top of page
1/1093

Hopa'dan Ardahan'a Bir Yol Öyküsü

Güncelleme tarihi: 5 Ara 2020


Yaz mevsimi, uzun kış günlerinde özlediğimiz, tatil hayalleri kurduğumuz en güzel mevsim... Eskiden orta halli memur ya da esnaf aileleri dişinden tırnağından arttırdığı 3-5 kuruşla mütevazı bir tatil beldesinde, bir deniz kasabasında ya da ailesinin köyüne giderek tatil yapardı. Bu tatilin süresi de en fazla 15-20 günü geçmezdi.


Oysa günümüzde öyle mi? Hepimizi bir tatil furyası sarmış gidiyor; daha kış günlerinden planlar, tur şirketlerinden rezervasyonlar yapıp, o güzel günlerin özlemi ve hayaliyle bekleyip duruyoruz. Sosyal medyanın da katkısıyla bazen bir yarışa, hatta gösteriye bile dönüşüyor bu tatiller. Gezdiğimiz, gördüğümüz, yaşadığımızla yetinmeyip yediğimizi içtiğimizi de paylaşıveriyoruz bazen. Sonra da o karanlık ve soğuk kış günlerinde o anılarla ısınmaya çalışıyoruz... Şimdi ben de bu furyaya katılıp geçen yaz mevsiminde gezdiğim yerleri, gördüklerimi ve izlenimlerimi anlatmak istiyorum sizlere.


Malum, zaman zaman cehennemde yaşadığımız hissini vermeye çalışsa da birileri, ülkemizin her yeri cennetten bir köşe. Benim bu yılki tatil planımda da bu köşelerden biri, yemyeşil Doğu Karadeniz illeri ve yaylaları vardı. Tabii bu bölgeyi seçmemdeki en önemli etken de Hopa'da yapılacak bir düğüne davet edilmemdi.


Yağmurlu ve serin bir İstanbul sabahında Atatürk hava limanından Batum'a doğru yola çıkıp Hopa'ya geldik. Çünkü Hopa'ya en yakın hava limanı Batum havalimanıydı. Tulumla çalınan ezgiler eşliğinde horonlarla coşulan, çok eğlenceli, yöresel bir düğünün ertesi günü küçük bir aile gurubuyla. Kaçkar dağlarına doğru yola vurduk kendimizi.

İlk durağımız Artvin'in Borçka ilçesinde, Kaçkar dağlarının 1480 metrelik zirvesindeki Karagöl'dü. Sürekli inip kalkan sis perdesi ve yağmur eşliğinde çıktığımız zirvede bizi Karagöl değil, beyaz bir dumanla kaplanmış HAYAL (!) göl karşıladı. Bir doğa harikası olan göl, sisler içinde yüzen birkaç kayık ve kıyısındaki rengarenk çiçeklerle yine de çok güzeldi.


Oradan ayrılıp yine sisler arasından geçerek bir vadiye, Maçahel Vadisine vardık... Bu vadi, üç tarafı Karaçal dağları, bir tarafı Gürcistan sınırı ile çevrelenmiş ve doğal olarak izole olmuş bir vadi. Vadiyi oluşturan dağların yamaçlarında ise on ikisi Gürcü, altısı Türk köyü olan on sekiz köy var. Bu minik dağ köyleri, camisi ve kilisesi birbirine bakan, ezan seslerine çan seslerinin karıştığı, çay bahçeleri arasındaki şirin köyler.


İşte bu köylerden birine Camili köyüne gittik önce. Bu köyün girişinde TEMA vakfına ait, misafirhane olarak kullanılan, şirin, ahşap bir bina var, Burada yöreye ait şifalı ballar da satılıyor. Camili havzası sert iklimi, kışın altı ay karla kaplı olması ve eski Gürcistan sınırında bulunması gibi stratejik bir noktada olması nedeniyle izole bir yaşama sahip olmuş hep ve böylece doğasını korumuş bir bölge.


Eğitim seviyesi oldukça yüksek ve bilinçli olan yöre halkı buradaki köy evlerini pansiyon ve restoran olarak düzenlemişler. Yöresel eşyalarla özgünlüğünü koruyan bu evlerde, yaptıkları yöresel yemeklerle bir anlamda hem para kazanıyorlar hem de turizme katkıda bulunuyorlar. İşte o evlerden biri olan İremit Pansiyonda mola verdik.

Bu pansiyon, dik bir yamaçtaki ahşap bir köy evi. Kanaviçe işli örtülerle süslenmiş sedirler, temmuz ayında çıtır çıtır yanan bir odun sobası karşılıyor sizi önce burada. Yöreye ait turşu kavurması, mıhlama, pancar çorbası ve benzeri yöresel yemeklerin yanında mis kokulu mısır ekmeği ve çay sunuyorlar gelen misafirlere. Başı dumanlı dağlar ve yemyeşil yamaçlar insana bir başka âlemdeymiş hissi veriyor. Yemeklerimizi yiyip, yayla havasında dinlendikten sonra sevimli ve güler yüzlü ev sahipleriyle vedalaşarak, sisler arasındaki Borçka yaylalarından Hopa'ya doğru yol alıyoruz. Ertesi gün başlayacak esas gezimize hazırlanmak ve dinlenmek üzere misafir olduğumuz eve dönüyoruz....


