top of page
1/1074

DEĞİŞİM SANCISI



Niyazi UYAR

*

İlk gençlik yıllarımda, iyiden iyiye politize olmuştum, çağdaşlarım gibi. Sağcısı solcusu, “bu ülke nasıl kurtulur, insanımız daha iyi şartlarda yaşar, yoksulluğu nasıl yok ederiz, gelir adaletsizliğini nasıl ortadan kaldırabiliriz…”

Durmadan okuyorduk, hem de ne okuyuş, okurken notlar alıyorduk, arkadaşlarımızla sık sık bir araya gelip fikir tartışmaları yapıyorduk. Diyalektik ve Tarihi Materyalizm, Faşizme Karşı Bileşik Cephe, Bir Adım Geri İki Adım İleri… Kapital size uygun değil, gelecekte okursunuz derlerdi bu yola erken çıkan İbrahim Demir’ler, Orhan Erdal’lar, Mehmet Çakır’lar, Ali Rıza Özmen’ler…


Toplum Düzenleri, dikkatle okunması gereken baş ucu kitaplarımızdandı. Ne bellemiştik, değişim: İlkel komünal toplum, feodal toplum, kapitalist toplum, sosyalist toplum ve nihayet komünist toplum. Böyle olacak, toplumlar bu aşamalardan geçerek en paylaşımcı, en özgürlükçü toplum düzenine varacak diyorduk. Ne diyorduk, öyle bir düzen kurulacak ne savaş olacak ne sömürü. İnsan, insan gibi yaşayacak, hiç kimse açta açıkta kalmayacak… Biz hakça, insanca yaşayacağımız bir düzeni, bir gün mutlaka kuracağız…


Şimdi ben bunları neden yazdım, anlatmaya çalışayım, dilim döndüğünce, okuduklarım belleğimde kaldığı kadarıyla ve aklım yettiğince... İlkel komünal toplum yaşandı bitti. Feodal toplumun izleri olsa da o da geride kaldı. Kapitalist toplum. İşte o en azgın bir şekilde hem de en vahşice yaşanıyor, daha ne kadar yaşanır, görünürlerde bir emare göremiyorum. Sermaye için insanlık alemine kapkara bir hayat bırakıyorlar, kendi çocuklarını hatta torunlarını bile düşünmeden. Sermaye denilen şey, insana insanlığını unutturan en aşağılık metadır…


Değişim böyle olacak, nihai hedef en güzele, en inancasına ulaşmaktır. Dünya değişiyor, her şey değişiyor; hem de öyle bir değişiyor ki, tanık olduklarımdan dişe dokunur mu, dokunmaz mı bilmem, ben yine de bir şeyler anlatmak isterim. Dünya değişiyor, hem de nasıl?


Dünya baş döndürücü bir hızla değişiyor derlerdi ya, ben itibar etmezdim… Doğa değişiyor, insan değişiyor, insanın huyu suyu değişiyor; bakın anlatayım:


Değişim, ileriye, hep güzele doğru olunca bir anlam ifade eder. Zaten sözcüğün ruhunda bu vardır. Değişmek, gelişmektir, ilelemektir. İnsanoğlu tarih sahnesinde yerini almasından beri hep böyle olmuştur. Mesela ilk insanın yaşamını gözümüzün önüne getirelim. Görürüz ki, insan var olmak için, yaşamak için hep bir mücadelenin içinde olmuş, hep savaşmış.


Değişimin ruhunu ortaya koymaya çalışırken, insanın düşünce ve yaşayış olarak da ileriye doğru evrildiğini görürüz. Fakat bazı insanlar, hatta bazı devletlerin aydınlık yüzlerinin kapkara karardığını görürüz. Bu durum eşyanın da diyaletiğin de ruhuna aykırıdır. Mesela İran, mesela Afganistan, mesela Pakistan... Bu ülkelerin bin dokuz yüz ellilerdeki fotoğraflarına şöyle bir bakalım. Bu aydınlık yüzlü insanların ülkeleri kapkara kararmış. Ya bizim "yetmez ama evetçi'lerimiz." Bu sayın ahalimiz, aydınlıktan, devrimden yana değil miydi? Kendi düşünceleriyle taban tabana zıt olan siyasal islamcılara payanda olup cehenneme giden yolun taşlarını döşemediler mi, bu örnekler değişimin sancısı değil de nedir?

...

Bir yıldan fazla bir zamandan beri İzmir’e gitmiyorum. Hafta sonunda, yurtdışında çalışan oğlumu havaalanına götürdükten sonra arabamı Metro Bölge Durağına yakın bir yere zor bela park ettim. Başımı sağa, sola, öne arkaya çevirip yollara bellere, insanlara, evlere baktım pür dikkat! Yirmi beş yılım geçen Bornova sokaklarında tanıdık bir simaya tesadüf edemedim. Her yer araba, yolların sağı solu çivileme araba dolu. Üzerinden üç yıldan fazla zaman geçen İzmir depremi ile yıkılan evler, ağır hasar alıp boşaltılan apartmanlar ve selamsız sabahsız geçip giden insanlar… tam manasıyla yaban olmuş bana…


Metroya binip Çankaya’daki Bitpazarına gitmekti amacım. Ben İzmir’de iken yedi dakikada bir gidip gelen metro seferleri üç dakikaya indirilmiş, makinalara birer vagon daha eklenmiş. Yalnız rüzgârlı havasında değişen pek bir şey olmamış. Çankaya metrosunda yürüyen merdivenle yer üstüne çıkar çıkmaz, yüzüme, gözüme çarpan rüzgâr yine öyle deli deli esip durmakta, hoş geldin sefa geldin dercesine. Her yerden insan fışkırıyor, telaşlı telaşlı da bir yerlere yetişmeye çalışmaktalar sanki. Üç dakikada bir gidip gelen metro oradan oraya insan taşıyor boyuna. Binlerce insan günün her saatinde oradan oraya taşınmakta nereye, ne için gittiğini bilmeden.


Hızlı hızlı, adeta koşarcasına birbirlerine çarpa çarpa yürüyen insanlar, bir şey olmamış gibi devam edip gitmekteler yollarına. Metro istasyonlarının girişinde çıkışında dilencilik yapan başka başka milletlerin vatandaşları. Kara uzun sakallı şalvarlı erkekleri, kara çarşaflı kadınları, yanlarında pes perişan sabi sübyanları… Sokakların rengi değişmiş, İzmir sokaklarının rengi değişmiş, İzmir yabancılaşmış, İzmir sokakları renk değiştirmiş; tanıdığım bildiğim İzmir bu değil! Allah allah canlarım, cankuşlarım, nedendir bilinmez hiçbirine tesadüf edemedim. Hepsinin mi işi çıkmış? Anladım, bazılarının işi gücü olsa bile yirmi beş yılda binlerce öğrencim oldu, hiçbirine mi tesadüf edemem, adeta zemheride sinek olmuşlar; yoklar!


Çankaya Bitpazarında dolaştım, dolaştım, gözüme yarayan hiçbir şey bulamadım. Aslında bir tamir işim vardı, yaptırayım dedim. Hayret bir şey, o ne, tamiri, yenisinden daha pahalı, hem de güvencesiz.  “Geç geç dedim kendi kendime git yenisini al,” deyip vaz geçtim. Çankaya’da arabada simit satan simitçiden bir İstanbul simidi alıp açlığımı yatıştırayım dedim. İstanbul’dan tadı damağımda kalan yarım örgülü simitleri severim, ona sebep bir İstanbul simidi aldım. Yarım ekmek tavuk dönerin içine jilet kalınlığında, iki üç dilim tavuk döneri yüz lira; hey babam, Türkiye uçuyor, kanatsız manatsız. Uç babam uç!


Eskiden terk biletle, doksan dakikalık zaman içinde ücret ödemediğin toplu taşıma aktarma ücretine yüzde elli zam gelmiş. Bölge durağında inip ihtiyaç molası vereyim, hem de orada olabileceğini, tahmin ettiğim Orhan Can’ı, Fiko’yu, Üçler Beler’i (Beşler’i. Beşleri ben eklerim onunla her konuşmamda.) görürüm,” dedim. Baktım, Orhan Can, okey oynuyor, selam verip masasına yancı olup oturdum. Hoş beşten sonra, Orhan Can oyunu bir arkadaşına devretti. Bir yarım saat söyleştik, oradan buradan. Hatta Orhan Can, bir öğretmenin, (üstelik pozitif ilimler(!) öğretmeni) BAL Grubundaki paylaşımını gösterdi. Pozitif ilimler öğretmeni(!) Ahzap suresinin İngilizce paylaşımını yapmış. Gök görmediğin bir oğlu olmuş da şeyini koparıp atmış ya. Bu pozitif ilimler(!) öğretmeni Ahzap suresinin İngilizce ’sini yazabiliyormuş baksen(!) aferin ona


Bir Orhan Can, bir ben anlatırken, zaman da rahvan atını tırısa kaldırmış geçip gidiyor. Orhan Can’a,


“Bu çantalar burada dursun, lavaboya gideyim, dönüşte de Fiko ile Üçler Beşler’e merhaba diyeyim” diyerek kalktım. Lokalde emekli eğitimcilerle yarenlik, yoldaşlık eden öteki meslek gruplarından insanlarda olur. Oyunlar başladı mı, en sakinleri bile yenilince, kâğıdı gelmeyince gözlerinden ateş çıkar.  Kimi masalarda oyunlar sakin sakin oynanırken bazı masalara hararet hâkim olmuştur. Briç oynayanlar kendilerini ayrıcalıklı sayarken, avamın oynadığı okey ve öteki kâğıt oyunları yurdum insandan manzaralardır.


İlk kez ortaokul yıllarında Fen Bilgisi Öğretmenim Kemal Hortaşlı’dan değişim nedir sorusuna aradığı yanıtla öğrenmiştim, değişimin en güzel, en isabetli tanımını. “Doğada her şey değişir, değişmeyen tek şey her şeyin değiştiğidir.”


Hakikaten her şey değişiyormuş, diyecektir kısrak yürüyüşlü, çekinik duruşlu, ressam yoldaşım. “Senin bildiklerin bardak oldu, değişmez mi hiç, diyecektir, Kıymetlim! Değişmez mi diyecektir, Meşeli Tepenin Mavilisi… Ne demişti Kendirli Pehlivan, “Ohooo, köçekler oynadı geçti!” Gördüm, köçekler oynayıp geçmiş, eski çamlar bardak olmuş! Ne dersen de nereden bakarsan bak. Akşamdan sabaha değişmekte olan doğanın -göya- en üstün, en akıllı yaratığı akşamdan sabaha kırk dona girermiş tanık oldum …


Yaşadım gördüm, geçirdim, onca şeye tanıklık ettim. Dünyanın dönüş hızı mı arttı nedir. İnsanlardaki değişimi yakalamak olası değil. Dünün keskinden keskin solcuları, karşı sahile geçmiş, sapa sap olmuşlar bile. Bundan sonra akşamdan sabaha her şey değişecektir. Bir bakmışsınız, akşam kahvede okey oynadığınız arkadaşınız 90- 60- 90 olmuşsa, Orhan Veli’nin,” Gemlik’e doğru denizi görürsen, sakın şaşırma,” dediği gibi bizde değişen ne olursa olsun, şaşırmayalım!   

Etiketler:

38 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comentários


1/2