top of page

DEMİRTAŞ CEYHUN

Güncelleme tarihi: 22 Oca 2022


* Kimse-SİZ dergisini uğradığım hayal kırıklıklarıyla daha yeni kapatmıştım. Yaşadığımdan özetlediğim, gözüme at gözlüğü gibi taktığım bir yargı oluşmuştu bende: Ne yaparsan yap, ister banka soygunu, ister cami… Ama adamla yap, bu sanat dünyasında da büyük sözler etme aşklarına karşılık adam az ya da adamlık başka bir şey... diyordum. En büyük ilgim kitaplara bile soğuk bakıyordum, değil yazmak… Bir zamandır içinde bulunduğum edebiyat dünyasının bana denk gelen ucubelerinden dolayı büyük bir kopma içinde, hatta istemeyerek ama gitmiştim, etkinliğe. Böylece de Attila İlhan’ı konuşurken ilk kez canlı dinledim Bursa Tayyare’de. Böylesi de varmış diyerek, beğeniyle izlemiştim. iLHAN, hamamın akustiğine denk düşen tek şarkısıyla almamıştı bu yolu; görünüyordu. Program bitince kalabalığın arasından güçlükle ulaşmıştım ona. “Bir dergi çıkarmak istiyoruz, demiştim, “mavi”yle başlayan. Bize omuz verir misiniz?” O her dem çocuk gözleri gülmüştü, “Delisiniz herhâlde,” demiş, yine de “ olur, “ diye eklemişti. Bir ay önceki ruh halimi ve edebiyat dünyasına koyduğum mesafeyi terk etmiş, istimi almış, dergi hazırlığına geçmiştik bile. Ne var ki mevsim yazdı, arkadaşları ikna ve organize etmem zaman aldı, uygulama güze kaldı ve… tüm enerjimizle dergiye yoğunlaştığımızda duyduk; Attila İlhan artık aramızda değildi. Bozgun gibiydi. Bir kez ayağa kalkmıştık, vazgeçmedik. Öner Yağcı’yla konuştum. Bana içinde Ankara'da oturan yazar Burhan Günel’in, Bedri Baykam’ın ve Demirtaş Ceyhun’un da yer aldığı birkaç isim önerdi. Görüştüğüm Bedri Baykam, ilk sayımıza katılır gibi yapacak, iletişimimiz sonradan sürecek ama bir yere varamayacaktık birlikte. Bir Anadolu dergisinin dünya çapında bir ressama verecek çok şeyi olmadığını ikimiz de görüyor olmalıydık. Burhan Günel, kurucu olarak gelmeyi kabul etmiş, ne var ki bir koşul koymuştu: Belki de on yıldır birlikte çalıştığı, iyi arkadaş olduklarını sandığım Aykırı Sanat dergisi yayın yönetmeni Arslan Bayır’ı dergiden çıkarmamı isteyecekti. Arslan Bayır'sa dergi gündeme gelince hiç koşulsuz yazısını göndermiş, temsilci olmayı istemiş, destek vereceğim demişti. Ne kadar verdi, ne yaptı... o ayrı bir konu, ama Günel'in nedenini tam bilmediğim küsmesi beni ne ilgilendirirdi, çok da nazik olmayan bir dille reddettim. 2000'li yılların başında Edebiyatçılar Derneği başkanlığı sırasında, seçimlerde telefon ederek yardımımı isteyen böylece tanıştığımız Burhan Günel’le aramız açıldı. Gene de derginin bir sonraki sayısına çıkarmamızı istediği arkadaşla ilgili iddiasını açıklayan ve o günlerde çıkan hemen hemen tüm dergilerde yayınlattığını sonradan öğreneceğim bir yazıyla katılmış, ne var ki ona olan sempatim azalmış, elbette iletişimimiz tümden kopmuştu. Kısa süre sonra aralarının kötü olduğunu bildiğim Öner YAĞCI'nın hala çözemediğim ısrarıyla GÜNEL'i bir etkinliğimize davet etmiş, dost olmuştuk yeniden. Dergimize de yeniden katılmıştı. Gerçi sık sık Öner Yağcı'yı dergiden kovmamı istemişti ama çok da gerilmemiştik. Ne var ki gönderdiği bir yazıyı dergide yer kalmadığından sonraki sayıya erteleyince kıyamet gene kopmuş, internetten topladığı yazar özentisi ve elbette bozuntusu bir kaç kişiyle beni linç etmeye kalkmıştı günlerce. Ölümcül hasta olduğunu bildiğimden hakaretlerine yanıt bile veremediğim yazar çok geçmeden de vefat edecekti.

Dürüstlüğü anlatılan GÜNEL'in insan bağışlama yönünün cimri, saldırganlaştığında etik tanımaz olduğunu böylece öğrenecektim.

Kendisiyle şahsen hiç tanışmadığım ama hakkında salt yazar değil, insan olarak da övücü şeyler duyduğum Demirtaş CEYHUN’la telefon ve mail görüşmelerimiz olumluydu. Dergimize kurucu yazar olarak da katılmıştı.

Kısa sürede taşrada yapılabilecek en güçlü dergilerden birini yapmayı başarmıştım; bendeki gururu sormayın. Çok yoruluyordum, hem öğretmenlik, hem derginin bütün tasarım ve yayın işleri, yağan yazılar üzerine editörlük ve yazmaya mecbur olduğum yazılar, söz verdiğimiz etkinlikler, Tüyap hazırlıkları... Sanki beş yüz kişi olması gereken bir fabrikayı ben tek başıma götürüyordum. Farkındaydım, ama mutluydum. Bir hayali gerçeğe çevirmiştim. Edebiyat bir dindi ve ben de onun son misyonerlerinden biriydim.


Sorarsan ne kadar da akıllı ve gerçekçiydim.


Küreselleşme bela, tekelleşen dünya devleri karşısında sanat, hele yerel edebiyat öldü, diyorduk ama galiba o yıllar dergilerin ya da edebiyatın son altın çağıydı yine de.

O zamanlar altmış sayfalık olan dergi büyük bir ilgi görmüş, yazıları ne kadar küçültsek de sığdıramaz olmuştuk. Yer alabilmek için çok ünlünün araya adam koyarak yazı gönderdiğini anımsarım. Türkiye bize yetmemiş, uluslararası arenalara da çıkmaya niyetlenmiştik. Hayranlık duyduğum dünyanın yaşayan on büyük yazarından biri olan Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’la, Hazar Şenliklerini yapan o zamanlar Elazığ ve Doğu Akdeniz Üniversitesi öğretim üyesi şimdi Ardahan üniversitesi rektörü Prof.Dr. Ramazan KORKMAZ kanalıyla iletişim kurmayı başarmış, hakkında kendisinin ve başka uluslararası yazarların da katılacağı bir dosya hazırlama sözü almış, hatta uçak parası bulmayı başarabilirsek Bursa'ya etkinliğe getirmeyi düşünmüştük. O güne değin tanımadığım İzmir'den Mavisel YENER aramış, alanında bir dosya yağmayı ve kabul edersem biz de yayınlatmayı düşündüğünü söylemişti. Ülkenin ileri gelen Çocuk Edebiyatçılarının katılacağı bir DOSYA hazırlığına geçmiştik.

Yaptık da...

Çok geçmeden, başarırsak dergiye katkısı olacak, diye düşündüğümüz maviADA Kültür Sanat Evini borç harç açmış, kazanacağımız paralarla uçuracağımız bir dergi rüyasındaydık. Şimdilik zarardaydık, durmadan borçlanıyorduk, ama emindik ki, hiçbir şey olmasa bile, bu kadar kültür sanat dostu varken ve herkesin anlatacak hayatım bir roman öyküsü cebinde dolaşırken, kitabını, dergisini bizden alır, batmazdık. Oysa batmanın en güzeliyle huşu içinde battık dokuz ayda, haşlanan kurbağa örneği anlamadan. Bunların dışında da sadece yazarlarımızın katılacağı birçok etkinlik plânlamıştık. İlk etkinliğimizi Bursa’da bir kafede yapmıştık. Hemen ardından Yalova’da Yalova Kitabevi'nin açılışı için Mustafa Aydın'a söz verdiğim söyleşi için hazırlanmaya başlamıştık, ardından da Tüyap'a katılacaktık. Öner Yağcı, Zeynep Aliye, ben ve Demirtaş Ceyhun konuşmacıydık. Yazarların yol, yemek ve kalırlarsa konaklama giderleri karşılanacaktı, anlaşmıştık. Satılırsa kitapları, parası da kendilerinin olacaktı. Etkinlikten bir gün önce ummadığım bir şey oldu. Geleceğine kesin gözüyle baktığımız, söz veren Demirtaş Ceyhun, beni telefonla aradı ve o zamanlar bana şok eden bir öneri de bulundu: Birkaç yüz kitabını peşin satın almamı istedi, etkinlikte dağıtmak için. Nadir Gezer’in evindeydik konuşma sırasında. Bu anlamda çok deneyli değildim, benim işim yazmak, dergi yapmak, bilemedin sevabına etkinliklerdi. Emeğin karşılığının olması gerektiğine inanıyordum ama, kitabımı satıp parasını elden almak bile bana kutsiyeti bozan bir eylem gibi geliyordu. Hala öyle gelir ya... Şaşırmış, şiddetle tepki vermek istemiştim, ama seksen yaşındaki Nadir Gezer’den ve konuklardan utanmıştım. Sadece “ Kurucusu gözüktüğünüz dergiden, bilerek söz verdiğiniz etkinliğine gelmek için para mı istiyorsunuz, şimdi ? Yani aileden...” diyebilmiştim. Ardından da,” Artık sizinle birlikte çalışmam, “ diye de homurdanmıştım. Olayı anlattığım Öner Yağcı, üzerinde durmamamı, bir gün bir etkinliğimize onu da getireceğini söyleyip beni yatıştırmaya çalışmıştı. Bu ilgi ve gayreti bu işte bunun parmağı var galiba diye düşündürmüşse de üzerinde durmadım. Dergiden çıkardığım Ceyhun’un bu garipsediğim eylemini anlamaya çalışmak, yerine birini bulmak dışında bir şey düşünecek halim yoktu ama hiç de unutmaya niyetli değildim. Onun yerine katılmaya istekli olan ama kalabalık olacağımız düşüncesiyle sıcak bakmadığım Mehmet Güler’i katıp etkinliği tamamladık. Eş dost...kalabalık fena değildi, sonradan belediye başkanı olacak birinin uzun ve övücü konuşmasını, arada da gelecekteki seçmenlerine mesaj olsun diye bizi komünistlikle suçlamasını saymazsan keyifliydi de. Yazarların sergilenen kitaplarından satın alan olmadı.

Ne var ki benim aklımdan Ceyhun'un o şık bulmadığım isteği hiç çıkmadı. Bir daha da Ceyhun'u arayıp sormadım, dergide de yer vermedim. Üzerinden bunca zaman geçti, iyi tanımasam da, tanıyanların insan yönüne övgüler düzdüğü yazarın bunu niçin yaptığını düşünürüm. Görüp konuşmak, sormak ve anlamak kısmet olmadı. 1934 Adana doğumlu Demirtaş Ceyhun’u 2009 Temmuzunda yitirdik.


Yeri ışık olsun…

14 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

YAŞAR KEMAL