top of page
1/1082

İKİ SEVGİLİ İKİ RAKİP

Güncelleme tarihi: 23 Oca 2023



Gazetelerin birinci sayfasında sekiz sütuna manşetten verilen bir haberde,


“Türk Dilinin emekçisi İbrahim Bahçıvan Sürmene el dövmesi bir numaralı kasap bıçağı ile boğazı kesilerek katledildiğini yazmaktadır. Gazetenin ilk sayfasında İbrahim Hoca’nın cesedinin fotoğrafı kumlanarak basılmış, fotoğrafın yanında italik harflerle dizilmiş Hoca’nın hayatı, Türk diline yaptığı hizmetlerle birlikte, akademik başarısı anlatılmakta. Bu kadar kısa zamanda Hoca ile ilgili bu kadar tafsilatlı bilgiye ulaşmaları bir gazetecilik başarısı mıdır, ya da başka bir şey midir, sorunun yanıtlarını bulmak Polis Şefi Pirhasan’ın işidir!


Haberde Türk kültürünün, Türk dilinin yüz akı İbrahim Hoca'nın dil çalışmaları onun yaşam biçimi olduğundan söz edilmekle birlikte makalelerinin, araştırmalarının mihenk taşını dilde yenileşme, arılaşma olduğundan bahsedilmektir. Ülkede açlık, yoksulluk, unutulmuş, herkes katledilen bu bilim adamının öldürülüşü ile ilgili konuşur ilgili, ilgisiz! Medya yeni bir konu bulmuş, üstünde günlerce tepinip duracaktır. Siyasal iktidar bütçe açığını kapatmak için iğneden ipliğe, alkol ve tütün mamullerine, akaryakıt ürünlerine, her şeye büyük zamlar yapmıştır, ilgili ilgisiz herkes İbrahim Hoca’nın öldürülmesini tartışırken, ortaya atılan iddialarda İbrahim Hoca’yı eski sevgilisi Ümran Bayram mı öldürttü, ya da siyasi bir cinayete kurban mı gitti diye fikir beyan ederken, kimileri de cinayeti öğrenci – hoca çekişmesine, not konusuna indirgermiş, kimileri de alacak verecek meselesi deyip cinayetin çözümsüzlüğü için bütün yolları toplumun önüne sermekte çok mahir davranarak, Polis Şefi Pirhasan’ın dikkatini başka başka noktalara çekmek için televizyon kanallarında günün en çok izlenen saatlerinde bu konu konuşur günlerce…


Her şey, her şey kirlendi, her şeyden umudunu kesen duyarlı insanlara yaşama sevgisini çoğaltan güzel insanlar bir yıldız gibi, fırtına bulutlarını yırtarcasına çıkıverir ortaya. Polis Şefi Pirhasan, iki bilim insanı arasındaki tartışmayı, fikir ayrılıklarının, dünde kalan aşklarını da derinlemesine incelemek gerektiğini düşünerek kılı kırk yararcasına yoğun bir çalışmanın içine girmiştir...


En has dövme bıçakların, Sürmene’de yapıldığını söylemişlerdi arkadaşları Mustafa’ya! Özel bir bıçak yaptırmalıydı, en has çelikten, gemi çeliğinden olmalıydı. Bu için Karadeniz’de doğup büyüyen ünlü otobüs firmasından biletini alır. Yanında kimse olsun istemediğinden yanındaki koltuğu da satın alır Mustafa Bey!


Mustafa Bey, sabah saatlerinde Sürmene'de oldu. Şehirde hiçbir yere uğramadan şehrin dışına, yamaca doğru yürüdü. Karadeniz her mevsim bol yağış aldığından, dağlar yeşilin bin bir tonunda ağaçlarla kaplıdır. Denize paralel dağın yamacına yavaş adımlarla yürüdü, gözden uzak bir yerde, bir meşe çalısının dibine oturup yaramaz bir çocuk gibi yerinde yurdunda duramayan Karadeniz’e baktı bir zaman. Sonra derin düşüncelere daldı. Ümran’ın en çok zoruna giden, affedemediği yanı, ruhunun İbrahim’le birlikte olmasıydı, işte o aklına gelince öfkesi kabardı yeniden. Cebinden sigarasını çıkarıp hırsla çaktı kibriti, dumanı çekti içine, hem de büyük küçük dolaşımın hepsini yaptırarak, hem de ne çekiş zerresini zebil ziyan etmedi.


