Kadın Denilen Gölge


Kâhta’ya geldiğimiz ilk günlerde nüfus sayımında, okuluma yakın bir mahallede görevliyim.


Evler tek katlı, sokak kapısından girince büyük bir avlu ve etrafında sıra, sıra odalar. Evin babası otuz yaşlarında, sürekli fındık atıştıran bir bey!

Odaların kapısı tek, tek açılıyor yerlerde sıra, sıra dizilmiş yataklar, yıldız gibi parlayan merakla bakan gözler ve yanlarında başında yemeni, allı morlu fistanların içinde, tazecik fidanlar ama gözlerinde ürkek bakışlar, çaresizliklerini hissede bildiğin anneler.

Bir nikâhlı anne, bütün çocuklar bu anneye kayıtlı çoğunluk kız tam otuz iki çocuk.

Kız çocuğu oldukça kuma gelmiş, dört kuma, bir anne.


Erkek egemenliği ve kadını yok sayma, eşinin üzerine yeniden, yeniden eşler getirme, kadından bunu kabullenmesini isteme, sesini çıkartmaması için elinden geleni yapmak ve kadın susturulur, kelimeler, kelimeler, kelimeler değildir önemli olan; bir o kadarda suskunluktur. Suskunluğun sahip olduğu kelimeler, dilin sahip olduğu kelimelerden daha çoktur. Gövdesiz ruhlar gibidirler göçebe yaşarlar içimizle dilimiz arasındaki boşlukta. Biz sızladıkça o boşluk çınlar durur.

Yalnız bu olay çok basit bir şey değil ve toplumlarda bu kabulleniş ne yazık ki var.

Cahilliğin erkek çocuğu sevdasıyla yaptığı eylemdir. Aslında sorun erkektedir ama asla kabullenilmez, kadına kötü davranılır, suçlu o görülür.

Ülkemizde devlet bir nikâha izni veriyor, ne yazık ki dinimizde çok eşlilik serbest, ama hukukta hakları yoktur.

“1926 da çıkarılan medeni kanun çok kadınlılık konusunda düzenlemeyi yapmıştır. Çok kadınlık yasaklanarak, miras hakkı resmi nikâhlı tek eşe verilmiştir.

1990 yıllarından itibaren artış görülmüştür. 2011de TBMM Kadın Erkek Fırsat Eşitliği komisyonunun hazırladığı rapor 187 bin çok kadınlı geleneksel evlilik tespit etmiştir, ancak gerçek başka bir tahmine göre 40 bin dolayında olduğu ifade edilmektedir”.(*)

Ve bu kuma olayı sadece Güneydoğunun kanayan yarası değil tabi ki. Ülkemin her yöresinde sıkça rastlanmaktadır.


Kâhta halkı bizi, biz de onları çok sevdik, sımsıcak dostluklar edindik.


Çocukluğumdan kalma bir tutkum vardı, İzmir'de yaşamak gibi, bunu gerçekleştirmek istiyordum.

Zorunlu görev yılımızı tamamladığımızda tayin istiyoruz, ama her yıl sınıf öğretmenliğine kapalı oluyor.

Nihayet yıllar sonra tayinimiz çıktı nereye mi? Kayseri’nin Yahyalı İlçesi, Derebağ Kasabasına. Neden burası?

Çünkü beni benden daha çok düşünen, amirlerimiz memleketime yakın olduğu için oraya karar vermişler. İzmir yerine, Niğde ya da çevre illeri yazmayı düşünemem, onlar kadar düşünme yetim yok ya!


Çaresiz yerimizi görmeye gittik. Müdür bizi evine götürdü eşiyle tanıştırdı, kendisi okula gitti.

O zamanlar eşim ve ben de sigara içiyoruz, izin istedik.

"Burada erkekler bile sokakta içemezler, bayanlar kesin hiçbir yerde içemez," demez mi? Ben şoklardayım, "kiralık ev var mı diyecek," oldum?


Ağustos sıcağı buram buram terliyoruz. Bayan dışarı çıktı, elinde siyah uzun bir çorap ve bir yemeniyle geldi:

"Bunları giyinip başınızı da kapatmanız gerekiyor ya değilse ev vermezler," dedi.

Bu da ikinci şok. Ben şiddetle karşı çıktım tabi ki.

"Burada ki öğretmenlerin çoğu Batıdan geldiler ama başları kapalı, asla sigara içemezler," dedi.

Müdür bey bizi bir eve götürdü, ahırdan bozma hangar gibi, mutfak, oda, lavabo yok badana yapar oturursunuz, eğer buranın sahibini ikna edebilirsek, diye anlatıyordu.


Şener Şen'in bir Türk filminde koşarak kaçması var ya, onun gibi uzaklaştım oradan.


Şu an bile içimde tarifi imkansız öfke duyuyorum. Çağdaş eğitimcilere yapılan davranış içimi acıtıyor. Yetkili müdür yerine ev hanımı eşi tarafından konan kurallar.


Kâhta’ya döndük. Olağan üstü bölge olduğu için, tayini durdurma hakkımız vardı durdurduk.

Kâhta’da kılık, kıyafet ve davranışlarımızla ilgili hiçbir tepki almamıştım, her zaman saygı ve değer gördük siz öğretmensiniz, yönetmeliğinize göre, bizde gelenek, göreneklerimize göre giyinir ve davranırız demişlerdir. On bir yıl kaldık.

Büyük oğlum Anadolu lisesini kazandı, okul Adıyaman’da günlük gidip gelmesi gerekiyor, kıyamıyoruz.

Okula yakın bir ev tutuyoruz, caminin yanında ve imamla komşuyuz, kurban bayramı sabahı eşim bayram namazına camiye gidiyor, imam namaz sonrasında hutbesinde, kadına kurban kesilmesi vacip değil diyor. Eşim anında itiraz ediyor. Kadın, eşi, yetişkin çocukları bizzat mükellef olmakla birlikte kocası ya da babası bunlar adına – hibe yoluyla kurban kesebilir demiş. İmam bize selamı sabahı kesti.

Neden mi? İmamın sözünün üstüne söz söylendi, yanlışta olsa susacaktık, yine kadını değersizleştirmek, yok saymak ve bu konuda halkın kafasını karıştırmak...


Hani kadın kutlu yaratıktı, hani cennet ayaklarının altındaydı?

Boşverin onları, bıraksanız da ayağınızın altından başını çıkarıp bir gün yüzü görse, yetecek.


Adıyaman Kâhta arasında sık sık çevirmeler ve terör tehlikesi bizi tekrar tayin istemeye zorladı. İzmir’in olma ihtimali bile olmadığı için başka seçenekleri değerlendirdik, Kocaeli’ni istedik.

Uzun yıllar köylerde ve olağan üstü bölgede çalıştığımız için puanımıza çok güveniyorduk, hiçbir etkisinin olmadığını yaşatarak öğrettiler.

Her zaman karşı olduğum ama yapmak zorunda bırakıldığım yolla Karamürsel’e tayinimiz yaptırdık.

Kamyon tutuldu eşyalar yüklendi, oldukça büyük bir kamyonmuş arkasında boş bir alan kaldı. Adapazarı’na tayini çıkan bir arkadaşımız eşyalarını koymak istedi kıramadık nereden bilelim kömür dolduracağını, bizim eşyaların halini sizler tahmin edin.

İlçeye gelince öğretmen evinde kalmak istedik, bu evlere her ay katkıda bulunduk, orada öncelik bizim hakkımız olmalı, bir hayal kırıklığı daha yaşadık.

Adı Öğretmen Evi olan, zorunlu aidat ödediğimiz, ama kalma hakkına bizden başka her kurumun müdürlerinin hakları varmış.

Üç gün ev aradık, Güneydoğu'dan geldiğimizi ve eşimin doğulu olduğunu öğrenen ev sahipleri evlerini kiralamamızı istemediler.

Ülkenin doğusu batısı olur mu?

Doğu batı ayrımı, kültürel zıtlıklar biz şimdilerde kutuplaşma diyoruz ya en büyük belamız Doğu-Batı çatışmasıdır. Türk ruhunun en büyük işkencesidir.


Peyami Safa, bu kutuplaşmayı ilk keşfedip yazan yazardır. Bu işkenceyi, semtlerle anlatır üstat.

Onun gözünde;

Fatih ud, Beyoğlu kemandır.

Fatih saz peşrevi, Beyoğlu cazdır.

Fatih ahşap, Beyoğlu taştır.


(*) Tuba Demirci Yılmaz İstanbul Kemerburgaz Üniversitesi Öğretim üyesi

46 görüntüleme0 yorum
1s0l.gif

ŞAKASIZ;

artık

KIŞ!..

mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

861536d39876bb9d5a5ca0fa97dddfb8.gif

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA