top of page
1/2

Yokluğunu Hissetmediğimiz Dostumuz Değildir

Güncelleme tarihi: 4 Şub 2021



Çocukluğuma dair çok fazla şey anımsamam, ne var ki, birkaç olay belleğimden hiç çıkmaz. Bazen zamanın her şeyi bulandıran sisleri arasından olanca netliğiyle fırlar, gelir.


Bunlardan biri Ay'a gidilmesiyle ilgilidir.


Önünü ardını bilmiyorum ama Aya insanoğlunun ayak bastığını duyduğumda herhalde babamın elimden tutup götürdüğü camideki bir mevlitteydim. Büyükler radyodan duydukları bu haberi tartışıyor, büyük bir uğultuyla aya gidilip gidilemeyeceğini konuşuyorlardı. Çevrenim ileri gelenlerinden Ömer Ağa dedikleri hep at üstünde gezen şişman bir adam, hararetli tartışmaya, babamın evdeki sesi gibi kesin bir sesle son noktayı koymuştu.


"Aya gidilemez, " demişti. "Çünkü Allah izin vermez. "

Bütün tartışma bir anda son bulmuş, kısa bir sessizlikten sonra bu kez her ağızdan onaylar biçimde ama farklı farklı konuşmalar başlamıştı.


Nasıl olduysa birisi itiraz etti.

"Allah yarattığı gökteki ve aydan insanın yararlanmasını niye yasaklasın? "

Gene büyük bir sessizlik olmuştu. Mırıldanmalar başlamıştı ki, Ömer ağa kararına muhalefet eden adama döndü:

"Sen Allah’ın işine karışma," dedi alayla, "Senin ne olduğunu hepimiz biliyoruz. "

Ne demek istemişti anlamamıştım ama herhalde bildikleri şeyler ağır şeyler olmalıydı. Tereddütler anında yok oldu. Artık karar kesindi: Bizim orda imkan olsa dahi artık aya gidilemezdi.


Hiç aklımdan çıkmayan bu olayın etkisiyle o muhalefet eden eğitmeni hep merak etmiştim. Neydi, nasıl bir suçu ya da sapkınlığı vardı?

Hiç unutmadım.

Sonradan kazandığım öğretmen okulunda kapıcı olduğunu görmüştüm. Devlet eğitmenini unutmamış gene bir görev vermişti.

O zaman öğrendim ki köy enstitüsünü bitirmiş, yani köyün en tahsillisi,yani okur yazar olan ender insanlardan biri adamın tek suçu o devir muhalif olan bir partiye oy veren birkaç kişiden biri olmasıydı.


Öyle önyargılı ve kendinden başka olana öyle tahammülsüz bir yaratık insanoğlu.


*


ON KASIM'DA maviADA İNTERNET sayfamızda Atatürk'ü anan benim imzamla bir yazı yayınladık. Derginin ve benim toplam on bini bulan üyelerinden bir bölümü, bazıları sitem ederek bazıları da sessizce ayrıldı.


Sövmedikleri için teşekkür etmeliyim herhalde, ama tahammülsüzlüğe içerlemekten de kendimi alamıyorum.


İlk fark ettiğimde aldırmadım, sonra sonra içerledim, ne var ki açık tepkim bir ilgi girişimi olarak tanımlanır, diye düşünüp sustum.


Biri de çekilmedi ama özelden mesajla aydınlattı beni: Atatürk rantına sarıldın bakıyorum, diye. Onu da kendim sildim arkadaşlıktan.


İyi de bugünlerde Atatürk'ü sevmek nasıl bir rant sağlar insana ki?..

Olsa olsa akılsızca yanlış zamanlama dedirtir...


Övünmek gibi olmasın, ama sen de iyi bilirsin ki, benim aklımın zekatı sülalene de yeter.

O halde?!


Atatürkçülük'ten rant elde etmeyi düşünsem elbette devlet memuru olduğum günlerde yapar, istikbal sağlardım, oysa layığınca olmamakla suçlandım hep. Kendi ülkemde gurbetçi kaldım. Benimki romantik bir aşkmış, Spartaküs'ü de seviyormuşum, Atatürk'ü de... inanç değilmiş diye gazetede bile yazdılardı, dinimi, niyetimi ve aklımı okuyan bilirkişiler. Gariptir aynı günlerde sık sık orayı CHP'nın arka bahçesi yapmaya uğraşan yöneticilerle çelişkiler yaşasam da, dönemden memnuniyetsizliğimi dile getirebileceğim tek muhalif ortam gördüğüm ADD'nin komisyon başkanlarından biriydim de... Desenize bu da benim aleyhime bir durumdur. O zaman bilin de rahatlayın, bir dönem, küçük burjuva devrimlerine destek veren Lenin'i de, Küba'nın efsanevi devrimcisi Che'yi de çok sevmiştim.

Bir dönem çalıştığım Ege kentinde bırakın sağcıyı, İGDli bile bırakmamaya kararlı temizlik yapan sol faşistlerle de kavgalıydım...

Cezam nedir ki?


Tümden gider beni SİZSİZ ve kimsesiz mi bırakırsınız?


Sahi siz birine KİMSE olmuş muydunuz? Kendiniz de dahil...


On iki yıl önce kimseSİZ dergisini yaptığımız günlerde sosyalist, özgürlükçü ve demokrat olduğunu hep söyleyen, kitaplarında Gorki'nin Türkiye versiyonu gibi yazan, onu da hala aşamadığından başka dil geliştiremeyen eski kuşak bir yazarımız, bir yemekte gözyaşlarıyla artık kimsenin kitabını basmadığını, yayınevi bulamadığını söylediğinde üzülerek, gel dergide biraz reklamını yapalım, demiş, bir süre ona yönelik olumlu bir farkındalık oluşturmaya çalışmıştım. Kuruluşuna hiçbir katkısı olmadığı halde derginin pöpüler yazarı olarak reklamını yaptığım o günlerde aramızdan su sızmıyordu. Ta ki derginin o dönem Trabzon temsilcisi olan bir yazarın yazdığı, samimi olmayan Atatürkçülerle ilgili eleştirel bir yazıya dergide yer verinceye kadar... Bana hiçbir şey söylemedi ama bizim yerli Gorki bundan rahatsız olmuştu.


Bir otelin konuklarına verdiği yılbaşı yemeğine davetli giden benim arka çıktığım bu sosyalist, kadınların olduğu ortamlarda içki içmeden sarhoş ve kahraman olma gibi bir meziyeti olan hayli yaşlı yazarımız, övüngenliği tutup, ben sosyalistim, Atatürk'ün olduğu bir dergide yazmam... gibilerinden ver yansın etmişti bize. Hem de derginin temsilcisi olan kimi hanımların yanında yapmıştı bunu. Kulağıma gelince, bu akılcı eleştirini sokağa değil, bana yapsan yol alırdık, farklılığa tahammülü olmayandan sosyalist mi olur, faşistim de bari, diyerek dergiden çıkarmıştım . Hala da konuşmayız.


Bu ülke ilginç... Kırk yıl önce böyle olması doğal gelirdi bize, uğruna cihat etmeye değer gözükürdü. Devletin bizzat mimarlığını yaptığı bir toplumsal algı düzenleme etkinliği vardı ve o algının dışında düşüneni linç ederdik. Çünkü iyiniyetli ama cahildik. Ömer Ağa ne dese onu doğrulardık.


Öylece gençliği sokağa sürdüler, yetmedi beş bin kişiyi sokaklarda kuduz köpekler gibi avladılar, bombaladılar, astılar. Sadece neden bıyığın öyle, neden saçın uzun, neden o gazeteyi ya da bunu okuyorsun diyerek başlayan algı değiştirme operasyonlarında.


