top of page

dudu

-Ey!... Karadut’um…Yeşil ruhunu, kara kara yemişlere satan Koca dutum! Sen de yorulur musun, benim gibi her sene meyveye durmaktan, onu olgunlaştırıp, cömert dallarını çocuklara sunmaktan.-


İri siyah gözleri, düğme burnu, biçimli düzgün dudakları, dalga dalga saçlarının büklümünden göğsüne kadar uzanan gelin telleri ile beyazlar içinde, küçük bir kuğu gibi süzüldüğü düğün gününe kadar, Dudu Gelin’e; fotoğraf karesinde olduğu gibi, yaşamına da sinsice giriveren; zafer kazanmış edasıyla küstah bakan, iri kıyım, sarı gür bıyıklı, bu adamı sevip sevmediği sorulmamıştı hiç.

Evlerine arada sırada uğrayıp, kendine tuhaf tuhaf bakıp, analığı ile bir şeyler konuşan, kaba saba adamın, telli duvaklı gelin olduğu gün, kocası olacağını aklının ucundan bile geçiremezdi, Dudu Gelin. Ağladı, çırpındı, çok yalvardı, ama boşuna.

Sevgili babacığı koymuştu ismini. Dudu… Dudu kuşu gibi şakısın, mutlu olsundu…

Sağ olsaydı böyle olur muydu? Verir miydi? Tanımayıp, bilmediği bu kadir bilmez, gün göstermez koca herife…

“-Burası senin evin, bu da erin. Dirin girdi, ölün çıkacak. Demir yollarında ismi anılan biri. İşi iyi, kazancı da. Bundan iyisine mi varacaksın?” demişti, dertlenecek olduğunda analığı.

Daha ilk günden; tek sırdaşı, arkadaşı; bir yanını yetiştirme yurdunun beton duvarına, bir yanını da, Sarı Remzi’nin palaz evine dayamış, çatal iki gövdeli, sayısız dalları arasında kapkara yemişlerini tartan Kara Dut olmuştu. Göz yaşlarını tek ona dökmüş, sevincini de ona göstermişti.

Dudu Gelin, kara dut gibi verimli… altı çocuk ard arda… Gün güneş görmeyen evine, erine de alışamamıştı ya, neylesin. Evinden sabahın ilk ışıklarıyla, ısınıp, dinlendirmek için her dem loğusa bedenini, kara dutun altına atıverirdi. Onunla dertleşirdi yalnız kaldığı zamanlarda:

-Ey!... Karadut’um…Yeşil ruhunu, kara kara yemişlere satan Koca dutum! Sen de yorulur musun, benim gibi her sene meyveye durmaktan, onu olgunlaştırıp, cömert dallarını çocuklara sunmaktan.

Her yıl parmak gibi kara kara dutlarla dalları kırılan ağaç; çocukların sevinç kaynağı, mahalle kadınlarının yaz sıcağında, gölgesinde toplanıp yarenlik ettiği, el işi ve dedikodu yaptıkları özel bir yer… Dudu Gelin’in Kara Dut’u.

Kadınların, akşama kadar bir türlü bitiremedikleri eşik sohbetleri, sürüp giderdi. Ta ki, demiryolu işçileri, paydos düdüğü ile karınca sürüsü gibi sokak aralarına dolup, akıncaya dek.

Sarı Remzi de, boşalan bakır sefer tasını alarak koluna, kendi iliklerine sindiği gibi, şehir sokaklarına da sinen metal kokularını soluya soluya süzülmüştü akşamüzeri evinin avlu kapısından içeri.

Dudu Gelin yorgun, rengi kaçmış, içeri buyur ederken, zor aldı sefer tasını elinden Remzi’nin.

-Yine mi yorgunsun be kadın? Allah bilir, bir kaşık yemek bile yok ocakta. Ver şu kızın eline de uydursun; bir çorba yada pilav. Ne yapacaksa, getirsin sofraya!

Dudu gelin, kıyamayarak bir lokmacık kızı Suna’ya:

-Ah kızım, keşke sağlıklı olsaydım da seni böyle ev işleriyle yormasaydım. Kaç kere geldi öğretmenin kapıya; bu çocuğu okutun. Zeki kız, yazık olacak diye. Benim karşı koyacak, direnecek gücüm kalmadı. Bu adamın da yemekten, yatmaktan başka düşüncesi yok. Oğlanlar ise aynı kafada.

-Herif!.. O kızın ortaokula gitmesi gerek, ilkokul öğretmeni yine geldi evimize kadar. Remzi kayıtsız bir edayla, karısına dönerek:

- Sen ne diyorsun kadın? O’nun okula gitme vakti geçti artık. Göğüslerini sallaya sallaya ortaokula mı gidecek erkek çocuklarıyla? Nasılsa senin iyileşip, bir halt edeceğin yok. Ev işlerini, yemek yapmayı, kardeşlerine bakmayı öğrensin yeter.

İri dut karası gözleri dolu dolu olmuştu Dudu’nun. Ne kötü yazgıydı bu. Kendinden geçmişti artık yaşam fırsatı. Ama her biri ayrı bir ömür olan çocukları, kendi gibi olmamalıydı.


Hele hele Suna’sı… Mutlaka sağ olup… görebilirse… Kızını sevdiğine; gönlünün istediğine verecekti.

Halsizdi, içini kemiren bir ağrı ve boğazındaki kötü öksürük nefes aldırmaz olmuştu iyice. Artık Temmuz sıcağında bile yün atkısıyla üşüyor, sevgili kara dutuna, bahçeye bile inemiyordu. Yatağa bağlanmış kalmıştı.

Suna mutfakta, dalgın gözleri bulaşık leğeninin içinde kaybolmuş, sabun köpüğünden çocukça oyunlar kurduğu sulara, sabahtan beri diline doladığı şarkısıyla serenatlar diziyordu.

İçeri odada yatan annesinin:

-Suna!..

Seslenişiyle, suçüstü yakalanmanın çocuk telaşıyla sıyrıldı şarkısından

Oyun arkadaşlarından zorla koparılmış mızmız tavrıyla:

-Anneeee!..


Kötü bir şeyler olacağını hisseder gibi annesinin yanına gitti. İçinden bir şey koptu. Oyunu, her şeyi unuttu birden. Sırf kulak kesildi:

-Anne!..ne oldu, neyin var?

Dudu, uzaklara bakarak yol çeken gözleri ile sürekli, bir şeyler anlatıyor, arada bir de yalvarır gibi Suna’ya:

-Kapıyı açıver kuzum!.. Çabuk açıver!.. Babam!

Babacığım geldi, ne duruyorsun?

Suna şaşkın etrafına bakındı. Oysa ne kapı sesi, ne de başka bir ses duymuştu.

-İçeri girmek istemiyor mu yoksa?.. Sen… Sen buyur et dedeni, dutun altına bir sandalye at, bende hemen geliyorum yanına. Hadi kızım!...

Suna ne yapacağını bilemiyor, evin içinde dört dönüyordu. Kardeşleri bahçede, ağabeyleri hangi cehennemdeydi bilmiyordu. Aptallaşmıştı iyice. Önüne gelen ilk sandalyeyi kaptığı gibi bahçeye doğru koşmaya başladı. Sandalyeyi alelacele dutun altına atıverip, karşıdaki bahçeli evin kapısından içeri boğazı yırtılıncaya kadar bağırdı:

-Ayşe Yenge!.. Ayşe Yenge!.. Annem!..

-Ne var Suna? Niçin bu kadar bağırıyorsun kızım?

Daha fazla bir şey söyleyemiyor, hıçkırıklar içinde, bulgur gibi yaşlar iniyordu Suna’nın yanaklarından.

-Annem!.. Annem!..

Ayşe Yenge, seğirtip Dudu’nun yanına koştu. Seslendi ama… Çıt çıkmıyordu artık yorgun bedeninden. Ellerini tutmak, yanağına dokunmak istedi. Elleri ve birkaç günden beri uçuklamış yanakları kaskatı kesilmişti. Çenesini çekip, uzaklara takılı kalan dut karası gözlerini ; kendi elleriyle oyaladığı, iğne oyası tülbendi ile yavaşça örttü.

Komşulara haber vermek için bahçeye çıktığında; mahalle kadınlarının çoktan dut ağacının altında toplanıp, hep birlikte gözlerini dut ağacının en yüksek tepesinde öten dudu kuşuna kaldırdıklarını gördü…



32 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör
1/3

mavi

ADA

2002

bottom of page