top of page
1/1076

Kara Kışın Karları


AYNA ‘da


kara kışın karları

*


Gülgün ÇAKO

  • Bahar çiçekler açtırsa, yaz sarsa sarmalasa da, çaresiz.

Hazan hüznü taşıyor bağrında, kış acıyı…


Hava sıcaklığı mevsim normallerinin üzerinde seyreder ya bazen , bu yıl da öyle. Güneş sanki özleneceğini biliyor da öyle ışıyor. Dünya, parktaki kömür gözlü çocuğun topacı gibi, dönmüyor sanki. İpi düzgün sarmayı kimse akıl etmiyor gibi. Oysa yılların biriktiği bedenlerde üşümeler iniyor daha bir derine.


Mevsimle… Soğudukça, açısı daralıyor yaşamın. Gözümüz kadar değil mi ki ne olsa.

Açı büyüdükçe küçülür dünya. Gidebildiğimizce…

Bir şeyleri göze almazsak, hiçbir anlam çıkmaz yaşadığımızdan. Gitmeler kalmaya yenilir bazen. Çocuğa, ipi topaca sarmayı öğretmemeliydim belki de. Eve gitmek istemiyor canı. Onca deneme olmasa ne kadar anlamsız kalırdı.

Mevsimi soyunuyor ağaçlar. Yapraklar bir bir düşerken akşamın ilk saatlerine, sanki kar yağıyor bedenime. Ah güneş, aldanmamalıydım sabah ışıklı cilvelerine. Şurada ne kaldı ki kış küsmelerine. Bulutların sessizliğine bestekar olacak kar taneleri. Ne zaman düşseler toprağa, düşerler aklıma da. O anlarda yaşamımda çıktığım ilk uzun yolculuğu anımsarım. Kışın bastırmasıyla artan tehlikeye aldırmadan binmiştim otobüse.


Çocukluktan kurtulmaya çalıştığım ilk gençliğin arifesinde olduğum o yıl, yarıyıl tatili öncesi bir mektup almıştım. Uzaklardan…Karlı bir diyardan.

Kar, en sevdiğinden gelen mektup gibidir bizim buralarda. Anaya oğuldan, cana canandan... Özlemi ne kadar dindirir, bilinmez. Her yıl acemi notlar gibi yağar, öyle ince. Birkaç yılda bir satır satır döşer; dağı, bayırı, ovayı… Uzaktan gülümser denize.

Çifte mutluluktu benimki. Çünkü kar ve dünyayı küçültme yolculuğu gerçek bir mektupla başlamıştı. Kayseri’de kaygısız almıştım soluğu. Kardan bir kitap gibi çıkmıştı karşıma şehir. Her yer kar, her yer beyaz. Ama ne kadar… Gözlerime sığdığınca…


Kiminle tanıştırılsam, yazın konuk ağırlamanın daha iyi olacağını söylüyordu. Erkilet’e bağa gidermişiz o zaman. Kapuzbaşı Şelaleleri, Hacer Ormanı falan hak götüre. Sultansazlığı’nda kelaynakları görmesi cabası olsa ne… Önce merkezden başlamalı deyip, Gevher Nesibe’ye götürüyorlar, Döner Kümbet’e... Hikaye… Ben lojman şartlarında sayıca fazla yaşıtlarımın arasında kardan bir masal alemindeydim.

Erciyes’in eteklerinden süzülmüş gibiydi su ve doldurduğu çukurda kalın bir tabaka halinde buz tutmuştu. Karlara yatmaktan, buzda kaymaktan mutluluğun doruklarına oturmuş kızlı erkekli birer kar kedisiydik hepimiz. Ne mi anımsıyorum en çok? Güneşin çıktığını ve buzların erimeye başlamasıyla birlikte yok olan dorukları. Çok sevdiğim güneş ne sevimsiz gelmişti. Birkaç gün daha görünmesin isterdim, birkaç gün daha buzlar çözülmesin…


Buzların çözülmesinin büyükleri başka şekilde etkileyebileceğini öğrenecektim çok sonra. Cevat Fehmi Başkut’un “Buzlar Çözülmeden” adlı eserinden. Filme de çevrilmişti, izlemesi ayrı keyif...

Yolsuzluğun, sömürünün, yoksulluğun ve yoksunluğun egemen olduğu, tüm yollar kapandığından kimsenin ulaşamadığı bir kasaba geçmezdi aklımın ucundan. Kaymakamıyla, katibiyle, meczubuyla, fahişesiyle, ağaları, hacıları, karaborsacıları ile kara komedi içinde bir kasaba girmemişti yaşantıma o zaman daha. Süren bozuk düzenin, değişmez denilenin değişebileceği, bunun sanıldığı kadar zor olmadığı anlaşılır mıydı buzlar olmasa? Ama kavak yelleri kışın bile esebiliyordu bir zamanlar…

Çocuklukta yağan karlar gibi…


Geçen yıl tam da bu meydana kocaman bir kardan adam yapmıştı çocuklar. Mutfaktan havuç…

Kar öyle bembeyaz yağdığında çocuk aklının “kara kışı” anlaması mümkün mü? Değil tabii… Benimki de o hesap.

Aklımda kış için yapılacak hazırlığın uzayıp giden listesi. Nasıl çıkılacaksa işin içinden bu ekonomik gidişle… İyimser günümdeyim. Şanslıyım diyorum kendime. Evsizleri, aşsızları, işsizleri düşününce…


İyi ki hırkamı yanıma almışım. Can simidi gibi yetişti imdadıma. Hava da yağacak gibi.

Ama henüz temiz. İçime çekiyorum bir güzel an’ı. Mutlulukta kısa, üzüntüde uzun gelen zamanı. N.H Kleinbaum’un kaleminde canlanan Bay Keating, fısıldamış gibi kulağıma. “Carpe Diem”. An’ı yaşa. Yaşam sana bir armağansa… An olmadan yarın olabilir mi?

An’ı, yaşamak için anlamalısın ve anlamlandırmalısın.

Eve gelmişim de haberi yok ayaklarımın. Yemek sonrası kardan kıştan söz edilince ısrarla uyumadan önce “Kibritçi Kız” masalını anlatmamı istiyor kızım. Çok seviyor bu masalı. Sonunu değiştiremez miyiz, diye soruyor üzgün dudaklarıyla. Kibritler bitmesin istiyor düşler gerçek olasıya. Ah be çocuk! Umut bu, Pandora’nın kutusunda öylece duracak değil ya bazen bir kibritin ucunda.


Oğlumla günümüzü anlatıyoruz birbirimize. Kardeşinin kibritler bitmesin, dileğini anlatınca o da heyecanla derste bir masalla ilgili öğrendikleri gerçeği aktarıyor. “Ağustos Böceği ile Karınca hikayesini anlatmakla çocuklara kötülük yapmışlar.” diyor. Şaşırıyorum. Öyle ya, bu fablın büyüsüyle büyütüldük biz. Hep karınca kadar çalışkan ve azimli olmaya güdüldük. Ne tembeldi ağustos böceği ve de umarsız…


Diyor ki delikanlım, sanata sanatçıya yapılmış en büyük hakaretmiş onu kötülemek. Hep çalışmakla, biriktirmekle ömür mü tüketilirmiş. Sanatmış yaşamı anlamlı kılan.

National Geographica’dan öğrendiğime göre bir ağustos böceği doğmadan önce toprağın altındaki bir larvada ortalama olarak 12 yıl bekliyormuş. Evet, tam 12 yıl. 12 yıllık beklemeden sonra dünyaya geldiğinde bir ay yaşıyormuş yalnızca. Yani karıncanın yardımına gereksinim duyması olanaksız.” diyor. La Fonten’i asıveriyor saz tellerinin en ucuna.

Ben, gençlerin bilgiye kolay ulaşabildiklerini, düşünce üretme şanslarının yüksek olduğunu düşünürken, o, asıl konuya geliyor. Elektronik gitarı için vah pedalına gereksinimi varmış. “Vah vah!” diyorum kış listemizi anımsatarak. Gülüyoruz birlikte.


Kış gelmeden, üstelik gecikmişken kar kaplıyor sanki her yanı. Okunmuş kitaplardan birine elim gidiyor. Orhan Pamuk’un “Kar” romanı. Kahramanı “Ka” yeri Kars, en karlısından ülkemin. Konu da güncele uygun. Bir kez daha okumalı, diyorum kendime. Severim tekrar okumaları.

Şöyle bir karıştırdığımda altını çizdiğim sayfa göze geliyor. (syf :113 )

“Kar onda hayatın güzelliği ve kısalığı duygusunu uyandırıyor, bütün düşmanlıklara rağmen aslında insanların birbirine benzediğini, âlemin ve zamanın geniş, insanın dünyasının dar olduğunu hissettiriyordu. Bu yüzden kar yağınca insanlar birbirlerine sokuluyorlardı. Kar sanki düşmanlıkların, hırsların, öfkelerin üstüne yağarak onları birbirine yaklaştırıyordu.”

Ka için bir de not düşmüşüm, hem de ilk sayfaya.

“Güzel ve akıllı bir kıza sarılıp şiir yazabilmeyi hayatta en büyük mutluluk olarak görmektedir.”

Şairane bir bakış.

Kocaman adamların yaptığı kardan adamlar görmüştüm bir keresinde. Çok olunca şaşırtıyorlardı. Yalnızlıkları kanatlanmış, sanki eyleme gidecek gibi sıralanmışlar…

Kuş bakışı var da kış bakışı yok mu sanki? Üşümelere gelemem unutmadan söyleyeyim.

O yüzdendir belki eskiden beri kar yağdığında dünyanın yıkandığını, temizlendiğini düşünmelerim. Ve kar tanelerinin kanatlarında gözlerimin dalması uzaklara.

Gözümüzde büyüttüklerimiz küçülüverir her adımda oysa…

*

02.03.2021


32 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


1/2