dergilerine düşen işse elbette daha ağırdır. Memleketimizdeki arkeolojik çalışmaları Batı kültürü içinde değerlendirmek, bilim kurumlarının olduğu kadar, bu dergilerin de görevleri arasında sayılmak gerekir. Batılılaşmağa çalışan Türk milletinin yeni edebiyatı, hemen yüz yıldır, ithal malı saksılar içine verimsiz bir ser kültüründen öteye geçememiştir. Oysa bu edebiyatın ihtiyacı olan, onu canlandırıp geliştirebilecek, Batı edebiyatı içinde ona bir yer kazandırabilecek olan vasat, Anadolu toprağının, kendi toprağımızın kültürüdür. Cambridge, MASS. Bülent ECEVİT 21.4.1957 Ulus gazetesi Başlık: Türkiye'den Habersiz Türk Edebiyatı Kaynak: Ulus, "Uzaktan" s. 3 Tarih: 1957-04-21 Lokasyon: Atatürk Kitaplığı, 152/35 Metin: UZAKTAN

  • Birine Yarar Ötekine Zarar

    Atinalı Demades, cenaze törenleri için gerekli şeyleri satan bir hemşerisini, bu işten fazla kazanç beklediğini, bu kazancın da ancak birçok insanın ölümünden gelebileceğini ileri sürerek mahkum etmiş. Haklı bir yargı denemez buna; çünkü hiçbir kazanç başkasına zarar vermeden sağlanamaz, öyle olunca da her çeşit kazancı mahkum etmek gerekir. Tüccar, gençliğin sefahata düşmesinden kar sağlar, çiftçi buğdayın pahalanmasından, mimar evlerin yıkılmasından, hukukçu insanların davalı, kavgalı olmasından; din adamlarının şan, onur ve görevleri bile bizim ölümümüze ve kötülüklerimize dayanır. Yunanlı komedya şairi Fhilemon, hiçbir hekim, dostlarının bile sağlığından hoşlanmaz, dermiş, hiçbir asker de yurdundaki barıştan. Daha da kötüsü, herkes içini yoklasa görür ki gizli dileklerimizin birçoğu başkasının zararına doğar ve beslenir. Öyle sanıyorum ki düşündükçe doğanın genel düzeni hiç şaşmıyor : Çünkü fizikçilerin dediğine göre, her şeyin doğması, beslenmesi, çoğalması, başka bir şeyin bozulup çürümesi oluyor: Bir varlık biçim ve nitelik değiştirdi mi? O anda yok olur biraz önce var olan. / Montaigne, 15.yy.Eransa

  • Kudüs... Ey Kudüs

    “Seni unutursam, ey Kudüs Sağ elim hünerini unutsun Eğer seni anmazsam Dilim damağıma yapışsın” MEZMUR-137 Kudüs Ey Kudüs yaklaşık 4 yılda yoğun çaba ve araştırmayla ortaya çıkmış, Kudüs ve İsrail-Arap sorunu üzerine yazılı en kapsamlı kitaplardan birisiydi. Fransız ve Amerikalı gazeteciler Dominique Lapierre ve Larry Collins tarafından kaleme alınmıştı. Üç tek tanrılı (semavi) dinin merkezi Kudüs tarih boyunca nice “kutsal savaş”lara sahne olup üzerine sayısız kitap yazılmıştır. Ulusların yolları ve tanrı kelamı kavşağının tarihine ışık tutan ve ABD, Almanya, Fransa vs. gibi ülkelerde çok satan kitapta Kore Savaşını da izlemiş Lapierre ile Ortadoğu’daki toplumsal dönüşümlerin yakın tanığı Collins Ortadoğu, Avrupa ve Amerika’da 250 bin km yol katedildiğini ve 2 bin kişiyle konuşulduğunu belirtiyorlardı. 20 araştırmacı 500 kg belgeyi inceleyip 6 bin sayfa doküman hazırlayarak önemli bir kaynak ortaya koymuştu… Talmud (ibranice lamad) öğrenmek sözcüğünden gelir. Uzmanları hahamlar, hukuk doktorları, dağılmış topluluğun unutulmuş parçaları olarak yüzyıldan yüzyıla yaşamaya devam ettiler. Yoksul hayatlar dinsel kurallara göre düzenlenmişti. Torah yani yasaların, öğretilerin ayetleri ezberlenmiş ve talmud metinleri kuşaktan kuşağa aktarılmıştı. Kutsal saydıkları Süleyman’ın yaptırdığı tapınağın kalıntısı olan ağlama duvarı 2 bin yıldır yeryüzünün bütün Yahudilerinin ona dönüp dağıldıklarına gözyaşı döktükleri yerdi. Öte yanda ise Kudüs’te Muhammed’in beyaz kısrağı üstünde gökyüzüne yükseldiği Hazreti Ömer Camii bulunuyordu. Mekke ve Medine’yle birlikte İslam’ın da en kutsal yeriydi Kudüs. Kudüs tarih boyunca dökülen kanlarla lanetlenmiş gibiydi. Eski Yahudi tapınağının mihrabında hayvanlar kurban edilirdi. İsa burada çarmıha gerilmişti. İnsanlar buradaki duvarların diplerinde canlarını vermişlerdi. Din adına burada cinayetler işlenmişti. Davut ve firavun, Sebnaşerib ve Nabukadnezar, Herod ve Ptolome… Titus ve Godefroy de Babullion komutasında haçlılarla Timurlenk ve Selahattin-i Eyyubi’nin askerleri… Türkler ve Allenby yönetimindeki İngiliz askerleri… Hepsi karşı karşıya gelmişlerdi. Geçmeli Kubbeler, minareler, sur mazgalları, çan kuleleri ile rengarenk bir anıtşehirdi Kudüs. Oysa Yeruşalayim eski İbrani dilinde “barış şehri” anlamına geliyordu. İlk yerleşim bölgesi dalları evrensel barışı simgeleyen Zeytinlik Dağı yamaçlarıydı. Davut şu sözlerle yüceltmişti onu: “Kudüs’ün barış içinde yaşamasına dua edin”… Yahudilerin asıl anayurdu Mezapotamyadaydı. Buradan kovulan İbraniler Musa yönetiminde dönüp Jedée (Yahuda) tepelerinde ilk devletini kurmuşlardı. Ancak Davud ve Süleyman yönetiminde 100 yıl kadar dayanabilmişlerdi. Asur, Babil, Mısır, Yunan ve Romalıların egemenliği altına girdikten sonra tapınakları yıkıldı. Bizans imparatoru 2.Teodosyüs ırkçı görüşle Yahudileri ayrı bir ulus varsaydı. Frank kralı Dagobert de Galya’dan onları kovmuş, 4.yy da ise Bizans İmparatoru Heraklius zamanında haçlılar Deus Vult “Tanrı İstiyor” diyerek kılıçtan geçirmişti. Yaşadıkları ülkelerde Yahudilere mal edinme hakkı pek tanınmazdı. Papalık para ticaretini yasakladığından tefeciliğe yöneltilmişlerdi. Kilise ortaçağda onlarla bir arada yaşamayı yasakladı. 