top of page

Ağva, Şile, Polenezköy


Mayısın en güzel günleri, Hızır’la İlyas’ın buluştuğu gün sabahın beşinde yollardayım.

maviADA’dan geziye katılmak için gelen Şenol Yazıcı ve öteki konuklarımı arabayla almaya daha erken çıkınca uykum gözümde yarım…


Gül fideleri açmaya sevdalı birer tomurcuk dallarda… Dilekler, yüzlerce umut taşıyan pembe, sarı, kırmızı güllerin filizlerine tutuşturulmuş.

Otobüsümüz gün doğarken Yalova’dan hareket ettiğinde mahmur gözler, güneşin parlak ışıklarıyla iyice küçülmüştü. Marmara’yı aşıp da İzmit’ten Karadeniz’e uzanan yeşile doymuş, kıvrılarak öyle akan Kandıra yoluna saptığımızda herkesin neşesi ancak yerine geldi.

Yalova Tema Vakfı’nın düzenlemesiydi gezi. Doğa tutkunu yirmi sekiz kişi bu güzel hıdrellez sabahı, baharı soluyarak çıkmıştık yola.. İlk durağımız Ağva’ydı. Yol çok uzun sürmüyor ya da bana öyle geliyor. Ağva çıkışında Marimar denilen kır bahçesinde güzel bir kahvaltının ardından içtiğimiz çaylarla iyice ayılıyoruz. Göksu ve Yeşilçay deresinde motorla yapılan gezi esnasında öğreniyoruz Ağva’nın anlamını. İki derenin ortasına kurulan yer anlamına geliyormuş Ağva… Yemyeşil bir ormana yaslanmış, masmavi bir denize ise yüzünü dönerek, iki nehir arasında gülümseyen gerçekten doğa harikası bir yer bu küçük kasaba.


Yemyeşil suda süzülüyor bindiğimiz motor. Baraja yaklaşırken motoru susturan rehber, doğayı dinlememizi salık veriyor, sanki aksi mümkünmüş gibi… Kaplumbağalar, Osman Hamdi Bey’in tablosuna nispet; terbiyeciye ihtiyaç duymadan hem de, doğanın ahengiyle; sarkan dallara sıralanmış uzun eşek oynuyorlar… Biz de bir süre bu olağanüstü senfoniyle iç sesimizi dinliyoruz. Terapi gibi geliyor herkese bu kısa sessizlik. Sonsuza kadar böyle kalsak diye geçiriyorum içimden. Her şey doğal suyunda gidip yolunu bulacakmış, tıpkı bu Göksu gibi akarak, denize kavuşacakmış gibi…


Karışmasak olmaz… dengeyi ille bozacağız ya, o korkunç kirli sesiyle motor, güzelim rüyayı parçalıyor. Bu kez rüyayı zoraki sürdürmek niyetiyle, gözlerimiz yarı kapalı, türküler söylüyoruz hep bir ağızdan. Derenin iki tarafını otel, motel ve ahşap evler süslüyor. Turistler el sallayarak türkülerimize eşlik ediyorlar. Temacılar içi sızlayarak anıyor otuz yedi yıl önce kıyılan fidanlara. Aramızda o yıllardaki Ağva’yı iyi bilenler, eski kasabayı, iğne atsan yere düşmeyecek şimdiyse yok edilmiş, ormanları anlatıyor.


Öğle yemeğinin ardından ayrılıyoruz. Göksu deresindeki motor gezisi ve güneşlenen tosbağalar kalıyor bir resim gibi aklımda. Yemyeşil ormanların içinden kıvrılarak uzayan yoldan Şile’ye ulaşıyoruz. Kıyıdaki yüksek bir kayanın üzerine yapılmış bir parktan sahile bakıyoruz. Tarihi kalıntılar yükseliyor iki taraflı. Gezmeye görmeye değer bir yer olduğu belli. Birkaç fotoğraf çekebiliyoruz ancak. Kısa bir seyirle kalıyor gözümde, güzel Şile. Bu duruma tur arkadaşlarımla birlikte içerliyoruz doğal olarak. En çok yer ayrılması gereken yer nedense kısa sürede bitiriliyor,


Temanın hizmet satın aldığı turu düzenleyen hanım da arabada, eleştiriyoruz ama pek aldırdığı yok. O çok merak ettiğim Şile bezlerinden yapılma giysilerin satıldığı çarşısını da göremeden, cam ocaklarını ve cam üfleme sanatıyla ilgili vakfı gezmek üzere ayrılıyoruz. Cam işlemeciliği ve yaratılan ilginç figürler ilgi çekici. Küçük bir gösteriyle başlıyor atölye gezimiz. Bu işin yirmi yıllık ustası, bir semazen ve renkli boncuk yapıyor hemen. Hepimiz gözümüzü kırpmadan izliyoruz gösteriyi. Sonra ocağı ve hepsi birbirinden özel cam eserlerin sergilendiği salonu geziyoruz. Belki sembolik bir şey alacağız… Ancak etiketlerdeki fiyatlar gözümüzü korkutuyor, sadece bakmakla yetinerek, dışarıda alıyoruz soluğu.



Son durak Polenezköy … 1800’lü yıllarda Polonyalıların yerleştiği bu şirin beldenin hemen merkezinde, kültür kütüphanesinin yanı başında tahta heykellerin sergilendiği kültür parkta dinlendiriyoruz yol yorgunu ayaklarımızı. İlginç geliyor, fotoğraf çektiriyoruz heykellerle. Mor salkımlar bezemiş sokakları dolaşıyoruz, mis gibi kokular yayılıyor etrafa. Yaşanası çok güzel evler görüyoruz, bahçeleri bin bir çeşit çiçeklerle süslenmiş. Görülecek bir kilise ve bir de anı evinden söz ediyorlar yol arkadaşlarımız. Anı evinin salt bahçesini ve kapısını görürken, kiliseyi ise uzaktan bile görme şansını bulamıyoruz. Belki bir başka sefere… Ve İstanbul üzerinden dönüşe geçiyoruz. Ormanların arasından Boğaz’a inerken tüylerimiz diken diken oluyor. Dağ taş gazetelerde de konu edilen villalarla dolmuş. Çok yakında İstanbul suyu olduğu gibi havayı da uzaklardan borularla taşımak zorunda kalacak, cinayet bu.


Yalova’ya döndüğümüzde herkes gülümsüyor. Usandıran kışın ardından, gelmek bilmeyen baharı kucaklamak herkese iyi gelmiş gibi… Yeni gezi beklentilerimizi seslendirerek vedalaşıyoruz.

*

maviADA 19.SAYI

14 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

AMİN MAALOUF

PAYLAŞIM

Stefan ZWEİG