top of page
1/1074

KARA GÜN KARARIP GİTMEZ

Güncelleme tarihi: 27 Ara 2020


Siyasi bir iftiraya kurban gittiğin için, önce hak ettiğin çavuşluğun alındı elinden. Ardından, doğunun en uç noktasındaki askeri birliklerden birine sürgün olarak gönderildin. Hem de er olarak…

Ataların “Gülmeyen başa, gül taksan yine gülmez,” diye boşuna dememişler. Bazı şeyler daha çocukluğunda ters gitmeye başladı.

Eylül ayının başlarıydı. Öğle yemeğini yeni yemiştiniz. Birkaç er arkadaşınla bulaşıkları yıkamak için bulaşıkhaneye gönderildiniz. Önünüzde yığınla bakır kazanlar, bakır karavanalar, krom/nikel karışımından yapılmış tabaklar, kaşıklar, çatallar… Dört kişiydiniz. Kollarınızı sıvadınız, başladınız bulaşıkları yıkamaya. Sonlara doğru bölüğün nöbetçi onbaşısı çıkageldi. Sana ziyaretçilerinin olduğunu, nizamiye kapısında beklediklerini söyledi. Çok şaşırdın.

Annenin karnında dokuz aylık bebek iken, baban askere alındı. O gittikten on gün sonra dünyaya merhaba dedin; hem de ailenin ilk erkek çocuğu olarak. Baban askerdeyken nüfus cüzdanını çıkarmak için ilgilenen olmadı. Annen yol yordam bilmiyordu ki ilgilensin. Babanın askerlik dönüşünden sonra da gereksinim duyulmadığı için, uzun süre kimliksiz yaşadın. Ta ki babanın TCDD’ye işe gireceği ana dek. Altı ay da öyle geçti. Bu arada kız kardeşin de dünyaya merhaba deyince baban, kimliklerinizi birlikte çıkarmaya karar verdi. Sen o zaman iki buçuk yaşındaydın ve kimliksiz biriydin… Baban, nüfus cüzdanını çıkarmak için muhtara belge almaya gittiğinde muhtar ona:

-Ben sana doğduğu tarihli yazı veririm; ama para cezası yersin, dedi.

Baban ateşe basmış gibi sıçradı:

-Ne diyon sen muhtar emmi? İşsiz adamda para ne gezer?

Bu kez muhtar:

-Dur hele, sana bir yol göstereyim. Yeni doğduğuna dair resmi bir yazı vereyim; onunla git, nüfus cüzdanını çıkar.

O zaman, baban para cezası yememek için öyle yaptı. Sen iki buçuk yaşında, köyün sokaklarında düşe kalka oynarken, devletin katında yeni doğmuş görünüyordun. Bu durum ileride senin her şeye iki buçuk yıl geç başlamana neden olacaktı.

Kimseyi beklemiyordun. Bekleyemezdin. Türkiye’nin öbür ucundaydın. İzmir nere, Ardahan nere? Ta oradan kimin, kimlerin gelebilirdi? O günlerde, otobüsle bile kesintisiz iki gün süren bir yol. Trenle dört-beş gün… Şaşkınlık içindeydin. Kim olabilir diye düşünüyordun. Bir taraftan seviniyor, diğer taraftan da üstün başın ıslak olduğu için, o an önlerine çıkmayı utanıyordun. Seni o durumda görmelerini istemiyordun. Karmakarışık duygular içinde, ellerini duruladın, sonra mutfak çavuşuna koştun. Şaşkınlık içinde:

-Çavuşum, dedin. Ziyaretçilerim gelmiş, gidebilir miyim?

Çavuş, nöbetçi onbaşıya baktı, doğru mu söylüyor dercesine. O da onayladı başıyla senin söylediğini. Mutfak çavuşundan izin aldın, onbaşıyla birlikte çıktın.

O an nöbetçi çavuşu başınızda değildi. Kaçabilirdin de… Ama önlem olarak başınızdan kepleriniz alınmıştı. Nereye kaçacaktın? Kaçsan bile, önünde sonunda kepsiz olduğun için yakalanacaktın… Bu yüzden daha önce de böyle bir girişimde bulunmadın.

Mutfaktan nöbetçi onbaşıyla birlikte çıktınız; sonra o yanından hızla ayrıldı.

Baban askerdeydi. Henüz annenin kucağında iki-üç aylık bebektin.

Annen, babaannenlerin işinde karın tokluğuna çalışıyordu. Çoğu zaman karnın bile doymuyordu. Yarı aç yarı tok ömür tüketiyordun.

Tabur binasını hızlı adımlarla geçiyorsun. Nizamiye kapısına doğru koşuyorsun… Nizamiye kapısının bekleme salonundan içeri adımını atıyorsun. Karşında annenle baban. Bir an afallıyorsun. Ardından sarılıp kucaklaşmalar, öpüşmeler… Annen ve babanda sevinç gözyaşları… Senin de içinden ağlamak geliyor. O an, onların karşısında bunu bir küçülme olarak görüyorsun. Bu nedenle ağlamıyor, metanetini koruyorsun. Sonra o ortamdan sıyrılıp, kendinize geliyorsunuz… Ardından derin söyleşiye geçiyorsunuz. Sen daha çok sorucu oluyorsun, onlar yanıtlayıcı. Daha sonra, onlar seni soru yağmuruna tutuyorlar. Özellikle de annen… Sorularıyla sıkıştırmaya başlayınca, kaçamak yanıtlar vermeye çalışıyorsun. Bu kez annen, bir şeyleri saklama çabasına girdiğini anlayınca üzülüyor. Dayanamayıp, atılıyor:

-Sen, diyor. Sen hep böylesin. Evdeyken de böyleydin. Üzülmeyelim diye çoğu şeyleri saklardın bizden. O zaman da anlatmazdın. Biliyorduk, anlıyorduk hep içine attığını. Şimdi de öylesin. Çoğu şeyleri gizliyorsun bizden. Sen öyle yaptıkça biz daha çok üzülüyoruz. Hele baban… Sana karşı üzüntüsünü hiç belli etmek istemiyor. Tıpkı senin gibi… Ama biz analar hiç de öyle değiliz. Yaradılıştan böyleyiz. Daha duygusal, daha sulu gözlü. Bu belki de canımızdan can çıkardığımız içindir.”

Babanlar beş erkek, bir kız olmak üzere altı kardeştiler. Halan evin tek kızıydı. Deden tarafından çok arkalanırdı. Bu yüzden biraz hoppaydı. Birkaç kez evlenip boşanmıştı. Bu evliliklerden dünyaya gelen çocukları, daha yaşlarını doldurmadan bu dünyadan göçmüşlerdi. Genç yaşta dul ve çocuksuz olmak canını sıkıyordu. Aradığı mutluluğu bulamadığı için ara sıra kıskançlığı tutuyordu. Halan annenden büyüktü. Annen dedenlere gelin geldiğinde halan, babaannenle bir olup, anneni çok ezdiler.

Annen tekrar sarılıyor sana. Olanca gücüyle sıkıyor. Sonra bırakıyor. Yüzünü, gözlerini öpüyor. Karşısındakinde, yani sende Eyüp sabrı… Ardından Yaradan’a sığınıyor: “Buna da şükür. Seni sağ-salim gördüm ya…” diyor. O an inancının gereği teslimiyetçi bir ruh haline giriyor. Ardından rahatlıyor. Siliyor gözyaşlarını. Annenin konuşmalarından sonra, baban söz almıyor nedense.

Bir gün annenle halan, tarlaya gitme konusunda tartıştılar.

Annen:

-Çocuğumun hem ateşi var hem de emzikli. Nasıl bırakıp gideyim? Dedi.

Bu kez halan küplere bindi. Başladı ileri geri konuşmaya. Halanın bu davranışı annenin çok zoruna gitti. O öfkeyle seni halana bıraktı. Soluğu tarlada aldı, sırf işten kaçıyor demesinler diye. Annen gittikten sonra çok ağladın. Kim bilir ne derdin vardı. Halan seni avutmaya çalıştı, susturamayınca öfkelendi. Seni kaptığı gibi, soluğu anneannenlerde aldı… Bu kez onları evde bulamayınca -o soğuk kış gününde- seni anneannenin komşusunun evinin önüne bırakıp gitti.

Bu kez sen onlara moral vermeye çalışıyorsun:

-Takmayın kafanıza! Bunlar da geçer. Yeri geldiğinde anlatmıyor muydunuz benden daha sıkıntılı, daha kötü günler geçirdiğinizi. Şu an elimizden bir şey gelmediğine göre, sabredeceğiz. Başka çaremiz var mı? Yok! Sonuçta, acı da tatlı da olsa geçecek. Bu zamana dek neler geçmedi ki bunlar da geçmesin? Sağ olduktan sonra her şey gelir geçer. Önemli olan sağlığımız. Atalarımız boşuna dememişler “Kara gün kararıp gitmez,” diye.

Annen dayanamıyor, araya giriyor:

-Ah oğlum, ah! Biliyorum, geçiyor. Geçmesine geçiyor, lakin yıkıp da geçiyor.

Anneni avutmak yine sana düşüyor.

-Anne lütfen! Üzme kendini. Buraya üzülmeye mi geldin, yoksa beni görmeye mi? Şimdi sevinme zamanı. Bak! Karşında sapasağlamım.

Annen yine dayanamıyor, atılıyor:

-Çok şükür, sağlığına bir diyeceğim yok; ama sana yapılan bu haksızlığı kabullenemiyorum. Senin İzmir’de, çavuş talimgâh taburunda öğretmen çavuş olarak kalma olasılığın vardı. Bunu sen kendin söylüyordun, Turgay çavuş da… Sana ziyarete geldiğimizin birinde Turgay çavuş senden memnuniyetini ve orada kalabileceğini söylemişti. O sahte imamın seni gammazlamasından sonra her şey tersine döndü. Öyle değil mi? Önce, hak ettiğin öğretmen çavuşluğun elinden alındı; sonra da ta buralara sürgün edildin. Bu sana reva mıydı? Sen bunu hak etmedin oğlum! Hak etmedin! Sebep olanların Allah belalarını versin. İçim yanıyor, içim! Seni bu günlere nasıl getirdiğimi bir Allah bir de ben bilirim…

O soğuk kış gününde, gün devrilmek üzereyken kar yağmaya başladı. Bir ara, o komşu kadının yaşlı anneleri ayakyoluna çıktı. Bir de baktı ki merdivenin önünde, kundakta ağlayan bir bebek. Yani sen. (Boğulmayasın diye halan kundağının yüzünü açık bırakmıştı.) O sırada bozkırdan yeni dönen evin köpeği kokunu aldığı için üzerine doğru geliyordu. Yaşlı kadın seni görür görmez, önce yaklaşan köpeği kovaladı. Yüzüne düşen kar tanecikleri, vücudunun sıcaklığıyla eridiği için yüzün ve boynun ıslaktı. Yaşlı kadın dikkatlice bakınca seni hemen tanıdı. İçinden “Bismillah!” dedi. “Hayırdır inşallah. Acaba, Fatma babasına küs geldi de babası çocuğunu kabul etmedi mi?” Bu kez senin ağlamana dayanamayınca yine içinden “Yazık!” dedi. “Soğukta donup ölecek. Bari içeri alayım.” Seni kaptığı gibi ocağın başına götürdü. Hemen kundağını açtı. Ocağın içindeki meşe kütüğünün önünde seni ısıtmaya koyuldu. Isındıkça sesin kesilmeye başladı…

Babana baktın. Başı öne eğik. Suskun. Ayaklarının ucuna bakarak dinliyor anneni. Anlaşılan kendisinin de söylemek istediklerini, o söylediği için araya girmiyor.

Bu kez için daralıyor. Annene:

-Anne lütfen! Bu konuyu kapatalım. Elimizden bir şey gelmiyor. Geçmişi deşmeyelim. Şu an bize bir şey kazandırmıyor; tam tersi, üzüyor. Zaten yaram kabuk tutmuyor, diyorsun.

Annen hemen patlıyor:

-Hah şöyle! İşte bunu bekliyordum senden. Şükür, nasıl oldu da itiraf ettin bir kere. Tutmaz, o yara kolay kabuk tutmaz. Yalnız sendeki yara değil, bendeki de kabuk tutmuyor. Biliyorum, kimselere derdini açmazsın. Dök içini oğlum, dök. Dök de rahatla… İçine atma…

Güç bela konuyu kapattırıyorsun.

Annen akşam, tarla dönüşünde eve geldi; baktı ki sen yoksun. Halana sordu. O da kızgın bir tavırla:

-Susturamadım. Canımı sıktı. Götürüp, ananlara bırakayım dedim. Onları da evde bulamadım. Zaten canım burnumdaydı. İyice sinirlenmiştim. Komşunuzun kapısının önüne bırakıp geldim. Sonra ne oldu bilmiyorum, dedi.

Annen halandan bunları duyunca donup kaldı.

Sonra annen, yanına gelirken kendi elleriyle yaptığı -özellikle de senin sevdiğin- çeşitli yemek ve tatlıları önüne çıkarıyor. Önce yiyeceklerden bir kısmını nizamiye kapısındaki görevli er ve erbaşlara sunuyorsun. Onlar da utana sıkıla alıyorlar. İştahla yiyorlar… Bir kısmını kendine ayırıyor, kalanını da bölükteki arkadaşlarına götürüyorsun. Onların da mideleri bayram ediyor.

Bölük komutanı, ilk geldiğiniz gün kayıtlarınızı yaparken hepinize tek tek nereli olduğunuzu, eğitiminizi, ne iş yaptığınızı sormuştu. Sen de o zaman, İzmirli olduğunu, üniversitedeki siyasi gerginliklerden dolayı okuldan ayrılmak zorunda kaldığını söylemiştin. O da “Bu konuyu seninle sonra ayrıntılı konuşalım,” demişti. Daha sonraki konuşmanızda kendisinin Aydınlı, eşinin de İzmirli olduğunu söylemişti sana. Aranızda az da olsa bir yakınlık doğmuştu. O konuşmanızdan sonra adını İzmirli takmıştı.

Bölük komutanı yüzbaşı, anne babanın geldiğini duyunca onları görmek için nizamiyedeki konukevine geldi, annen ve babanla tanıştı. Babanla bir süre söyleşti. Sonunda babanı pek sevdi. Sonra izin konusu gündeme geldi. Komutan yetkisine dayanarak, kent içinde kalmanız koşuluyla üç gün izin verdi. Gündüzleri kent içinde gezip tozdunuz; geceleri otelde kaldınız.

Baban Kemalist biri olduğu için yüzbaşı, o gün babanla iyi anlaşmış, söyleşiyi koyulaştırmıştı.

Üç günlük iznin bittikten sonra, birliğine döndün. Annen ve baban komutana şükranlarını sundular… İzninin bittiği sabah, annenle baban otobüsle Kars’a hareket ettiler. Oradan da trenle İzmir’e gideceklerdi.

Bir hafta sonra, yüzbaşı seni makamına çağırdı. Babanın saygın, iyi bir insan olduğunu söyledikten sonra:

-Bundan sonra eğitime çıkmayacaksın. Bölük deposuna bakacaksın, dedi.

Depo çavuşluğu için, sonradan onbaşı olmuş senin gibi birine böyle bir görev verilince şaşırdın. Beklemiyordun. O güne dek seni sevmeyenler, fırsat bulduklarında seni yıpratmak için ellerinden geleni yapanlar, şimdi sana yakın duruyorlardı. Bundan sonra, sen artık onların gözünde tertip, hemşeri, arkadaştın. Yakında sana işleri düşecekti. Senden yeni bot, parka isteyeceklerdi…

“Keser döner sap döner; gün gelir hesap döner,” diyordun.

Dediğin oldu…

Haziran 2014

Çiğli/İzmir

30 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


1/2

mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı