top of page
1/1098

CİNCİ HOCA

Güncelleme tarihi: 25 Nis 2021



Şükriye hem enine, hem boyuna sınıfın en kuvvetli öğrencisiydi. Ablası ebeydi. “Ebe Hanım!” Yeni atanmıştı köye, bir de babaları vardı: Muhittin Hoca!


Muhittin Hoca, az konuşan biriydi. Köy halkının yabancılara olan sempatisinden dolayı kafasına uygun, konuşup anlaşabileceği birilerini bulmuştu.


Muhittin Hoca, defineciliğe meraklı biridir. Köye dair topladığı bilgilerden köye beş kilometre mesafede Lidyalılara ait tarihi bir mekânın olduğunu öğrenince, köye bir an önce varmanın ıstırabı ile yanıp tutuşur. Yağmurdan sonra köylü, ellerine aldıkları sopalarla dere kenarlarında, suyun akıntı ile erozyon oluşturduğu yerlerde sikke, tarihi eşya arardı…



Ders başlamıştı, Cafer amcam okula gelip İsmail öğretmenden iki arkadaşıma daha izin aldı: Cemil, Şükriye. Amcamın neden izin aldığını bilmiyordum, sorduğumda, “öğrenirsin, merak etme,” dedi.


Cemillerin evine doğru gidiyorduk. Cemillerin evi, diğer köy evleri gibi ahşaptı. Evin her yerinde kızılçam kerestesi kullanılmıştır. Merdiveni bile üç basamak taştan sonra, ahşaptı. Çardak denilen yere döşenen, apteslik dedikleri, bulaşık yıkama yerine, sineklik adını verdikleri banyoya, tavanlara, korkuluklara, evin çatısına… her bir yeri ahşap. Fakat öyle gösterişli, işlemeli değil, gelişigüzel çakılan, gelişigüzel döşenen tahtalar...


Kış günlerinin karasal ikliminden dolayı evleri ısıtmak imkânsızdır. Isınmak için kullanılan sobalar bile kendini zor ısıtmaktadır. Anamın ifadesiyle, “önün nohut kavurur, arkan harman savurur!”


İçeri girdik. Muhittin Hoca, babam, bir de Cemil’in babası, oturmuş bizi bekliyor.

“Gelin gelin, hoş geldiniz,” dedi Muhittin Hoca!

Biz de duyulur, duyulmaz “hoş bulduk,” dedik!

Utana sıkıla yerimize oturduk. Mahcubiyetimiz büyüklerin yanında öyle rahat rahat oturmaya alışkın olmadığımızdan. Köy çocukları utangaç olur ya ona sebep de olabilir belki de.

“Karnınız aç mı çocuklar,” dedi Muhittin Hoca?

Hiçbirimiz “açız,” diyemedik!”

Amcam, “açtırlar, ne varsa elgerin, azcık bir şey yesinle,” dedi.

Cemil’in babası, az sonra birer dilim ekmeğe tereyağı, üstüne de salça sürmüş, getirdi.

“Hang” yin,” dedi.

Acıkmışız. Dakikada yaladık yuttuk.

“Doydunuz mu?” dedi Muhittin Hoca!

“Doyduk,” dedik.

“Doymadılar, dedi amcam elgerin birer dilim daha yesinle,” dedi.


Birer dilim daha yedik, Az öncenin durgunluğunu atmış, yavaş yavaş sorulara daha anlaşılır cevaplar vermeye başladık.

Ortaya bir kap getirdi Cemil’in babası, kabın üstü örtülüydü. Muhittin Hoca anlamadığımız bir lisanda bir şeyler okumaya başladı. Sonra gözlerinizi kapatın, ben açın demeyince de açmayın,” dedi.


“Tamam,” dedik.


Bir zaman öyle durduk, sonra “yavaşça açın gözlerinizi” dedi. Açtık gözlerimizi, tabağın üstündeki örtüyü kaldırdı. “Beni dinleyin çocuklar dedi. Ortam ciddileşmiş, kimse konuşmuyor, Muhittin Hoca’nın talimatları duyuluyordu yalnızca.

“Benden başka kim ne sorarsa sorun cevap vermeyeceksiniz, ben ne dersem onu yapacaksınız. “Tamam,” dedik. “Şimdi dikkatlice suyun içine bakın bakalım, ne görüyorsunuz söyleyin,” dedi.


“Aaaa dedi Cemil, Muzaffer aga’yı gördüm, Aaaa Alirıza aga’yı gördüm, Hasan Aga’yı da gördüm.

“Anlatın ne yapıyorlar dedi Muhittin Hoca.

“Okulda örtmen tahtaya kaldırmış, bir şeyler yazıyola.

“Sen de görüyor musun dedi Şükriye’ye, ben de görüyorum, ama ben kim olduklarını bilmiyorum.”

“Aferin,” dedi Muhittin Hoca, ben “gördüm görmedim” hiçbir şey demedim. Hiçbir şey görmemiştim çünkü…


Muhittin Hoca bende ki tereddüdü görmüş olacak ki durdu. Gözlerini bana çevirdi. Sakince, sözcükler tane tane çıkıyordu ağzından. “Sen ne gördün evladım?” dedi.

Kıpkırmızı kızardım, arkadaşlarım ne güzel anlatıyordu gördüklerini:

"Şehirde okuyanlar köyden Haconkule’ye yürüyerek gitmişler, orada arabaya binip Demirci’ye gitmişler. Bu mevsimde Kocadere’de su çok olur, zorlukla geçmişler, geçerken de üstleri başları ıslanmış. Sonra yolun yakınında bir yere palamut meşesinin altına ocak yakıp kurulanmışlar. O nedenle sabah postasına değil de öğleden sonraki, postaya binip gitmişler…"


Ben hiçbir şey görmemiştim, onlar her şeyi o kadar güzel anlatmışlardı ki… Kızıyordum kendime, “ben neden göremiyorum ki dedim?”

“Ben bir şey göremedim,” dedim.

“Niye göremedin” dedi Muhittin Hoca! “Sen neden göremiyon,” dedi babam.

Çatlayacak gibi oldum, benim neyim eksikti, neden göremiyorum, bilmiyorum! Elime bir kâğıt tutuşturdular. “Şimdi göreceksin dediler, suyun içine iyi bak,” dediler. Suyun içine daha bir dikkatli, gözlerimi yırtarcasına baktım. Yine tabağın dibinde siyah bir nokta, başka da bir şey yoktu.

“Şimdi ne gördün?” dedi Muhittin Hoca.


“Hiçbir şey göremedim yine” dedim. Kendime daha çok kızmaya başladım. Babam da kızıyordur herhalde, onlar görüyor onun oğlu göremiyordu. Göremedim işte, neden göremedim ben de bilmiyorum. Sonra Muhittin Hoca seni köpek ısırdı mı hiç?” dedi.

“Isırdı, dedim, aha bak bacağımda izi var,” deyip gösterdim.

“Tamam dedi sen ondan göremedin,” dedi.


Bundan sonra benimle ilgilenmediler, ben suyun içine bakmaya devam ettim, fakat hiçbir şey göremedim. Arkadaşlarım anlattıkça anlattı. Muhittin Hoca onları, adeta uçan bir halıya bindirmiş, oradan oraya gezdiriyor, onlar da gördüklerini ballandıra ballandıra o kadar güzel anlattılar ki… Birden ikisi de durdu.

“Ne oldu? Dedi Muhittin Hoca.

“Biri bir şeyler yazmaya başladı tahtanın üstüne, durmadan yazıyor.”

“Ne yazıyor, yazdıklarını okuyun?” dedi.

“Okunmuyor, yazdıklarından hiçbir şey anlaşılmıyor,” dedi arkadaşlarım.

“Benim dediklerimi hiç kaçırmadan aynen tekrar edin,” dedi.

“Tamam,” dedik. Ben de tamam dedim.


“Nevuttun, hocamın selamı var, yazınızı daha büyük, daha okunaklı, açık açık yazın!”


Tekrar ettik.


“Nevuttun, hocamın selamı var, yazınızı daha büyük, daha okunaklı, açık açık yazın!”


Okudu arkadaşlarım. Burası Nalıntepe dediler. Burada bir mezar varmış, mezar palamut ağacının altında, yanında da bir yemiş ağacı. Ancak bir şey var mezarı gök bir keçi bekliyormuş.

Muhittin Hoca, “gök keçi varsa oraya yaklaşamayız! Orayı şeytan bekliyor anlamındadır,” dedi.

Arkadaşlarım yolculuklarına devam ettiler.

“Burada kocaman bir ev yıkıntısı var!”

“İyi bakın” dedi Muhittin Hoca.

“Burada kocaman kocaman düzgünce kesilmiş taşlar var!”

“Başka neler görüyorsunuz dedi Muhittin Hoca?”


Daha dikkatli bakmaya başladık, ben hiçbir şey göremiyordum; yine de dikkatli bir şekilde bakıyordum.

“Hiçbir şey göremiyoruz dedi arkadaşlarım... “Dur dur, dedi Cemil, bir sandık görüyorum!” Odada bulunan herkes hareketlendi. Muhittin Hoca kendinden geçti, aşkla, daha bir coşkuyla okumaya başladı tekrar.


“Tekrar bakın, dikkatli bakın dedi yalvaran bir sesle!” Böyle derken sesi titriyor, heyecan kasırgasına tutulmuşa dönüyordu adeta.

“Nevuttun’a soralım dedi anlaşılır, anlaşılmaz bir sesle. Okumaya başladı, heyecanı sürüyordu hala, sesi titrerken yalvarıyordu Nevuttun’a!

Arkadaşlarım “yine tahtaya bir şeyler yazmaya başladı, ama okunmuyor,” dediler.

Dediklerimi tekrar edin dedi yine Muhittin Hoca.


“Nevuttun, hocamın selamı var, yazınızı daha büyük, daha okunaklı, açık açık yazın!”


Tekrar ettik, ben de tekrar ettim.


“Nevuttun, hocamın selamı var, yazınızı daha büyük, daha okunaklı, açık açık yazın!”


Yazılanları okudu arkadaşlarım.

“Bu sandığa kırk senede ulaşamazsınız, içindekiler size ait değil!”



O gün kendilerine uygun bir şeyler bulamamışlardı. Bir müddet sonra oradan ayrıldık. O günden sonra Muhittin Hoca’nın adı “Cinci Hoca’ya çıktı.


Muhittin Hoca’nın namı komşu köylere kadar ulaşmış. Ebe Hanım’a iğne yaptırmaya gelenlerle birlikte Cinci Hoca’ya yıldızlama güttürmek, muska yazdırmak için gelenlerle dolup taşmış. Dediklerine göre Muhittin Hoca’nın eşi yokmuş. Beş yıl önce ölmüş. Köyde ona dair anlatılanlar efsanedir. Hoca’yı kıskanan cinlerin dişileri eşini boğduğunu söylerken, birileri ince hastalıktan öldüğünü, başkaları da Muhittin Hoca’ya aşık dişi bir cin Hoca’nın karısını kıskandığı için zehirlemiş…


Muhittin Hoca’nın kapısı dertlilerle, sıkıntılılarla dolup taşmış, her gruptan, kadını, erkeği… Gelenlerden biri de evlenmeyen adı Firdevs olan bir kadındır. Firdevs her gün Muhittin Hoca’nın evine gider, onun seveceği bir şeyler götürürmüş. Günler aylar böyle akıp giderken Ebe Hanım, babasının durumundan rahatsız olup ilçe sağlığa gider, acil olarak tayininin yapılamasını ister.

Bir haftaya varmaz, Ebe Hanım’ın tayini yapılır Ebe Hanım, meyil bilmem ne hakkı kullanmadan aniden köyden ayrılır!


Firdevs’in evlenmemesini, abisinin yanında bir sığıntı gibi yaşamasını fırsata çevirmek ister Muhittin Hoca:


“Seni seviyorum, senden hoşlanıyorum, seni kraliçe yaparım, ta göbeğine kadar sarı lira yaparım, renk renk güzel güzel elbiseler alırım. Sen benim hayatıma zenginlik getirdin, yaşama umudumu çoğalttın!”


“Ben de seni, fakat agamın ırzasını almadan olmaz!”

“Abin tamam demez, isterim istemesine de…”

“İste o zaman, neye bekliyon?”

“Vermez, çünkü senin gibi bedava bir işçi bulmuş!”

“Orası öle de, başka türlü de nasıl olcak ki?”


Kararını vermişti Muhittin Hoca, kaçıracaktı Firdevs’i, nasıl yapacağına dair de kafa yormaya başlar. Tayini çıkan Ebe Hanım, kardeşi Şükriye ile köyden ayrılmıştır. Muhittin hoca’nın daha işi bitmemiş, köyden, çevre köylerden gidip gelenler akın akın gelmeye devam eder. Gelirken de evlerinde ne var yok bir şeyler getirirler. Muhittin Hoca’nın aş ekmek derdi olmaz


Bir akşam Firdevs akşam yemeği için, Muhittin Hoca’ya yemek getirmiş. O da” gel gel iki laflarız, ben yiyim, sonra tabakları götürürsün!” demiş.

O da "tamam" deyip içeri girmiş Firdevs!


Plan tıkır tıkır işlemeye başlamış.

Güneş çoktan batmış, akşam ezanı okunmuş, ahali, akşam yemeği için sofranın başına geçmiş. Sokaklar boştur. Elektrik henüz daha köylere ulaşmamış, gaz lambaları ile aydınlanmaya çalışırken, öte yandan yoksulluğu, yokluğu en derininden yaşamaktadır. Gaz lambalarının küçük numaralı olanları alınırmış. 14 numaralı lambaları, durumu biraz daha iyi olan aileler alırmış, 5 ve 7 numaralı lambalar az gaz tükettiği için çok tercih edilen lambalarmış.


Cipçi Alim, kısık bir düdük sesi ile geldiğini haber vermiş. Muhittin Hoca işini bitirmiş, Firdevs’i uyutmuş, beklemeye başlamış. Kapıyı açmış, Alim de koşup gelmiş, Firdevs’i birlikte taşımışlar arabaya. Birkaç dakika içinde Land Rover marka cip köyün girişindeki okulun yanından bayır aşağı salınıp gitmiş...


Muhittin Hoca, Firdevs’i Güneydoğu illerinden birine bir köye alıp götürmüş. O günden sonra kimse Firdevs'e dair bir haber alamamış, onun nerede olduğuna kimse bilememiş...


25-07-2020 Salihli


35 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

1984