
Arama Sonucu
maviADA'ya DÖN
Boş arama ile 4493 sonuç bulundu
- Azerbaycan Niçin Üç Parça
Emir Timur’un Altınorda Devletini yıkmasının ardından Rus beylikleri yavaş yavaş toparlanıp birleştiler ve Altınorda Devletinin yerine geçtiler. Çarlık Rusya’sı Batılı bir devlet olup bütün kurum ve kurumları ile çağdaşlaşmaya önem verdi. Sanayisini kurdu. Gelişti. Ve Türkler aleyhine topraklarını genişletti. Osmanlı ve Kaçar Devleti ile sürekli savaştı ve topraklarını genişletti. Osmanlı ve Kaçar iki kardeş millet olmalarına rağmen hem zaman zaman kendi aralarında savaştılar, hem de Rusya’ya karşı tam anlamıyla birlik olamadılar. Balkanlarda Sırp-Bulgar-Yunanlıları Osmanlı aleyhine kışkırtıp hırpalarken Kafkas bölgesinde de Kaçarlara saldırdı. Ne var ki bu iki büyük Türk devleti çağın gereklerine ayak uyduramamış, teknolojide, eğitimde geri kalmıştı. Bunun sonucu da savaşları kaybediyorlardı. 1828’de Rusya Kaçar Devletine saldırıp yenmesi üzerine Türkmençay antlaşması imzalandı. Bu antlaşma ile Azerbaycan kuzey ve güney olarak ikiye bölündü. Bakü ve Tebriz başkentleri oldu. Rusya bu antlaşmanın ardından, o tarihe kadar bu coğrafyanın her tarafına dağılmış bulunan Ermenileri toparlayıp bir kukla piyon devlet kurarak arada bir tampon bölge oluşturmak istedi. Rusya’dan 80 bin Osmanlı topraklarından 40 bin kadar Ermeni'yi Revana yerleştirerek bu günkü Ermenistan'ın temellerini atmış oldu. Şimdi birçokları diyor ki Rusya Ermenistan'ın arkasında. Nasıl olmasın ki, Ermenistan’ı kuran kurduran Rusya’dır. Türkler ile Rusya arasında bir tampon devlet kurduran Rusya’dır. Sovyetler Birliği kurulduğunda Nahcivan ile Azerbaycan’ın kara bağlantısı vardı. Yani Azerbaycan’ın bir parçası, bölgesi idi. Ne var ki Stalin Türkiye’nin Türkler ile kara bağlantısını kesmek için Zengezur bölgesini Ermenistan’a verdi ve İran ile Ermenistan’ın kara sınırı oluşmasını sağladı. Buna mukabil Nahcivan’ın Azerbaycan ile bağlantısını kesti. Böylece Azerbaycan bir kez daha bölündü ve ortaya üç parçalı Azerbaycan çıktı.(Başlıktaki sorunun da cevabı verilmiş oldu.) Zengezur’un Azerbaycan’a verilmesi ya da alınması ile Ermenistan ile olan ihtilafların ana kaynağı çözülmüş olur ve İran’ın da Ermeniler ile bağlantısı kesilir. Buna mukabil Türkiye’nin Azerbaycan ile direkt sınırı oluşur. Hatırlayalım. Ermeniler Karabağ’ı işgal edip katliamlar yaparken, merhum Ecevit Laçin koridorunun açılması önerisinde bulunmuş ama karşılık bulmamıştı. Bu bir temenni ama hayata ne ölçüde geçer. Üç parça olan Azerbaycan ne zaman birleşir. Şimdilik konjektör buna pek uygun değil. Ama ajandada bulunması gerek.
- Umut Çiçeği
Göçmen kuşlar Güneşi yükleyip kanatlarına Terk ettiler ya iyi gün dostları gibi Uçup gittiler sıcak diyarlara Sabahları, pencereni şenlendiren Kelebekler de yok artık. Ağustos böcekleri şakımıyor. Yapraklar veda ediyor, Hüzne bulanıp usulca. Mevsim sonbahar artık. Ama sen sakın Umutsuzluğa kapılma Al güneşi yüreğine Saçak altına sığınan Minicik serçenin Kanatlarından ışık Ötüşünden neşe Yüreğinden sevgi topla Dök umutlarını düşlerini Savur geceye Bırak tutuşsun dizeler Korkma yanmaktan, Yıldız tozları bulaşsın ellerine. Serp sevgi kırıntılarını heybenden Un ufak dağılsın. Korkma, tak umudunu Gonca gül misali yürek cebine Hem bize umutsuzluk yakışmaz Fiyakalı olsun tebessümün At hüznü üzerinden Hayata tebessümle efelen Yürü, geceyi ısıtsın sımsıcak... Gülüşün yıldız olsun. Karanlığı delsin mavi ıslığın Unutma! Yalnız değilsin, düşlerinle büyüksün Tepeden tırnağa umutsun Hayatı ıskalama Sımsıkı tutun, gülümse Yağmur misali ıslansın Düşlerinde mavi dünya Güzel günlere gebe çiçekler gibi Kardelenler sabahlara uyansın. (/22.10.2020 saat:17.39 metroda güneşten uzak düş yolculuğunda)
- Korona'ya Yakalanırsam
Covit-19 denilen salgın gitgide yayılıyor! Her gün yayımlanan rakamlar, henüz bu mikrobun girmediği bedenler çevresindeki çemberin giderek daralmakta olduğunu gösteriyor. Hepimiz kaygılar içinde yaşıyoruz ve can korkusu içindeyiz. Telefonla haberleşenler birbirlerine “Aman dikkatli ol!” tavsiyesinde bulunuyor. Bunu her akşam tekrarlayan Sağlık Bakanın da dilinde tüy bitti. Hastalığın yayılma hızında dünyada ön sıralara yükselme kabahatinin bir kısmı biz yurttaşların “Bana bir şey olmaz” tevekkülü ise, bir kısmı da salgın sürecini iyi yönetemeyen iktidarda olduğu açık. Zaten bozuk olan ekonominin büsbütün dibe vurmaması ile yurttaşların sağlığını koruma çabasındaki dengeyi sağlıklı yapamadı. Uzun süre virüs taşıyıcılarının sayısını hiçbir şey yokmuş gibi gizleme yolunu tuttu. Hatta bunu açıklayanları suçlama yolunu seçti. Ama sonunda gerçek kendini dayattı, taşıcıların sayısını da açıklamak zorunda kaldı. Maskeden aşıya kadar, sokağa çıkmada saat sınırlamaları ve yaş grupları için alınan özel önlemlere karşı çıkanlar var. Başta sağlık personeli olmak üzere, salgın sürecinde tehlikenin ortasında topluma hizmet eden herkese teşekkür borçluyuz. Salgını yarım önlemlerle yenemeyeceğimiz anlaşıldı. Hastane ve fırıncılar gibi en temel hizmet birimleri dışında bütün bir milletin karantinaya girmesinden başka çözüm yok. Bu, biraz daha yoksullaşmamıza neden olsa bile buna dayanabiliriz. Bir süre yalnızca su ve ekmekle bile idare etmeyi göze alabilmeliyiz. Kadınlarımız evde ekmek yapmayı bilirler. Ortalama gelirleri Türkiye’nin yarısı kadar olan ülkelerde de insanlar yaşıyor. Bir süre yoksullar, hapistekiler, oruçlular gibi yaşamayı göze alamazsak işimiz bitiktir. Bir toplumsal görev üstlenenler dışında bir ay sokağa çıkmadan da yaşayabiliriz. Jimnastiğimizi ayakta ve odanın içinde yürüyerek de yapabiliriz. Bu ülkede yıllarca dört duvar arasında yaşayanların da canı var! Mevsimlerin güzelliklerini pencerelerimizden, balonlarımızdan da seyredebiliriz. “Her şeyin başı sağlık” diye boşuna dememişler. Sağ olalım da bu salgını atlattıktan sonra yeniden okula ve dairelerimize gidebilir, dükkânlarımızı yeniden açabilir, yeniden para kazanabiliriz. Önlemlerimizi alarak sabır ve tahammülü ilke edinmeliyiz. Bir süredir, üç kişilik hanemizde covit-19 saptanırsa ne yapacağımızı planlıyoruz. Durumumuz hastaneye yatırılacak derecede ileri olmazsa ki çoğunluk evlerinde tedavi ediliyor, evde nasıl bir düzen kuracağımızı konuşuyoruz. EVİ PAYLAŞACAĞIZ Bizim evimiz, küçük bir bahçe içinde bodrum üzerinde üç katlı. En üst katta benim balkondan çevrilmiş çalışma odam var. Okuma-yazmama yarayacak araçlar orada. Kitaplarımın bir kısmı, bilgisayar ve televizyon bulunuyor. Ben hasta olursam bu katta hayatımı devam ettirebilirim. Benim yiyeceklerimi merdivene koyarlar, oradan alırım. Eşim ve oğlum hastalanırsa, onlar için de benzer önlemler düşünüyoruz. Oğlum ikinci katta, eşim giriş katta yaşayacak. Çünkü mutfak da orada. Malum, zıkkım boğazımızdan geçecek olanları o hazırlayacak. “Kendine ait bir oda” ihtiyacını da bu vesileyle ve geçici olarak karşılamış olacağız… Hem de salon ve mutfağın bitişik olduğu en geniş oda burası oluyor. O zaman en az iki metre mesafeden birbirimizle konuşmak gerekirse maskelerimizi de takacağız. Kalabalık nüfusun yaşadığı daracık evlerde böyle bir düzen kurmanın zor olduğu ortada. Hele evde birkaç küçük çocuk varsa! Yokluklar, felaketler yaşamış, ekmeğin karneye bağlandığı dönemlerden gelmiş bir toplumuz. Bu belayı da, bilimin ve örgütlü bir sağduyu sayesinde bütün insanlık olarak atlatacağız. Biraz daha sabır, biraz tahammül ve daha iyi bir kriz yönetimiyle. Koronaya kurban verdiklerimizin son nefeste bizden istedikleri de buydu. (2 Aralık 2020) NOT: 2 Eylül tarihli “Bunlar Beni Konuşturmayacaklar Anlaşılan” başlıklı yazımda Fatsa Cumhuriyet Savcılığının Fatsa Güneş gazetesinde yayımlanan iki yazımdan ötürü hakkımda soruşturma açtığından, sosyal medya hesaplarıma erişimin engellendiğinden söz etmiştim. Fatsa Savcılığının talimatı henüz bana ulaşmadı. Adliyede böyle gecikmeler oluyormuş. 8 Ağustostan beri “Giriş” butonuna ulaşamadığımdan yazılarımı yükleyemediğim bloğuma ve yazılarımı topluca gönderdiğim Googol grubuma uzman bir arkadaşın sayesinde yeniden ulaştım. Bunların neden engellendiğini çözememiş olmakla birlikte, uzman arkadaşım hesaplarımın binlerce defa saldırıya uğramış olduğunu gördü ve bana da gösterdi. 8 Ağustos’tan sonra paylaştığım yazıları bloğuma taşıdım. İzlemek isteyen arkadaşlar, eskisi gibi aşağıdaki bloğumu tıklayarak bunları okuyabilirler. (3 Aralık 2020) www.zekisarihan.com
- Rüya
11.12.2016 I Çeşit çeşit kokuların olduğu bu ufacık dükkân büyük küçük rengârenk şişeyle doluydu. Bunlardan pek azı raflarda özenle diziliydi. Diğerleri gelişi güzel dükkânın içine dağılmış, birbirinin aynı şişelerdi. Tek farkları içlerindeki kokulardı. Dükkânın girişinde sağ tarafta, kolilerin içinde tozlu şişeler kaderlerine terk edilmiş, öylece duruyordu. Dükkânın sahibi Ruşen Bey, kırk sekiz yıldır özel kolonyalar yapıp satıyordu. Yaptığı kolonyaların hemen hepsi kişiye özeldi. Kokular insanlara biricikliğini duyumsattığı için, kasabada yaşlısından gencine herkesin kendi kokusu vardı. Bu yüzden, yabancılar hemen fark edilirdi. Yalnız geçirdiği gecelerin sabahına farklı bir kokuyla uyanırdı Ruşen Bey. Yaşayamadıklarını, umutlarını, aşkı, sevdayı şişelerdi böyle gecelerde. Kış çiçeği, Deli Rüzgar, Deniz Esintisi, Feriştah, Gül damlası, Gardenya, Rüzgar, Güldeniz, Cennet Damlası, Billur… hepsi Ruşen Bey’in hayallerinin isimleriydi. Duygularını damıtıp, saf suyla olgunlaştırır içine birkaç damla esans damlatırdı. Fabrikalarda el değmeden şişelenen, birbirinin aynı kokuların karşısında ayakta kalmaya çalışırdı. Kokunun büyüsünün zamana yenik düşüp yok olmasına gönlü elvermezdi. (***) Rafta duran el yapımı gözyaşı şişelerine baktı. Çoğu antikaydı. İçlerinden birini derisi buruşmuş, üstü çil çil olmuş elleriyle okşadı Ruşen Bey. Sanki ilk defa dokunuyormuş gibiydi. Akşamüzeri gelen kızı düşündü. -Merhaba. Benim için özel bir koku yapabilir misiniz? Kelimeler, kızın dudaklarına küçük öpücükler kondurup uçarcasına havalanıyordu dükkânın içinde. Ruşen Bey’in nefesi kesildi. Yıllardır kasaba dışından kimse dükkânından içeriye girip kendine özel koku istememişti. Yaşlı bedeni şaşkınlığını ve hayranlığını gizlemeye çalışarak; -Nasıl bir koku istiyorsunuz, dedi. Kız, etrafa dikkatlice bakıp dükkânın karışık kokusunu içine çekti. -Bilmiyorum… İçinde biraz “ben”, biraz “hayallerim” olabilir. Mutlaka gizemli olmalı. Bilmiyorum işte! Aşka bulanmış bir elma şekeri belki de... Ruşen Bey, kızın söylediklerini şaşkınlıkla dinledi. -Hangi kokulardan hoşlanırsınız? -Melisa. Vanilya da olabilir. Ama ben bu kokulardan farklı bir şey istiyorum. Sizin bana yardımcı olacağınızı söylediler. Kız, kendinden emin; narin, uzun parmaklarının arasında duran, gözleri gibi mavi gözyaşı şişesini uzatırken, Ruşen Bey’in aklına gençlik yılları gelmişti. Güldeniz de dükkâna ansızın gelmiş, siyah saçlarını savurup etrafa şöyle bir baktıktan sonra, “İçinde misk olan bir koku istiyorum,” demişti. Ruşen Bey o zamanlar yakışıklı bir delikanlı, hemen kızın isteğini yerine getirmek için kolları sıvamış bu arada da Güldeniz’e misk kokusunun hikâyesini anlatmıştı. “Yeşil yaprakları gökyüzüne uzanan, renk renk çiçekleri etrafa çeşitli kokular salan, derelerinde balıkların oynaştığı, ceylanların su içtiği çok güzel bir orman varmış. Bu ormanın içinde mutsuz mu mutsuz bir kız yaşarmış. Tüm bu güzelliği görmez, duymazmış. Hayvan arkadaşları ne yaparlarsa yapsınlar onu mutlu edemezlermiş. Bir gün ormana güzel mi güzel bir erkek ceylan gelmiş. Tüm hayvanlar bu yeni arkadaşlarını çok sevmişler. Mutlu, güler yüzlü, dost canlısı, sevgi doluymuş. Her şeyi olumlu yanıyla düşünürmüş. Mutsuz kız bu ceylanın varlığıyla da mutlu olmamış. Günden güne daha da hüzünlü ve içine kapanık biri olmuş. Ceylan zamanla bu mutsuz kıza âşık olmuş. Aşkıyla yanıp tutuşurken çaresizlikle kızı nasıl mutlu edebileceğinin yollarını araştırıyormuş. Çabalarının hiçbiri sonuç vermemiş. Geceler boyu oturup onu nasıl mutlu edeceğini düşünmüş durmuş. Ama elinden hiçbir şey gelmiyormuş...” Güldeniz hikâyeyi dinlerken kâh üzülüyor, kâh heyecanlanıyormuş. Ruşen Bey cümleleri olabildiğince uzatıyor, kelimeleri ağzında geveleyip duruyormuş. Bu arada da küçük parfüm şişesine alkolü damlatırken, sabırsızca, “Sonra ne olmuş?” diye soran kızın merakını daha da arttırmak için yavaş hareket ediyormuş. “…Ertesi gün, daha ertesi gün durmadan yorulmadan aramış kızı mutlu edecek şeyi. Ama bir türlü bulamamış. O gün yine çok yorulmuş, bir çam ağacının altında uykuya dalmış. Rüyasında, bu mutsuz kızın kendine ait bir kokuya ihtiyacı olduğunu ve kendisini biricik hissetmediği için mutsuz olduğunu söylemiş, orman perisi. Ceylan bunun üzerine kendinden bir parça sunmaya karar vermiş mutsuz kıza. O gün, karnından bir parça koparıp küçük bir şişenin içine akıtmış. Ertesi sabah şişe ağzına kadar misk bir kokuyla doluymuş. Mutsuz kız bu kokuyu fark edince çok mutlu olmuş. Sihirli gibiymiş koku. Şişenin kapağını açtığında her şeyi daha farklı görüyor, duyuyormuş. Bu kokunun sahibini aramaya başlamış. Herkes kokunun ceylana ait olduğunu biliyormuş ama onu bulamıyorlarmış…” Güldeniz gözlerinde yaşlarla, “Öldü değil mi ceylan?” demiş. Ruşen Bey kızın sorusunu duymazlıktan gelip hazırladığı kokuyu kıza doğru uzatıp ”Kokun hazır ama bir şartım var,” demiş. Kız hâlâ hikâyenin etkisinde; “Şart mı, ne şartı?” diye sormuş. Ruşen Bey şişeyi arkasına saklayıp, "Bir öpücük isterim." demiş… Ruşen Bey hayallerinden sıyrılırken kızın sesi kulaklarında çınladı. Bir an gerçekle hayal birbirine karıştı. Gözlüklerinin üstünden karşısında duran kıza baktı. Kızın söylediklerini çok sonra anlayabildi. -Yapabilirsiniz değil mi? Pardon, ne zamana hazır olur, koku? Ruşen Bey titreyen elleriyle kızın uzattığı şişeyi aldı. Zamanı söylemekte kararsız kalmıştı. Hayaller, geçmiş, gelecek iç içe geçmiş; girdab Ruşen Bey’i içine çekiyordu. Altı gün sonra olabilir, derken gözlüklerinin arkasından kızın masum suratına baktı. Kızın kapıdan çıkışını ve etrafa yayılan kokusunu içine çekti. Bu koku bildiği bir koku değildi. Uçarı, buruk, rüzgâr gibi yeşili anımsatan, deniz gibi ama mavisi olmayan bir koku. Önünde altı gün vardı ve nasıl bir koku yapacağını bilmiyordu. Kızın bıraktığı gözyaşı şişesini kendi şişelerinin bulunduğu rafa yerleştirdi, gözlüğünü burnunun üstüne indirip uzaklara daldı. “Cennet Damlası!” dedi. Kumsalda Tuana ile oturduğu yıllar öncesinin sevdalı bir yaz akşamına uzandı gölgesi. Sarı saçlardan etrafa yayılan leylak kokusu, Ruşen Beyin aklını başından almıştı. Tuana neşeyle saçlarını savururken, "Bak bu senin bana yaptığın koku. Beğendin mi? Saçlarıma, boynuma, kollarıma sürdüm," derken kollarını Ruşen Bey’e uzatıyor saçlarını iki tarafa sallıyordu. Ruşen Bey usulca kızın kollarını tutup kendine doğru çekti. Leylak kokusu artık ona da sinmişti. Usulca başını kızın boynuna yaklaştırıp kokuyu derin derin içine çekti. Leylak, aşk, ve Cennet damlası bir bütün olmuştu… Ruşen Bey hayallerden kurtulup bir türlü işini yapamıyordu. Neye elini atsa o yabancı kızın getirdiği esinti onu başka yerlere götürüyor ve hayaller perde perde açılıyordu. Bir geçmiş bir yabancı kızın büyüsü, o gün Ruşen Beyi rahat bırakmadı. Kapıdan içeriye girişi, mavi çiçekli eteğinin kavradığı biçimli kalçası, saçlarını savururken çenesinin ve boynunun