1215’te 4.Latran konsili belli bir işaret -10 emri ifade eden rozet- taşımaları kararıyla ırkçılığı doruğa vardırdı. Fransa ve Almanya’da bu sarı renkte bir O harfi olmuştu. Naziler ise gaz odalarına gönderecekleri Yahudileri sarı yıldızla belirlediler. İngiltere ve Fransa’dan sınırdışı edildiler. Veba gibi hastalıkları taşımak, çocukları öldürmekle suçlandılar. Normal hayat sürebildikleri tek yer İspanya oldu. Ancak 1492’de Kristof Kolomb’un yeni keşiflere çıktıkları yıl İspanya kraliçesi İsabella’in hıristiyan kilise ile işbirliği yapmasıyla buradan da kovulmuşlardı. Prusya’da, İtalya’da da Yahudilere çeşitli yasaklar uygulanırdı. Talmud’u bulundurmak suçtu. Venedik’te Yahudiler Ghetto Nouvo “Yeni Dökümhane” denilen bir mahallede yaşamaya zorunlu tutuldu. Böylece evrensel sözcük haznesine katkıda bulunmuştu. Filistin’de Yahudilerin oturduğu ilk yerleşim yeri 1860’ta kuruldu. Polonya’da kazak isyanı sırasında 100 binden fazla Yahudi soykırıma uğradı. Rusya’da Çar 2.Alexandre’nin ölümünden sonra halk tarafından resmen kıyıma teşvik edildiler -böylece yılgı ve ölüm anlamında Pogrom sözcüğü de doğdu- ve 1881-82 programından sonra Filistin’e göçmen dalgası hız kazandı. Reuven Shari, David Gryn da bunlar arasındaydı. Gryn Romalıların Kudüs’ü kuşattıkları sırada orada bulunan bir yahudinin adını almıştır: “Ben Gurion” aslan yavrusu demekti… 1885 yılında Theodor Herzl Yahudi düşmanlığı denen volkanın asla sönmeyeceğini ve ulus devletler yüzyılında gelişen milliyetçiliğin kurbanı olan Yahudilerin de ancak ulus olarak hayatlarını sürdürebileceklerini ifade eden bir görüşün tohumunu atıyordu. Dini siyonizm siyasi siyonizm olarak 100 sayfalık bir manifestoyla gerçekleşecekti adını da yine Herzl koyuyordu: “Der Judenstaat” yani Yahudi Devleti. Sion ibranice “seçilmiş” anlamına gelir, siyonizm ise Kudüs’teki Sion tepesinin adından geliyor. Siyonistlerin Yahudileri eski ülkelerinde toplama isteği ile 25 yy dır İsrail halkının Kudüs’le ilgili umudu… İlk siyonist kongre 29 Ağustos 1897’de İsviçre’nin Basel şehrinde toplandı ve uluslar arası yürütme kurulu belirlendi. Ulusal fon oluşturuldu. Filistin’de toprak satın almak için bir banka kuruldu. Bayraklarıyla ulusal marşlarını kabul ettiler. Mavi-Beyaz renkler Yahudilerin dua ederken omzuna taktıkları geleneksel ipek şal Taleth’in renkleriydi. Marşları ise simgeseldi, umut anlamına gelen Hatikvah’tı. Aynı gün akşam Herzl deftere şunları not etmişti: “Basel’de yahudi devletini kurdum. Bunu şimdi yüksek sesle söylesem evrensel bir kahkaha tufanına yol açabilirim. Belki beş yıl sonra ama kuşkusuz elli yıl sonra herkes için kesin bir gerçek olacaktır bu”… 1922 yılında Milletler Cemiyeti tarafından İngilizlerin manda yönetimine girmişlerdi. İngilizler için bu topraklar Ortadoğu’da istedikleri politikayı uygulamak için gerekli idi. Böylece İngilizleştirilmiş petrol yataklarıyla Times Nehri ve Süveyş kanalı arasında köprü kurulacaktır. 5 yy süren Türk egemenliğinden sonra Yahudiler İngilizler tarafından Filistin topraklarına getirilecekti. 29 Kasım 1947’de BM’ye bağlı 56 ülke New York banliyösü Flushing Meadows’ta toplandı. Filistin’i arap-yahudi diye ikiye bölecek kararı alıyorlardı. Sözde 30 yıllık savaş sona erecekti. Ama umutsuzluğun kalemiyle çizilen bu paylaştırma haritası katlanılabilir bir ödünler ve kabul edilemeyecek kepazelikler karışımıydı. Kurulacak Yahudi devletinin topraklarının çoğunluğu ve neredeyse nüfusunun yarısı arap olduğu halde Filistin’in yüzde 57’si Yahudilere bırakılıyordu. Eski çağlardan beri Filistin’in bütün siyasal, ekonomik ve dinsel yaşamının çevresinde döndüğü Kudüs şehrinin yönetimi ise BM’in denetimine bırakılıyordu. Ne Arap ne de Yahudi başkenti olmayacaktı. 2 Kasım 1917’de İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Arthur James Balfour bankacı Walter Rothschild’e yazdığı “majestelerinin hükümeti” şeklinde bir hitapla başlayan mektupla Filistin’de kurulacak bir devlete ışık yakıyor ve nazi kıyımından kaçan 4554 yahudi “exodus” adlı bir gemiyle Filistin topraklarındaki bir bölgeye yerleştiriliyordu. Oysa hrıstiyan Avrupanın batı emperyalizminin baskılarına karşılık Osmanlı Devletinin kapı açtığı Yahudilerle Araplar İspanya’daki Endülüs Emevi devrinden bu yana hep barış içinde yaşamışlardı. İngilizler hak sahibi olmadıkları halde Filistin topraklarını ipotek altına alıyorlardı. Filistin’in paylaşılmasında en fazla çabayı gösteren ABD’ydi. Bu ülkenin etkili Yahudi cemaatinin oy baskısıyla politikacılar göçle devlet kurulması yönündeki kampanyalara kayıtsız kalıyorlardı. İlk aşamada 1.200.000 araba karşılık 250 bin yahudi bölgeye yerleştirildi. Başkan Truman BM’den Filistin’in paylaştırılması yönünde karar çıkması için Fransa’yı Amerikan yardımlarını kesmekle tehdit ediyor hatta Yunanistan, Liberya, Haiti, Filipinler bile evet oyu kullanılması için baskı görüyorlardı. Emmanuel Cellar adlı bir ABD parlamento üyesi Başkan’a telgraf göndererek Yunanistan gibi direten ülkelerin yola getirilmelerini istiyordu. Aynı baskı Filipinlere de yapıldı paylaşım için olur istendi. Yüksek mahkemenin iki yargıcı Filipinler Devlet Başkanına “paylaştırmaya karşı çıkma kararında diretirse ülkesinin milyonlarca Amerikalı dost ve taraftarını kaybedeceğini” bildirmişlerdi. Öte yanda Liberya’da Harvey Fireston 400 kauçuk çiftliği sahibiydi, yatırımları vardı. Liberya ürünlerinin boykot edilmesiyle tehdit edildi. Haiti Cumhuriyet Başkanı ikna edilmeye zorlandı, bir Haiti temsilcisi Harlem’de siyonist ajanlarca kovalandı. Kudüs müftüsünün yeğeni Cemal Hüseyni ise 29 Kasım 1947’deki oylamada paylaşım yönünde karar alınırsa Yahudilerle savaşacaklarını açıkladı. Siyonist marşı Hatikvah paylaşımla zafer edasında söyleniyor Dave Rothschild gibileri de barlarda kendince zaferlerini Le Şayim (şerefe) diyerek kutluyorlardı. İsrail Devletinin kurulmasıyla Tel Aviv dünyanın ilk Yahudi şehri olarak karnaval havasındaydı. 14 Mart 1948 günü İngilizler Kudüs’ten ayrılıyor, Yahudi devleti kuruluşunu ilan ediyordu. 3 bin yıldan bu yana ataları pek çok işgalcinin gidişini görmüşlerdi. Asurlular, Babilliler, Persler, Romalılar Haçlılar, Araplar ve Türkler gibi sıra İngiliz askerlerine de gelmişti… İngiliz Sir Henry McMahon’la en büyük Müslüman yetkili Mekke Şerifi arasında 8 mektupluk yazışmayla Almanlarla müttefik olan Türklere baş kaldırılması istendi. Güya Araplara 1.dünya savaşından sonra büyük bir bağımsız devlet kurdurulacaktı. İngilizler ve Fransızlar 1917 yılında gizli bir anlaşma yapıp Araplara verilecek toprakları Fransa’ya devretti. Araplar buna bozulmuşlardı. Sir Mark Sykes ile Charles Picot arasında Moskova’da yapılan bu pazarlık bolşevikler iktidara geldikten hemen sonra açığa vurulmuştu. Akabinde Araplar Şam ve Suriye’den Fransızlar tarafından kovulunca hedeflerini İngilizlerin hainliğinden siyonistlere yöneltmişlerdir. 1925 yılında Filistin’de ulusal Yahudi yuvası kuruldu. Siyonist yönetici Hayim Weizman 14.büyük kongrede yaptığı konuşmada arap sorununu belirleyip siyonizmin basit bir dinsel hareketten bir doktrine dönüşmesine toplumsal disiplin haline getirilmesine yol açmıştı. İlk siyonistler Marksist etkilerle toplumsal demokrasi ve felsefe geleneğinde bir devlet kurmak istiyorlardı. 19.yy sosyalistlerinin ütopyası Filistin’de daha önce kurulan kazma ve tüfekli kibbutzlarla (kolektif çiftlikler) uygulamaya geçirilmişti. Yahudi işçi sınıfı oluşturularak bu çiftliklerde iskan sağlandı. Çoğunluk Beyrut’ta yaşayan büyük toprak sahibi olan Araplardan toprak satın alınarak yapıldı ve Yahudi emekçilerinin genel konfederasyonu Histadrouth’un temeli atıldı. Topraklarından atılan işsiz kalan Araplardan çok geçmeden kent proletaryası oluştu. Bu kitle başta ilkel ve içgüdüsel tepki gösterebiliyordu. Sadece geleneksel kaderci bir tutum içindeydiler örgütlenmelerini sağlayacak ulusal istekleri yoktu ve sanayi devrimini tamamlayamamış bir dünyada sömürge halklarının örnek sorumsuzluğuyla yaşıyorlardı. Filistinli Araplarda önceleri önemsenmeyen Yahudi istekleri düşmanın örgütçü yanı, canlılığı ve amaçlarını geliştirmekle ilgili inanç karşısında çok geçmeden üzüntü, kuşkuyla nefrete dönüştü. İngilizlere karşı sadece 1920, 1929 ve 1935-36’da ayaklanmışlardı… Kudüs Müftüsü Muhammet Sait Hacı Emin el Hüsseyni ise 1929’dan beri Filistin’de Arap lideriydi. Berlin’de 4 yıl kaldıktan sonra 6 Nisan 1945’te Almanya’nın yenilgisiyle bu ülkeyi terk etmiş bir zamanlar Türk ordusunda da subay olarak yer almışsa da daha sonra İngilizler hesabına Filistin’de ajanlık yapmaya başlamıştı. Ancak İngilizlerin ihaneti ve Filistin’e Yahudi göçüyle gerçek eğilimini buldu. Kenar mahallelerde, çarşı ve köylerde örgütlenmeye, ayaklanmalara yöneldi. Gıyabında mahkum oldu, Ürdün’e geçti. Döndüğünde listede olmadığı halde yine İngiliz Yüksek Komiserliğince boşalan Kudüs müftülüğüne atandı. Ardından Yüksek İslam Kurulu Başkanlığı’na da seçildi ve dinsel fona yatırılmış parayı kullanma yetkisi kazandı. Mahkemelerde, camilerde, okullarda, mezarlıklarda söz sahibi oldu. Aydınlara karşı mesafeliyken yandaşlarını bilgisizlik kalelerinden, mahalle ile köylerden toplamayı yeğledi. 24 Eylül 1928’de halkı dinsel bağnazlığı güçlü bir protestoya çevirmeyi başarmıştı, Yom Kippour bayramında ağlama duvarında ibadet eden Yahudileri Muhammet’in gökyüzüne çıktığı yeri ele geçirmekle itham etti… 1929’da Cihad-ı Mukaddes ilanı uygulamaya geçirildi. 16 aylık bir grev başladı ve ayaklanmaya dönüştü. Filistinli Araplar arasındaki başlayan iç savaşta 2 bin arap öldürüldü. Birçoğu İngilizce konuşan ve müftünün otoritesine boyun eğmeyecek kişilerdendi. Büyük toprak sahipleri, tüccar, öğretmenler ve memurlardı ya da otoritesine karşı çıkacak olan büyük ailelerden Naşaşibiler, Halidiler ve Dacanilerdi. Rakipler birbir temizlenmeye suikastlerle kardeş kardeşi yok etmeye başlamıştı. Araplar araplara kırdırılmıştı. Buna karşılık Yahudi cemaatinde genç şefler ve birgün Filistin’deki en büyük güç olan toplumsal kuruluşların sayısı artarken Hacı Emin arapları aynı kaynaklardan yoksun bırakmıştı. Dinsel bağnazlık taşkınlığıyla akıl yolu boğazlanıp ülkenin en seçkin kişileri birbir cahil köylü tüfekleriyle yıldırılınca koca bir şef olacak nitelikteki kuşak korku ve sessizliğe itildi. Berlin’den Fransa’ya gönderilen müftü Hacı Emin’in siyonist davasına yakın Fransız başbakanı Léon Blum ve Amerikalı siyonistlerle pazarlığı sonucu 29 Mayıs 1946’da Suriye pasaportu ve sahte Amerikan askerlik belgesiyle ayak bastığı Kahire’den o zamana kadar gelinen nokta buydu. Yahudilerle Amerikalılar arasında yapılan pazarlığı Fransız dışişleri bakanı Georges Bidault bozmuştu teslim edilmesine karşılık Fransa’ya vaat edilen ABD yardımına rağmen müftü Fransız topraklarından çıkarıldı. 12 yıl sonra Fransız gazetesi Paris Press kaçışa göz yuman ve Nürnberg savaş suçluları mahkemesinde yargılanmaktan kurtulan müftü için Fransa’nın Kuzey Afrika’da durumunun ve rolünün destekleneceği sözünü aldığını açıklamıştı. Müftü müttefikler arasında bir pazarlık konusu haline gelmişken yahudi tarafı ise günden güne güç kazanmaktaydı. Yahudiler Haganah adlı bir harekat birliği kurmuşlardı. 2.dünya savaşında yenilen Almanların Afrika’da kalan mühimmatını toplayan Haganah silah yönünden oldukça güçlenmişti. Ayrıca Hayim Slavine çok güçlü bir patlayıcı madde olan trinitrotolüen hazırlayıp ABD’deki ünlü ve zengin Yahudi ailelerle Ben Gurion arasında bağlantının kurulmasını sağlıyordu. Sanenborg adlı bir enstitü kurulduktan sonra silah imalatında kullanılacak hurda makinalar toplandı. Harlem’deki bir karargahta bu hurdalar silahlara dönüştürülüp parçalanarak İngiliz gümrükçülere bir izin belgesiyle tekstil makine parçaları deyip Filistin’e sokulması sağlandı. Özellikle kibbutzlarda ve köylerde Haganah’ın çağrısıyla genç yahudiler de izcilik adı altında örgütlenip (Gadna) askeri eğitim alıyorlardı. Yahudilerden iki kat fazla olan Filistinli Araplar önceleri bu gelişmelere pek aldırış etmemişlerdi. Çünkü silah bakımından beslendikleri kaynaklar çoktu. Gerilla savaşına alışkındılar bedevi soyundan gelme yeteneklerden birisi de oydu. Ancak disipline olmamak ve bilgisizlik önemli eksikleriydi. Gelecekte Filistin’de kurulacak olan bir devletin başına geçme planı kuran Hacı Emin El Hüsseyni ise Cihadı Mukaddes Savaşçıları adlı bir ordu teşkil etti ve Kudüs’teki dağınık köylüleri birleştirmeyi hedefledi. Futweh adlı gençlik hareketi bu orduya bağlanmıştı. Filistinli Arapların komşuları da kendi soyundan arap devletleriydi ancak Ortadoğu’daki iki ülke Suriye ve Lübnan birer Fransız tipi parlamenter cumhuriyetti, Suudi Arabistan, Yemen ve Ürdünlüler feodal devletlerin aşiret yapısında yaşıyorlardı. Mısır ile Irak’ta ise İngiltere’yi andıran belli belirsiz meşruti krallıklar bulunuyordu ve Kahire’yle Bağdat halifeleri de anlaşamıyorlardı. Ayrıca Irak’ın Suriye, Suriye’nin de Lübnan toprakları üzerinde gözleri vardı. Filistin tamamen bu sorunların üstündeydi tabii üstelik Mısır’ın Süveyş Kanalı nedeniyle İngilizlerle bir meselesi de söz konusuydu… Yahudiler arasında Roma kralı Antiochus’a başkaldıran Maccabe kardeşlerin zaferi için geleneksel Hanoukka (ışık bayramı) kutlanırdı. Geceyi aydınlatmak için sırayla 8 ışık (menorahlar) yakılırdı. Maccabe mezarlarından Kudüs’ün merkezine meşalelerle dans ederek yürünürdü. 800 metrelik 5 dakikalık bir yürüyüştü bu ve Yahudiler için tehlikeliydi. Aslında araplarla yahudiler arasında geleneksel dostluklar sözkonusuydu. Örneğin İslam din adamlarına beslenen saygı yeshiva’lara yani din adamlarının toplandıkları yerlere kadar yaygındı. Sevkoth’da (klübeler bayramı) yahudiler sonbahardan kış mevsimine girdiklerinde törenlerde toz bademler sunar araplar da paskalya sonunu kutlamak için onlara ekmek ve bal getirirlerdi. Oysa geleneklerine bağlı Kudüslü Yahudilerle Siyonist yöneticiler arasındaki ilişkilerse genellikle gergin olurdu. İngilizlerin nefret edip arapların çok çekindikleri İrgun adlı gizli siyonist örgüt yahudi topluluğunun büyük çoğunluğunca benimsenmemişti. Zwai Leoumi’nin bir hücresinin üyelerinden oluşan bu teşkilat Vladimir Jabotinsky adlı tutucu bir siyonistin görüşleriyle yönetiliyordu ve amaçları kutsal kitapta sözü geçen İsrail devletinin bütün topraklarını ele geçirmekti. Yahudiler Hayim Weizman’ı dostu Harry S.Truman’a gizlice gönderdiler ve üç konuda yardım istediler: Silah ambargosunun kalkması, Filistin’e göç ve paylaşım kararının desteklenmesi. Truman’ın eski iş ortağı Eddie Jacobson aracılığıyla da ilişki kurdurulup desteği sağlandı. BM paylaştırma kararını silahlı kuvvetlere bırakmıştı. Fransızlarla İngilizler 150 yıldır bölgede üstünlük kurmak için birbirleriyle çatıştıklarından İngilizler buna yanaşmadı. Fransa’nın ise zaten Çin Hindi’nde sorunları vardı ve orada savaşıyordu. ABD Rusların varlığını da Ortadoğu’da istemiyordu. Yahudi devletini başta açık açık tanımamaktaki asıl nedeni Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’da kazanacağı egemenlikti. İrgun komandoları araplara saldırıp katliamlara girişmeye başlamıştı. Kadınlar bile ırzlarına geçilip çocuklarıyla beraber öldürülüyor patlayıcı maddelerle direniş gösteren bütün evler havaya uçuruluyordu. Deir Yassin Yahudi devletinin vicdanını rahatsız etti ve Filistin halkının bitmeyen felaketlerinin adeta simgesi oldu. Kudüs’le ilgili kararlarda batılılar hristiyan ve Müslüman inancıyla bağını ileri sürüp Yahudi isteklerini arka plana iter görünüyordu. Belçika, Hollanda, Fransa hatta ABD böyle düşünüyordu. Arap-Yahudi çatışmalarını önlemek için daha sonra üç ülke Belçika, Fransa ve ABD ateşkeste arabuluculuk üstlendi. Öte yandan Arapların yaşadıkları ülkelerden gelen aydınlar, öğrenciler Şam’ın güneyindeki vadide bir kampta çeşitli zorluklar altında toplandılar. Başlarında adamlarıyla birlikte çete reisleri ile bazı gönüllüler de vardı. Otorite ve gerçek subaylardan yoksundular beslenmeleri donatılmaları ise büyük sorundu. Nazilerin patlayıcı madde eğitimi verdiği Abdülkadir, müftü tarafından küçük bir partizan grubunun başına getirilmişti. Araplar arasında müthiş otorite boşluğu vardı ve 3 bine yakını Kudüs’te savaşıyordu. Yarıdan çoğu müftünün yandaşıydı. Geri kalan 600 kişi Iraklı eski polislerle Lübnan asıllı polis müfettişi Münir Ebu Fadıl komutasındaki eski polislerden oluşuyordu. Düzenli arap orduları yetişmeden ciddi hedefler elde etmeyi planlayan Yahudiler İngiliz mandası Filistin’i terk edince aldıkları kararla hemen Arapların yaşadıkları bölgeleri boşaltmalarına yol açtı. Böylece tarihteki Filistinli mülteci trajedisinin ilk adımı gerçekleşiyordu. 20.yüzyılın en önemli siyasal olaylarından birisi gerçekleşmek Siyonist hareket Yahudi halkı inatla istediği için devlet kurmak üzereydi. Balfour bildirisine “İsrail Devleti” diyerek başlayan David Ben Gurion, Tinsel, dinsel ve ulusal yanlarının Filistin topraklarında doğduğunu belirterek ulusal özgürlüğün kurulması ve yahudilerin yüzyıllar boyu atalarının varsaydığı topraklara dönmek için çalıştıklarını ifade ediyordu. Balfour’da Araplara ve bütün dünyaya çağrı yapan Gurion yeni İsrail devletinin 3 ilke üzerine kurulacağını açıklayacaktı: Özgürlük, adalet ve barış!.. Geçici kurul 14 Mayıs 1948 tarihli geçici kurulda bağımsız İsrail Devleti’ni ilan etmişti. 200 bin kişilik Mısır ordusu hemen harekete geçti. Kahire El Ezher Camii İmamı “kutsal savaş saati çaldı” diyordu. Hacı Emin’in sözcüsü Ahmet Şukeyri bütün Araplara Yahudi devletini hedef gösteriyordu. Şam’dan Suriye Ordusu tugayı Galile’ye, Lübnan ordusu Yahudi yerleşim merkezlerine saldırdı. Mısır Gazze’ye girmişti. Hristiyanlar için Kudüs önemliydi. Pentecôte Pazarı (paskalyadan sonraki yedinci Pazar) Ruhül Kudüs’ün havariler üzerine inişini kutlayan hristiyan bayramıydı. İnanışa göre Tanrı insan suretinde yeryüzüne inmişti… Mısır birlikleri iki koldan ilerliyorlardı. Kıyıdan başkomutanları general Muavi komutasındaydılar. Silah temin etmekte güçlük çeken İsraillilerin Negev tugayında sadece 800 askere karşılık 2 adet 20 milimetrelik top, 10 mermilik 2 davitka bulunuyordu. Mısır kuvvetleri ise bombardıman uçak filosu destekli 10 bin askere, tank alayına ve 88’lik toplarla donatılmış alaya sahipti. Kuzeyde Suriye ordusu 3 kibbutzu ele geçirmişti. Kudüs ise kanlı çatışmalara sahne oluyordu. Yüzyıllarca komutanların karşılaştıkları Kudüs’ün Latrun tepeleri şimdi de Yahudilerin yardımına koşmak için gelecek olanlara karşı arap mevzilerinin kontrolünde direnecekti. Halife Ömer’in komutanlarından İbni Cebel yabani nanelerin kokulara boğduğu bu tepelerde dinlenme yolunu seçmişti. Aslan yürekli Richard’ın yaptırdığı ve daha sonra Selahattin Eyyübi’nin yerle bir ettiği kale yıkıntıları da buradaydı. Araplar Türklerin yıllar önce Allenby’in İngiliz ordusunu püskürtmeye çalıştığı siperleri temizleyip açarak yerleştiler. Yamaçlar mayınlar, dikenli tellerle kaplıydı. Tanksavarlar silahlarla korunuyordu. 3 makinalı vickers silahı namluları ovaya dönük beklemekteydi. Amerikan yahudisi albay David Marcus Amerikan ordusu hesabına savaşırken Normandiya çıkarmasıyla Avrupa’daki bazı yerlerde de bulunmuştu. Gurion Latrun’u alıp Kudüs’ü açma görevini ona verdi. Judas Maccabée’den sonra general rütbesi verilen ikinci kişiydi. Yahudi Haganah subayları kutsal kitaptan alıntıyla harekatın adını koymuşlardı: “Ben Nun” yani Ayalon vadisinde güneşin batışını durdurmak ve İsrail’in hasımlarını yoketmeyi gün ışığında tamamlamak… 30 Mayıs gecesi Ben Nun harekatının ikincisi Latrun’daki arap mevzilerinin dövülmesiyle başladı. Bedevi topları, Mısırlı Abdülaziz’in bataryaları ise Yahudi kesimini kasıp kavuruyordu. Kudüs bütün çarpışmalar boyunca kayıplarla ilgili bir karşılaştırma yapılacak olsa nazi bombardımanında Londra halkının verdiğinden beş kat fazlasını yaşamıştır. New York Times’ın muhabiri Diana Adams Schmidt 2.dünya savaşında röportaj yaptığı 4 yıl sürede tanık olduklarından daha dehşet verici bir tabloyla karşılaştığını belirtecekti. Filistin halkı açlık ve susuzluk felaketiyle karşı karşıyaydı. Kudüs kuşatmaları boyunca halkın imdadına hep koşan hubeyza otları da kurumuş asma yaprakları haşlanıp karınlar doyurulmaya çalışılıyordu. İsrail ordusu 3 kez Kudüs yolunu açmayı denedi. Haganah’ın Latrun’da uğradığı üç yenilgi haberi ulaştığında şehri kasvetli bir hava sarmıştı. Ölüm, açlık ve umutsuzluk kaosu arasında söylenti haline gelen bu haber Kudüs’ün sokaklarına yayılıverdi. BM arabulucusu Kont Bernadotte’nin çağrısıyla 30 günlük süre için ateşkes ilanı resmen açıklandı (Kudüs gökleri üst üste 26 gün açlıkla ve arapların top gümbürtüsüyle çınlarken Latrun tepeleri 19 yıl süreyle arap lejyonu elinde kalacaktı)… Kral Abdullah Kudüs’e geldi. Kudüs’ü kurtaran arap lejyonu komutanı Abdullah Tell’e albay rütbesine yükseltildiğini bildirdi. Ben Gurion BM ateşkesiyle 30 günlük solukalma fırsatı tanınmasını arapların ateşkes kararını kabul etmelerini büyük bir hata olarak görüyordu. Çünkü Ehud Avriel’in Çekoslavakya’dan gönderdiği silah yüklü gemi yola çıkmıştı, Meksika’dan gelen silah dolu başka bir şileple de Yahudiler daha da güçlenmişti. Bernadotte ateşkesin uzatılması için yeni bir girişimde bulundu ancak İsrail tarafı bunu kabul etmek için artık neden görmeyecekti. İsrail hava kuvvetlerine ABD’den satın alınan bir uçan kale sayılan B-17 bombardıman uçağı da katılmıştı. Irak ve Mısır’ın orduya kattıkları 10 bin asker dışında Arapların askeri gücünde bir değişiklik olmadı. İsrailliler ilk kez silah üstünlüğünü ele geçiriyordu… Çarpışmalar yeniden başladığında araplar korkunç gerçekle karşı karşıya kaldıklarını anladılar. İsrail ordusu tüm cephelerde saldırıya geçecekti. Moşe Dayan komutasında birlikler Lod’u ele geçirdi. Araplar şehirden göç etmeye başladı. Nazaret ve Ramleh düşmüştü. 16 Temmuz Cuma günü gece yarısından hemen sonra Nabukadnezar’ın Kudüs surlarına saldırmasının 2500. yılında Kedem (ilkçağ) adını verdikleri silahla Yahudiler Kudüs’ün surlarını delecek ve 2 bin yıl sonra ilk kez şehri elegeçirebilecekleri saldırıya geçecekti. Abdullah Tell radyoda bütün birliklerine çağrıda bulundu: “kutsal şehri son askerimize ve son kurşunumuza dek savunacağız bu gece kimse geri çekilmeyecek!”... Sonraki 3 saat boyunca 500 mermilik bir çığ şehrin arap kesimine yağdı. Top mermileri her yeri yakıp yıkıyordu. Ölüler, can çekişenler şehirde her köşede birbirine karışmıştı. Muazzam bir patlama bütün bir şehri sarsarken büyük bir ışık gökyüzünü aydınlattı. Zvi Sinai karargahın balkonundan “surlar delindi! Eski Şehir’e giriyorlar” şeklinde bir sevinç çığlığı attı. Abdullah Tell ateşkesin devreye girmesiyle “bunca insanın hayatı bir hiç uğruna söndü” diyecekti. Tell ve Moşe Dayan Kudüs’ü ayıran sınırları karşılıklı belirledi.1948 Temmuz sabahı Kudüs’e inen barış geçici olacak, şehir bir çizgiyle ikiye bölünmüş olarak kalacaktı. 1949’da Birleşmiş Milletler Teşkilatı Mısır, Lübnan, Ürdün ve Suriye’nin İsrail’le bir ateşkes anlaşması imzalamasını sağlayacaktı. Bu anlaşmalar çarpışmaları durdursa bile savaş durumuna son vermedi. Araplar İsrail Devletini tanımayıp reddettiklerini yok edeceklerini açıkladılar. İsraillilerin ise “bağımsızlık savaşımız” diyerek adlandırdıkları bu ihtilaf sırasında binlerce insan can verdi, 112 köyle birlikte Filistin 1300 kilometrekarelik toprağını kaybetmişti. Yahudi devletine ait olan 350 kilometrekare toprak ve 15 köy ise arap tarafında kalıyordu. 1 milyondan fazla arap göç edecekti (BM’e göre 500-700 bin arası). David Ben Gurion ülkesinin bu sorun karşısındaki tutumunu 1948 Haziranında açıklamıştı; “terkedilmiş köylerin hemen yahudi ailelerce işgali”ni emredip gelecekte öngörülecek barış görüşmeleri çerçevesinde 100 bin göçmenin dönüşünü kabul edeceğini bildirdi. Daha sonraki İsrail hükümetleriyse teklifin ötesine geçmeyi İsrail’in temeli için tehlike görüp reddetmişlerdir. Öte yandan Suriye ve Irak göçmenlere kapılarını açmadı. Lübnan ülkedeki dini dengeyi bozmamak adına göçmen sayısını sınırlı tuttu. Mısır ise daracık Gazze şeridine yerleştirmekle yetindi. Fakat arap devletlerinin en yoksulu olan Ürdün Birleşmiş Milletlerin sağladığı ianeyle yaşamak zorunda kalan göçmenleri kabul etmek için ciddi bir çaba göstermişti. Filistinli araplar 1948’den beri yerinden yurdundan göçerek kamplarda yaşamak zorunda kalmışlardır. Bütün dünyanın unuttuğu Filistinliler yaşadıklarını asla unutmadı. Bu kampların sefaletinden yeni bir kuşak doğdu. Filistin gerillaları bu kuşağın çocuklarıdır. “Fedai”ler adıyla Ortadoğu sahnesine çıktılar. BM arabulucusu Bernadotte 16 Eylül 1948’de Stern grubuna bağlı Siyonist tedhişçilerce öldürüldü. Mısırlı Mahmut Nukraşi Paşa ve Lübnanlı Riyad Sulh 1951 yazında vuruldular. 20 Temmuz 1951’de bir öğle üstü Kral Abdullah Hz. Ömer Camii’ne girerken öldürüldü. Hacı Emin Hüsseyni Beyrut tepelerindeki sığınağında Kudüs’e kavuşma umuduyla yaşamını sürdürdü. Gurion 1948’den 1963’e kadar başbakanlık yaptı. Ülkesi kendine yetecek ekonomik güce erişti, nüfusu ikiye katlandı sonra da Negev’te Sde Boker kibbutzunda basit ve sakin bir hayata başladı. Golda Meir BM İsrail diplomasisini üstlendi. 1969’da başbakan olması istendi, oldu. 1967’de Ürdün’le çatıştılar. İşgal edilen Filistin’de gerillaların ortaya çıkışıyla şehir sokakları çınladı. Şehri bölen dikenli tellerle çevrili müstahkem yerler halkın yüreklerine taşındı. D. Lapierre ve Larry Collins tarafından kaleme alınan birçok arşiv belgesi, günlük, mektup vs taranarak oluşan kitap siyasal ve stratejik bir kent olan Kudüs üzerine bu konuda cesaretle özveri isteyen tarihsel nitelikte büyük ve önemli bir kaynak yapıt ortaya çıkarmış. Etkileriyle güncelliğini asla yitirmeyen anlatı ihtilafın doğuşunu harita, fotoğraf ve planlarla da desteklemiş. Kudüs’ü başkent yapan büyük yahudi kralı Davut için yazılan şu mezmurun sözleriyle bitiriliyor: “Kudüs’ün selametini dileyin, duvarları içinde barış, sarayları içinde refah olsun”… Kaynak: Kudüs... Ey Kudüs, Dominique Lapierre - Larry Collins, Çeviri Aydın Emeç, E Yayınları 1973. Tamer UYSAL

  • KUDÜS, EY KUDÜS!

    Her davranışından kafadan piyade olduğu anlaşılan ABD Başkanı Trump, durup dururken ABD Büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıyacağını ilan etti. Böylece İsrail’in 1980’de aldığı ama uygulayamadığı “İsrail’in başkenti Kudüs'tür” kararını onayladı. Kafasının içinde kim bilir hangi planlar var. Ortadoğu anarşi içinde yüzerken bunu daha da artırıp bundan Amerikan emperyalizmi için ne yararlar umuyor? Türkiye Hükümeti ise bu karara karşı sesini yükselten devletlerin başını çekiyor. Cami çıkışlarında gösteriler yapılıyor. Bunun da her halde gelecek milletvekili ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bir getirisi olur… Sorun o kadar çok yönlü ki, içinden çıkabilmek için sağlam bir mantığa ve adalet duygusuna sahip olmak gerekir. Kudüs kimindir? Açık ki orada yaşayan halkların. Orada din toplulukları olarak tarihteki yerleşme sırasıyla Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar yaşıyor. Bu kent kaç kez el değiştirmiş, yakılmış, yıkılmış. En son 1917’de çölde uğranılan bozgundan sonra Osmanlıların elinden İngilizlerin eline geçmiş. 1948’de Birleşmiş Milletler, bütün dünyaya dağılmış yurtsuz kalmış Yahudiler için burada bir yurt ayırmış. Bu gayet insani bir karardır. Fakat tarihin birçok döneminde çeşitli ülkelerde gadre uğramış, hatta Hitler faşizminin 6 milyon Yahudi’yi öldürerek soykırım uyguladığı İsrail oğulları, kendilerine ayrılan toprakları yetersiz görerek gitgide yayılmaya ve Filistin Araplarını kendi yurtlarında vatansız ve kimliksiz bırakmaya başlamışlar. İşte bu olamaz! Her üç dinin Filistin’de yaşama hakkına dokunulamaz. Hak ve özgürlüklerden yana her vicdanlı insan buna ruhen isyan eder. Bunun için değil midir ki, 1968 Devrimci gençliğinin temsilcileri ellerinde silahla Filistin halının yardımına koşmuşlar, işbirlikçilikleri nedeniyle vicdanları körelmiş olan sağcı hükümetlerin istihbarat örgütü? CİA ve Mossad’la işbirliği yaparak bu devrimcileri katlettirmiş ve İsrail zindanlarına attırmıştır. Faik Bulut herhalde çeşitli yerlerde anlatıyordur. Filistin sorununu çözecek