top of page
1/2

Zaman Kalbur İçinde



Hani kokular vardır, alır insanı, yitip gitmiş zaman dilimlerine taşır. Alır götürür yüreğini, yaşamın gizli kuytularına. Hani bir de yaş ilerlemiş, ilk gençlik yılları burnunda tüter olmuşken; zaman kalbur olmuş eleyip dururken; Tak taka tak, tak taka tak…


Oturduğumuz apartmanın alt katında açılan bir halı atölyesine götürüyor bu kez kokladığım soluk çınar yaprakları beni. Liseyi yeni bitirmiş, üniversite sınavlarında istediğim başarıyı sağlayamamıştım. Seneye tekrar sınava girmeyi planlıyordum. Öyleydi ya, huzursuz ve boşluktaydım. Bir çay içip sohbet etmek için arada gittiğim halı atölyesine, arkadaşım Neşe’nin sıcak ilgisi mi, yoksa ustabaşı olarak çalıştığı atölyenin garip, gizemli atmosferi midir bilmiyorum, sık sık uğrar olmuştum. Bu zevkli ama bir o kadar da eziyetli işin nasıl yapıldığını merakla seyrederdim. Metresinde binlerce ilmek olan, incecik ipek ipliklerle dokunan halıların hiç de akıllıca bir iş olmadığını, iğneyle kuyu kazmanın bu demek olduğunu da düşünmüyor değildim.


Tak taka, tak tak… Tak taka tak tak… Kirkit sesleriyle konuşmalarımız bölünür, sonra aynı şevkle devam ederdik. En çok halıların her iki üç sırada bir kırkımı zevkli gelirdi bana.

“ - Neşe! Ben de yapabilir miyim ne dersin? ” diye sormuştum bir gün.

“ - Neden olmasın ki? Pek ala parmakların sağlıklı. Yalnız bir iki hafta bir zorluğu olacak, işaret parmağının nasırlaşması gerek. Hatta para bile kazanabilirsin, yaptığın sıraya göre ücret ödenir. Akıllı kızsın, usta bile olabilirsin. Desen kurar, ilmikleri çıraklar yardımıyla birlikte doldurursunuz,” demişti.

Para kazanma fikri de hiç fena değildi. O güne kadar hep babamdan harçlık alırken, şimdi emeğimle para kazanacaktım. İstediğimde hiç kaygılanmadan kendime, anne babama, arkadaşlarıma hediyeler alabilecektim. Güzel değil miydi?


Uçan halının simli kabartmalarında buluvermiştim kendimi. Parmaklarım nasır tutmuş, biraz estetiği bozulmuştu, ama o kadar önemli değildi. Parasız, okumayan bir kızın estetiği olsa ne olacaktı ki? Her geçen gün biraz daha büyüttüğüm halının desenlerine bakarak kendi kendimle övünmek hoşuma gidiyordu. Sinek bağırsağı gibi; gerçi hayvan bağırsağından yapılıyordu ama sinek olmadığı kesin, ince çözgülerle uğraşmak hem gözlerimi hem bedenimi yorsa da, bundan yüksünmüyordum doğrusu. Biraz eğlence amaçlı başladığım bu iş beni iyi sarmıştı.


Dokudukça kafamda gelişen bir düşünce beni rahatsız ediyordu. Yurtdışına ihraç edildiği söylenen bu nadide halılardan en azından birini kendi ellerimle dokuduğumu çocuklarıma gösterecek herhangi bir kanıtım olmayacaktı ilerde.

Bunun böyle olmasına izin veremezdim, hiç değilse bir işaret bir…


Sonunda gözümü karartım, deseni bozma cesareti gösterip, halının sol alt bordürüne ismimin ve soyadımın baş harflerini özenle işlemiştim. Ola ki günün birinde, hiç ummadığım bir zaman diliminde, İşte! İşte! Bu benim dokuduğum, ilmik ilmik sabır, emek dokuduğum güzel halım, diyebilmek için.


Halı desenlerinin, masalsı dünyasında zaman yolculuğuna çıkar, kah yedi başlı ejderhalarla savaşır, kah tavus kuşlarının gökkuşağı kanatlarında telek olur asılırsın… Ya da serpme desenlerinin dolambaçlarında kaybolup, daracık sokaklarında koşup yorulduktan sonra, sundurmalı evinizin üst katındaki sedire serili bin bir desen kırmızı halının üzerinde çocukluğunun bebekleriyle oynamaya koyulursun. Mis gibi tereyağlı bulgur pilavı ve yeşil soğan kokuları böler, en güzel yerinde masalı, yumuşak ama, kararlı bir ses:

“-Kızım sofraya!”

Dayanamazsın. Karışır birbirine kokular ve sesler.


Neşe’nin en gözde ustalarından biri olmuştum. Aldığımız aylıklar hiç de küçümsenecek miktar değildi. Fakat yükün çoğunu çocuk yaştaki çıraklar; küçük parmaklar çekiyordu. İnce küçük parmakları ilmeklerin arasında hızlı hızlı gidip gelirken kıpkırmızı kesilir, nasırlaşıncaya kadar geçen zamanı yara bantlarıyla geçiştirirlerdi. O ince çözgüleri birbirinden ayıklayarak ilmek atabilmek için işaret parmağı ve başparmaklarının tırnakları uzun olması gerekiyordu. Bu yetişkinlerde belki diğer tırnaklarını da uzatırsa hoş durabilirdi. Oysa, minik parmaklarda uzun tırnak… Yemek tatillerini atölyenin arka bahçesinde, yakan top oynamaya ayıran çocuk kadınlar…


Her halı bitiminde çalışanların geliştirdiği, bir halı kesim töreni yapılırdı. Halaylar çekilir, türküler söylenir, yalandan gülümsenen o günün anısına boy boy fotoğraf çektirilirdi. Gerçekte hiçbiri bu esirgedikleri, gözlerinin ışığı çocuklarını uğurlamak istemezdi. Onun için bir süre dinlenme izni verilirdi halısını bitiren usta ve çıraklara.

Her usta, halısına sevdiği bir isimle dokunur, dokur, büyütürdü. Saraylı, Tavuslu, Serpme, Karanfil, Lalezar…


Benim halım; açık yeşil zemin üzerine, kenarları siyahla belirginleştirilmiş, kabartmalı eflatun ve mor karışımlı menekşelerle bezeli, küçük bir bahçe görünümündeydi. Onun için Menekşe diyordum ona. Halısını, çözgüleri sık, kırkımı düz ve kusursuz, özürsüz, patlaksız tamamlayıp bitiren ustalar maaşla ödüllendirilirdi… Bu ödülün, o zaman Menekşe’yi satın almaya yetecek kadar olmasını nede çok istemiştim…


Yıllarca ilmik ilmik, desen desen; umutlarınızı, düşlerinizi, sevinçlerinizi dokuduğunuz o gizemli dünyanızın, gün gelip, halı bitirilip de kesilme zamanı geldiğinde, elinizden alınarak, çözgülerinden ortadan ikiye kesilmesi içinizi burkar, öksüzleştirir sizi. Burnunuzun direği sızlar. Ve o koku… O koku işte… Zaman kalbur içinde, eler durur: Tak taka tak… tak taka tak…


Neşe’yle dostluğumuz daha sonraları da sürdü. Şimdilerde dokuma tezgahları üzerindeki halılar yerine boy boy çocuklarını büyütüyor. Benim içinse, anlatma gereği bile duymadığım dokumacılık günleri çok gerilerde kalmış, zaman içinde yaşam farklı boyutlara taşınmış,bizi de sürüklemiş yol arkadaşlarımız değişmişti artık. İstediğim üniversiteyi kazanamamıştım belki ama, yaşam fırsatlarını esirgeyecek kadar da acımasız davranmamıştı bana. En azından kimi açılardan… Her açıdan eksizsiz yaşam, o kim de var ki? Üniversite mezunlarının bile işsiz dolaştığı günlerde, çok severek yapmasam da kimseye muhtaç olmadan, gelecek endişesi duymadan, yaşayacağım bir işim olmuştu.


Dokuma tezgâhlarının, kirkit sesleriyle çocuk saçlarımıza asılan toz kokuları değildi artık zaman; saçlarımızdan savrularak geçen güz kokularıydı.

Gün, artık kayalıkların tepesinde, portakal bahçeleri içine özenle yerleştirilmiş pansiyonun, hamarat aşçısından çupra yenilen, buz gibi viskiler yudumlanıp Akdeniz’in güz mavisine dalınan, geceleri ay ışığının gizemli harelerine yapışıp, antik kentlerin mistik atmosferini soluyarak yıldızlarla dans edilen, ilk gençlik dönemlerinde özgürce dolaşamadığımız yaşamın doruklarında dörtnala koşma günüydü.


O yaz, yıllık iznimi arkadaşların düzenlediği bir Akdeniz turu ile değerlendirme düşüncesi çok sevimli gelmişti.

“ Efsanevi kutsal Noel Baba, Patara’da doğmuş, bu günkü Kale’de yaşamış ve ölmüştür. Ege gibi, Akdeniz kıyıları da, antik kalıntılarla doludur. Antalya’nın doğusunda, eski adıyla Panfilya olarak bilinen kıyı ovasında Perge, Aspendos ve Side gibi antik kentler de yer alır…” diye ezberlediği bilgileri turist kafilesine zoraki anlatmaya çalışan otel görevlisi rehber, Aspendos’ta konser verecek olan ünlü bir şarkıcının konserine de bilet temin edebileceğini söylüyordu.

Tur arkadaşlarım, kaşla göz arasında temin ettikleri konser biletlerinden bir tanesini tutuşturuvermişlerdi elime.

Konser saatini büyük bir heyecanla bekleyip hazırlanan arkadaşlar, otel çıkışında benim aralarında olmadığımı fark etmemişlerdi bile…


Derin bir nefes alıp bugünkü Akdeniz’ in ışıltılı sahil kentlerinin çarşılarına avare bıraktım kendimi. Meraklı olduğum onca o kadar mücevherat ve giysi mağazaları dururken, büyük ve bir o kadar da lüks halı mağazasının içinde duruyordum hesapsız. Çeşit çeşit el dokuması halılar; Bünyan, Ladik, Isparta, Hereke, Sivas… Bir bir anlatıyordu tezgâhtar, Sivas halılarının hapishanedeki mahkumlar tarafından dokunduğunu ve sahip olmak için sıraya girip, yıllarca beklendiğini, yine Hereke halılarının saf ipekten dokunup, ince çözgülerinin sağlamlığından, santimetrekaresinde bilmem ne kadar ilmek bulunduğundan ve büyük bir bölümünün ihraç edildiğinden, çok değerli olduğundan söz ediyordu ki, duvarda asılı duran bir ipek halının yanına taşıdı beni ayaklarım. Sanki bir yerden tanıyordum, sanki kan çekiyordu. Yabancı gelmiyordu hiç. Renkleri, deseni, yaldızlı kabartmaları…


İyice yanaşıp parmaklarımı bebek teni kadar yumuşak halının üzerinde şefkatle gezdirirken halının sol alt bordürüne yıllar önce, ilmek ilmek, deseni bozarak dokuduğum, adım ve soyadımın baş harflerine çakılıp kalmıştı gözlerim.

Donmuş sosis görünümünü saklamak için sıkı sıkı avucumun içine aldığım, nasırları çoktan sağalan işaret parmağım, yeniden zonklamaya başlamış; bir anda, içimin ürpertisi, zamanı başka bir boyuta taşıyarak dizlerimin bağını koparmıştı.

Aynı anda çözgülerinden fırlamış binlerce ilmek, hep bir ağızdan Mee… neek… şeee! Mee… neeek… şee! diye bağırıp, kirkit seslerine tempo tutuyorlardı beynimin içinde: Tak taka tak… Tak taka tak tak…


Burnumda yine o keskin koku. Zaman, kalbur içinde...

39 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

TEMMUZ

Comments