top of page
1/2

Küreselleşme




Ulusal Kimlik ve Bellek Olan Edebiyat Bunalımda mı?

Yoksa bu beklenen, olması gereken bir doğuş sancısı mı?

*


Elimizde mavi bilye gibi olan dünya, “bilginin, paranın ve arkasındaki silahlı gücün” tahakkümü altındadır. Küresel güç: para bilgi, silah, kendi doğrularına göre dünyaya yeni bir biçim vermek istiyor. Gerekçeleri de geri kalmış ülkeleri demokrasi ve özgürlüğe kavuşturmak, nükleer silah yapımlarını önlemek, o ülkeleri yaşanılır hale getirmek. Görünen o ki, küresel gücün yöneliminin, “su, petrol, maden ve tarım” havzalarına dönük olduğunu görüyoruz. “ilkçağ Fenike koloni devletçiklerini oluşturmaya çalışıyorlar. “Carrefoursa, Adese, Migros, Metro,” gibi büyük koloniler de kurulmuş durumda. Büyük balıklar küçük balıkları yutar misali, küçük esnaf kepenkleri teker teker indiriyor.


Küresel güç, ikinci dünya denen, üretemeyen, anlamayan, yaşamaları dünyaya yük olan kalabalıkları da “atmosferi zehirleyen, suları tüketen, dünyayı kirletenler” olarak görüyor. Ülkemizde de bunları işleyen romanlar da yazıldı aslında. Küresel gücün “Dinler Arası Diyalog” adı altında “Musevi ve İsevi” işbirliğinin ipuçları da var. “Muhammed” dininin de dışarıda bırakımı da söz konusu sanki. Muhammediler, “küresel gücün ortaya attığı, “türbanla” oyalanıyorlar. Dünya analizlerinde kullandığı bilgi formları ortaçağdan kalma. Bu bilgi formlarıyla dünyayı anlamaları, algılamaları ve dönüştürmeleri zor.


Ulusal devletlerin ve kimliklerin oluşmasında temel belirleyici güç: “Burjuvazi”. Burjuvazi, kendi kültürel kimliğini oluşturarak, ulus devlette karar kılmıştı. Şu anda ülkemizdeki ticaret ve sanayi burjuvazisi çıkarlarını, küresel güçle işbirliğinde görüyor. Ulusal varlığın temel ögelerinin zayıflamasından rahatsız olmuyor. Aksine ulusal devleti kendi geleceği doğrultusunda dönüştürmek istiyor. Bu bağlamda ulusal kimliğin sınıfsal temeli ortadan kalkınca, bu kimliğin yeni sahipleri, “küçük burjuvazi” olarak tanımlanan, memur, esnaf ve küçük işletmeler oluyor.


“Ulusal kimlik” bağlamında kalan bu güçler, “kuramsal” ve “örgütsel” anlamda henüz caydırıcı bir güç değil. Ulusal varlığın temel ögeleri “dil, vatan, ülkü, tarih, ortak çıkar ve gelecek birliği”’dir. Küresel sermaye, bunları ayak bağı olarak görüyor. Bu gücü, çözmek, dağıtmak ve yok etmek istiyor. Özel üniversitelerin bir tanesi dışında hepsi yabancı dille eğitim yapıyor. Vatan denilen ülkenin toprakları, parsellenerek satılıyor. Tarım üretimine kota konarak, tohumun gen yapısına müdahale edilerek, “toplumları açlıkla terbiye etme gibi bir stratejinin de uygulamaya konduğunu görüyoruz. Ülkemizdeki tarımla ilgili kuruluşlar, üretemeyen, kendini geliştiremeyen “kit” konumuna düşmüş durumda. Turizm bölgeleri artık Türk halkının ekonomik ve kültür olarak girebileceği yerler değil. Gelecek birliği olan ülkü birliği, giderek zayıflıyor, insanlar gelecekleri için “yeni ülküler” olarak tanımlanan “tarikatlara” ve “etnik gruplara” sığınmak durumunda kalıyor. Bu olup bitenlere karşı “Dip dalga sürecinin” başlamış olduğunu da söyleyebiliriz. Bu dip dalganın gerçekten bir güç olabilmesi için, kendi düşünsel formatlarını oluşturarak, önce merkezde, çevresinde ve uluslararası alanda örgütlenerek bir direnç cephesini oluşturması kaçınılmaz görünüyor. Bu sürecin başlatılması, doğum sancısı değil, doğum öncesi çalışmaları olarak tanımlanabilir. Önce dünya hakkında geçerli ve güvenilir verilere sahip olmak gerekiyor. Elde edilen bu verileri analiz edilerek vardama ve yordama işlemlerine tabi tutularak bu çalışmalardan sonra “Kuram” oluşturulabilir.

Tabi ki toplumun aynası olan edebiyat bu kaostan payını alıyor.


Büyük hevese karşın "BATI"lılık bilinçle algılanabildi mi? Bugün AB eşiğinde o bilinç ne düzeyde? Bunun kültür sanata yansımasını nasıl değerlendiriyorsunuz?


Evrensel kültür anlamında “batı” deneyi, gözlemi ve düşünceyi geliştirdi. Her gemi bir diğerine bakarak yol alır. Yunan’ın düşünürleri, Mısırın doktora öğrencileri idi(Sokrat, Eflatun, Heredot). İbni Sina’nin ifadesiyle “Bilim ve sanat huzur bulmadığı yerden göç eder.” Doğudan batıya göç eden bilim ve sanat, Batıdan da göç etmek üzere. Batının artık dünya çapında entelektüelleri, büyük vicdanları yok. Bu vicdan hepimiz için aydınlık ve ısıdır. Haksızlıklar üzerine oturarak, entelektüel kültür kurulamıyor. Entelektüel, korkusuz olmak zorunda. “İki yüzlü, yalancı, kaypak” ve “kurnaz” insandan entelektüel olmaz.


Batılılaşma, dönüşmek, değişmek, başka birisi olmaksa, sosyolojik anlamda bu bir bunalımdır. Bu dönüşümde ne kendiniz olabiliyorsunuz, ne de öteki. Aklı karışık, iki dinli, sentezini oluşturamamış bir kafa. Batı ile ilişkileri belki de Fatih Sultan Mehmet’le başlatmak gerekiyor. Sorun, batılılaşma sorunu değil, “Göç eden bilim ve sanatın huzur bulacağı, ortamı yaratmaktır. Türkiye, genel anlamda “Doğu” bu sancıyı yaşıyor. Yoldan düşen gibi herkes ona yol gösteriyor. Oysaki olması gereken, çağdaş bir çizgi yakalamaktır. Bu da yüksek düzeyli bir akıl senteziyle mümkündür. Doğuyu, batıyı, güneyi, kuzeyi sentezleyerek “yeni bir çizgiyi” yakalamak gerekiyor. Bu yeni çizgi, var olan düşünceleri, inançları sorgulayarak, insanlık için bir çıkış yolu önermeli, dünyada daha mutlu nasıl yaşanacağını müjdelemeli. Bunu, önce gezegenlere sonra, diğer sistemlere göç olarak da ütopyasını oluşturmalı.


AB, yeni kriterlerle, ABD, Ortadoğu’da İsrail’in yanında üçüncü bir güç olarak varım diyor. Küresel gücün Irak işgalinde, Avrupa’nın derin vicdanın sesini henüz duymadık. Avrupa enteliajansyası, haksızlıklara karşı sessiz. “Sükût ikrardan gelir” misali. Sessizlik: yani suçun kabulü. Bu suçlu kime ne öğretebilir? Yağmalanan ülkeler, yıkılan mabetler, kesilen, içi boşaltılan ağaçlar, pazarlarda satılan köleler, insan öldürmek için yapılan tanklar, toplar ve nükleer silahlar …. Batının bu yanını görmezden gelemeyiz. Türkiye’de AB tartışmaları kayıkçı kavgalarına dönük olarak yürütülüyor. İkna edici, akli sentezine güvenilir, kabul görmüş ışıkları, kutup yıldızı yok. Ortalıkta yanıp sönen “kedi gözleri” var. Konuşanlar, mabedin kapısında karanlığı bekleyenler. Mabedin, verdiği ziyafete göre kılıç çalan şövalyeler. AB’ye ve tabi küresel güce hayır diyebilme, yukarıda açıklandığı gibi yeni bir insanlık, yeni bir yaşam(ekodenge) projesiyle olabilir. Doğu denen “derin bilinç”, entelektüel gücünü kullanarak bunu kanatlandırabilir mi? Bence sorun burada yatıyor. “Ezberci” ve “kopyacı” düşünsel bir biçimleniş, dünyayı anlayamaz ve dönüştüremez.


Edebiyatımızda taklitçilik ve ulusal kimlikte ürünler oluşturulmayışı ya da bundan kaçınılması konusunda neler söyleyebilirsiniz?


Taklitçilik, yeni ve özgün düşünce oluşturamamaktır. Tanzimatçılar, batıdan aldıkları roman, şiir anlayışını bazen aynen, bazen adapte ederek topluma sundular. Sentez, iki şeyin bileşiminden, üçüncü bir düşünceyi, ürünü elde etme sürecidir. Bugün de bu yeni sentez yapılamadığı için, eski Tevratik metinler örtük bir şekilde roman nosyonunda piyasaya sunulmaktadır. Edebiyat ve sanatta yeni bir ses, yeni bir çığır açabilmek için, sağlam bilgilere gerek var. Üzerinde oturulan coğrafyanın bilgisi, o toplumun bilinçaltı, toplumun tarihini ve ürettiği kültürü solumak gerekiyor. Elbette bu yetmez, dünyanın soluk alıp verişinden, insanlığın bilinçaltından haberdar olmak gerekiyor. Edebiyat ulusal ve evrensel boyutlu yaratım alanıdır. Ulusun temel bir sorunu olarak “silahlanma, evlilik, eğitim, cinsellik, mülk edinme, işçi, üniversite” ele alınarak evrensel sonuçlara ulaşılabilir. Bunları yaparak kendi yaratımınızı gerçekleştirmeniz gerekiyor. Bu anlamda edebiyat yapılmıyor mu bu ülkede? Sanmıyorum… Ancak edebiyat yapılıyor. Her gün dolanıma yeni yeni yazarlar çıkıyor. Elbette bunların ne söyledikleri, neyi çiğnedikleri, bunların ışık gücünün değerlendirilmesi gerekiyor. Burada da edebiyat/sanat bilgeleri olarak, dünya kültürünü bilen, dil bilen, dilini bilen sanat eleştirmenlerine de gerek var. Bizde yeni bir yazara, o belli gazetelerin eklerinde ve köşelerinde “sen, ben bizim oğlan/kız” methiyeler dizilmektedir. Siz o kitabı okumalı mısınız, okumamalı mısınız? Hepsi iyidir dediğine göre, her halde okumamalısınız. Eleştiri de bir kültürel alt yapıyı, büyük bir birikimi ve yaratıcılığı gerektiriyor. Yoksa dersine çalışmayanlar olarak bizler, bir kabilenin malını pazarlayan, “papyonlu” edebiyat baronunun ağzına bakmak durumunda kalıyoruz.


Anadilde yaşanan bozulma ve edebiyata yansıması.


Edebiyat ve sanatta duraklama bana göre yok. Edebiyat sanat dergilerini izleyemiyoruz. Onlar edebiyat sanatın küçük atölyeleri. Bazısı üç, bazısı beş, bazısı bir yıl dayanıyor. Bir kanat çırpışları var. Bu dergilerin de “altın, inci arar gibi” incelenmesi gerekir. Burada incilerin gün ışığına çıkarılması, edebiyat dünyası ustalarının bir işi. Bu anlamda habire yeni şairler, habire yeni yazarlar türüyor. Yazma tutkusunun oluşması elbette olumlu bir eylem. Bu yeni yazarlar, okumaya fazla zaman bulamayanlar aceleci ve sabırsızlar. Meydan da oldukça boş. Pazarlamaya dönük bu “edebiyat” tezgahı, “bazılarını” uçuruyor. İşte burada da, Edebiyat ve sanatta değerleri “bilge kurulu”na ihtiyaç var.


Gülelim mi ağlayalım mı bilmiyorum!... Bu yazma eylemine son günlerde okuma yazması olmayanlar da katıldı. Benim “üslubum” Nazım Hikmet’ten farklı yani!... diyor. Bu yazarlar kervanına, şarkıcılar, güzellik kraliçeleri ve mankenler de katıldı. Evet bu anlamda olaylara bakılırsa, edebiyat ve sanatta nitelik sorunu, dahası bir değer yitimini yaşadığımızı söyleyebiliriz. Edebiyatta, sanatta düşüşün bir nedeni de “yazarın” okurunu kaybetmesidir. Okursuz bir yazar, yazsa ne yazar, yazmasa ne yazar? Yazarlığın, sanat ürününün tükenişinde, magazinleşme, değersizlerin yüceltilmesi gibi “paradoksal” ve “erozyonik” bir durum söz konusudur.


Okur, okurluğunu yitirerek, beyin işlem gücünü “bilgi” düzeyinde sabitleyerek, tvde “ana sınıfı düzeyinde, eski bir binada geçen kuzey Mezopotamya dizileri ve meddahlarıyla esir edilmiş durumda. Hani bir ara çok tartışılan ne kadar futbol varsa o kadar, roman var sözü, geçerliliğini yitirmiş. Çünkü futbolda dünya üçüncülüğü, Avrupa kupası var. Ancak bir Nobel alanımız yok.(Nobel ölçü mü? Nobel’in ölçtüklerini ölçebildik mi?) Sanat, edebiyat elbette bir çile, uzun bir yolculuk, pişme ve arınma işidir. Bu çilenin içinde yüz yılların birikiminin bir imbikten geçirilmesi, ulaşılan zihinsel bileşimin yeni bir “şiir, roman, öykü, deneme” gibi ürünlerle ortaya konma sürecidir.


Orhan Kemal, Kemal Tahir, Nazım Hikmet... örneği devler yaratan edebiyatımızda bir "soylu ruh" kısırlığı oluştuğu savlanabilir mi?


İnsan ve insanlık var olduğu sürece, “edep” de olacak. Edep olunca da elbette edebiyat da var olacak. Edebiyat, dile dayalı bir çalışma alanı. Dile yeni anlatım olanakları, yeni ufuklar açılınca, edebiyatımız da devlerini yetiştirmeye devam edecektir. Kemal Tahir, Osmanlıyı anlamaya çalışan, bir öğrenciydi. Öğrendikleri, romanlarındaki kurgu, ütopyası, analizlerinin geçerliliği, o neye karşıydı, neyi öne sürdüğü… bugün tartışılabilir. Kemal Tahir bize neyi müjdeliyordu? Yaptığı sentez neydi? Bunlar üzerinde Türk düşünce adamları yeterince çalışabildi mi? O Araştırmalarını kendi elde ettiği verilere uygun olarak kurgulayarak romanlaştırıyordu. Ona ciddi çalışmalar yapmadan “Ebu Cehil” demek çok cesur bir davranış. Nazım, Türk Edebiyatının haşarı bir çocuğu. Bu haşarı çocuk, çok ağır bir şekilde cezalandırıldı. Suçuyla verilen cezanın dengesizliği, “kültürel coğrafyanın” ciddi bir fotoğrafı. Bu fotoğraf günümüzde ne anlam ifade ediyor? On beş yıl hapislik, on yıl uğruna hapse düştüğü ülkesinden kaçış… sürgün ve sürgünde ölüm. Nazım hala sömürülen bir şair. Ne yazık ki Türk aydınının üniversitesi hapishaneler. Aydın, hapishanede ışıklanıyorsa, dışarısı karanlık, demektir. Orhan Kemal de Tahir ve Nazım gibi hapishanelerde yetişti. O da bildiği dünyayı yazdı. İşçileri, göçmen mahallelerini, sanayileşmeyle işçi, işveren ilişkilerini kaleme aldı. Yaşayan bir dünyayı laboratuar olarak kullandı.


Edebiyatçı bir yandan tarihle, bir yandan bilimle, bir yandan felsefeyle, bir yandan psikolojiyle beslenmek durumunda. Anadolu’yu bilmeyen, “Erzurum dağlarında kar ile boran” türküsünü anlayamayan, “mührü sökülmemiş tarihimize yolculuk yapmayan”, sanayi, sanayi işçisini, köylüyü, secdeye kapanan Müslüman’ı, gecekonduyu, çingenesini, mafyasını, hırsızını ve orospusunu tanımayan kuşak, elbette “yeni” ve “büyük romanlar” yazamaz. Edebiyat çok ince bir işçilik ve büyük bir akıl sentezi ve büyük müzikaldir. Birçok bilim alanlarından beslenerek ortaya ürün koymak isteyen bir edebiyatçının elbette çok çalışması gerekiyor. “Soylu ruh”, mavi bir at olarak Tanrı dağlarında, Alplerde, büyük denizlerin balinalarında, Anadolu’nun dağlarında, denizin dalgalarında, yanık türkülerde, vızıldayan arının kanatlarında, bir imamın çağrı ritminde, yağmurun damlalarında, bir kadının umutla açılıp kapanan gözlerinde, bir çocuğun gülüşünde, güneşin parıldamasında, yıldızların yanıp sönen ışıklarında dolaşıyor. Bunu okuyacak, bununla bütünleşecek sevgilisini bekliyor. 

*

1 Ocak 2006 maviADA DERGİSİ 6.SAYI

49 görüntüleme2 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

GURBET

2 comentarios


Nurten B. AKSOY
Nurten B. AKSOY
18 ene 2021

2006 yılında, yani 15 yıl önce yazılan bu yazıyı okuyunca toplumun, dil ve edebiyatın bugün geldiği acıklı hali çok daha iyi görüyor ve anlıyorum. Küreselleşmeyle başlayan yozlaşma ne yazık ki pek çok toplumu olduğu gibi bizim toplumumuzu da etkisi altına aldı. Küresel güç; para, bilgi, silah ve kendi doğrularına göre dünyaya yeni bir biçim veriyor hanidir. Artık insanlar kendi dillerini, kendi bilgilerini, kendi dünyalarını kafalarına göre kendileri yaratıyor. Artık herkes her şeyi "çok iyi" biliyor.


Bir Edebiyatçı gözüyle baktığımda, günümüzde özellikle yazarın da yakındığı gibi; " habire yeni şairler, habire yeni yazarlar türüyor. Yazma tutkusunun oluşması elbette olumlu bir eylem. Bu yeni yazarlar, okumaya fazla zaman bulamayanlar aceleci ve sabırsızlar. Meydan da oldukça boş. Pazarlamaya dönük bu “edebiyat” tezgahı, “bazılarını”…

Me gusta