top of page
1/2

Yarın Sabaha Geçer

Bir duble yaşama biraz suyla buzu karıştırdım. Nasıl beyazlaştığını seyretmeyeli uzun zaman olmuş. Rakının ilk yudumunda hafiften genzim yandıysa da hiç bekletmeden ikinci yudumu aldım, tıpkı hayat gibi… Şimdi… acıtmaktan vazgeçip zevke dönüştürüyor kendini.


Bir duble rakıyla başlamıştı o gece; hayatıma bakıp iç geçirmem… Birinci dublede oldukça iyiydim. Sonrası geldi. İçtikçe devleti kurtarmak, hükümeti alaşağı etmek, yapılanların yanlışlığını konuşmak her rakı sofrasının adetiydi, ben de onlarla başladım. Sonra ayakta duramayacağımı hatta oturacak halimin bile kalmadığını anlayınca evimin önünde yaptığım ve bana şehir yaşamının eziyetini biraz olsun unutturan bahçeye çıktım. Yüzüme çarpan bahar rüzgârıydı. Kapının önündeki çimenlerin üzerine boylu boyunca uzandım. Üstüme doğru uzanan kırmızı güllerin ve bahçenin bir köşesinde salınan yaseminlerin kokusu birbirine karıştı. Bu güzellik bir an olsun mantığımın bitimine ama hasretlerimin yüzeye vurmasına neden oldu. Gökyüzünde büyük, porselen bir tabak gibi duran ay bugün kendini tüm yönüyle açmıştı insanlara. Belki de benim de ona açmam gerekiyordu kendimi; geçmişimi, umutlarımı.

Gözlerimi kapatmak istesem de bir türlü gökyüzünden vazgeçemiyordum. Karanlık olmasına, hiçbir şey göremememe rağmen bakmaya devam ettiğim yine de bir ümitle küçük bir yıldızın parıltısını ya da kaymasını beklediğim gökyüzüne. Hayatımda da böyle vazgeçemediğim bazı şeyler vardı. Ama şu an hiçbir pırıltı yoktu. Yıllar önce sönmüştü. Ben bunu ancak kırklı yaşlarımda fark etmiştim. Özellikle de rakı içtiğim zaman.


Nereden başlayacağını bilmeyen bir anlatıcı gibiyim. Beynimde dönüp duran düşünceler bir yumak olmuş çözülmeyi bekliyor ama ben ucunu bulamıyorum. Sevdalarım geliyor aklıma, sevdalar beni köyüme götürüyor. Köy, anamın kokusunda renklenirken, düşlerim babamın nargilesinden şehrin nargilesine uçuyor. Tadı gibi kokusu da yapma olan tütün midemi bulandırıyor. Yine de sigara geliyor aklıma. Malbora paketine uzanıyorum. İşte o an anımsıyorum: Samsun, Maltepe, Gelincik… sahi nerede o eski sigaralar?


Nereden nereye geldiğimi soruyorum kendime. Anlayamadığım ama gelmek için çok çaba harcadığım, şimdi de sevemediğim bir yerde olduğumu düşünmek canımı yakıyor. Çimlerin üzerinde yatmayı ne kadar özlediğimi düşünüyorum.


On beş yaşında aşkın ne kadar değerli olduğunu, böyle çimlerin üzerinde Zeliha’yı öpmek için nasıl savaştığımı düşünüyorum. İnsan dediğin basit; hayatının özeti karşı cinsin özeti… Nalan, geliyor aklıma. Aşkı nasıl da buruşuk çarşaflar ve ter kokusuna indirgediği. Sonra da benden çok daha fazla zevk aldığını gösteren tepkileri; bu zevkin mayasında bir bozukluk mu var acaba, dedirten sesler. Sabahleyin, en mahrem yerlerinde açmıştım gözlerimi. Ben de çıplaktım ama sanki ondan daha azdı çıplaklığım. Niyeyse, şairin birinin “Önce kalbinden öpeceksin kadını…” gibi bir dizesi vardı, o geldi aklıma. Oysa ben zamanında aşık olup öpemediğim dudaklar yerine bu gece ateşe düşmüş kömür gibi yanmıştım bu şuursuzca bana sunulan bedenin karşısında. Aşk mıydı? Yoksa, bir kadının ruhunu soyabilirsen… ne olurdu? Bunların hepsini unuttuğumu anladım. Aşklar mı unuttu bizi yoksa biz mi çok hafife aldık aşkları? Belki de zaman eskidi, eskiyen bedenlerle. Ruhumu ben eskitmiştim.


Sonra, beynim garip bir şekilde karıştı. Anılar sustu. Geriye baktığımda Zeliha’dan başka kimseyi sevmediğimi, kimseye aşık olmadığımı anladım. Bunları düşünürken, içimde bir ürperti… Uzun süredir yaşamadığım ve belki de beni hayvanî duygulardan arındıran bir hisle.


Aşk insana her şeyi öğretiyormuş aslında. Mesela ardından koşacak bir mücadelenin varlığını, uğruna ölünecek şeylerin seçimini ve en önemlisi vicdanın Tanrı ile senin aranda olmasının aslında çok doğal olduğunu. Belki de bu yüzden o zamanlar Tanrı yoktur, derken bile sevdiğimi, anamı, babamı Tanrı’ya emanet edip çıkıp gelmiştim şehre. Sonrasında kendime ait bir yaşadığım olmadı, çocuklarımın yaşayacağı güzel bir dünya düşüyle.


Ne çok arkadaşımı kollarımın arasında, en çoğunu demir parmaklıklar ardında yitirdiğimi unuttum. Bir de, düşüncelerinden vazgeçmenin ne kadar pirim yaptığını görüp kollarına Tanrı’yı takmış gibi, cennetten yer ayıran arkadaşlar vardı ki, onlar için söyleyecek tek bir kelimem bile olamaz. Tanrı bilir işini… Böyle bir şeyi yaşayacak olduğumu, yaşama ihtimalimin daha bundan yıllar öncesinden belli olduğunu bilmek için müneccim olmama gerek yoktu. Köy Enstitüleri kapandığında, sayfalar dolusu evrak SEKA’da yakıldığında, cami sayısı okul sayısından çok olmaya başladığında ve imamlar cemaati şaşırtan işlere başladığında aslında bugün neler olacağı net görünüyordu, kıyamet alâmetleri gibi… Aldırmadım. Sadece ben mi? Kimse aldırmadı. Bol paça pantolonları atıp gardıroptan, yerine dar paça kotlar aldım. Ezberimdeki mücadele sloganlarımı fısıldamaya döndüm önce, olmadı içimden söyledim. Sonra da önemli bir şey yapmışım gibi böbürlendim.


George Orwell’ in Hayvan Çiftliği’ndeki domuzlardan bir farkım kalmadı. ''Tüm hayvanların eşitliği ilkesi Koca Reisle birlikte toprağa gömülmüştür…''


Nereden çıktı şimdi kendini suçlamak? Sağ tarafım sol yanımla kavga ediyor durmadan. Ay gökyüzünde hiç olmadığı kadar çok parlıyor. Bazen de bu sarhoşa göz kırpıyor. Hiç işte, yine rakı sonrası hezeyanları… Oysa onca sorumluluk arasında geçmişin gelip kapıya dayanması da ne demek oluyor. Sana ne be kardeşim? Sen rakını iç, hayatını yaşa, diyebiliyor muyum?


Gözlerim kendiliğinden kapanıyor artık. İçsesim bile derin bir sessizliğe gömülmek üzere. Ruhum yerini uyku perisine çoktan bıraktı.


Belki biraz mide bulantısı ve baş ağrısı olur, ama eminim yarın sabaha düzelirim, bir şeyim kalmaz.

30 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

TEMMUZ

Comments