top of page
1/1094

Konağın Efendisi

Güncelleme tarihi: 11 Oca 2022


Çocukluğunun konağının bu denli küçük olduğunu ayrımsayınca biriktirdiği duygular kırılıvermişti. Yüzünde pişmiş sütün soğurken oluşturdu kaymağın titremesinden oluşan tül kıvrımlar belirdi. Yüz gramlık tekel çay paketini dikey duruşunu anımsadı. Say kayaların üzerine yükseltilmiş iki dam boyunda taş kayması yapıydı Pantik Ali’nin konağı. Alttaki damların üzerine oturmuş, doğusu ve kuzeyi yumuşak ak taşlardan işlenip süslenerek yapılmıştı. Üç yol ağzına bakan iki pencereyle kuzeye bakan pencerenin kapı üstü arasına yerleştirilmiş uzunca taş üzerinde “Maşallah-1955” yazısı soluk da olsa okunuyordu. Taş duvarlar sıvanmış, üzerine de çiğdem sarısı boyanmıştı. Kuşların yuvaları mı, Ali emminin geçmişi mi örtülmeye çalışılmıştı bilemedi.


‘…Eskiden koyu yeşil boyalıydı, neden yeniden boyanmamış?’ düşüncesinde, köşe taşlarına gerilmiş radyo antenlerini arayan gözleri üzüntüyle ıslandı. Düz dama sonradan kondurulmuş çatının kırmızı kiremitleri aykırı mı düşmüştü? Kocaman meydan sinilerini anımsatan iki uydu yayın alıcısı, güneş toplarla arkadaş edilince leylek için koydukları taşlar indirilmiş olmalıydı. Kapının, pencerelerin süt akı gülümseyişi de şaşkınlığını artırmıştı. ‘…Eskisi daha iyi yakışmıyor muydu? Altı halkçı üstü demokrat olmuş konağın…’


Konağın sağına yürüyüp avluya giren kapıyı ararken kalınca taş duvara yerleştirilmiş genişçe demir kapı yolunu kesivermişti. Yukarıya çıkmak isteğiyle merdiven basamaklarına yöneldiğinde, mozaik dökülerek kaplanmış basamaklara adımını atamadı. Yukarı bakamadığından da kapıdan dikilip kendisini izleyeni göremedi.

“ Buyur emmi! Kimi aradın?”

“Pantik Alinin konağını!” diyerek başını kaldırdığında şaşırdı.


Kocaman göbeğini mavi kot pantolona zorla sığıştırmaya çabalamasına karşın, çıkıntılarını gizleyemeyen iri yapılı erkekten ürkse de belli etmemeye özen göstererek bakındı. Kot üzerine giyilen mavi örme gömlek de bedenini inceltememişti. Üç numaraya vurulmuş kırlaşmış saçları, aşağıya sarkan iri bıyıkları, yüzünü kaplayan bilerek uzatılmış kırçıl sakalı kendine göre güzelse de karşıdakine ürkü veriyordu. Geriye dönüp gitmek istedi ama geç kaldığını sezinledi. Avucunda döndürüp durduğu fotoğraf makinesini elden ele geçirse de koyacak bir yer bulamıyordu. El çantasının tutamağına bağlarken şaşkınlıktan arkadaki kayalara bakınmaya başladı.

“ Emmi! Konağı burası ama Pantik Ali tarih oldu! Altlı üstlü iki damdan konak olursa burasıdır. Siz kimsiniz Turist amca?”

“Siz Bayram olmayasınız?”


Ayağındaki kocaman terlikleri şapırdatarak eşiklerden inerken, karşısındaki kırlaşmış top sakallı, kendi bedeninin çeyreği yaşlıyı tanımaya çalıştığı bakışlarından belliydi. Gölgede yüz yüze bakışırken, geçmişin karanlığından ortak görüntüler aradıkları yüz seyirmelerinden anlaşılıyordu. Erkek irisi adam kalınlaşmış sesine özen göstererek söylendi.

“Turist misiniz?”

“ Geziciyim! Aslında bu kasabadanım, uzun yıllardır başka kentlerde yaşıyorum. Çocukluğumu, evimizi, annemi, babamı, kardeşlerimi, babamın arkadaşlarını, arkadaşlarımı aramaya çıktım. Sizin soyadınız Us olmalı.”