İnkar edecek değilim; Nazım deyişi o "sarışın kurt"u aşkla seviyorum, çünkü o çağdaşlığın aklın bilimin aydınlık yüzü, ışığı... Sadece benim değil, senin de, Kürt'ün de Laz'ın da, Çerkez'in, Müslümanın, ateistin de karanlığa karşı kalkanı oluşundan seviyorum. Başkalarını da seviyorum, Fatih'in İtalyan ressama portresini yaptıran geleneği kıran, çağaşan anlayışını, Kanuni'nin adalet aşkını, Enver'in korkusuz savaşçılığını, Marks'ın ezilen sınıfları kurtarma mücadelesini... Ne var ki onları bir yönleriyle seviyorum, öteki yönleri aklıma geldikçe duralıyorum. Aslında buna takdir etmek, insanlığa katkılarına müteşekkir olmak denir, aşk değil... Oysa ATATÜRK'ü tıpkı CHE gibi, tıpkı Deniz GEZMİŞ gibi, tıpkı ECEVİT gibi aşkla seviyorum, kusursuz ve ideal olarak.


Bilmek istersen anlatayım, beni olduran da seni olduran koşullar.

Uzatmaya çalıştığım saçım, azıcık genişleyen paçam safımı ilk belirleyen oldu. Koca delikanlıyken bile saçlarımı sıfıra vurup, başıma şapka geçiren beni ancak öyle öğrenci görebilen anlayışı nasıl severdim ki?.. Aslında devlet diye algıladığımız gerçekte geçiçi bir hükümetin dayattığı algı zapturaptına hep karşı oldum. Bir parmak çocukken tesadüfen aralarına düştüğüm ve korku ve kaygıyla ama arkadaşlarımı terk edemeyişimin sonucu kerhen katıldığım öğretmen okulu boykotu da anlamadan beni bir siyasete dahil ediverdi. Ülkeme olan sevgim ne olursa olsun, farklı olanı hesaba katmayan, bir saç, bir bıyık, bir gazete... nedeniyle karşı olduğunun ölümüne fetva veren bu anlayışın saflarında olmayı bile sırtını sağlama dayamak alçaklığı görüp tam karşı safı seçme talihsizliği ya da ahmaklığı ya da şansını yaşayanlardan biriyim.

O saf dünden bir karış da olsa ilerde ve öğrendiğimdi. Öğrendikçe olgunlaştırdığım, olgunlaştırdıkça estetikleşen ve ötekini de hesaba da katan yaşına, eğitimine, konumuna uygun adam olmaya çalıştı.

Ya sen? Sorarsan ihanetim yok dersin, aslım neyse neslim de o olacak da dersin. İyi de asıl ihanet o değil mi, yaratılışın sana insan olarak bağışladığı güç, akıl ve yetenekleri ne kendin, ne ailen ne dünya için kullanmayıp, hiç gelişmeyip aynı ve kendin kalmak, Allah'a da da sana da, ailene de, ülkene de ihanetin en büyüğü değil mi? Mağaradan çıksaydın, bir eve geçmeyi kendine ve kabilene ihanet mi sayacaktın?


Kimseyi kandırma. Öğrenme yeteneğin yok, yapmak için eringensin, becerin varsa da körleşmiş, bütün derdin statükoyu korumak, ölene kadar aynı kalmak; penisilin mi icat olmuş, sen ısırgan otu kullanırsın, gavur icadı deyip.


FARKINDA MISIN, EN BÜYÜK HAİN SENSİN?


Tek fark ben sana tahammül edip seni uyandırmaya çalışıyorum gene de, sense elinden gelse beni haritadan sileceksin.

Ben olmazsam, neyim diye soracağın aynan da kalmayacak düşünmüyorsun.


Her yasak ve çağ dışı anlayışlarına kaynak gösterip fetva buldukları Atatürk’ü de elbette o dönemki sol gençlik gibi hiç sevmedim. Nasıl sevecektik ki, hiç tanımadığımız ATATÜRK'ü, bizi görünce zebani görmüş gibi davranan ilkokul mezunu bile olmayan cebebrrut mahalle imamı ya da bize zamane veledi gözüyle bakan dedemiz gibi görüyor, onun da yaşasa bıyığımızla, paçamızla, eteğimizle, saçımızla uğraşacak bir köhne anlayışı temsil ettiğini düşünüyorduk. Çarşaf, sarık ve zıpkınlı şalvar döneminde bir onun çağdaş giysilerle dolaşan, her yeniliği ülkesine sanki kişisel eviymiş gibi hevesle aktarmaya çalışan olduğunun resmini bile görmemiştik ki... Ülkemizi kurtaran, Cumhuriyeti kuran kişi olduğu bilinci henüz oluşmamıştı, ezberletilmeye çalışılıyor ama izlenen yöntemler doğru da söylense isyanımızı körüklüyordu sadece...


Eskiden sanıyordum ki, sadece biz "cahil" gençler böyleydik, devlet erkini temsil eden umur görmüş yaşlılar tarafsız bir gözle Olimpos'tan bize bakıp halimize üzülüyorlardı.


Bilincim artıp anlayışım arttıkça, hele devletin politikasının karanlık yüzü kazaen ortaya çıkıp kirli çamaşırlar saçıldıkça, görüldü ki o umur görmüş yaşlılardı asıl bizi arenada dövüşen gladyatöre çevirenler... Onlardı kişisel iktidarlarına Atatürk'ü kaynak yapan, adına fetva yazanlar. Aslında asıl onlardı Atatürk'ü hiç anlamayanlar, çağdaşlaşma adımlarından zarar gören dedesinin kinini güdenler, onu sevmeyenler, bir miras gibi Atatürk düşmanlığını bilinç altına işleyip gelecek kuşaklara aktaranlar.

Onlardı Ömer Ağa gibi Allah adına fetva yazıp kul aldatanlar.


Onlar aslında bilgisi, görgüsü sıfır, kerameti kendinden menkul ama düşman yaratmayı, ötekileştirmeyi iş edinmiş, makamını, iktidarını buna borçlu insanların dümen suyunda gitmeyi seviyordu, kendi yargıları, sorgulamaları yoktu.


Onlar Deli İbrahim'i seviyordu, onlardı tarihin en eli kanlı adamı Moğol Cengiz Han'ı Türk sayıp baş tacı yapıyordu, onlar Oğuz'un Kayı boyundan gelenleri bu ülkenin gerçek efendisi sayıyor, benim gibi antik karanlıkta Latin eli değmiş bir eyaletten gelenleri parya görüyordu... Ben de onlara düşman oldum. Ne kadar zaman... Bilmem... Ama inkâr edecek değilim, yaşadığım koşullanmışlık ya da akıl körlüğü bir zaman sürmüştür eminim. Yine de olmayan aklına sonsuz köle olanları düşündükçe halime şükretmeli...


Şimdi başka türlü düşünüyorum. Kimilerinin Deli İbrahim' i sevmesi ne kadar doğalsa benim de Atatürk'ü sevmem doğaldı. ben ona tahammül edecektim o da bana... Kimileri nasıl simsiyah teniyle zenci doğuyorsa, kimileri de benim gibi çekik gözlü Çinli doğuyordu. Bunda hiç suçumuz yoktu ve öteki kadar bizim de bu dünyanın nimetlerinden yararlanmaya hakkımız vardı. Aynı vatanda, hatta aynı dünyada huzurla yaşamak istiyorsak farklılıklarımızı bir enerjiye çevirip tahammülü öğrenmemiz gerekiyordu.


Bazılarının Atatürk'ü anan sitemizde yayınlanan imzamı taşıyan 10 Kasım yazımızı gerekçe gösterip % 3 lük oranda, yani 5000 kişi de 150 kişinin aramızdan yani maviADA üyeliğinden ayrılmasını elbette yadırgadım. Yazıyı yeniden okuyup bir anlayışa bir inanca sataşan bir yanı mı var diye de baktım, ama ben göremedim. Varsa inciten düşmanca bir yanı, ayrılanlardan geri dönmemeleri şartıyla peşinen özür dilerim.


Neden geriye dönmemeleri şartıyla… diyorum, biliyor musunuz? Bu anlayış sürdükçe yani kendilerinden olmayanların penceresindeki her camı alaşağı etmeyi görev edindikçe, bütün pencerelerin camsız kalmasının kaçınılmaz olduğunu bilmeyene ne diyeceksin? Sizin Deli İbrahim'i sevmeniz nasıl doğalsa ve ben buna alışmalıysam, sizin de benim Atatürk'e geçe kalmış sevgime de alışmanız gerek diye mi? Ya da Atatürk olmasaydı... diye başlayan aklı olan herkesin anında kestirebileceği olasılık hesaplarını mı sayıp dökecektim. Hadi canım sen de… Olympos’taki iktidar sahiplerinin buyruklarıyla algı belirleyen ya da değiştiren kişi de beni dinleyecek öyle mi? Bana sempatisi zaten benzediğimizi sanmasındandı, birkaç yönlü benzemezliğimizi görünce… İyi ki bu kadar kaldı kendimi açığa vurmam, ben soğanın cücüğünü severim desem acep ne olurdu? Yok istemem, böylesi belki düşmanım değildir, o sevgime itiraz ediyordur sadece, ama dostum da değil, diye düşündüğümden, dönmelerinden bir şey hissetmeyeceğimdir.


Eğitimsiz, kaba ve çirkef, ama suret i haktan gözüken, çapına fazla gelen koltuklarda oturmaya heveslenen ve bununla böbürlenen dangalak arife böceklerine, nankör ve ikiyüzlülere, ucuz politika simsarlarına, ciğersiz ama sanala sığınıp mangalda kül bırakmayana, edebiyat çetelerine, anamalcı düzenin temsilcilerine, sanatı ya da politikayı zevzeklik, inanç, ırk, tanıdık, cinsel istismar yoluyla yapmaya çalışan adına da vatan millet adına diyenlere… unutmadan bir de hiçbir şey vermediği dergileri kendilerine hizmet etmeye mecbur reklam aracı, kendilerini Nobel almış sanatçı görene de karşıyım, hatta gündüz sarımsak yiyene, hatta Amerika’nın dünya jandarmalığına da… daha birçok kişiye ya da anlayışa karşı, acizane aklımla onayladığım sevdiğime taraf yazılar yazıyorum, yani aynen sizin gibi. Muhalif ya da taraf olma hakkımı mümkün olduğunca nezaketle kullanmaya çalışıyorum, diyelim ki yine sizin gibi. Ne var ki, ayrıldığımız yer de var; siz ne kadar rahat olsanız da ben de aksi durum var, terbiyem ortalık yerde sövmeme izin vermiyor... İma ediyorum. Ne var ki görüyorum ki hiçbiri üstüne alıp da gitmiyor, ben kovmadıkça. Ne duruyorlar ki?…


Yalnızlık üşütür insanı doğru, ama sanalda değil... Hele böylelerinin yokluğu hiç değil...


DERLER YA; İNSAN DEDİĞİN İZ BIRAKIR; VARLIĞINI YA DA YOKLUĞUNU HİSSETMEDİĞİN ne DOSTUN ne de DÜŞMANIN DEĞİLDİR...


Git be arkadaş, hiç derdim değilsin...




adresinde bulabilirsiniz.


22 Kasım 2014, 04:17, maviADA

47 görüntüleme3 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör