top of page
1/1075

DİRENİŞİN OZANI PİR SULTAN ABDAL



Kişiliğimin, fikri yanımın oluşumunda bazı şahsiyetlerin apayrı bir yeri vardır. Ortaokul ikinci sınıfta kompozisyon dersinde yazmış olduğum bir mektupta Türkçe Öğretmenim Tevfik Tortamış’ın, yine ortaokul birinci sınıfta Türkçe öğretmenim Reyhan Özkızılcık’ın, kitap okumanın başarının anahtarı olacağına inandırmaları ve de tarihsel kişiliklerin ben de bıraktığı izler.


Kimler mi, şaşıracaksınız, mesela George Dimitrov’un Laizbig Duruşmasındaki savunması, yârin yanağından gayrı her şeyin ortak olduğunu söyleyen Şeyhim Bedrettin, Emil Zola’nın Dreyfus’u savunan mektubu, Enel Hak diyen Hallac- ı Mansur’un dara çekilmesi, Nesimi’nin düşüncelerinden ötürü derisinin yüzülmesi, Denizlerin inançları uğruna gözünü kırpmadan darağacına gitmeleri, “sizde şah diyenleri öldürürlerse ben de bu yayladan Şah’a giderim,” diyen Pir Sultan’ı… ve yüce Atatürk’ün idam fermanı boynunda Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı başlatmak için Anadolu’ya geçerek, işgal kuvvetlerine tarihi bir şamar indirmesi…


İnancım odur ki insanın fikri donanımı, insan olmanın icaplarındandır diye düşünmüşümdür hep. O nedenle okumaya, özel bir önem verdim. Dünyaya geldiğim köyde, kitaplara ulaşmak çok zor, nerdeyse imkansızdı. Elime ne geçtiyse okudum. Sınıf başkanı olma yarışına katılmadım, kitaplık kolunu düşledim. Öğretmenlerimin gözde öğrencilerinden olmak için özel bir gayret içine girmedim. Çok sevdiğim ilkokul dördüncü sınıf öğretmenim Ali Sami Doğrukul’un piyeste verdiği, rolü, sevmediğim ve de yalakalık yapmayı beceremediğim için reddettim. Bir köy çocuğu için piyeste oynamanın ne kadar kıymetli olduğunu sözlerle anlatamam, köy coğrafyasında yaşayanlar bilir ancak.

Dedim ya fikri yanımın oluşumunda sınıfsal çelişki başat bir yere sahiptir, o nedenle -genellikle - eşitliği savunan, eşitlikten yana olan yapıtları okumaya çalıştım. Sonra, teslimiyeti reddeden Pir Sultan’ın mücadeleci yanı hakikaten çok kıymetlidir. Onun deyişlerini dinlemek, ibadet yapmak gibidir. Her deyişinde sevgi ile birlikte inandığı dava için mücadele vardır, direnmek vardır. Bir de tekrar dünyaya geleceğimi bilsem tereddütsüz seçeceğim eğitimciliğim, edebiyat öğretmenliğimin de apayrı bir yeri vardır. Bir de cemlerde davudi sesiyle güzel nefesler söyleyen Kendirli Pehlivan'ın!

Pir Sultan Abdal, 16. Yüzyıl'da Sivas’ın Banaz köyünde dünyaya gelmiştir. O, Horasan’dan Anadolu’ya göç eden, bir Türkmen aşiretinin bireyidir. Asıl adı Haydar’dır, “Pir Sultan,” onun takma adıdır. Pir elinden bade içme halk şiirinin ritüelidir. Aşık rüyasında “Pir’i” görür ve onun elinden dolu içer. Haydar'ın rüyasına giren şeyhin bir elinde bade, bir elinde elma vardır. Badeyi içerek aşıklık yeteneği elde etmiş, sonra Şeyhin diğer elindeki elmayı alınca avucunun içindeki “ben’i” görür. Bu şeyh Hacı Bektaşi Veli’dir. İşte ona “Pir Sultan” mahlasını veren Bektaş Veli’dir. Demiştir ki ona Bektaş Veli,

“Sazının üstüne saz, sözünün üstüne söz söylenmesin,” dileğini dileyerek gözden kaybolmuştur.

Pir Sultan Abdal buna istinaden,


Arzuladım size geldim,

Hünkâr Hacı Bektaş Veli,

Eşiğine yüz sürdüm,

Hünkâr Hacı Bektaş Veli,


Pir Elinden dolu içtim,

Doğdum elinize düştüm,

Ak cenneti gördüm geçtim,

Hünkâr Hacı Bektaş Veli,


Pir Sultan Abdal, Şahkulu’nun Anadolu’daki Safevi şiirinin temsilcilerindendir. Bu dönem Osmanlı’nın Alevilere karşı katliamlara başladığı dönemdir. Bu dönemde Sivas valisi Hızır Paşa’dır. Alevi canlar ona “Hınzır Paşa dedikleri için biz de bu metinde ona Hınzır Paşa diyeceğiz. Acı çeken, ezilen insanlar dünyanın neresinde olursa olsun, onların acısını paylaşır, dertleri ile dertleniriz. Ne yani Vietnam’da Vietnam halkından yana olmak varken gidip işgalci Amerikan emperyalizminden yana mı olacağız, ne yani emekten yana değil de sermayeden yana mı olacağız. Onurlu insanların duruşları hiçbir zaman değişmez; bizler güç merkezi değişince yörünge değiştiren fırdöndülerden değiliz...


Pir Sultan Abdal’ın yaşamı menkıbeleşmiştir. Onun yaşamına dair bilgiler, sözlü gelenek içinde yani Alevi ozanların deyişleri, anlatımları 16. Yüzyıl'dan bugüne kadar ulaşmıştır. Bu anlatılarda olağanüstülüklere rastlarız. Rivayet odur ki,

Hızır Paşa, Pir Sultan’ın dergâhında bulunmuş, onun tedrisatından geçmiş yoksul bir ailenin çocuğudur. Hızır, dergâh içinde çabuk göze gelmiş, atik davranışları ile öne çıkmıştır. Bir gün Pir Sultan ona,

“Hızır, sen zeki, uyanık birisin. Yarın İstanbul’a gidip paşa olacaksın, sonra bize eziyet edeceksin,” deyince Hızır,

“Olur mu Pirim, ben yemek yediğim yeri bilirim, nankör değilim!”

Hızır Paşa nankör müdür, değil midir gerçekten yemek yediği yeri bilenlerden midir, tarih onun yanıtını vermiştir. Zaten buna sebep Alevilerin ona “Hınzır Paşa” sıfatı yakıştırmaları yerinde olmuştur:


Hızır Paşa, Hınzır Paşa, eli kanlı Hınzır Paşa!


Gerçekten Hızır İstanbul’a gider, saraya kapılanır, kısa zamanda dikkatleri üstüne çekerek paşa olur ve Sivas'a vali olarak atanır. Bu dönem Osmanlı’nın Anadolu’da Alevi avına çıktığı dönemdir. Yine bir rivayete göre Yavuz bu dönemde elli bin Alevi’yi katletmiştir. Kimileri bu sayıyı daha yukarılara, yüz binlere kadar çıkarır. Elli de olsa, yüz de olsa çok vahim bir tablodur bu, tarifsiz acıların yaşandığı bir gerçektir. Yavuz’un katliamından kurtulan Alevi canlar, kuş uçmaz kervan geçmez yerleri mekân tutmuştur…


Sesi, sözü çok sevilen bir ozan olan Pir Sultan Abdal, kısa zamanda kendisine inanan birçok insan toplanmıştır çevresine. Osmanlı bu durumdan rahatsız olmuş, Hızır Paşa’yı özel yetkilerle donatıp, Sivas’a vali olarak göndermiş ve tez zamanda bu durumun bitirilmesi talimatını vererek, geniş yetkilerle göndermiştir Sivas'a!

Hınzır Paşa, öncelikle Pir Sultan ve ona inananlara gözdağı ile başlar. Fakat hiçbir mesafe alamaz. Koskoca paşa arkasında koca Osmanlı devleti hiç olur mu, şiddeti artırdıkça artırır ve Pir Sultan’ı gözaltına aldırarak sorgulamasını bizzat kendi yapar. Yapar yapmasına da Saray’ı memnun edecek, hoşuna gidecek, Hınzır Paşa’nın işine yarayacak doğru dürüst bir şey öğrenemeyince, çılgına döner, vakit geçirmeden Pir Sultan’ın tutuklatıp cezaevine koydurur. Artık Pir Sultan Abdal için sıkıntılı günler başlamıştır. Hınzır Paşa, yaptığı sorgulamada öğrendiklerini ya da öğrenemediklerinin yanına yan katarak elde ettiği bilgileri Saray’a iletir ve yanıt beklemeye başlar. Saray’dan gelen fermanında Pir Sultan idama mahkûm edilmiştir.

Fermanda yazılan suçların birkaçı şöyledir.


1-Pir Sultan namaz kılmıyor. (Kılar kılmaz sana ne?)

2-Pir Sultan saz çalmaktadır. (Çalar, çalmaz sana ne?)

3-Kitap okuyor, devleti tanımıyor. (Okuyanı gütmek zor olduğu için cehaletten yanalar, sonra devleti tanımamak, kendisi devlet demek ya!)

4-Müslümanlara “Yezit,” diyor (Müslümanlara değil, Yezit'ee Yezit demektir!)


Hınzır Paşa’nın, Pir Sultan Abdal’a verdiği ceza, çok ağır bir cezadır. Darağacı kurulur, halk meydana toplanır, “taşlayın,” denilerek emir buyrulur, taş atmayan cezalandırılacaktır. Herkes, herkes taşlar. Zulme teslim olmuştur halk, (halk böyledir) herkes taş atarken Pir Sultan'ın musahibi Ali Baba taş yerine gül atar, acıtmasın diye. Bunu gören Pir Sultan Abdal daha çok yaralanır, acımaz olan bedeninin her yanını acı kaplar.


“Ellerin attığı taşlar hiç bana değmez,

İlla dostun gülü yaralar beni!”


Pir Sultan Abdal’la Hınzır Paşa arasında geçtiğine inanılan diyaloglara istinaden epeyce menkıbe yazılmıştır. Mesela,

“İçinde “şah” sözü geçmeyen bir şiir söylersen seni affedeceğim,” der Hınzır Paşa. Pir Sultan gibi inancın, mücadelenin simge isimlerinin bir can için yalvarmayacağını bildiği halde işkencenin bir başka şeklini yapmaya devam eder Hınzır. Bunun üzerine Pir Sultan Abdal:

Şah’ı sevmek suç mu bana?


Kem bildirdin beni Han’a,

Can için yalvarmam sana

Şahınşah darılır bana!” ( Şahınşah: Krallar kralı)


Adamı adam yapan, insanı insan yapan onun kişiliği değil midir? İnsan ikbal için, “dönüp” duran bir koltuk için bence kristal bir avize kadar narin olan onurunu satar mı? Tarihe bir bakın, kişilik sahibi olanlar adam gibi adam, olarak anılırken, zulmünü büyütenler ya hiç anılmaz ya da Hınzır Paşa gibi, Yezit gibi Muaviye gibi hep lanetle anılır. İnsanı birey katına çıkaran onun kişiliğidir. Bunca yaşın sahibi oldum, çok tabi ki eksiğim gediğim olmuştur; olmaz olur mu? Boş ver Niyazi Uyar kişilik de neymiş deseydim hikaye kahramanım Atalay Bolluk gibi, fiili olarak görev yaptığım yıllarda bambaşka yerlerde olurdum. 12 Eylül Faşizmi’nin en karanlık günlerinde korkmadan yapılan anayasa oylamasında (şeffaf bir zarf içine koyulmuştu evet hayır oyları, bu açık oy kullanmak gibiydi.) oy kullandığım sandıktan çıkan beş “hayır” oyundan biri benim oyumdu. Pir Sultan’ın Hınzır Paşa’ya içinde “şah” sözü geçmeyen şiir isteğine verdiği yanıt:


“Alınmış abdestim aldırırlarsa,

Kılınmış namazım kıldırırlarsa,

Sizde şah diyeni öldürürlerse,

Ben de bu yayladan Şah’a giderim!”


Pir Sultan Abdal, bir mücadele adamıdır. Onun eğilmez bir başı, çelik gibi bir iradesi vardır. O zalimin önünde dimdik kaya gibi durmuştur. Zalimlerin içlerine sindiremediği kişilik sahibi bireylerdir. Onlar, her daim karşılarında kuyruk sallayıp duran, el etek öpüp duran insanlara alıştıkları için Nazımlar, Tevfik Fikretler, Namık Kemaller, Mustafa Kemaller… onlara ters gelmiştir. İnancım odur ki, Anadolu topraklarında “Mustafa Kemaller hiçbir zaman tükenmez!”


Böyle şahsiyetler olmasa tarihin nasıl yazılacağını hiç düşündünüz mü?

Kapkara, zifir gibi karanlık olurdu. Ne mutlu ki, Emil Zola gibi tarihe ışık olan yiğit insanlara, Ben bu insanların adlarını duyduğum an, tüylerim diken diken olur. Ne demekte Emil Zola’nın Dreyfus Davasına istinaden Fransa Cumhurbaşkanına yazdığı mektupta? O devirde yükselen faşizme karşı durmak, bunları yazabilmek cesaret isterdi, işte Emil Zola o cesareti gösterenlerden biridir. Zola mektubunda,


“Gerçeği söyleyeceğim. Benim görevim konuşmak, suç ortağı olmak istemiyorum. Yoksa gecelerim orada, işkencelerin en korkuncu içinde, işlemediği bir suçun cezasını çekmekte olan suçsuzun hayaletiyle dolup taşacak!”


Pir Sultan Abdal, ölüm, aşk, mücadele eşitlik temalarında, lirik, didaktik şiirler yazmış bir hak aşığıdır. O Alevilerin yedi büyük ozanından biridir. Fakat onun yeri apayrıdır. O yedi ulu ozanın adını yazmakta bir beis yok, hiç değilse o güzel insanların adlarını anmış oluruz.

1- Seyit Nesimi,

2-Şah Hatayi

3-Fuzuli,

4-Yemini

5-Virani,

6-Pir Sultan Abdal,

7-Kul Himmet’tir… Ruhları şad olsun!


Pir Sultan Abdal’ın yaşadığı yüzyıl, isyanların yoğun olarak yaşandığı yıllardır. O, bu isyanların birçoğuna tanıklık etmiştir. Bu isyanların çıkış sebepleri kimi tarihçilere göre, İran rejimine duyulan hayranlık ve Şah İsmail taraftarı olmaları, vergilerin adaletsizliği, Osmanlı’nın Türkmenleri mecburi iskâna tabi tutmak istemesidir. Mecburi iskanda asıl gaye vergi toplamaktır. Osmanlı için Türkmenler, yani Türkler rezildir. Mesela Osmanlı tarihçilerinden Hoca Sadettin Efendi şöyle der:


Başına tac aldı çıktı o pelit (yani rezil, Şah İsmail için kullanılıyor)

Etti bir idrak mürit (Şah İsmail’e inanan kafasız Türkleri de etti kendine mürit)

Ne kadar ağır ifadeler, burada aşağılanan Türklerdir, bir başka ifadeyle Şah İsmail’e inanan Anadolu Alevileridir.


Osmanlı'da Aleviler, inançları gereği aşağılanmıştır. Onların yaşam biçimleri, kadın erkek eşitliği, insan olmanın, birey olmanın gerekliğini taşımaları, Osmanlı'ya hep ters gelmiştir. Farkında mıyız bilmem, bilerek bilmeyerek kullandığımız bir deyim vardır:

“Yörük ne bilir bayramı, lık lık içer ayranı!” Burada “yörük,” denilen de Türkmenler, yani Türklerdir.


Dedik ya, adaletsiz vergiler, insafsız uygulamalar Anadolu Alevilerini isyan ettirmiş. Bunlardan Baba İshak ayaklanması şöyle gelişmiştir. Osmanlı’nın adaletsiz vergilerinden bir bölümünü geri alması için, fikrine değer verilen, saygı duyulan Süklün Baba yetkililere gidererek vergileri azaltmalarını ister. Süklün Baba, Aleviler için önemli bir şahsiyettir. Yetkililer, vergileri azaltacaklarına Süklün Baba’nın sakallarını kesmiştir. Buna sebep öteden beri adaletsiz uygulamalar sürüp giderken, bardağı taşıran son damla Süklün Baba’nın sakallarının kesilmesidir. İsyanın adı Şah Kalender Çelebi İsyanıdır. Osmanlı’yı en çok uğraştıran isyanların başında gelir bu isyan. Kanuni döneminde çıkan bu isyanı bastırmak için Kanuni yakın arkadaşı Pargalı İbrahim’i gönderir. Pargalı kimilerine göre rüşvet silahını kullanarak otuz bin kişilik Şah Kalender taraftarlarından büyük bir bölümünü satın almıştır. Şah Kalender’in elinde sadece üç bin kişilik taraftarı kalmış, Kalender savaşa kalan üç bin kişi ile devam etmiş, fakat yenilmiştir. Bu durum Pir Sultan’ı çok etkiler şu dizeleri bu ihanetten sonra söylemiştir.


“Kadılar, müftüler fetva yazarsa,

İşte kement, işte boynum asarsa,

İşte hançer, işte kellem keserse,

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan!”


Yavuz dönemi Anadolu Alevileri için nefretle anılan bir dönemdir. Yavuz adı anıldıkça, dönem ile ilgili az çok malumat sahibi olanlar, nefret sözcüklerini art arda sıralar. Yavuz döneminin Şeyhülislamlarından Ebu Suut derki,

Yunus Emre zındıktır, Alevilerin kestiği yenmez, kanları, malları helaldir. Yine aynı Ebu Suut biraz daha ileri giderek demektedir ki:

“Bazıları tekkelerde toplanıp, Cennet cennet dedikleri / Birkaç köşk ile birkaç huri/ İsteyene onları/ Bana seni gerek seni!” diyenler kafirdir, katledilmeleri dine uygundur.”


Ne acıdır ki bu cehaletin mektebinden mezun olanların (Bu ancak cehaletin okulundan mezun olmakla olur, insanları inançlarına, renklerine göre ayırmanın başka türlü açıklaması olabilir mi, hangimiz, dinimizi, ırkımızı seçtik ki?) Pir Sultan ve onu sevenlere olan nefretleri hala bitmemiştir. Onun döneminde komünizmin esamisi okunmazken, sonraki yıllarda komünist demişler. Sivas’ta olanları nasıl açıklarız, insanlar diri diri yakıldı, yakılırken de alkış tutuldu. Aslında Sivas’ta olanlar, aydınlığa, barışa, laikliğe karşı olanların aynıu zamanda Pir Sultan düşmanlığının devam ettiği görülmektedir...


Pir Sultan Abdal’ın cezaevine koyulması müritlerini çok üzmüştür. Bunun üzerine Pir Sultan’la görüşüp bir savunma hazırlayalım, çünkü biz haklıyız demişler. Biz demişler, kimsenin etlisine, sütlüsüne karışmıyoruz, biz hak yoluna giden Müslümanlarız demişler. Pir Sultan böyle bir savunmayı kabul etmeyip ölümü seçmiştir. Der ki:


“Ben de şu dünyaya geldim giderim,

Kalsın benim davam divana kalsın.

Muhammet Ali'dir benim vekilim,

Kalsın benim davam divana kalsın!”


Hınzır Paşa, Pir Sultan kendisinden özür dilerse affedebileceğini iletir. O da aynen, Kerbela’da Yezit’in Hüseyin’in kendisine biat ederse affedeceğini elinin tersi ile reddettiği gibi reddederek demiştir ki:


Hızır Paşa bizi berdar etmeden,

Açılın kapılar şaha gidelim!

Siyaset günleri gelip çatmadan

Açılın kapılar Şah’a gidelim!”


Sözün özü

Pir Sultan Abdal, 16. Yüzyılda yaşamış saz ve söz ustasıdır. Şiirlerinde sade bir dil kullanmıştır. Çocukluğu, Banaz Yıldızdağı eteklerinde geçmiştir. Asıl adı Haydar’dır. İfade ettiğimiz gibi hayatına dair elde kesin bilgiler yoktur. Ona dair bilgileri,

a) Ona ait deyişlerden, b) Menkıbelerden, elde ediyoruz.


Şu açık bir gerçekliktir ki, o, aşık edebiyatının, tekke edebiyatının kişilik sahibi ozanlarındandır. Şiirlerini hece ölçüsü ve hecenin 11’li, 8’li,7’li kalıplarıyla yazmıştır. Kullandığı nazım biçimleri genellikle koşma, nefes, deme… dir. Ona ait ne kadar şiir, nefes, deme olduğuna dair yazık ki, elimizde net bir sayı yoktur...


Ulus olarak okumakla yazmakla aramızın iyi olmaması ve eldeki bilgilerin yazılı bir kaynağa değil de sözlü geleneğe dayanması münasebetiyle, bu bilgilerin bugünlere aynen aktarıldığını düşünmek, çok gerçekçi olmasa gerek! Pir Sultan Abdal’ın evlendiği, üç erkek, bir kız babası olduğu yine aktarılan bilgilerle örtüşmektedir. Evlatlarının adı: Pir Muhammet, Seyit Ali, Er Galip ve kızı Senem’dir.


Türk edebiyatında okuduğum bildiğim kadarıyla Sivas ili, Yıldızeli ilçesi Banaz köyünden Pir Sultan’dan başka iki Pir Sultan daha vardır. Buna dair bilgiler bana kafa karıştırıcı geldi. Büyüklerimden, okuduklarımdan öğrendiğime göre Horasan’dan Sivas’a gelen Pir Sultan’dan başka biri yoktu.


Bir araştırmacı Çorum yöresinden çıkıp Batı Anadolu’ya, Rumeli’ye giden bir başka Pir Sultan daha bahsetmektedir. Yine bazı şiirlerinde aruz ölçüsü kullanan Pir Sultan’da bahsedenler vardır. Bizim incelemeye üzerine yazı yazmaya çalıştığımız Pir Sultan, Sivas Banazlı, Hınzır Paşa’nın idam ettirdiği Pir Sultan’dır.


Pir Sultan Abdal’a ait menkıbeler, adının önüne geçerek, adının daha da ünlenmesini sağlamıştır. 1973 yılında yapılan Pir Sultan Abdal filminin başrol oyuncusu Fikret Hakan’dır. Filmin yapımcısı, Ümit Utku, film müziklerini yapan da Ali Ekber Çiçek, senaryoyu yazan Mehmet Aydın’dır.


Pir Sultan Abdal deyişlerini çok başarılı bir şekilde icra eden sanatçılarımızdan bazıları, Aşık Mahsuni Şerif, Aşık Veysel, Sabahat Akkiraz, Arif Sağ, Tolga Sağ, Musa Eroğlu, Yavuz Top, Muhlis Akarsu, Erdal Erzincan, Belkıs Akkale, Muazzez Türüng, Turan Engin’dir…


Onurun, direnişin adı Pir sultan Abdal’ın mücadelesini selamlayarak anısı önünde saygıyla eğilirim.


162 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

GÜNAYDIN

Comments


1/2