hareketi, hemen boynunun bitiminde usulca sallanan inci damlasının göğüslerinin arasına uzanan zinciri, gömleğinin altından belirginleşen göğüslerinin kalp atışıyla kıpırdanışı, çakmak çakmak bakan gözleri, ıslak pembeliğiyle daha çekici duran gülümsemesi… hepsi Ruşen Bey’in içini altüst etmişti. İçi kıpır kıpır oldu. Kızın şişeyi uzatırken bir anlık tenine dokunmasıyla duyumsadığı, yaşlı tenini heyecanlandırmıştı. Kıza geçmişin kokularını yakıştıramıyordu. Dükkânın arka odasına gidip çalışması, yeni bir koku yaratması için bir şeylere ihtiyacı vardı. Farklı bir şeylere, hiçbir yerde olmayan bir şeye. Üçüncü gün, kendinde dükkânın arkasındaki odaya gidecek gücü buldu. Önce; melisa, vanilya biraz da karanfil esansını yavaş yavaş karıştırdı. İlk denemesi sonuç vermedi. İkinci, üçüncü de… Karanfil acıydı; yaşlılığın derin ormanında yürüyenlerin kokusu. Ruşen Bey’e Makbule’yi hatırlattı. Karanfil yerine bir damla Beyaz Gardenya damlattı. Olmadı! Bu yalnızlık kokuyordu; heyecanı içine hapseden, çevresine kalın duvarlar ören, Feriştah’ın kokusuydu. Deniz Yosununu Miskle karıştırdı, biraz da yaprak esansı –tütünsüz olanından- koydu. Güzel olmuştu olmasına ama durgun bir kokuydu, neşesi yoktu tıpkı Nevbahar gibi… İki gün boyunca durmadan çalıştı. Bütün kokuları denedi. Eskiden olsa hiç tereddütsüz ilk karışımda bulurdu, ama bu sefer zorlanmıştı. Duyguları, hissettikleri, bedeni zorlamıştı onu. Beşinci günü artık ümidini yitirdi ve dükkânında sabahlamaktan vazgeçip evine gitti. Bir günü kalmıştı ve hâlâ elinde bir şey yoktu. Zaman acımasızca ilerliyordu. Derin bir uykuya daldı… Son gün geldiğinde o, hâlâ ne yapacağını bilmiyordu. Dükkânına gitti. Gözyaşı şişelerinden birine, vanilya ve amberi, portakal ve bergamotla karıştırıp içine özel esansından koydu. Bir başka şişeye yasemin, sandal ağacı ve gardenya kattı, şişeleri tek tek dolduruyordu. Rüyada gibiydi. Son bir gayretle elindeki tüm kokuları şişelere doldurdu. Yaşlı elleri titremeye gözleri buğulanmaya başladı. Bedeni, ruhu ilk defa bu kadar acı çekiyor çaresizliğini kokulara yansıttığını duyumsuyordu. Ruşen Bey kendini tutamadı, bu çaresizliğine dayanamayıp ağlamaya başladı. ‘Biraz daha genç olsaydı, daha farklı olurdu’, diye düşündü. Gözyaşları önünde duran şişenin içine inci taneleri gibi düşmeye başladı. Tıkırtılı seslerle düşen her damla maviyi, yeşili, pembeyi alıyor, renk armonisiyle birbirine karışıyordu. Ruşen Bey’in gözyaşları bittiğinde şişe tamamen dolmuştu. Gözlüklerini çıkarıp gözlerini sildi. Gözyaşıyla dolu şişeyi görünce çok şaşırdı. İçinde kristal damlacıklar bulunan duru şeffaf sıvının, o güne kadar hiç bilmediği bir kokusu vardı. Bunun bir mucize olabileceğini düşündü. İçindeki heyecana dur, diyemiyordu. Akşamın alacalığı dükkâna çökmüş sadece bu pırıltılı sıvının ışığı etrafı kaplamıştı. Kapı açıldı mavi gözleri çakmak çakmak bakan kız içeri girdi. -Merhaba. Ruşen Bey gözlüklerinin arkasından kapıdaki kıza baktı. -Hoş geldiniz. Sesinde mutluluk vardı. Kız ise heyecanlıydı. Göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. -Oldu mu? Ruşen Bey ayağa kalkıp masanın üstünde duran gözyaşı şişelerini göstererek; -Bunları sizin için yaptım. Hangisini beğenirseniz o, sizin, dedi. Kız heyecanla şişeleri tek tek koklamaya başladı. Her şişede, kokuyu beğenmiş gibi yapıyor ama bir diğerini koklamak için acele ediyordu. Sonuncu şişeye geldiğinde Ruşen Bey kızı engelledi tam bu sırada şişenin üstünde elleri birbirine değdi. Kızın yüzü usulca kızardı. Ruşen Bey ne yapacağını bilemedi ama elini de çekmedi. Şişe alev alev yanıyordu. Işıltıları daha da artmış yıldızlar saçıyordu etrafa. Ruşen Bey kızın gözlerine bakarak; -Bu en özel olanı, dedi. Kız, şişeyi eline aldı hiç koklamadan boynuna, kollarına ve kulak arkalarına birer damla kondurdu. Ruşen Bey artık kızın tenine girmiş bir daha da hiç çıkmayacakmış gibi gençliğine katılmıştı. Kız gülümsedi. -Evet, bu tam istediğim koku!’ diye haykırdı. -Kokunun ismi ne? diye sordu. Ruşen Bey kokunun ismini hiç düşünmemişti. Ne söyleyeceğini bilemedi. Kız, Ruşen Bey’e teşekkür etti, kapıya doğru yürüdü. Ruşen Bey içinde büyük bir huzur, kızın arkasından baktı. Bedeni sanki gençleşmiş gözleri daha bir parlamıştı. Kız, geride kokusunu bırakarak dükkândan çıktı, tam kapı kapanırken, Ruşen Bey, kokuya isim bulmuştu. Rüya, olmalı, diye fısıldadı. * maviADA MÜZE: Görmek için TIKLAYIN
- Kırık Ayna
Parmakların ucuyla arkaya attığın saçlarının sonbaharına düştüm elimi tut, yalnızlığımı okşa gözünün izi kalsın gözümde… Aynadaki sûretine sar beni Gamzen açan kır çiçeği üzerinde idi acılarım sen rengini kokladın ben kokusunun rengini Sonbahar akşamına sar beni Seni hangi ömrümle sevdiğimi bir güz yağmurları bildi bir de saçlarına düşen sonbahar kahve falına resmini kim çizdi? Üşüdüm yağmuruna sar beni Hasretime vaha, çölüme serap ol kendine başka anlam bulsun intihar son istasyonda beklerken ömrüm seni sevdim, ne söylesem, hepsi inkâr Giderken, elvedana sar beni
- UNUTMA DOSTUMSUN
Sen dostumdun benim gülünce güneşler açan Bulutlara rüzgara asarım suretini her akşam Her akşam bir mektup yazarım dağlar kadar Meşeler göğermiş diyorsun, varsın göğersin Anlamını yitiren bir şeyler mi var şimdilerde Yazdığım şiirlere yabancıyım, sokaklara yabancıyım Taşı delemiyor bir çığlık ve apansız Su oluyorum ipince, kendime sızıyorum Dünya yetmiyor bazan, bırakıp gidebilir miyim? Kuşları ürkütülmüş bir dal gibiydin, öylesine mahzun! Efkar da yakışırdı sana, ilk kadeh kekik kokardı Unutalım mı şimdi kente indiğimiz o ilk günü Sabahlara kadar okuduğumuz o kitapları Sabahlara kadar düşüncelerimizde yaşattığımız hayallerimizi Kar aydınlığında yürüdüğümüz o yolları Sen dostumdun benim gülünce güneşler açan Bulutlara rüzgara asarım suretini her akşam Her akşam mektup yazarım dağlar kadar Kayıp bir adresten geliyor sesin şimdi, üşüyorsun Unutma dostumsun sen, neredeysen orda ölmek isterim!
- Acıyı Bal Eyledik
Bak şu bebelerin güzelliğine Kaşı destan Gözü destan Elleri kan içinde Kör olasın demiyorum Kör olma da Gör beni... Damda birlikte yatmışız Öküzü hoşça tutmuşuz Koyun değil şu dağlarda San kendimizi gütmüşüz Hor baktık mı karıncaya Kırdık mı kanadını serçenin Vurduk mu karacanın yavrusunu Ya nasıl kıyarız insana Sen olmazsan öldürmek ne Çürümek ne zindanlarda Özlem ne ayrılık ne Yokluk ne yoksulluk ne İşşiz güçsüz dolanmak ne Gün gün ile barışmalı Kardeş kardeş duruşmalı Koklaşmalı söyleşmeli korka korka yaşamak ne Kahrolasın demiyorum Kahrolma da Gör beni... Kanadık toprak olduk Çekildik bayrak olduk Döküldük yaprak olduk Geldik bugüne... Ekmeği bol eyledik Acıyı bal eyledik Sıratı yol eyledik Geldik bugüne... Ekilir ekin geliriz Ezilir un geliriz Bir gider bin geliriz Beni vurmak kurtuluş mu Kör olasın demiyorum Kör olma da Gör beni...
- Cennet ve Cehennem
Bu akşam bilmediğim bir âlem içindeyim, Ya rüyada bir seyyah, ya semavi Çin'deyim, Bir orman yangınıyle kızardı karşı dağlar, Taraf taraf tutuştu meş'aleler, çırağlar, Bir renge girdi eşya günün altın tasında, Bu kızıl kâinatın gezerken ortasında. Birden alev alıyor düşünceler, duygular, Ateştir burda hattâ ateşe düşman sular... Burda her göz ateştir, her gönül ateşperest, Ateş vermiş çizdiği esere bir çîredest! Duyuyorum bu akşam, din gibi, sevda gibi, Ne duyarsa içinden bir Mecûsi rahibi: Andırıyor hisarlar birer tütsü kabını, Leylekler ezberliyor Zerdüşt'ün kitabını, Benziyor bir mermere alnını koyan dere Bu ateş mabedinde bir ateşten ejdere. Parlıyor bir damla kan çamların sorgucunda Birer kâğıt fenerdir meyveler dal ucunda, Gördüm, sihirbaz gibi geçtiğini üç kızın Bu ateş âleminin içinden yanmaksızın! ...
- Nilüfer Caz Tatili
Bursa Nilüfer Caz Festivali 28 Ocak 2018 - 18 Şubat 2018
- Belgrad İzlenimleri-4
ENTERNASYONAL YERİNE "KÂTİBİM"İ ÇALALIM Bugünkü Sırbistan’da komünist Yugoslavya’dan kalan neler var? Kent merkezindeki yapıları saymazsak, hemen bütün imar çalışmaları, özellikle geniş bir alanda planlı ve bol yeşil alanlı Yeni Belgrad komünist dönemin ürünü. Sağda solda başka şeyler de vardır muhakkak. Bir meydanda birkaç katlı bir binanın alnına kazılmış ve silinememiş “Yugoslavya Sendikalar Konfederasyonu” yazısı bunlardan biri. Tito’nun öldüğü yıl olan 1980’de on yaşında olanlar şimdi 38, Komünist rejimin 1990’da resmen tasfiye edildiği yıl doğanlar 28 yaşında. Noel nedeniyle ana caddelerinin bembeyaz elektrik ışıklarıyla süslendiği Belgrad caddelerinden biri olan Prens Mihail Caddesi’nde gezmekten yorulduğumuz 24 Aralık akşamı Işık bizi Skadarlija Mahallesi denilen, eskiden daha çok sanatçıların devam ettiği otantik bir sokağa götürdü. Oldukça uzun olan sokağın iki yanında vakit geçirilecek, yiyip içilecek mekânlar var. Bunlardan 200 yıllık birine girerek siparişlerimizi verdik. Arka masada oturan çekik gözlü on kişiden birine Japon mu, Koreli mi olduklarını sordum. Çinli imişler. İletişim kurmaya başlangıç olsun diye “Ben üç kez Pekin’e geldim” dedim. İçlerinden bir bayan da “Ben de geçen yıl Ankara’daydım” dedi. Acaba bu Çinli “vatandaşların” Çin hakkında düşünceleri neydi? Bir kâğıda İngilizce olarak şunları yazdım: ÇİNLİLERİ SINAVA ÇEKTİM! “Do You know this book on China (Çin hakkındaki şu kitapları biliyor musunuz?) Red Star on China (Edgar Snow) (Çin Üzerinde Kızıl Yıldız) Mother (novel) (Pearl S. Buck): (Ana, roman) Frendly Cauntry (novel) (Pearl S. Buck) (Dost Toprak, roman) Selected Works volume I, II, III, IV, V (Mao): (Seçme Yazılar, Cilt I, II, III, IV, V) Military Works (Mao) Askerî Yazılar , Notum birkaç el dolaştı, birkaçında gülümseme hissettim. Sonra o bayan notu bana geri verirken: “Mao, Mao Ze Dung mu?” diye sordu. “Evet” dedim. Anlaşılan Çin’de Mao adında çok yazar vardı ve bu kitapları hangisinin yazdığı bilinmiyordu? Artık Çinliler bile bizim gibi bu konularla ilgilenmiyorlardı… Bir orkestra masaların arasında müzik yaparak bahşiş topluyordu. Çinlilere dönüp çaldıkları “Çav Bella” diye bildiğimiz Partizan’la hepimiz biraz coştuk. Çinliler bahşişlerini verdiler. ENTERNASYONALİ BİLMİYORUZ "KÂTİBİM"İ ÇALALIM... Madem öyle ben de “Enternasyonal”i çalmalarını istemez miyim? Hani şu dünyanın dört bir yanında aynı ezgiyle her milletin kendi dilinde söylediği “Uyan artık uykudan uyan / Uyan esirler dünyası” diye başlayan marş. Bir eser çalmaya başladılar ama Enternasyonal değil. Bunu hatırlatınca çalgıcı başı “Enternasyonal” sözünden her yerde bilinen bir ezgi olduğu sonucunu çıkarmış, buna göre bir parça seçmiş. Ben, ezgisini mırıldanarak “Enternasyonal’i hatırlattım. Kendisi biliyor muydu, benim mırıltılarımı hemen kaptı mı bilmem, denedi ve ekipteki arkadaşlarının bunu bilmediğini söyleyerek vazgeçti! Türkiye’ye ait bir ezgi olsun diye “Üsküdar’a gider iken” diye başlayan “Kâtibim”e başladılar ve onu çalıp Sırpça sözleriyle mükemmel söylediler. Harcamalarımızı Sırp Dinarı ile yapmakta olan Işık bahşişimizi verdi. SIRBİSTAN’DA ETNİK DURUM Tayyip Erdoğan’ın Suriyeli teröristlere yardım yaptığını yazdığı için Türkiye’de erişimi engellenen dünyanın en tarafsız ansiklopedisi Wikipedi’de Belgrad’da okunduğuna göre, 2011 verileri esas alınırsa Sırbistan halkının yüzde 83’ü Sırp. Azınlıkların başında yüzde 3,5’la Macarlar geliyor. Bunu yüzde 2,1 ile Romanlar, 2 ile Boşnaklar, 0,8 ile Hırvatlar ve gene 0,8’le Arnavutlar izliyor. 0.7 kadar da Slovak var. 0.3’de etnik kimlik olarak “Müslüman’ım” demiş. 5.1’nin etnik durumu ise belirsiz. Dinlerine gelince: En büyük grubu Doğu Ortodoksları oluşturuyor (Yüzde 84,5), Bunu şu inanç grupları izliyor: Roma Katolik 5, İslam 3, Ateist ve agnostik 1,1, Protestan 1, diğer 0,1. 4,4’ü ise inancını belirtmemiş. Yeni Belgrad’da Çin Pazarı denen çarşıyı gezdikten sonra otobüs beklerken, aramızdaki konuşmadan Türk olduğumuzu anlayan seksen iki yaşında bir adam söze girdi. Türkçesi bizimkinden epey farklılaşmış olmakla birlikte Makedonyalı olduğunu, bu Çin Pazarında ticaret yaptığını, iki oğlundan birinin doktor, diğerinin avukat olduğunu ama Türkçe bilmediklerini söyledi. Belgrad’da başka Müslüman olup olmadığını sorduk. “Binlerce” diye yanıtladı. Bir başka Kosovalı Müslüman’a da Sava Nehri kıyısındaki Belgrad’a bitişik Zemun kasabasında restorana girerken karşılaştık. Arabalara yer gösteriyordu. “Belgrad’da ne kadar Müslüman var?” soruma “Binlerce” yanıtını verdi. Zemun’da “Caminiz var mı?” diye sordum “Her ev bir cami” diye yanıtladı. Işık’ın duyduğuna göre ülkede halen Türkiyeli sayısı binden azmış ve bu nedenle Türkiye’deki seçimler için sandık konulmuyormuş. Sırbistan’da 10’u ulusal yayın yapan 340 gazete, 1.262 dergi varmış. Gazetelerin hapsi yarım gazete boyunda. Bizdeki gibi büfelerin önünde sergileniyor. Bunlardan en eskisi 1904’te yayın hayatına atılan Politika gazetesi. Ek olarak 2018 yılı takvimi verdiği için 1,5 liraya son sayısını aldım. Sırplar Avrupa topraklarında yaşadıkları halde kendilerini Avrupa’ya değil Doğu’ya ait sayıyorlarmış. 2011 sayımına göre halkın ancak yüzde 16’sı yüksek eğitim görmüş. Yüzde 49’u orta öğrenimli, yüzde 20’si temel eğitim almış, yüzde 13’ü temel eğitimi bile bitirememiş. Yüzde 2’si okur yazar değil. Bilgisayar okur yazarlığı ise yüzde 49. Belgrad’da bir Eğitim Müzesi de var. 1896’da Sırp Öğretmenler Birliği tarafından açılmış. İlk sergisini 1998’de açmış. Burada eğitim tarihi ile ilgili resimler ve materyaller var. Sakallı bir öğretmenin çocuklara ders verdiği resim bizim eski mahalle mekteplerini andırıyor. YAŞAR KEMAL YOK, ORHAN PAMUK VAR İki kitapçıya girdik. Türk edebiyatından eser olup olmadığını sordum. Ayrı ayrı raflardan arayıp tek tek önüme koydular. Bunlar Elif Şafak, Orhan Pamuk, Ayşe Kulin, Burhan Sönmez ve adını orada duyduğum Çiler İlhan’ın Sırpçaya çevrilmiş kitaplarıydı. Öteki kitapçıda da Orhan Pamuk’un kitapları vardı. Yaşar Kemal ve Aziz Nesin’i sordum. Tanımıyorlardı… Bu bilgiler edebiyat ve kültür cephesinde de dünyanın nasıl bir değişim içinde olduğunu gösteriyor sanırım. Benim gibi değişime direnen bazı kişiler, buna ayak uyduramaz ve hâlâ eski sosyalist ülkelerde “Enternasyonal’i arasalar da… (6 Aralık 2017) Fotoğraflar 1 ) Eğitim Müzesi , 2) Belgrad'ın tek camisi
- Belgrad İzlenimleri-3
/ TİTO’NUN KABRİ ÖNÜNDE * Kafkaslar gibi Balkan Yarımadasında da birçok millet yaşıyor. 1990’da Sovyetler Birliği dağılıp da Kafkaslardaki milletler yeniden kendi bağımsız devletlerine dönünce Türkiye’deki öğrencilerden birinin kaygıları bir fıkraya konu olmuştu. Çocuk demiş ki “Şimdi coğrafya dersinde hapı yuttuk! Mevcut devletlerin adını ezberleyemiyorduk, şimdi yeni çıkan devletlerin adını da ezberlemek var.” Aynı şeyi Yugoslavya için de söylemek mümkün. Burası tarih boyunca değişik dillerin, dinlerin ve uygarlıkların buluşma yeri olmuş. Yerleşik toplulukların tarihi MÖ 7.000-3.500 yıllarına uzanıyor. Kuzey’den inen bazı topluluklar ise toprağa yerleşip çiftçilik ve hayvancılık yapmaya başlamışlar. Öne çıkan halklar İlliryalılar, Daçyalılar, Makedonlar, şu bizim Trakya’ya adlarını bırakan Traklar. Rusya bozkırlarından MÖ 3.500’lerden başlayarak gelenler Attila gibi ülkeyi yağmalayıp gitmiş. Slav istilası 5. Yüzyılda başlamış. İlk gelenler Slovenler. Ulah ve Arnavutlar daha eski yerleşimcilerden. Bunlar zamanla birbirine akraba ama farklı millet olmuşlar. Uygarlıklarında hem Batı’nın, hem Doğu’nun izleri var. Gotlar, Hunlar, Bulgarlar, Avarlar, Roma, Bizans, Osmanlı… Yerli prens ve krallıklar kurup birbirleriyle mücadele etmişler. Dalmaçya kıyılarına Venedik el koymuş. İlk Sırp devleti MS 850’de kurulmuş ve Bizanslılarla Macarların ve Bulgarların hâkimiyet mücadelesine konu olmuş. İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethedilip Bizans devleti tarihe karıştıktan 10 yıl sonra (1463) Sırbistan’ın fethi tamamlanmış. Bosna, halkının Müslümanlığa girmesi nedeniyle Osmanlıların bölgede dayanağı haline gelmiş. Müslüman olanların devlet yanında itibarı artmış ve bu durum Sırpların onlara hain işbirlikçi gözüyle bakmalarına neden olmuş. Son Sırp-Bosna savaşında Sırpların bu tarihî kinlerinin büyük etkisi olduğu söyleniyor. Bosna Savaşı sırasında buraya bir gezi yapan ekip içindeki Prof. M. Tahir Hatiboğlu o zaman yazmıştı. Fransız İhtilalinin bütün milletlere aşıladığı hürriyet ve bağımsızlık bilicinin Osmanlılardan önce buradaki, milletleri etkilediği anlaşılıyor. 1557’de Sırp Patrikliği kuruluyor ve ulusal bilinç oluşmaya başlıyor. 1699 Karlofça anlaşmasından sonra bölgede zayıflayan Osmanlı egemenliğine karşılık Sırp ayaklanması 1787-1791 yıllarında olmuş. Kara Yorgi önderliğinde özerklik isteyen ayaklanmanın tarihi ise 1804. 1815’te yeni bir ayaklanma patlak veriyor ve Milas, Sırbistan prensi oluyor. 1830’da tam özerklik sağlanıyor. Biryandan da ulusal kimlik oluşturma çabası sürüyor. 1830’larda ilk gazete yayımlanıyor. Artık Sırpları bağımlı bir millet olarak tutmanın imkânı kalmamıştır. Buna rağmen Osmanlılar 1903’teki genel ayaklanmayı bastırıyor. -Tito ve Sırp Tarihi Müzesinin girişi- OLMAYACAK DUAYA ÂMİN DEMEK… (Belgrad izlenimlerinin ilki olan “500 Yıllık Tecavüz”ün yarattığı tartışmaya da yollama yaparak şimdi burada açıkça soralım: “Siz Osmanlı padişahı olsanız Sırp bağımsızlıkçıları bastırıp burasının Osmanlıya bağımlı kalmasına mı çalışırdınız, yoksa olmayacak duaya âmin demekten vaz mı geçerdiniz?” Olaya bir de öteki taraftan bakalım: Bir Sırp olsaydınız, “Biz bağımsız olmayalım, bizi Osmanlılar yönetsin?” mi derdiniz? Bu soruya vereceğiniz yanıt, çok önemlidir ve sizin Türkiye’nin ve insanlığın geleceği için de ne düşündüğünüzü gösterir…) Daha sonraki yıllarda köprülerin altından epey boz bulanık seller de akmış. Osmanlıların 1912-1913 Balkan Savaşında feci yenilgisinden sonra Sırbistan tam bağımsızlığına kavuşmuş. Bilindiği gibi 1914’te bir Sırp milliyetçisinin Avusturya veliahdını öldürmesi Birinci Dünya Savaşı’nı başlatan bir kıvılcım olmuş. Savaştan sonra 1920’de Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı kurulmuş. Kurucu Meclis seçimlerine etnik temelli 15 parti katılmış. Avrupa’da faşizmin yükseldiği 1929’da I. Aleksandar “Ben ülkeyi tek başıma yöneteceğim” diyerek meclisİ dağıtmış. İkinci Dünya Savaşı’nda (1941) Alman faşistleri ülkeyi istila etmişler. Krallık yenilmiş ve parçalanmış. Kukla bir hükümet kurulmuş, faşist Hırvatlar, Sırplara soykırım uygulamışlar. Sırp Komünist Partisi, Mareşal Tito önderliğinde direniş hareketi başlatmış. 1943’te geçici bir hükümet kurmuşlar. 1944’te de Belgrad’ı ele geçirmişler. 1945’te yapılan seçimler, Komünistlerin önderlik ettiği Halk Cephesinin zaferiyle sonuçlanmış. -Sırbistan Millet Meclisi Önünde- BAĞIMSIZLIK BİLİNCİ Mareşal Tito önderliğinde kurulan Yugoslavya, merkezi Moskova’da olan Komünist Enternasyonal’den çıkarak bağımsız bir politika izlemeye başlamış, merkezî planlama yerine de özyönetim adı verilen ve sendikaların yönettiği rekabetçi bir yönetim biçimini uygulamaya başlamış. Yugoslavya artık Amerikan ve Sovyet paktlarının dışında Bağlantısızlar Hareketi’nin de en prestijli ülkesidir. Ülke hızla kalkınmaktadır. Tito, 1980’de ölüyor. Ardından Sovyetlerde bozguna paralel olarak Yugoslavya devleti dağılmaya başlıyor. Bosna-Hersek, Hırvatistan, Makedonya, Slovenya, Karadağ peş peşe ayrılınca Sırbistan tek başına kalıyor. Ardından Bosna’nın da ayrılmak istemesi Sırpların tepesini attırıyor. Bir zamanlar kendilerine gösterilen tahammülsüzlüğü bu kez onlar Bosnalılara karşı gösteriyorlar. Olmayacak bir duaya âmin diyerek Bosna’yı elde tutmak için katliamlar yapıyorlar. NATO müdahale ediyor. Sırbistan’a bombalar yağdırıyor. Sırplar, televizyon binasında ve Savunma Bakanlığındaki bu yıkıntıları uğradıklarını düşündükleri mağduriyetin anısı olarak koruyorlar. Meclis binası önünde çok uzun bezin üzerine bu savaşta “şehit” olan yüzlerce Sırp’ın fotoğrafı yerleştirilmiş. Belgrad’da geniş bir parkın yüksek yerinde Tito için bir sade mezar yapılmış. Kapalı alanda ona sunulan hediyelerden oluşan bir sergi, aynı mekânın öteki duvarında ise Sırbistan tarihini anlatan görseller var. Günümüzdeki Sırp Hükümeti Türkiye hükümetine benziyormuş. Bu nedenle Tito için bu müzeyi hükümet değil, bunun için kurulmuş bir vakıf yönetiyor. Müzenin girişindeki danışmada çeşitli hatıra eşyalardan yalnız 3 Türk lirası değerinde bir tükenmez kalem aldım. Tito’yu düşünerek ve onun yalnız Yugoslav halkları için değil, dünya halkları için de taşıdığı önemi hatırlayarak… Şu soruyu herkes gibi ben de kendime çok sormuşumdur: “Yugoslavya’nın ve Sovyetler Birliği’nin dağılması ve birlikte yer alan milletlerin kendi bağımsız devletlerini kurması iyi mi, yoksa kötü mü olmuştur?” Yanıtım da şudur: “O milletler nasıl yaşamak istiyorlarsa bırakın öyle yaşasınlar. Zorla güzellik olmaz! Her millet şöyle evindeymiş gibi ayaklarını uzatıp rahatça türküsünü söyleyebileceği bir ülkeye sahip olmak istiyorsa kim ne diyebilir ki?” (4 Ocak 2018)
- Belgrad İzlenimleri-2
500 YILLIK TECAVÜZ! Belgrad’a uçmadan önce Sırbistan hakkında bilgi toplamak için bazı internet sitelerinde dolaştım. Ekşi Sözlük’te “Sırp kadınları dünyanın en güzel kadınları”dır notunu gördüm. Bunu yazan kişi, annesini de tanık gösteriyordu. O da Sırp bir gelin sahibi olmak istermiş. “Gönül kimi severse güzel odur” demişler. Eşimin yanımda olmasına aldırmadan, Sırp kadınlarına (başka bir niyetle değil, bu yargı doğru mu, yanlış mı diye) alıcı gözle baktım. Dünya ahret bacım olsunlar, Sırp kadınlarını da (Allah sahiplerine bağışlasın), Türkiye’de benzeri bulunan ince uzun yüzlü, beyaz tenli, Cide-İnebolu yöresindeki kadınlara benzettim. Bu konuda daha iyi bir değerlendirmede bulunabilecek oğluma sordum: “Türkiyeli kadınlara benziyorlar” dedi. “İyi ama dedim, Türk ırkıyla, Slav kökenli olan Sırplar, birbirlerinden çok uzak. Nasıl olur?” Şu yanıtı verdi: “Sırplar, beş yüz yıl boyunca Türk tecavüzüne uğradıklarını söylüyorlar!” Bu sözler, tabi beni hemen Osmanlıların balkanları istilası üzerinde düşünmeye sevk etti. İlk ve Ortaçağ’da, zaman zaman yakın tarihlerde Japonya’nın Kore’yi istilasında da görüldüğü gibi istilacı devletler, boyun eğdirdikleri milletlerin yalnız hazinelerine, savaş araçlarına, mal mülklerine değil, kadın ve çocuklarına da el koyuyorlar. Evlenmeleri yasak olan Yeniçeriler ve tımarlı sipahiler kadın ihtiyacını zapt ettikleri ülkenin kadın ve kızlarıyla giderdikleri gibi, bunlardan en güzel ve sağlıklı olanlarını ailelerinden zorla koparıp İstanbul’a getiriyorlar, saraya hediye ediyorlar, konaklara cariye ve odalık olarak satıyorlardı. Çocuklar ise sünnet edilip eğitilerek Müslüman yapılıyor, Yeniçeri ve kapıkulu yapılıp bu kez kendi halkları üzerine yağmacı olarak gönderiliyorlardı. İnsanlık tarihinin herhalde en büyük trajedilerinden biri budur. Hıfzı Topuz’un uçakta okumak için yanıma aldığım III. Murat ve III. Mehmet dönemlerini anlatan “Şanlı Kanlı Yıllar” kitabında rastladığım şu satırları Belgrad’da okudum: “Osmanlılar, işgal ettikleri Hıristiyan köy ve kasabalarında sekiz ila on sekiz yaş arasındaki çocuk ve gençlerin belirli bir sayısının zorla ailelerinin ellerinden alınarak acemi ocağına