olan Amerika olmadığı gibi bunu İslam ülkelerinin birbirlerinin topuğunu gözleyen hükümetleri de çözemez. Onu çözecek olan Birleşmiş Milletlerdir. Çünkü İslam İşbirliği Teşkilatı İstanbul toplantısında Kudüs’ün doğu kısmının da Filistin’in başkenti olması için kerhen bir karar almışsa da İslam ülkelerinde bunu gerçekleştirecek bir irade yoktur. Bu ülkelerin bir kısmı Amerika’nın açık ve İsrail’in gizli müttefiki durumundadır. Filistin’deki ayrışmaya bizdeki ve diğer İslam ülkelerindeki halklar bir yanda Müslümanlar, diğer yanda Müslüman olmayanlar (Gâvurlar) var diye bakıyor. Oysa Kudüs İsa’nın da doğduğu yerdir ve orada Hıristiyanlar da var. Bu nedenle soruna din davası olarak bakmayan uygar bir hakeme ihtiyaç var. Bu da ancak Birleşmiş Milletler olabilir. Türkiye, hükümetiyle de halkıyla da dünyadaki bütün sorunlarla ilgilenir. Fakat sakın olmaya ki, Filistin sorununu çözmek için silahlı güç kullanılsın. Suriye ve Irak’ta battığımız çamurdan çıkmaya çabalarken ülkemizin başına yeni bir bela almaya razı değiliz. “Eyyy! Eyyy” diye bağırarak kuru sıkı atmanın da sonuç vermeyeceği ortadadır. Sorun diplomasiyle çözülebilir. Türkiye İsrail’i yola getirecekse ona diplomatik ve ticari yaptırımlar uygular. Filistinlerin perişanlığı dün de sürüyordu. Buna rağmen Ortadoğu Projesinin eşbaşkanlığını hak edebilmek için, Amerika’nın tezgâhıyla İsrail’in dostu kesilip Yahudi kuruluşlarından ödül alıp, ertesi gün İsrail düşmanı kesilme politikasına kimse kanmaz. Bir hükümet, kendi ülkesinde ne kadar adil, insan haklarına dayalı bir yönetim kurarsa, siyasi, dinî ve kültürel ayrımcılık yapmazsa başka halklar tarafından o kadar inandırıcı bulunur. Kendine güven sağlar. Bu iş Meclis çoğunluğuna dayanarak torba yasa çıkarmaya benzemez. Ne kadar sıkı bir yönetim uygularsanız uygulayın milletin ağzı torba değil ki büzesiniz. Sonra ne derler? “Ele verir talkını, kendi yutar salkımı” derler. (16 Aralık 2017)

  • Aşk, Dostluk ve Kitaplar

    Niçin okuyoruz? Dünyanın ve kendimizin gizlerini kavramak, yaşam ufkumuzu genişletmek, doğa ve insanları daha iyi tanıyıp, akıl ve erdeme uygun yaşamak için değil mi? Bakıyorum da insanlar, yalnızca kitaplara önem veriyor; kitaplara girmeyen doğrulara, gerçeklere inanmıyorlar. Aptallıklarımızı yazıya dökünce saygınlaştırmış oluyoruz sanki. “Birinden duydum “ yerine, “okudum" demeyi daha çok seviyoruz. Oysa insanların elleri, ağızlarından daha güvenilir değildir ki; konuşurken saçmaladığımız kadar, yazarken de saçmalayabiliriz. Bu nedenle ben,, yazdıklarımı inandırıcı kılmak için Gellius ya da Mavrobius kadar, bir dostumdan dinlediklerimi, kendi gözlemlerimi öne sürebilirim. Sık sık söylüyorum, “örneklerimizi hep yabancılardan ve okul kitaplarından vermemiz düpedüz ahmaklıktır" diye. Ama biz düşüncenin doğruluğundan çok, örneklerin gösterişi peşindeyiz. Sanki kanıtlarımızı kendi çevremizden değil de kitaplardan seçince daha doğru, daha gerçek şeyler söylemiş oluyoruz. Belki de gözümüzün önünde olup bitenleri seçip değerlendirmeye, onları sıcağı sıcağına eleştirip örnek haline getirmeye yatkın değiliz. Oysa herkesin bildiği en sıradan şeylerin bile kendi ışıklı yanlarını görebilirsek, özellikle insanların eylemleri konusunda doğanın en büyük gizlerini, en güzel örneklerini ortaya çıkarabiliriz. İki önemli alışveriş olan aşk ve dostluk tesadüflere ve başkalarına bağlıdır. Dostluğu aramakla bulamayız kolayca, aşk ise yaşlanınca solar gider. Bu yüzden de onların yaşamımızı doldurmaları mümkün değildir. Asıl sağlıklı ve bize ait olan ilişki kitaplarla kurduğumuz ilişkidir. Aşk ve dostluğun kitaplara göre üstün olan yanları vardır, ama kitaplarla kurduğumuz iletişim kolay yararlanma ve süreklilik yönünden daha tutarlıdır. Yaşamım boyunca hep yanı başımda, hep elimin altında oldu kitaplar. Şu yaşlılık günlerimde de yalnızlığımı unutturuyorlar bana. Canımı sıkan saplantılarımdan kurtulmak için kitap okurum. Kitaplar hemen kendine bağlar beni, sıkıntılarımı unutturur. Böyleyken, onlarla ilgilenmediğim kimi zamanlarda hiç de kızmazlar bana. “İyileşmek elindeyken, bunu yapmayan, hasta hasta yaşayan insana acınmaz”, derler. Ben bu sözü, kitaplardan gördüğüm yarar için söyleyebilirim. Nasıl ki cimriler, günün birinde gerekir diye servetlerine dokunmazlarsa, ben de kitaplarımı aynı titizlikle saklarım. Kitaplarımın varlığı beni doyurur, mutlu eder. Savaşta, barışta kitapsız yola çıkmam, ama gene de günlerce, aylarca hiç kitap okuyamadığım olur. Bu, genellikle dertsiz, üzüntüsüz olduğum zamanlara rastlar. Ama bilirim ki, ne zaman başvursam kitaplarım bana mutluluk verecek, sıkıntılı zamanlarımda destek olacaktır. Kitaplardan uzak kalmış, okuma mutluluğunu yaşamlarına katamamış insanlara çok acırım.

bottom of page