top of page
1/1075

Yola Çıkan Günlükler


9 Haziran 2011


Bulvarlardan caddelere, caddelerden sokaklara, sokaklardan evlere, evlerden de bilinçaltımızın o bakir bahçesine kadar uzanıyor, seçimin o uzun eli. Öyle de bir dalıyor ki, doğal olana değgin pek bir şey kalmıyor geride. Naralar ata ata giriyor mabedimize. Ve çekilen nutuklar! Öylesine de çok ki, istemediğin kadar alabilirsin günün tezgâhından. Dış uyaranların o ‘mor külhanî’ edası, nasıl da külrengine boyuyor alıklığın terazisini. Çalımından geçilmiyor sokaklardan. Gözü yükseklerde olan teknoloji ise zafer sarhoşluğu içinde, dolaşıp duruyor meydanlarda. Küçük kutucukların albenisine kapılan kitlelerin başından hiçbir yere ayrılmayan hipnoz ise bir yıldız gibi parlıyor suskuların kuytusunda. Gerçekleştirileceklerin listesi öylesine de uzun ki, saymakla bitmiyor siyasanın tahtasında. Seçmen psikolojisinin şerbetini ayarlamak için, denetim aygıtlarının saflarına reklâm da katılınca, gardı düşüyor aklın. Doğru tercihler yapma olasılığını hırpalayıp duruyor sıkıştırılmışlık duygusu. Duygusallık ise, kör kargıların ucuyla günün üzerinden dövüp duruyor geleceği. Aklın dizginlerini sımsıkı tutamayanların mekânıdır teslimiyet. Teknolojiyle kol kola giden reklâmın sularına kapılmadan yürüyenlerin mekânıdır doğa da. Bilinçaltının o ulu kalesi ele geçirilen yığınlar ise, benliklerini öyle kolay kolay kurtaramıyorlar bu kuşatmadan.


Seçmen kitlesini fethe giden akıncı birlikleri dörtnala giderken ilkyazın ovasında, edebiyat da sanat da estetize etmeye devam ediyor, yaşamımızı. Ayaklarının ucuna basa basa yürüyor, bilincimizin tavan arasında. Sanatın kolu, siyasanın kolu kadar uzun boylu değil ne var ki. Ne aklın mevzilerine sızabiliyor, ne de alışkanlıklara… Hazımsızlık sorunsalı ise, çığ gibi büyüyor uygarlığın rampasında. İnsanların ağzına zorla bir parmak sanat çalmasını beklememeli sanatçıdan. Shakespeare, sanatın “dilinin bağlı” olduğunu söyleyerek, çağının sanatının içine düştüğü hendeğe dikkat çekiyordu. Hangi yüzyılda olursa olsun sanat, ne zorbalığın sultası altında yaşayabilir, ne payandası olabilir, ne de onun nesnesi derekesine indirgenebilir. Sanat nicelin değil, nitelin peşindedir. Ülkemizde yayımlanan kitapların, her yüz kişiden beşi tarafından okunmasıyla ilgilenmez örneğin. Ne var ki, yaşamlarımızın arasından kayıp giden yayınevleri, sanat galerileri, kitapevleri, sanat evleri ‘hüznü isyan’ laştırıp duruyor, bütün mevsimlerde. Oysa, bırakın geniş halk yığınlarını, tek bir kişi için bile döndürmeye değer sanatın tekerleğini. Kitap okumayanların sayısı öyle uçsuz bucaksız bir alanı kapsıyor ki, iğne atsan yere düşmüyor aylaklığın atlasında. Bundan birkaç yıl önce Yakın Kitapevi’nin bitişiğinde ikamet eden Attila İlhan Kültür Merkezi alkışı hak etmişti yaptıklarıyla. Çünkü yaşama sımsıkı tutunmakla kalmamış, birkaç karış da yukarıya çekmişti beğeninin çıtasını. Ne var ki, sorunların çetesiyle baş edemedi; suskunun limanına sığındı bir süre sonra da. Oyun alanının dışına çıktı, yer bulamayınca kendine. Bir süreliğine de olsa, onunla birlikte olmanın mutluluğunu hiçbir şeyle değişmedim, değiştirmedim… Şimdi yaşamasına yaşıyor, ama ‘bilmiyor yaşadığını’… Bazı yerel yönetimler, sanatı halk kitlelerine yaymanın misyonerliğini yapmasalar neler olurdu acaba? İzmir Büyükşehir Belediyesi sınırları içindeki ilçe belediyeleri içinde ise Konak Belediyesi’nin olağan üstü çabası döndürüyor sanatın tekerleğini. Tam da bu noktada, yerli yerini bulan saptamalarıyla ışık tutuyor bize Jung, çözümün çadırında. İnsan davranışlarının arkaik yapısına, içgüdüsel tepkilerin anatomisine ve sosyal çevreye değgin birçok konuda çıkarsamalarda bulunuyor. Jung’a göre, genlerle taşınan arktepik davranışların, bireylerin yaşam alanlarında önemli bir yeri vardır; bilinçdışı süreçlerin bizatihi kendisidir, davranışlarımızı belirleyen yetke. Bu açıdan bakınca, kitap okuma alışkanlığının olmaması ile yetiştirme biçimleri, eğitim sistemi, kültürel yapı ve genlerle taşıdığımız şifreler arasındaki ilişkinin ilmeğini daha sık atabiliriz davranışlarımızın kökenine. Salah Birsel’in şiirin içine girmeyen sözcüklerle ilgili söylediklerini, okumama eylemsizliğinin nedenlerini sıralarken de söyleyebiliriz: Okuma oranının düşük olması, bu yazının içine girmeyen nedenlerden de kaynaklanır! Matbaanın Anadolu’ya iki yüz yıl sonra girmesi, sözlü edebiyat geleneğinin güçlü olması gibi nedenler, öznelliğin çukuruna düşseler de kısa sürede kendine taraftar bulabilir ve yerleşik düzene geçebilirler dimağlarımızda. Hatta ve hatta yönetim biçimleri ile iklimler arasında ilişki kuran Montesquieu’nun savı da demir atabilir mantığın rıhtımına. Montesquieu’nun demokrasi kültürünü, ılıman iklimlerde sürgün veren canlı bir organizma olarak algılaması, Batı’ya verdiği payenin göstergesi olarak görülse bile, iklim ile yönetim biçimleri arasında kurduğu ilişkisi, aynı kavşakta buluşabilir davranışın bilimiyle. Düşünür, sert iklimlerin egemenliği altında yaşayan kitlelerin totaliter yönetimlerin şemsiyesi altına daha kolay girdiklerini öne sürerken, seçmenin aortlarında: havanın da, suyun da, bulutların da, şimşeklerin de bitki örtüsünün de ve üzerinde yaşadığı coğrafyanın da etkili olduğunu imlemeye çalışıyordu. Sorun, nasıl da kaotik bir kategori üzerine oturuyor öyle, düşüncenin korusunda. Çözümü ise agnostik….


10 Haziran 2011


Bugün gün içinde gülücüğünü benden esirgemeyen başka güzellikler de vardı. Kiraz ağaçları da benden esirgemediler, gülüşlerinin tek bir gramını bile. Ah o Kirazlar! Toprağın ana rahminden yeni çıkmış birer yakut gibi parlıyorlardı, baharın kollarında. Yol boyunca sağlı sollu dizilmiş tezgâhların başı ucunda müşteri bekleyen satıcıların duldasında beklediği kirazlarla, tezgâhların dizlerinin dibinde bekleyen küfelerde sırasını bekleyen kirazların şenlikli yüzleri yıkıyordu, bulutların o kösnül yüzünü. Ağaçlar ise loğusalık günlerinin bitişine seviniyor, kış boyunca biriktirdiği suskularını serpiştiriyordu yeryüzüne. Elleri böğründeki bekleyişin yerini coşkunun denizine bırakmıştı. Bedenlerinin sandıklarına kilitledikleri ruhlarının özgürleşeceği günlerin özlemini çekip durmuşlardı aylarca, umudun urganıyla. Şimdi, tam zamanıdır özgürlüğün! Kemalpaşa’yı geçip Ören-Armutlu bandı üzerinde ilerlerken tekerleklerin altında hırpalanan verimli ovanın ortasında cirit atan fabrikalar gördüm, kement atmışlardı boynuna. Bu tutsaklaştırma çabalarında kaç kiraz ağacının boynu vuruldu, kaç tanesi sürgün yedi, kim bilir? Kaç şeftali ağacı, kaç armut, kaç üzüm teveği giyotinine gönderildi çıkarların, bilen var mı? Bu açıdan baktık da, doğanın işleyen çarkın, ‘dönen tekerleğin’ dolgu malzemesi yapıldı düşüncesinin seline kapılıyorsunuz. Uygarlığın şımarık çocuklarıdır gökdelenler, sonradan görmüşleri... bereketli topraklar üzerine kurulan beton kütlelerinin içerisine sıkıştırılan insanın mutlu olduğu söylenebilir mi? İşte bu duyguların giyitleriyle dolaştım çıkmaz sokağında günün. Dönüş yolunda ise öfke nöbetine yakalandığına tanıklık ettim gökyüzünün. neyi var, nesi yok üstüme boşaltmıştı. Sahip olamamıştı eline de beline de, diline de… İzmir’e döndüğümde ise, dostluğun patikasında birlikte yürüdük Bayraklı Belediyesi’nin çalışanlarıyla. İyi insanlarla: seviyi, dirimi, dostluğu, sevinci birlikte paylaştık kara yağızlı kirazların sofrasında. Yaşamın o en güzel yüzünü… Mesai artığı zamanların güvertesinde. Ne seçim yarışı, ne de Demokles’in üstümüzde sallanan kılıcı... Şu insanoğlu, dokunduğu birçok şeyi kirletse de, çirkinlikleri de güzelleştirmesini biliyor. Adına ‘yaşam’ dediğimiz şey ise, insanla başlıyor ve insanla bitiyor…


11 Haziran 2011


Seçim gösterilerinin tamamlanmasına dakikalar kaldı. Gün, dizginlerini akşamın avuçlarının arasına bırakmadan önce perde kapanmış olacak. Havada uçuşan sloganlar, balon gibi birer birer patlayacak, yasaklı bölgenin dikenlerinde. Kararlı seçmenlerin dizlerinin dibinden ılık ılık akacak ırmak, düşüncenin vatanına. Yüzer seçmenlerle, kararsızların anakarasına yapılan sayısız dalışlar belirleyecek belki de sonucu. Descartes her ne kadar “Düşünüyorum, öyleyse varım.” dese de, varlığın uzağına düşürecek düşünceyi, kafa kol ilişkilerinin o arkaik kargısıyla. Kant’ın dediği anlamda, “Ergin olmama durumundan” kurtulmak mümkün mü? Birey olunmadıkça düşünce, düşünce özgürleşmedikçe sağlıklı bir toplumun havzasında yaşamak mümkün mü? “Aklını başkalarının kılavuzluğuna gerek kalmaksızın kullanan insan” dır, Aydınlanmanın bizlere bıraktığı emanet. Kendi aklını kullanabilen insan, yaşamın dizginlerine asılabilir ve mutluluğun biyolojik gereksinimlerin karşılanma oranına endekslendiği bir dünyanın nesnesi olmaktan kurtarabilir özvarlığını. O’nu ‘biricik’ kılan aklının rehberliğinde yürümeyen/yürüyemeyen insan, verili olanla otistik düzlemde de yaşayabileceğini göstermiş olur. Bu bağlamda, bireyin kendi geleceği üzerine düşünmesi yetmez. Voltaire’nin söylediği anlamda: “Bahçesini yetiştirmesi” de gerekir.


Bugün evlilik kurumu üzerine okurken düşündüm: Dünyanın neresine gidersek gidelim, hangi bölgesine sızarsak sızalım, bir gölge gibi peşimizden geliyor kültür de. Sırtımızdaki elbise gibi kolayca çıkaramayız, yakamızı kurtaramayız ondan, yer değiştirmekle. Bir koltuğa oturunca da, fiyakalı diplomalar alınca da kurtaramayız, evlilik kurumunun sularına dalınca da. Benliğimizin, içinde yaşadığımız toplumla olan ilişkisinin gösterenidir kültür: Doğa ile savaşımımızda elde ettiğimiz maddî ve manevi değerlerin ta kendisidir. Tarihselliğin, belirlenmiş olanın, yaşanmışlıkların, gelenek ve göreneklerin, aktörenin, alışkanlıkların tinimizdeki yansısıdır. Acılara, sevinçlere, hüzünlere, hayal kırıklıklarına, ezilmişliklere, horlanmışlıklara gark olmuş bir şimendiferi bırakıp gidemezsin, canın istediğinde. Her yeni olan şey, iyi değildir eskisinden. Eski ile yeni arasındaki çatışmanın şiddetini ise, aralarındaki zaman farkının boyu belirler daha çok. Günümüzdeki evlilikler, erkeğin egemenliğinin kutsandığı bir ayine dönüştürülüyor. Görsel basında da, yazılı basında da eli kırbaçlı erkek modelleri idolleştiriliyor nedense. “Namus belâsına” dökülen kanlar ise kanla yıkanıyor, uygarlığın gözleri önünde! Evlilikte, annelik-babalık-kadınlık-kocalık gibi birden fazla rol sapağında buluşan çiftlerden kadının sırtındaki yük öylesine ağır ki, ağırlığı bile gelişmiş insanı tökezletebilir. Nermi Uygur’un dediği gibi, ” Yaşamın soluk alıp vermeyecek kerte de daraldığı” bir ortamda gelişmiş yanımız, şişinerek oturabilir evliliğin tahtında. Erkekle kadının eşit koşullarda yetiştiklerini söylemek de eşit olduklarını söylemek kadar zor. Egemenlik çarkının kurulduğu yerde, rüzgârgülleri güçlü olanın lehine dönecektir daima. Eşitliğin olmadığı yerde ise sömürünün göbeği öylesine öne doğru çıkmıştır ki, sokaklarda yürünmez bönlüğünden. Ortalığın sömüründen geçilmediği ortamda da vicdanlar körelmiş; “İnsan kaderine boyun eğmeli.” Türküsü ise ritüele dönüştürülmüştür bilincimizin daz kırında.

24 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


1/2