“Özel yaptıracağım, Sürmene’nin en has bıçak ustasına yaptırıp kıyık kıyık kıyacağım etini” diye kendi kendine konuşurdu yalnız kaldığında. Ümran’ın bedeni ile aynı yatağı paylaşmış, fakat o ruhen hiç onunla olmamıştı, bir oğulları olmasına rağmen. “Aldattı beni bu Ümran, hem de yıllardan beri. Bu mesele namus meselesi benim için, ben bununla yaşayamam, her gün aynaya baktıkça tükürüyorum yüzüme, bu kadar utanç yeter bana, artık arınmam lazım, bu kadar günah bana yeter, en has ustaya dövdürüp bıçağı, kıyık kıyık keseceğim etini, bıçağımın kanını bir güzel yalayıp bir kaşık da kanını içmiş olacağım bu namussuzun…”


Boyuna konuşuyordu kendi kendine, sonra her daim cebinde taşıdığı kanyaktan bir yudum alıp başının altına kolunu koyarak “az uyumalıyım,” diyerek uykuya daldı…

Eğitim enstitüsü son sınıfında okurken Ümran’la İbrahim. Yıl 1980’dir, aylardan eylül'dür! Yaz dönemi sınavlarında okulu bitiremeyen iki arkadaş aynı derslerden bütünlemeye kalmıştır. Siyasal iktidarın değişmesiyle siyaset iyice kızışmış, okulların yönetimi değişen siyasal iktidarla birlikte değişmiştir. Toplum kaynayan bir kazan gibi fokur fokur kaynamaktadır. O yıllar Süleyman Demirel’in, “sağcılar bana cinayet işliyor dedirtemezsiniz,” dediği yıllardır. Milliyetçi Cephe hükümetlerinin üçüncüsü işbaşındadır, “Sendenin bendenin,” bir kez daha hakikat olduğu günlerdir. Ölüm haberleri, akşam haberlerinin arkasından verilen hava durumu gibi “sağ sol olayları” olarak sunularak toplumda bir alışkanlık, bir bıkkınlık hakim olmasına sebep olmuştur. Her gün, beş on öğrenci bu ülkenin yarının daha güzel olması için birbirlerini öldürmeye devam etmektedir.


İbrahim’le Ümran yaz döneminde mezun olamadıkları için bütünleme sınavı için evlerinden çıkmış, minibüs durağına doğru doğru yürürler. Sokaklar diğer günlerin aksine boştur. Bu saatlerde işe gidenler, bütünleme sınavlarına giden öğrenciler, sabah namazı sonrasında cami avlusu sohbetinden evine dönen yaşlılar olurdu. Nedense o gün sokaklar tenhadır, bu durum olağan bir şey değildir, fakat ne Ümran’ın ne İbrahim’in darbe olmuş olabilir diye bir sonuç çıkarmaları imkansızdır. Ülkede on yıl ara ile yapılan darbeler takvimi hızlanmamıştır daha. Nitekim onların doğum tarihleri 55- 60 arasındadır.


İbrahim, Hürriyet Mesken minibüs durağına doğru, bu şaşkınlıkla yürürken, yaman bir korku, nerden geldi bilinmez bütün bedenini esir alır. “Allah Allah,” der bu hiç hayra alamet değil, acaba nedir diye konuşa konuşa son durağa gelir. Durakta her gün metrelerce kuyruk olurken, kimseciklerin olmaması olacak şey değildir. Hava eylül aylarının hava durumu ortalamasının tıpkısının aynısıdır. Sabah serinliği Uludağ’ın zirvesinde bir iki noktada kalan kar öbeklerinin serinliği şehrin üstündedir. Belediyenin yeşillik olsun diye kesip yok ettiği ulu çamların, ulu çınarların yerine diktiği akasyaların sararan yaprakları, adları, halkın bilmediği meyvesiz süs ağaçlarının sararmış yaprakları Uludağ’ın yamacından kopup gelen sabah yeliyle dallarından ayrılarak, rüzgârın önünde oradan oraya dans ederek savrulup gitmektedir.