“ Evet, Us! Siz nereden biliyorsunuz? Hem neden ayakta duruyoruz? Buyurun yukarı çıkalım. Pantik Ali’yi aramıyor musunuz? Bey yoksa bedeli vardır. Oğlu Bayram’ım ben.”


Bayramın arkasından eşiklere yöneldi. Basamakların sonundaki düzlüğe ulaştıklarında geriye dönüp bakındı. Basamaklarda, giriş kapısının eşiğinde birkaç soluk duraklayıp çevreye bakınırken geçmişin anı dizgelerini düzenliyordu. Bayramın açtığı plastik kapıdan içeriye girdiklerinde şaşkınlıktan dikilip kalıverdi. Pantik Ali emminin kocaman bataryalı radyosunu koyduğu pencere önü, ak mermerle kaplanmış, üzerine de pahalı bir vazoda çiçek konulmuştu. Kemer kollarının altındaki raflar sıvanmış, üzerine mermer yerleştirilmişti. Kavak tahtalardan yapılan kapaklı dolapların yerine de yapay kaplanmış dolaplar oturtulumuştu. Yerdeki sedir sökülüp düzeltilerek fayans taşlar döşenmiş, Nar kırmızısı boyalı kumaşlarla kaplanmış gösterişli ve kullanışlı (!) çekyatlarla doldurulmuştu. Orta yerde uzunca, vişneçürüğü kaplamalı masanın çevresi açılır kapanır sandalyelerle doldurulmuştu. Doğuya bakan duvarın iki pencere arasındaki duvara kocaman televizyon yerleştirilmişti. Televizyonun üzerinde, tam duvarın orta yerinde, eski marangozların yapımı yaldızlı çerçevede Pantik Ali emminin gençliğinden kalan solgun fotoğrafı asılıydı. Güneye bakan küçük pencerenin boşluğuna kasa, önündeki masaya bilgisayar konulmuştu. Kasanın yanında ilk bakışta ayrımsanamayan elektronik aygıtlar doldurulmuştu. Giriş kapısının dayandığı duvara irice, siyah ses büyülten kutular sıralanmıştı. Bayram, babası Pantik Ali’nin oturduğu yere düş gelen çekyat köşesini göstererek;

“ Buyurun emmi! Oturup soluklanın. Bir birimizi bile tanıyamadık daha.” deyince sessizce çöküverdi. Bayram iki elini birden uzatarak;

“ Pantik Ali’nin odasına hoş geldiniz!”


İki yaşlı beden ilk gençlik günlerinin bilinmezliğiyle kucaklaştı. Bayram dolaplardan birini açarak kolonya, Almanya sigarası, ışıltılı cam kâseden şekerlemeyi sırasıyla sunup karşısına otururken konuk sıvanıp boyanmış üç kemeri, kemerlerden sarkıtılmış ışıl ışıl avizeleri ilgiyle izliyordu. ‘… Nasıl olduysa Ali emminin resmini atmamışlar!..’ duygusunun ezicindeydi.

“Hoş Buldum Bayram Bey! Babalarımız sık sık sizin buraya çıkan merdivenlerinde, kapının eşiğinde oturur, derin söyleşilere dalarlardı. Sizin eve gaz ocağının geldiği günü anımsadın mı? Baban ocağı yakmayı öğrenirken yanında kim vardı? Onun yanındaki çocuğu anımsadın mı?”

Derin bir soluklanma, başını yukarı kaldırıp düşünmeden sonra yanıtladı.

“Pangacı Mustafa emmi vardı. Babamın nerede görse konuşmadan geçemediği, şakalaştığı, bazen da dış kapının önünde gazocağını yakıp biber kızarttığı; Saratlı, Akmezar köylerinden getirdiği şarapla içerek söyleştikleri Mustafa emmi. Sen Büyük oğlu olmayasın”

“ Geçmişten usunda kalanları unutturmamış Almanya.”

“Almanya olduğunu nereden bildin arkadaş?”

“ Ali emminin odasını talan ettiğinden Avrupa’da çalıştığını düşündüm.”

“Öyle oldu. Biz de savrulduk bir yerlere işte sizcileyin. Buralardan gittiğinizi, okuduğunuzu, annenin; sonra da babanın öldüğünü duymuştum. Karşılaşmak bu güneymiş demek. Bak yahu, ne gâvur turist ne de hacıymışsın. Kocadık her hal tanıyamadık. Nereden aklın düştü buralar da gelip bizim odayı buldun?”

“Unutmadım ki, uzakta da yaşasak çocukluğumuz sırtımıza sarılmış yükümüzdür, bizimle gezer. Sokakları dolaşırken ayaklarım gelip sizin odanın gölgesinde durdu. Yaz sıcaklarında Koca Köprü ‘den gelirken eşiğine oturup yorgunluk çıkardığım, soluklandığım yerdir burası. Pantik Ali Emmiyi, babamı, sizi, annenizi, kız kardeşinizi anımsarım. Öyle ki, ala eşeğinizi, iki kara öküzünüzü, sizin delibozuk coşmalarını da anımsarım.”


“ Delibozuk başkaldırılarım bitecek gibi değil emmioğlu. Babamdan bana kalan en önemli huyları sürdürüyorum. Alaman’a gittim Alaman olamadım, herkes para biriktirdi, ben yaşamın gizini bulmaya çalıştım. ‘…Bayram’ıma kıyamam, gurbete gönderip okutmak nerden çıktı? Bayram dizimin dibinde gerek...’ derken göğsüm kabarırdı. Kötülük yaptığını anlamam saçımın ağarmasını buldu. Kendi yurdumla bağdaşmadan göçmen işçi olmak kolay mı sanırsın? Kendi dilinde okuyup yazmadan, anlamadan Avrupa’nın kapılarına dayanırsın. Hayat demir duvar olur önüne. Kemir kemirebilirsen…”

“ Binlerce işçi var oralarda. Yakınan çok az, sen de yakınanlardansın. Oralarda da çeliştiğin belli oluyor. Neden çeliştiğini sezebildin mi?”


“ Çelişmemek de kolay ama Pantik Ali’nin oğluyum. Çevremdeki her olumsuzluğu görmek kolay da görmezden gelmek çok zor geliyordu. Karşı çıkmazsam ölürüm sanıyorum. Elin önde bağlı, baş eğen, karşı çıkmayan işçi istiyor onlar da. Açık söylemezler ama işin özü bu. Benler canlı tutulup bizler öldürülmeye çalışılıyor. Babamın köydeki durumu benimle Avrupa’ya taşındı sanıyorum. Çekinilen, boğulmak istenip de emeğinin gücünden kıyılamayan bayram işte. Bozguncu, kışkırtıcı saymalarına karşı haklılığı beğenilen, dürüstçe yüzüne söylenmekten çekinilen Bayram işte…”

“Bütün yakınmana karşın yıllardır çalışıyorsun. Nasıl oluyor da kovmuyorlar?”

“ Namazlı abdestli yeşil otların içinde mor çiçek açan irice bir kangalım ben. Ortamın süsü olsun diye kesip atmıyorlar belki.”

“ Anlattıklarından çıkardığım bir soru var dudaklarımda. Oradaki yaşamın mutsuz görünüyor. Baba yurdunu değiştirip düzenleyerek onardığını görüyorum. Çocuklar nerelerde?”

“ Bütün yaşantımız yandaki tandırlı ocaklı yer odada geçerdi. Duvarları isten kara zifte dönmüştü. Babamın kuyruğunda kopmayıp odada yaşadığımdan, babam keklik besler gibi cebinden beslediğinden iri yarı birisi olduğuma bakma sen. Anam veremdi bilirsin. Bacım da veremin hazır askeriydi. Saçını başını toplayıp taramayı öğrenmeden gelin gitti. Anam da birkaç ay sonra ölüp kurtuldu acısından ağrısında. Kaldık orta yerde. Komşuların arasında, akrabaların kayırmasıyla geçen günlerimiz başladı. Başıbozuk günlerimizde ilgisizlikten ipsizliğe savrulurken, parasızlığın zorlamasıyla büyük kentlerin yolunu öğrendik. Bulduğumuz işlerin ardında koştukça babamın veremediği becerileri yaşam burnumuza vura vura öğretti. Otomobil onarımından, sürücülük derken askerlikte de aynı işleri yapınca usta dediler Deli Bayram yerine. Analığım kasabanın hor görüsüne karşın iyi çıktı. Bize yeniden ocak ortamı yarattı. Eski eşinden oğlu, kızı vardı. Çatışmasız günler yaşattı analığım. İlk yenilgimi evlenince yaşadım. Olanaksızlıktan kendi işimizi kuramadığımız çabalama günlerinde Almanya Kapılarında buluverdim kendimi.”


“ Almanya kapılarına dayandığını, var olma çabalarını, iki yerleşim yerindeki çabalarını öğrenecek deni gelip gitmem olmadı. Şimdi de çocukluğumla yüzleşmek için buralardayım. Evler, sokaklar, insanlar çok değişmiş; dünyanın değişimine usumuzu yorarken iç değişimimizi görememişiz.”

Bayram, yerinden kalkıp köşedeki ocağın başında oyalanmaya durdu. Su sesi çaydanlık-demlik sesine karışınca taze demlenmiş çay kokusunu özleyen konuk;

“Çay demleyeceksen kapı eşiğinde içelim. Babalarımız da öyle yapardı.”

“Emmioğlu, şimdi de babamı anlamış değilim. Babama benzeştiğimi biliyorum ama nedenini anlamakta zorlanıyorum. Davranışları neden öyleydi? Alabildiğine doğrucu, inadından dönmez, haksızlık bilmez, camisiz, imamsız biriydi. Komşular neden hem çekinir hem de saygı gösterirdi? Cami evimizin karşısındaydı, beş vakti boş ver Cuma namazına, bayram namazına gitmezdi de; Perşembe sabahları cami altındaki ‘Hoca Mektebi’ne ellerindeki tas, cingil, torba ile giden çocukları gördükçe üzülür, ‘ Evlerinde kuru ekmek yok! Kadir Hoca’yı besliyorlar. Bunlar Kadir Hoca’dan okuma yazma öğrenemezler sittin sene. Üç namaz duası öğrenecek de varsıl çocukları. Perşembelik getiremeyenler Mustafa Kemal okuluna gidebilir ancak…’ derdine düşerdi. Bulduk Hoca’nın çevre köylerde gittikçe yaygınlaşan ‘…Okuyup üfleyip kısır karıları doğurttuğu…’ününe şaşardı. Karılarını Bulduk Hoca’ya getiren acınası köylü kocalara ‘…Kendi eliyle boynuz taktıracak…’, birkaç kez gelip gidenlere de ‘…Boynuzu cilalatıp karının ateşini soğutturacak…’ demekten usanmazdı. Karaborsadan batarya-pil alacak parası olmazdı; her sabah sığırlar çobana sürülürken yurttan sesler türkülerini, öğle- akşam ajansını ses büyültenden dışarı verip komşulara dinlettirirdi. Ölenin cenazesini kaldırır, doğana basma gönderir, her bayram dört sofra kurup komşulara aş dökerdi. Yoklamaya gelenler, hatırını soranlar komşu köylerin deli dolusu (!); kasabanın okumuş yazmışları, dışarlık olmuş amir memur takımıydı? Eline geçen gazete kâğıtlarını okumaktan ne anlardı? Babamı anlasam çıkıntılarımı kıracağım.”

Oralardan bulduğu parlak tepsiye çay bardaklarını, şekerliği dizerek kapının eşiğine bıraktı. Dönüp açılır kapanır sandalyeyi, çaydanlıkla demliği de çıkarırken ünledi.

“Emmoğluuuu! Gel sevdiğin yere otur da babalarımızı analım.”

Kapı eşiği mozaikle kaplanmıştı. Yine de babasının oturduğu yere oturdu. ‘…Teninin kokusunu duymak istese de araya giren mozaik döküm müydü, yıllar mıydı?..’ sorgulamasına duruverdi.

Çay bardağına çarpan gümüş kaşığın çınlaması eskilere uzanamadı ama geleceği muştulamaya bir çağrı oldu. Kasabanın boşalmış da olsa eski taş evleri geçmişi unutmuş muydu? Geçmişin insan kaynayan meydanından gelip geçen de yoktu. Boş avlular içindeki yıkılmaya başlamış eskinin görkemli odaları öğle sıcağında ağıda mı durmuştu. Acıyı yüreğe gömmek çabasıyla söylendi gezici.

“ Bayram kardeş, babalarımızı anlayamadığımızdan kaynaklanıyor yaşam savaşında yaralanmalarımız, yeniden sağalıp kavgalara girişmemiz. Babalarımızı anlayamamak ağır gelse de çocuklarımızı anlamaya çalışsak diyorum.”

Bayram’ın ürkütücü bedenine karşın küçülmüş gözlerinden acı sulaklar boşanıyordu. Bir serçe havalansa kovuklardan, üç ötüşe vursa kendini Bayram ağlamasını keser miydi? Konak değişse de yok edilmemişti. Çocukluğumuz neredeydi?


08 Mart 2016

11 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

KAR

1/2