gönderilmesine karar verdiler. Köylerden kasabalardan toplanan gençler, suçlu insanlar gibi elleri kolları bağlı, gözyaşları arasında arabalarla yola çıkarılıyordu. Gençlerin yakınları da çoğu zaman perişan halde arabaların peşinden koşarak çocuklarını uğurluyorlardı. Onları bir daha hiç göremeyeceklerdi. Gençlerin suçları neydi? Sadece işgale uğramış bir bölgenin insanları olmak. Halk böylece devlete bir vergi ödemiş oluyordu.” Yugoslav yazarı İvo Andriç, Sırp çocuklarının toplatılmasını şöyle anlatmış: “Çocukları ellerinden alınan analar, babalar, kardeşler, saç baş darmadağın, perişan halde, nefes nefese atlıların peşinden koşuyor, sünnet edilecek evlatlarının arkasından çırpınıyorlardı. Artık onlar, dinlerini, memleketlerini, köklerini unutmaya, yaşamlarını Yeniçeri olarak Osmanlılara hizmet etmeye mahkûm olmuş insanlardı. Aileler kafileye fazla yaklaşacak olurlarsa ağanın adamları onları kırbaçlıyordu.” (Şanlı Kanlı Yıllar, İstanbul, 2017, Remzi Kitabevi, s. 137-138) Anlayacağımız Osmanlı askerleri Balkanlarda ve Orta Avrupa’da ilerlerken geçtikleri bağlarda yedikleri üzümlerin parasını asmalara bağlamıyorlardı… Resmî tarihin en büyük yalanlarından biri budur. Ne kadar kötü bir miras değil mi? Hangi Sırp ve Balkanlı bu kötü mirası unutabilir? Neyse ki, bu mirası reddettiğim için oralarda başım eğik gezmedim. Bu zulmü yapanlar benim atalarım değil ki, hâkim sınıfların ataları. Özellikle de 15 gün içinde Şam Emevi Camiinde orayı zapt etmiş bir kahraman olarak namaz kılma hevesinde olanların. Bunlar Tuna boylarında sıra servilerin “Türkler gitti diye” sessiz sessiz ağladığını anlatan şiirler bile yazdılar. Yağmacılık ve açgözlülüklerini de Allah’ın adını kullanarak yaptılar ve yapıyorlar. BELGRAD’DA OSMANLI İZLERİ Rumeli Osmanlı egemenliğine 1364’teki Sırp Sındığı Savaşıyla girmeye başlıyor. 1389’da Birinci Kosova Savaşıyla Osmanlıların önü açılıyor. Geçmişi MÖ 7.000 yıllarına kadar giden ve pek çok kavganın odak noktasında yer alan, bugün 1.700.000 nüfusuyla Balkanların en büyük kenti olan Belgrad, 1521’de Kanuni zamanında zapt edilmiş. 1830’dan sonra bağımsız Sırp Krallıkları tarafından yönetilmiş. Osmanlılara karşı övünebilecekleri bir ayaklanma tarihleri var. 1912-1913’te Balkan Savaşıyla Osmanlı egemenliği kesin olarak sona ermiş. Belgrad’da Osmanlılardan ne kalmış? Sokak aralarında tek tük kalmış iki katlı küçük konaklara rastlanıyor. Fakat bugünkü adı da Kale Meydan olan üç tarafı kat kat surlarla çevrili, kapılarından birinin adı İstanbul kapısı olan kale alanı en önemli Osmanlı kalıntısı. İçinde anıtlar, müzeler, spor tesisleri var. Damat Ali Paşa’nın kabri de burada bulunuyor. Haznedar Kapısı, Bir Sırp köyünde doğup devşirme acemi oğlanlıktan veziriazamlığa yükselmiş Sokullu Mehmet Paşa’nın adını taşıyan bir çeşme bulunuyor. Şu yerlerin adı da Osmanlılardan kalmış: Taşmajdan (Taş Meydan), Karaburma, Taraziye, Dörçol (Dörtyol), Topçider (Topçu Deresi), Bulbulder (Bülbülderesi) Osmanlılardan kalma camiler yıkılmış, yalnız 1690’da yapılmış minareli küçük Bayraklı Camii hizmet vermeye devam ediyor. İçeride ikindi namazı kılan iki kişi gördük. Hemen karşısında ise Sırbistan İslam Merkezi var. Müftüsü Suudi Arap’mış. Görüşmek istedik. Karşılaştığımız iki kişi bozuk bir Türkçeyle onun içeride meşgul olduğunu söyledi. Çukurçeşme’nin ise Sırp tarihinde önemli bir yeri var. Osmanlıların Sırbistan’da hâkimiyetlerinin iyice zayıfladığı bir dönemde yalnızca kalede askerleri kalmış. Bu sokaktaki çeşmenin önünde Sırplarla askerler arasında kavga çıkmış, Askerler çocuğu öldürmüşler. Yabancı egemenliğine karşı burnundan soluyan halk galeyana gelmiş. Kaledeki son askerler de aileleriyle birlikte Belgrad’ı terk etmiş. Gidiş o gidiş. Sırplar o çeşmenin üstüne ölen delikanlının bronzdan ve uzanmış yatan bir heykelini koymuşlar. Olay tarihi olarak 1862’yi, anıtın yapılış tarihi olarak da 1931’i yazmışlar. (1 Ocak 2018)
- Belgrad İzlenimleri-1
SIRPLARIN KALBİ BELGRAD İki oğlumuzdan küçüğü olan (Küçük dedikse 32 yaşında) Felsefe Doktoru Işık, şu sıralarda oturduğu Belgrad’a davet edince, hem onunla özlem gidermek, hem de yeni bir ülke görmek amacıyla beş günlüğüne Belgrad’a gittik. 22 Aralık Cuma günü THY’nın uçağıyla İstanbul aktarmalı eski Yugoslavya’nın, şimdi tek başına kalmış Sırbistan’ın başkenti Belgrad’a uçtuk. İstanbul’dan saat 19.00’da havalandık, 18.50’de Belgrad’daydık! Yanlış okumadınız. Saat farkı böyle şaşırtıcı bir sonuç verdi. Kazandığımız bu iki saat on dakikayı tabii dönüşte kaybedecektik! Belgrad Havaalanından çıktığımızda bizi bir sürpriz karşıladı. Taksi beklerken (huyum kurusun) bir sigara yaktım! Gelen taksiyi bekletmemek için de onu bitirmeden yere atıp ayağımla söndürdüm. Tam hareket edeceğimiz zaman bir polis otomobilin penceresine eğilerek pasaportumu istedi. Neden istediğini anlayamadan uzattım. izmariti yere attığım için ceza ödememi istiyordu! Siz benim için “Oh olsun!” diyorsunuzdur ama acaba kazın ayağı öyle mi? Hele bir dinleyin: İzmaritin yere atılmasının cezayı gerektirdiğine ilişkin bir uyarı olmadığı gibi, yerde başka izmaritler de vardı. Yakında bir sigara söndürülecek yer de yoktu. İzmariti yerden alıp cebime koydum. Neye uğradığımın ve bu soğuk karşılamanın şaşkınlığını yaşarken Şenal, polisin peşine düştü. “Makbuzunu kes, cezayı ödeyeceğiz” dedi. Ceza da Türk lirasıyla 180 lira kadar tutuyormuş. Polis önce yakınlardaki bir büroya kadar gitti, sonra dönüp havaalanına girdi. Ceza kesecek bir yer bulamadığından pasaportumuzu iade etti. Sırp şoför de şaşkınlık içinde kaldı. Belgrad, kirli bir kent olmamakla birlikte sonraki günler yerlerde bir hayli izmarit gördüm! Hepimizin yorumu, bu polisin bizden bir parça rüşvet sızdırma peşinde olduğuydu. daha sonra öğreneceğimiz üzere Belgrad’da kapalı restoranlarda sigara içmek yasak değildi. Neyse ki, beş gün boyunca Sırplardan bize karşı bir nezaketsizlik görmedik. Kent merkezine 18 km. çeken Havaalanından şehir merkezindeki eve gittik. Burası bir Türk akademisyene aitti ve Işık tarafından 15 günlüğüne kiralanmıştı. Ev sahibi tatildeydi. Belgrad’ın merkezini Kızılay sayarsak bu ev Kolej veya İncesu taraflarında idi. Işık bizim için bir gezi programı yapmıştı. Kendisi de Sırpçasını epey ilerletmiş, elinde Sırbistan’la ilgili bir turizm rehberiyle aileye çevirmenlik yapıyor. Rusçaya da aşına olduğundan işleri kolaymış. Çünkü Sırpça ile Rusça aynı dil ailesindendi, ortak birçok sözcükleri varmış. Sırplar Kiril’den uyarlanmış 30 harfli bir alfabe ile Latin Alfabesi’ni birlikte kullanıyorlar. Bizdeki Ç ve Ş harfleri onların Sırpça’ya uyarladıkları Latin Alfabesinde de var. Yalnız çengelleri harflerin altında değil, üstünde . Beş gün boyunca öğle üzeri kuru fakat ısırıcı bir havada evden çıkıyoruz, kâh yürüyerek, kâh taksi veya otobüsle meydanları, kiliseleri, birkaç müzeyi, anıtı dolaşıyoruz. Belgrad Kalesi’nden, Almanya taraflarından buraya gelinceye kadar bir hayli yorulduğu anlaşılan, buna rağmen Karadeniz’e kavuşmak için yoluna devam eden Tuna ile güneyden ülkenin yarısını sulayıp 940 km yol aldıktan sonra Tuna’ya kavuşan Sava’yı seyrediyoruz. Akşamları restoranlarda yemek yiyor, yorulduğumuz zaman bir “kafa”ya (kahveye) girip çay, kahve içiyoruz. Belgrad “Beyaz Şehir” anlamına geliyormuş. Böyle iki büyük nehrin birleştiği bir yerin tarih öncesinden beri gerek yerleşmeciler gerek talancılar açısından ilgi odağı olacağı açık. Şimdi bir milyon 200 bin nüfusu barındırıyor ama özellikle Sava’nın öte yakasında 1950’lerden sonra geniş bataklıklardan kurutularak yerleşime açılmış bölüm nedeniyle Belgrad’ın geniş bir alan kapladığı görülüyor. Sava’nın iki yakası boyunca suyun içine yapılmış aralarında restoranların da bulunduğu tek katlı yazlıklar, göl kıyılarında yaşayan ilk insanların vahşi hayvanlardan korunmak için göl içine yaptıkları kulübeleri andırıyor. GEZERKEN DÜŞÜNMEK Hem gezip görüyor, hem sesli düşünüyoruz. Avusturya mimarisi tarzında yapılmış görkemli apartmanlara, yüksek katlı yeni yapılara rağmen neden kiliseler ve İslam toplumlarında camiler hâlâ kentlerin simgesi olmaya devam ediyor? Yeni Çağ’ın görkemli opera binaları neden kiliselerin bu saltanatını elinden alamadı? Çünkü üç büyük dinden Yahudilik 3.250, Hıristiyanlık 2.000, İslamiyet ise 1.500 yıldır, inananları bir potada eritmiş ve onlar için ortak inanç sistemi yaratmış. Her millet, o dine ve hatta mezhebe kendi rengini katarak millî bir din oluşturmuş. Sırplar Hıristiyan, fakat diğer Hıristiyanlardan farklı, Ortodoks fakat diğer Ortodokslardan farklı. Onlar Sırp Ortodoks kilisesine bağlı. Bu kiliselerin İsa, Meryem ve havariler gibi ortak azizlerinin yanında kendi kiliselerinin de azizleri var. Anladığımıza göre, bu azizler yalnız din adamı değil, yabancılara karşı halklarını ve ülkelerini savunan, milli onurları için kahramanlık yapanlar da azizleşmiş. Aziz Sava (1174-1237) bunlardan biri. Kosovalı. Sırp Kilisesinin kurucusu Sava’nın mezarı ve eşyaları, Hıristiyanlar tarafından şifa niyetine ziyaret edilirken zamanla buna Müslümanlar da katılıyor. Osmanlılar, onu tarihten silmek için eşyalarını Belgrad’a getirip yakıyorlar. Bu büyük kilise onun yakıldığı yere inşa ediliyor. Sırbistan’ın geçirdiği savaşlar nedeniyle yapımı 120 yıldır sürüyor. Sırpların elinde Osmanlı sarayının hazinesi yok ki birkaç yılda Selimiye veya Sultanahmet gibi bir yapıyı bitirsinler. Her "sefer"de yağmalanıp İstanbul'a getiriliyor. Aynı meydana heykeli dikilen Kara Yorgi de Sırpların bir hürriyet kahramanı. 1804’te Belgrad’da Osmanlı merkezi yönetimi iktidarını kaybetmiş. Yönetim Yeniçerilerin eline geçmiş. Kara Yorgi buna karşı ayaklanmış. Osmanlılar duruma yeniden hâkim olunca da Osmanlılara karşı savaşmış kısa süreliğine bağımsızlığını kazanmış bir tüccar, asker ve eşkıya. Daha sonra da sülalesi Sırbistan siyasetinde önemli bir rol oynamış. Bir başkentin en öğretici mekânı Millî Müze’dir. Sırbistan’ın millî müzesi yok muydu? Varmış ama on yıldan daha önceki bir tarihte onarım nedeniyle ziyarete kapatılmış. Onarım bitince bir de bakmışlar ki birçok eserin yerinde yeller esiyor! Bu nedenle “onarım” hâlâ sürüyormuş… (29 Aralık 2017)
- Belgrad İzlenimleri-5
DOMUZ ETİ VE TAHARET BORUSU Bir ülke hakkında şöyle doyurucu bir yazı kaleme almak için beş günlük bir gözlem ve internetten derlenmiş bir parça bilgi yeter mi? Ben bile gözlemlerimin ve ye yargılarımın doğruluğunu kuşkuyla karşılıyorum. Siz de okuyup geçin. Zaman elverseydi de bir Sırp köyünü görseydik, bir Sırp evine misafir olup kahvelerini içerken hal hatır sorsaydık. Bir gazete idarehanesini, televizyon merkezini, millî kütüphanelerini gezebilseydik. Türk elçiliğine gidip ülkede yaşayan Türklerin sorunlarıyla ilgili bilgi alsaydık… Şehir içindeki okulların yanından geçerken bahçelerden gelen çocuk cıvıltıları ile öğretmenliğim depreşti ama Sırpların nasıl bir eğitim sistemi uyguladığını bile öğrenme imkânım olmadı. Küba’da birkaç ilkokula çat kapı girmiş, Kuzey Kore’de öğretmen ve öğrencilerle röportaj bile yapmıştım. Burada olmadı. Sırbistan’da öğrencilere hiç şüphe yok ki Sırpların tarih boyunca ne büyük haksızlıklara uğradığını ve milletin bunlara nasıl kahramanca karşı koyduğunu anlatıyorlardır. Diğer ülkelerde de yapıldığı gibi. Sırplılarla konuşmamız, selamlaşmak, fiyat sormak, taksicilere yol tarif etmek, lokantada sipariş vermekle sınırlı kaldı. Son Sırp-Boşnak savaşı hakkında ne düşündüklerini öğrenmek isterdim ama duyduğuma göre Sırplılar bu konularda konuşmak istemiyorlarmış! Belgrad’da metro yok. Toplu taşım aracı olarak otobüs ve troleybüsler var. Bunlar oldukça da kalabalık. Orada yaşlılara yer verme anlayışı Türkiye’den daha zayıf görünüyor. Bunun nedeni, bu taşıtlarda zaten orta yaş üstündeki insanların seyahat etmesi mi, yoksa gençlerin ellerindeki cep telefonuna bakmaktan başlarını kaldıramaması mı bilmem… Bu araçlara binmek için aylık kartlarla abone olunuyor. Bunlar binme sayısıyla değil, süreye bağlı olarak kullanılıyor. Seyrek olarak kontrol yapılıyormuş. Kartı olmayanlara veya süresi geçtiği halde kullananlara ceza kesiliyormuş. Şoföre ödeme yapmak da mümkün. Bir seferinde şoför parayı bozamadığı için bedava binmiş olduk. Şehirde yalnız iki dilenciye rastladım. BİZDEN DAHA YOKSULLAR Para birimi olarak Dinar kullanılıyor. 120 Dinar bir Avro ediyor. 1 TL, 26 Dinar’la değiştirilebiliyor. Banknotların en büyüğü 5.000 Dinarlık. Kâğıtların üstünde bizim paralarda olduğu gibi Sırp tarihiyle ilgili kahramanlar ve bilim, sanat adamlarının resimleri var. 25 Aralık günü, Yeni Belgrad semtinde bir manavın tezgâhındaki meyve ve sebzelerin etiketlerindeki fiyatları not ederek Türk parasına çevirdim. Şöyle bir liste ortaya çıktı: Kivi 9.6, Domates 6.9, Muşmula 6.1, Kestane 15.3, Ayva 7.7, Elma 6.9, Armut 8.4, Üzüm 10.7, Mandalina 6.9, Yeşil soğan 1.5, Marul 2.3, Kabak, 7.7, Kırmızı biber 9.6, Salatalık 5.7, Patates, 3.7, Yumurta 0.5, Soğan 3.0, 400 gram ekmek 1.5 TL. Bu fiyatların çoğu Türkiye’dekilerden yüksek. Hükümetin İMF’ye atfen yaptığı son açıklamaya göre Türkiye’de kişi başı gelir 11.000 dolara yaklaşmış ve bunun alım gücü 25.000 doların üstündeymiş. Peki, kişi başı (2016 rakamlarına göre) 5.852 dolar, alım gücüne uyarlandığında 15.153 dolar olan Sırplılar, bu sebze ve meyveleri yiyebiliyorlar mı? Herhalde hepsi değil. Zaten gördüğümüz manavın önünde kuyruklar da yoktu! Sırbistan’da ormanlar ülke topraklarının yüzde 29.1’ni kaplıyor. Avrupa ortalamasından biraz daha az. Sektörler arasında yüzde 69.1 ile hizmet sektörü başta geliyor. Endüstrinin payı yüzde 32.8, tarım ve hayvancığın payı ise 7.9. Başlıca endüstrileri ise otomotiv, maden, gıda işleme, demir dışı materyaller, elektronik, tıp, dokuma, elektrik, kömür, petrol ve gaz olarak sıralanıyor. DOMUZ ETİ VE TAHARET SUYU MUSLUĞU Türkiye’den Avrupa, Amerika ve Uzakdoğu ülkelerine gidenlerin karşısına iki sorun çıkar. Bunlardan biri yemeklerde domuz eti ve yağıdır. Neyse ki, bütün dünya Müslümanların domuz eti yemediğini biliyor. Söylerseniz size domuzsuz yiyecek veriyorlar. Bu bakımdan bir zorlukla karşılaşmadık. Küçük oğlumuz Işık’ın zaten hiçbir hayvansal ürün yememekte oluşu da işimizi kolaylaştırdı. Sırp aşçılar fırında kuru fasulye yemeğini çok lezzetli yapıyorlar. İkinci sorun, biraz ayıp kaçtığı sanıldığından olacak kimsenin dile getirmediği tuvaletlerdeki temizlenme su borusunun olmayışıdır. Uygar ve icatçı Avrupa, Müslümanların alafranga tuvaletler için icat ettiği bu buluşu da benimsese çok iyi olurdu. Her ne kadar bol kâğıt peçete varsa da su ile temizlenmeden insan rahat edemiyor… (8 Ocak 2018) BELGRAD İZLENİMLERİ BİTTİ. Fotoğraflar: 1) Belgrad Kalesi'nden bir bölüm, 2) Kalenin İstanbul Kapısı
- Ödünç Yalnızlıklar Dramı
sen düşmeden çok önceydi çok öncesindendi beklenen aktı avuçlarımın arasından tuttuğum ne varsa... kalbim, sana ayrılıklar dilerim bir başka eylül getir bana saçlarına benzeyen dökülsün göğsüme sarı sarı, dalda yaprak, duldalanan bıçak kapansın yara... göç zamanı geldi kalabalık akıyor içim bağlamamda gümüş tel kapıda eylül ayrılıklar da biçim biçim... her ne olursa bu havalarda olur hatıra kalsın diye boynumda taşıyorum acını... göğün yarısı benim sen hangi yıldıza dilek tuttun duymadım... sabırla bekledim / susarak dağıldık koca koca ayrılık her yer hazırız artık dem çekmeye fotoğraflarıyla sararan çerçevede... bir başka eylül getir bana kimsenin bilmediği...
- Bugün de Ölmedim Anne
Yüreğimi bir kalkan bilip sokaklara çıktım Kahvelerde oturdum çocuklarla konuştum Sıkıldım, dertlendim, sevgilimle buluştum Bugün de ölmedim anne Kapalıydı kapılar, perdeler örtük Silah sesleri uzakta boğuk boğuk Bir yüzüm ayrılığa, bir yüzüm hayata dönük Bugün de ölmedim anne Üstüme bir silah doğruldu sandım Rüzgar, beline dolandığında bir dalın Korktum, güldüm, kendime kızdım Bugün de ölmedim anne Bana böylesi garip duygular Bilmem niye gelir, nereye gider? Döndüm işte; acı, yüreğimden beynime sızar Bugün de ölmedim anne... Ahmet Erhan
- Annem ve Akşam
bir kapı açıldı, ansızın, baktık: akşam!.. kimse benzemez oldu kendine; kimbilir ne kadar hüzünlü artık, bir odadan ötekine geçmek bile… sen neysen o kadarsın, ey akşam! annem içini çekiyor kimi ansa; ürkü!.. biri ansızın bir gül koparsa; şimdi uzak olandır neye ulaşsam… ah, akşamdan bile ürküyor çocuk; her yer alacakaranlık gurbet; soldu annem, solarken goblen ve tülbent; ve akşamın ucuna doğru yolculuk… bir türkü söylendi, neyin tadı var? akşam bile bitti, kalmadı çünkü… çekildik, bir başına kaldı o türkü; kapılar arkamızdan kapanmadılar... Hilmi Yavuz
- Dostum Tuncer Cücenoğlu
Üretken tiyatro yazarımız Tuncer Cücenoğlu da 18 Temmuz 2019 günü aramızdan ayrıldı. Onun hakkında yazmazsam üzerimde hakkı kalır diye düşünüyorum. Aynı yaşta olduğumuz, eserleri 30’dan hazla dile çevrilen bu üretken yazarımızla yüz yüze hiç görüşmedik. Kültür hayatıyla ilgilenen herkes gibi yalnızca adını duyardım. Doğrusu nasıl bir yazar olduğu hakkında bir bilgim yoktu. Çünkü hiçbir oyununu izlediğimi de hatırlamıyorum. Ben Ankara’da oturuyorum. Cücenoğlu ise İstanbul’da yaşıyordu. Ama artık kalıcı dostluklar kurmak, birbirimizi anlamak için sosyal medya denilen bir aracımız da var. KALP KALBE KARŞIDIR 9 Nisan 2013 günü “Sabahattin Ali’yi Anarken” yazımı paylaştım. Aynı gün Cücenoğlu verdiği yanıtta, yazımı beğendiğini ve kendisinin aynı konudaki oyun kitabını göndereceğini yazdı. Birkaç gün sonra postadan çıkan "Sabahattin Ali'yi Kim Öldürdü" kitabını “Zeki Sarıhan dostuma merhaba” diye imzalamış. Bu “dostum” sözcüğünün imza masalarında herkes için kullanılan bir niteleme olmadığı, kalıcı bir dostluğa “merhaba” dediği anlaşılıyordu. Öyle de oldu. Kitapta Sabahattin Ali’nin genç yaşında meslekten atıldığı ve göreve dönmesi için Atatürk’ü öven bir şiir yazmasının şart koşulduğu anlatılıyordu. Sabahattin Ali bunu yerine getirmiş ve mesleğe dönmüş… Ne yazık ki 1930’lu yıllarda böyle bir adalet sistemi vardı. Nazım Hikmet de 1937’de cezasının affedilmesi için Atatürk’e cezaevinden bir mektup yazmak zorunda kalmıştı! O zamanki adalet sisteminin nasıl işlediği konusunda sayısız örnekten biri olan Sabahattin Ali’ye şiir yazdırılmasının üzerinde de durmak gerektiğini Cücenoğlu’na yazdım. Ona 24 Nisan 2003 günü birkaç kitabımı gönderdim. Karşılık olarak bana 12 kitabını içeren bir koli gönderdi. Onun benim kitaplarımı okuyup okumadığını bilmiyorum. Fakat onun kitaplarını sıra ile okumaya başladım. Çığ, Kızılırmak, Helikopter, Neyzen Tevfik, Yeşil Gece, Boyacı, Tiyatrocular, Kadın Sığınağı, Gece Kulübü, Toplu Oyunlar 1, Toplu Oyunlar 2… Daha sonra Facebook ve e-posta gruplarında paylaştığım yazılarımdan bir kısmına Cücenoğlu’ndan övgüler aldım. Mütareke döneminin ünlü gazetecilerinden Mahmut Sadık’ın “Ermeni Tehciri ve Almanlar” başlıklı yazısını 18 Aralık 1918 tarihli Yeni Gazete’den aktararak 12 Nisan 2015 günü paylaştım. Yazıda Enver Paşa’nın Almanların isteğine boyun eğerek ülkeyi nasıl savaşa soktuğu, Ermeni tehcirinin de bir Alman isteği olduğu anlatılıyordu. Bu yazımı Facebook arkadaşlarından yalnızca 24 kişi beğendi ve altı kişi de paylaştı. “TÜRKİYE’NİN VİCDANISIN” Cücenoğlu ise bu yazıya gönderdiği notta “Türkiye’nin Vicdanısın!” diyordu. Bizde suçu Ermenilere yüklemeden tehcir konusunda yazı yazmak bayağı cesaret istiyordu (Hâlâ da öyledir). Tabu sayılan bu konuya Cücenoğlu’nun bakışı bana cesaret verdi. 19 Nisan 2015 günü de “Bu Bir Soykırım Tartışması Değildir” başlıklı yazımı paylaştım. Yazıda, sermaye birikimi yapmakta treni kaçırmış olan Türk burjuvazisinin bir an önce zengin olmak için azınlıkların elindeki ticaret ve sanayiiye göz diktiğini, milliyetçilik maskesi takınarak azınlıkları mahvettiği anlatılıyordu. Yazıya görsel malzeme olarak yeni okuduğum Nesim Ovedya İzrail’in “24 Nisan 1915-İstanbul, Çankırı, Ankara” kitabının kapağını koydum. 42 arkadaşın beğendiği yazı yalnız yedi paylaşım aldı. Cücenoğlu bu yazımı kendi e-postasında paylaştı. Önceki yıl 5 günlüğüne gittiğim Ukrayna’dan dönüşte, gezi izlenimlerimi anlatan yazılarımdan birine Cücenoğlu’ndan bir not geldi. Oyunlarının Ukrayna’da temsil edildiğini, Ukrayna ile ilgili yazılarımı bu ülkenin İstanbul Konsolos Yardımcısına ilettiğini, İstanbul’a geldiğimde uğrarsam beni Türkolog da olan konsolos yardımcısı ile tanıştıracağını bildirdi. Ne yazık ki ben bu şansı kullanamadım. Cücenoğlu önceki yıl yazdığı bir notta, oyunlarından birinin Ankara’da sahneleneceğini, beni de oyunu izlemeye beklediğini yazınca, hem oyununu izlemek hem de kendisiyle görüşme fırsatı doğacağından sevindim. Fakat bu sahnelenme nedense yapılamadı. Her zaman yazar ve söylerim. Gerçek sanatçı, toplumunun önünde yürür. Tuncer Cücenoğlu da bunlardan biridir. Bu nedenle toplumun vicdanını taşıyan onlardır. Yazılarımla ilgilenmesi ve kitaplarının tümünü göndermesi alçak gönüllülüğünün de kanıtıdır. (20 Temmuz 2019)
- Antalya
Buradan (Alanya’dan) Antalya’ya doğru yola çıktım. Bu şehir, yüzölçümünün genişliği, nüfusunun çokluğu ve planının muntazamlığı itibariyle bölgenin en önde gelen şehirlerindendir. Her fırka diğer fırkalardan tamamen ayrıdır. Hristiyan tüccarları “Mina” adıyla bilinen mahallede oturmaktadırlar. Mahallenin etrafı bir surla çevrilmiş olup geceleri ve cuma vakti kapıları kapanır. Şehrin eski sakinleri olan Rumlar, diğerlerinden ayrı olarak başka bir mahallede otururlar. Bunların mahallesi de bir sur ile çevrilmiştir. Aynı şekilde Yahudilerin de sur içinde ayrı bir mahallesi bulunur. Şehrin hâkimi, idesi ve devlet ricali de yukarıda açıkladığımız şekilde, şehrin öteki mahallelerinden ayrı olarak etrafı surlarla çevrilmiş bir kalede oturmaktadır. Müslümanlar ise asıl şehirde ikamet ederler. Bu beldede bir cami ve medrese ile birçok hamam, gayet tertipli ve geniş çarşılar vardır. Şehrin etrafı, yukarıda zikrettiğimiz mahalleleri de ihtiva eden büyük bir surla kuşatılmıştır. Buranın bağ ve bahçeleri çoktur. Meyveleri ise pek nefistir. Özellikle “kamereddin” denilen bir çeşit kayısısı vardır ki pek lezzetli olduğu gibi çekirdeği de tatlıdır. Bu meyve kurutulduktan sonra çok makbul sayıldığı için Şam ve Mısır gibi memleketlere gönderilir. Şehrin, yazın en sıcak günlerinde bile buz gibi soğuk, lezzetli su kaynakları vardır. Burada Şeyh Şehabeddin-i Hamevî’nin medresesine indim. Güzel sesli çocukların her gün ikindiden sonra cami ve medresede Fetih, Mülk ve Amme sûrelerini okumaları bir gelenekti. * İbni Battuta: 1304 ve 1369 yılları arasında yaşamış ünlü Faslı seyyah İbn-i Batuta’nın eserinde Anadolu şehirlerinden birkaçını da bulabiliriz. Dünya tarihinin en büyük seyyahlarından biri olarak kabul edilen Faslı Seyyah İbn-i Batuta, 29 yıl süren ve Çin’den İspanya’ya kadar yaklaşık 130 bin kilometreyi bulan seyahatleri boyunca İslam dünyasının ve çevresinin büyük bir bölümünü gezmiştir. Antalya, Burdur, Eğridir, Denizli, Tavas, Muğla, Bursa, Amasya, Kayseri ve Sivas gibi şehirler İbni Batuta’nın gezdiği ve Rihle adlı seyahatnamesinde yer verdiği bazı Anadolu şehirlerdir. Örneğin Bursa’da Orhan Beyle görüşmüş ve seyahatnamesinde ondan “Türkmen hükümdarlarının en ulusu” olarak bahsetmiştir. Yine ahilik hakkında da önemli bilgiler vermiştir. Ayrıca Bizans dönemi İstanbul’unu ziyaret eden İbn-i Batuta, seyahatnamesinde oradaki yaşama da değinmiştir.
- 2017’nin En'leri
En çok üzen: Bombalı saldırılarla kitle katliamları. En nefret edilen: Halkın yarısının da nefret ettiği, adını yazmaktan korktuğum kişi. En ibret verici: Fetullahçıların düştüğü durum. En akılda kalacak olan: “Ne istediniz de vermedik?” En kibirli söz: “Sen kimsin ya! Sen bir kere benimle muhatap olamazsın!” En tehlikeli girişim: İktidarın sivillerden bir karşı devrim ordusu kurması. En karşı çıkılması gereken: Tek adam diktatörlüğü. En kayıplara karışan kavram: Hak ve özgürlükler. En fos çıkan siyaset: Şam’da Emevi Camiinde Cuma namazı kılmak. En antidemokratik uygulama: Seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyum atanması. En tiksindirici: Çocuk istismarcıları ve kadın cinayetleri. En görkemli eylem: Adalet Yürüyüşü. En uzun direniş: Semih ve Nuriye’nin açlık grevi. En hedefteki: Kemal Kılıçtaroğlu. En ün kazanan ada: MAN Adası. En büyük itirafçı: Rıza Zarrap. En haksızlığa uğrayan: Tutuklanan Milletvekili ve gazeteciler En şaşırtıcı olan: Bir zamanlar proleter sosyalizmini savunmuş bir grubun Tayyip Erdoğan’ı desteklemesi. En okunacak gazete: Cumhuriyet. En iyi köşe yazarı: Taha Akyol. En acayip şahsiyet: Sevan Nişanyan. En beğendiğim roman: Kuyucaklı Yusuf. En çok bilgilendiğim kitap: Tanzimat. En kalifiye edebiyat sitesi: Mavi Ada. ( www.adadergi.com ) En unutulmaz gezi: Tunceli ve Ovacık gezisi. En çok memnun eden: Üç kitabımın peş peşe basılması. En verimli uğraş: Okumak ve yazmak. En çok istediğim şey: Bilge insanlarla tanışıp sohbet etmek. En mutsuz eden: Aylarca süren diş tedavisi. En zevklisi: Ezber bozmak. En kârlı alışveriş: Lahana çorbası ile kitap takas etmek. En dinlendirici olan: Kedi yavrularıyla oynamak. En kaygı verici: Ölenlere bakarak yaşlanmakta olduğunu hissetmek. En sinir bozucu: Paylaştığım yazıları zaman zaman Googol’un geri çevirmesi. En teşekküre değer: Beni şahsen tanımadığı halde yazılarım için blok kuran Salih Türk. (29Aralık 2017)

Hayat ve Sanat
DERGİSİ
Emek veren herkesin ADAsı


