“Hop hop hemşerim, nereye?”

“Hiç, okula, imtihanım var!”


Sınava diyecekti, fakat o yıllar, imtihan- sınav, cevap – yanıt, imkân – olanak, tayyare – uçak… tartışmaları bölünmenin fitilini ateşleyen konulardır. “İmkân, cevap, imtihan… diyenler milliyetçi, muhafazakâr, mukaddesatçı. “Yanıt, olanak, sınav… diyenler solcu, devrimci, ilerici. Siyasal arena işte bu kadar hassastır. Her şeyin birbirine karıştığı günlerdi o günler. Özden, Öz Türkçeden yana olması gereken sol cenah değil, milliyetçi, muhafazakarlardı ne var ki, her şeyin tersine olduğu gibi bu da tersineydi işte...


“Git evine, ne imtihanı, canımı sıkma benim!”

“Ama benim imtihanım var, gitmem lazım!”

“Git evine çabuk, ihtilal oldu!”

“…”


Gazeteler darbe olacak, darbenin eli kulağında gibi çağrışımlara yer verirken, darbe de ne deyip kafa yormamıştı İbrahim ve arkadaşları.

“Çabuk git evine, sokağa çıkmak yasak; yoksa seni alıp merkeze götürürüm çabuk toz ol!”


İbrahim gerisin geri dönüp sınav mınav düşünmeden koşarcasına evin yolunu tutar, eve vardığında, arkadaşları daha yatmaktadır, hem de ne yatış, mülteci kampı sakinleri gibi sıra sıra, sere serpe!


“Kalkın, çabuk çabuk, darbe olmuş, sokağa çıkmak yasakmış, sokaklarda kimsecikler yok!”



Bursa Eğitim Enstitüsü kapatılmış, öğrencilerin bazıları İstanbul Fikirtepe’ye, bazıları da Anakara Gazi Eğitim Enstitüsü’ne almışlardı nakillerini. İki sevgilinin ayrılık günleri başlamıştır: İbrahim Ankara’ya, Ümran da İstanbul’a. Ankara’ya giden İbrahim, Ankara Üniversitesi’yle aynı paraleldedir dil konusunda. Türk Dili Kurumu’nun Türk dilinde yenileşme, arılaşma, eski metinlerde olan, fakat kullanımda olmayan Türkçe sözcüklerin kullanımı konusuna iyice kaptırırken kendini, İstanbul’a giden Ümran, İstanbul Üniversitesi ve özellikle M. Ergin’in başını çektiği, dilde eskiye bağlı kalma, mezar taşlarında yazılanları okumanın, anlamanın önemiyle o cenahta bu Toplumda kabul görmenin en hassas noktasında yer bulmuştur kendine Ümran...


Ankara Gazi Eğitim’e giden öğrenci grubunun aksine, Fikirtepe’ye giden öğrenci grubu sınavlarına girip çıkarken hiçbir sıkıntı ile karşılaşmaz. On iki Eylül Darbesi’nden sonra bıçak gibi kesilen terör, siyaseti de etkilemiş, kimse siyasi konuşmalar yapmaz olmuştur. Bu gençlerin sermayesi siyaset ve siyasi mücadele iken, şimdi hepsi sudan çıkmış ördeğe dönmüş, ne konuşacaklarını şaşırmışlardır. Oysa onlar, kapalı ortamlarda bir ellerinde kalem, ağızlarında sigara, duman altı olmuş bir vaziyette ellerindeki kalemlerle bir kâğıda birtakım şekiller çizerek çok ciddi devrim planları yapmışlardır.


Ümran sosyolojik olarak İstanbul Üniversitesi’nin dil anlayışına, yani yenileşmeye karşı olan tarafta gönül rahatlığı ile almıştır yerini. O arkadaşlarından saklı otuz ramazanı tutar, kimseye de ben orucum demezdi. O artık İstanbul’da arzuladığı ortama kavuşmuş, İbrahim’in fikri baskısı gerilerde kalmıştır. Zaten o, İbrahim aşkı ile onun grubuna dahil olmuştur. Şimdi özgürdür artık, fırsat buldukça İstanbul Üniversitesi’nde soluğu almakta, düşünce dünyasını genişletecek profesörlerle tanışır, fikir alış verişinde bulunur, fikri yapısını güçlendirecek tartışmaları izlerken İbrahim’i nasıl mat edeceğinin heyecanı ile ciddi ciddi emek harcarken; İbrahim’de Ankara’da fırsat buldukça Türk Dili Kurumu’na gitmekte, Türk dilinin kılavuz kaptanlarının fikirlerinden yararlanmakta, onlarla fikir teatisinde bulunmakta, Türk Dil Kurumu Genel Yazmanı Cahit Külebi ile tanışmanın bahtiyarlığını yaşamaktadır.



Bursa Eğitim Enstitüsü yıllarında iki sevgili iken iki rakip olmuştur İbrahim’le Ümran. Her ikisi de kendilerini bilgi, beceri bakımından yetiştirmiş, üniversitelerde ders verebilecek düzeye ulaşmışlardır. Aylar, yıllar böyle akıp giderken bu iki sevgilinin uzaktan uzağa gizli, intikam kokan aşkları nefrete döner. Uzaktan uzağa büyüyen aşkları giderek birbirlerine acı verme, intikam alma duygularını da büyütür gün geçtikçe. İkisi de birbirine deli gibi aşıktır aslında, deli gibi aşık iken birbirlerini bir kaşık suda boğacak vaziyete gelmiştir…


“Şimdi o kendine yeni bir sevgili edinmişse ya beni aldatıyorsa ya o şimdi parklarda, pastanelerde yeni sevgiliyle fingirdeşiyorsa…”


Nefretleri büyüdükçe büyümüş, ikisi de aldatıldıklarına iyice inandırmıştır kendini. İçlerindeki öfke kanlı bir katil olup çıkmıştır. İkisi de birbirlerini içlerinde öldürürken, her gece hemen aynı rüyaları görür: Ellerinde kanlı bir bıçak, bıçağın kanını yalayıp uzaklaşamaya çalışırken, karşıdan gelen yoğun ışıklı bir polis aracının gözlerini almasıyla zınk diye çakılıp kalır oldukları yere ve ben katil değilim,” diyerek bağırarak uyanmaktadırlar. Hemen her gece benzer rüyalar gören bu iki sevgili ayda bir yazdıkları mektuplara da ara verince aşkları kimsesiz bir çocuğun ortada kalması gibi ortada kalıvermiştir…


İki arkadaş okullarını bitirip mezun olmuş, atama beklemeye başlamıştır. Fakat On iki Eylül’ün güvenlik soruşturmaları aylarca, aylarca sürmüş, hele şükür ikisi de soruşturmalardan aklanarak çıkmış, sonunda atamaları yapılmış, öğretmenliğe başlamıştır. Aklanarak sözcüğünün tam anlamıyla, aklanarak. Mesela İbrahim’in soruşturmasında Muhtar Çavuş emmi, “o iyi insandır, memleketini sever, yardımsever biridir,” demeseydi… Aynı sınıfı paylaştıkları Nevin Seliçi arkadaşları bir kötünün yalan yanlış beyanı ile öğretmen olamamıştır. Aslında Nevin Seliçi, apolitiktir, onun atamasının yapılmaması, soruşturmaların ne kadar güvenilir(!) olduğunun en can alıcı örneğidir. Öğretmenlikten, ülkeden umudunu kesen Nevin Seliçi, soluğu Almanya’da almış, orada çocuk bakıcısı olarak hayatını sürdürmüş, yuva kurmuş, içi kan ağlaya ağlaya Alman vatandaşlığına geçmiştir…



İbrahim Ankara Üniversitesine asistan olarak çalışmaya başlarken, Ümran da ondan haberdarmışçasına, o da İstanbul Üniversitesinde asistan olarak çalışmaya başlamıştır. İki sevgili, şimdi iki rakiptir. Bu arada Ümran işin boyutunu biraz daha ileri götürerek İbrahim’i çıldırtmak için, sevmediği sosyal bilgiler öğretmeni Mustafa ile hayatını birleştirmiş ve aşklarına ilk ihanet eden olmuştur. Bu ihanet sadece Mustafa ile evlenmekle kalsa iyi, artık o eğlence merkezleri ile tanışırken, gazetelere aktüel sayfalar hazırlayan gazetecilerle de tanışmış, o gazetelerde fotoğrafları bile yayınlanmaya başlamıştır. Artık kimse Ümran’ı tutamaz, bundan sonra merdivenin basamakları sıra ile değil, üçer beşer atlanarak çıkılacaktır.


Siyasi iktidar, Ümran Hanım’ın yazığı “Mezar Taşları” eserine istinaden ona devlet sanatçısı payesi verince Ümran adının önüne aldığı “devlet sanatçısı,” sıfatı ile büyüdükçe büyümüştür. O, İbrahim’den intikam aldığına sevinirken, yeni yeni intikamlar düşler, aynen kandan beslenen vampirler gibi o da aldığı, alacağı intikamlarından beslenmektedir adeta.


Ümran, Mustafa’da mutluluğu bulamaz, bulamayacağını bildiği halde bir öfke ile, bir öç duygusu ile kendini ateşe atmak deyimi hakikat olsun diye atıvermiştir. O İbrahim’i sevip dururken ona acı çektirmek için, laf olsun diye Mustafa ile hayatını birleştirmiştir. Ümran Mustafa’yı bir payanda gibi kullanmış, istediğine de ulaşmıştır. Onun İstanbul’un boyalı basını ile ilişkileri iyidir. Bir de Mustafa ile Boğaz’ın o gidemediği mekanlarında yiyip içecek, boyalı basını dilediği gibi kullanırken, dilde yenileşme, öz Türkçecilerin beyhude bir çalışma içinde olduklarını anlatacak, onların nesiller arası uçurumlar yaratacağını, insanların mezar taşlarında yazılanları okuyamayacağını, kimsenin atasını, dedesini tanıyamayacağını, İbrahim Bahçıvan’ın bir alamete binerek kıyamete doğru doğru gittiğini boyalı basının kendine ayırdığı sayfalarda anlatır hemen her gün! İbrahim’se silahları elinden alınmış bir asker gibi, nasıl edip de Ümran’ın düşüncelerine cevap vereceğini sabah akşam düşünür durur. Durur durmasına da doğru dürüst bir çıkış yolu bulamaz. Gazetelerin Ankara temsilcileri görüşür, cevap hakkını kullanmak istediğini söyler defalarca, o sayın temsilciler de ona hak verirler, fakat ellerinden bir şey gelmez. Nihayetinde gazetelerin Ankara temsilcilerine, şöyle bir metin yazarak verir. O metinde özetle der ki İbrahim:


“Siz Yunus Emre’yi bilir misiniz, siz Bektaş Veli’yi bilir misiniz, siz Dedem Korkut’u bilir misiniz, biz onların kullandığı dili araştırıyoruz, Anadolu coğrafyasında halkın kullandığı sözcükleri gün yüzüne çıkarmaya çalışıyoruz! Siz nasıl milliyetçisiniz, siz nasıl muhafazakârsınız, siz nasıl Türkçüsünüz? Sizin yaptığınız düpedüz Arapçılık, siz Kuran dili Arapça diye Arap emperyalizmine hizmet ediyorsunuz! Sizin ne tutunacak ne bir dalınız ne kökünüz var, sizin yaptığınız uşaklık yapmaktır..." v.b. çok ağır ifadeler içeren cevabı yazısını teslim eder. İbrahim Türk Dil Kurumu başkanının desteğinin de arkasına alan İbrahim Bahçıvan, bugüne kadar tek kale maç oynayan Ümran’a yanıt vereceği bir kanal bulur ki ne kanal. O kanalda, Ümran’ın bütün söylediklerini çürüttüğü gibi, ona söyleyecek tek kelime bırakmaz, dağarcığındaki bütün polemikleri gün yüzüne çıkmadan çürütür...


Ümran çaresiz kalmıştır, Ümran yenilmiştir. Bu yenilgi tamam ben yenildim, seni tebrik ederim demek değildir. Ümran’ın akıl hocaları bir araya gelir, uzun uzun tartışarak İbrahim’in kaleminin kırılması gerektiği kararını verirler…


“Bak Ümran Hanım, bu yolları aşmak için bizler çok bedel ödedik, makam ve mertebe koltuk sahibi olmak için neler yaptık neler; anlatsak ağzınız açık kalır. Her alanda sizi, bizim düşüncelerimizi, ekolümüzü yenilgiye uğratan İbo’nun… Ne demek istediğimizi anladınız siz. Ya kürsü ya da … Tercih sizin, acele etmeyin, bir hafta on gün mühlet, iyi düşünüp taşının aradan geçecek iki perşembenin cumasında saat beşten sonra burada kararınızı bildireceksiniz, bekliyoruz; şimdilik iyi tatiller!”



Mustafa Bey kaçacağınız bir yer kalmadı, kıskançlık ve ezilmişlikle bir cinayet işlediniz, bir cana kıyarak yetmezliğinizi yenmeye çalıştınız. İbrahim Bahçıvan, eşinizin eski sevgilisi olduğunu hiçbir zaman içinize sindiremediniz, aşağılık kompleksinizle bir cana, bir bilim adamına kıydınız.


Polis şefi Pirhasan saat saat, gün gün hatta dakika dakika Mustafa Bey’in bütün konuşmalarının dökümünü telefon müdürlüğünden alarak, çözümünü yapmıştır. Sürmene’ye gitmiş, tunç kabzalı özel olarak yapılan bıçağın üreticisini bulmuştur. Bıçakçılar Çarşısı’nda esnaflarla görüşmüş, bıçağın Vahit Usta işi olduğunu öğrenmiştir. O da emin olmak için en az on dövme bıçak atölyesine girip çıkmış, hepsi de istisnasız Vahit Usta yapımı demiştir. Vahit Usta Atölyesine giden Polis Şefi:


“Ben Polis Şefi Pirhasan, ben de Trabzonlu ’yum, Beşikdüzü’ndenim, bir cinayeti aydınlatmak için yardımınıza ihtiyacım var, doğru, dosdoğru bilgiler vereceğinize inanıyorum; zaten aksi bir şey düşünmüyorum da yine baştan söylemek istiyorum. Trabzon halkı ülkesini sever, ülkesi için seve seve canını verir, bundan en küçük bir tereddüdüm yok. Şimdi söyleyin bakalım Vahit Usta, bu bıçağı siz mi yaptınız?”


“Evet, bu bıçağı ben yaptım, özel olarak istedi bir gözlüklü vatandaş, biz de özene bezene, gemi çeliğinden döverek yaptık; fakat ne için kullanacağını, biz nereden biliriz efendim, bizim bir taksiratımız varsa, kanun önünde boynumuz kıldan ince, vurun kelepçeyi, aha da kollarımı uzatıyorum!”


“Yok yok usta, o kadar da değil, siz bildikleriniz yalan söylemeden bir bir anlatacaksınız, sizden başka bir şey istemiyorum; anlaştık mı?”

“Elimden gelen her yardımı yapacağımdan emin olabilirsiniz amirim!”

“Teşekkür ederim!”

“Yaptığım bıçakların cana kıyması çok üzüyor beni, buna sebep mesleği bırakasım geliyor!”


Vahit Usta Polis Şefi Pirhasan’ın sorduğu soruları bütün açıklığı ile hiçbir şey saklamadan anlatır. Çok üzülmüştür, özel olarak yaptığı tunç kabzalı gemi çeliğinden dövdüğü bıçakla bir bilim adamı katledilmiştir. Bu acıyla günlerce doğru dürüst çalışamamış, geceler boyu uyku uyuyamamış...



“İbrahim Bahçıvan’ı tasarlayarak öldürdüğünüze inandığım için seni göz altına alıyorum Mustafa Bey! Mahkemede savunmanızı yaparsınız, uzatın kollarınızı sizi kelepçeleyerek emniyete götürmek zorundayım. Susma hakkınızı kullanabilirsiniz. Avukatınız varsa ona haber veririz!”



Karar, Büyük Türk Milleti adına,

“Mustafa Bey, bilerek, isteyerek, planlayarak vahşice, bir insanın, bir bilim adamının boğazını keserek katletmiştir. Türk ceza yasasının 81-82 maddelerine göre hiçbir indirim uygulanmadan ömür boyu müebbet cezası ile cezalandırılmasına oybirliği ile karar verilmiş olup temyiz yolu açıktır!”






Etiketler:

62 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Kibele

Comments