ARTVİN'DEN ARDAHAN'A


Asıl uzun gezimiz Hopa'ya gelişimizin üçüncü günü başladı. On üç kişiden oluşan gurubumuz ve Hopalı şoförümüzle yola çıktık. Güzergahımız; Artvin, Şavşat, Kars, Ardahan üzerinden Gürcistan'ın başkenti Tiflis, daha sonra Batum ve tekrar Hopa'ydı. Bugün hava daha güneşli ve ılıktı, en önemlisi sis yoktu yollarda.

Sahilden, çay bahçelerinde çay toplayanları izleyerek çam ve ladin ağaçlarıyla kaplı dağlara doğru sarmaya başladık. İlk durağımız olan ve Çoruh nehrinin ikiye böldüğü Artvin, çok dik yamaçlar üzerine kurulmuş, yokuşlardan oluşan bir şehir. 3900 metreye kadar yükselen dağlar, içinde krater göllerinin olduğu balta girmemiş ormanlarla çevrili. Flora zenginliği, kendine özgü mimarisi, tarihi kilisesi, kalesi ve festivalleriyle ünlü Artvin'de bir de 22 metrelik boyuyla Türkiye'nin en büyük Atatürk heykeli var. Şehrin en hakim tepesi olan Ata Tepedeki heykel adeta şehri kucaklamış gibi görünüyor.


Tarihte genellikle Çoruh veya Livane olarak adlandırılan şehir 1956 yılında Artvin adını almış. Zamanımızın kısıtlı olması nedeniyle sadece panoramik bir şehir gezisi ve öğlen yemeği ile yetindiğimiz Artvin'den Şavşat'a doğru yola çıktık, ancak sırada önce Meşeli köyündeki bir başka Karagöl vardı. Sanırım ülkemizde Karagöl adıyla bilinen pek çok göl var ve bunlardan ikisi Artvin il sınırları içinde. Bir gün önce gidip de sis nedeniyle göremediğimiz Borçka Karagöl'den sonra Şavşat Karagöl'ü görmek için sabırsızlanıyorduk.


Meşeli köyü ve Sahara Milli Parkı içindeki Karagöl tam bir doğa harikası. Çok da büyük olmayan gölde sazan balığı ve bildiğimiz kırmızı renkli akvaryum balıkları yaşıyormuş. Mavi ile yeşilin ahenkli görüntüsüne gölün kenarındaki rengarenk çiçekler de eşlik ediyor. Bu milli park alanında küçük bir tesis var ama çok da bakımlı bir yer değil, özellikle tuvaletleri çok kötü...


Burada biraz dinlenip çayımızı içtikten sonra Şavşat'a doğru yola çıktık. Artvin'in bu ilçesi tam bir doğa harikası ve aynı zamanda Cittaslow listesinde yer alan Türkiye’nin en sakin şehirlerinden biri. Büyük şehirlerin boğuculuğuna inat geleneksel yaşam biçimlerini ısrarla koruyan bu sakin şehirde hız değil, tam bir yavaşlık, sükûnet ve huzur hakim.

Türkiye’nin en kuzeydoğusundaki ilçelerinden biri olan Şavşat, 2015 yılında Cittaslow kapsamına alınmış ve Türkiye’nin "Sakin Şehir" unvanını kazanmış onuncu bölgesi. Yeşil doğasının güzelliğiyle bilinen, dağlık ve engebeli bir arazi üzerine yayılmış bulunan Şavşat İlçesinin dört yanı yüksek dağlarla çevrili. Akarsu bakımından zengin olan ilçede Karagöl'den başka çok sayıda buzul gölü de bulunmakta.


Şavşat ilçe merkezinde biraz oyalandıktan sonra. gece konaklayacağımız, bungalovlardan oluşan Laşet'e geldik. Göz alabildiğine uzanan yeşillikler ve çam ağaçları arasına kondurulmuş tek katlı, tahtadan yapılmış, verandalı evlerimize yerleşip alabalıktan oluşan yemeklerimizi yedikten sonra, sessizliğin, sakinliğin, dolunayın ve kuş cıvıltılarının süslediği gecede huzurlu bir uykuya daldık.


Artvin en doğudaki illerimizden biri olduğundan güneş burada çok erken, saat dört sularında doğuyor, yani gün çok erken başlıyor buralarda. Sabah uyandığımızda bahçede dolaşan kaz seslerine köpek havlamaları eşlik ediyordu. Çevrede küçük bir tur attıktan sonra kahvaltımızı edip tekrar yola koyulduk. Şimdi sırada Kars ve Ani Harabeleri vardı...


KARS - ANİ HARABELERİ


Gürcistan'a gitmek üzere çıktığımız yolculuğumuzun bugün ikinci günü... Laşet'te yaptığımız sabah kahvaltısından sonra Şavşat'ın doyulmaz yeşilliği ve sakinliğini ardımızda bırakıp erkenden yola koyulduk, çünkü önümüzde hayli uzun bir yolumuz vardı. Şoförümüzün küçük bilgilendirmeleri, cd'de çalan Karadeniz ezgileri eşliğinde sabah mahmurluğumuzu üzerimizden atarak Doğu Karadeniz dağlarını aşıp Doğu Anadolu'ya, serhat şehrimiz Kars'a doğru gitmeye başladık.

Kars'a gitmemizin nedeni tarihi Ani harabelerini görmekti aslında, ama oraya ulaşmamız için de önce Şavşat-Ardahan yolundaki 2470 metre yüksekliğindeki Çam Belini aşmamız gerekiyordu. Derin vadiler ve sarp dağları tırmanarak Çam Beline varıp zirvede biraz nefeslendik. Burada itiraf etmem gereken bir şeyi söylemeden geçemeyeceğim; hani "Yiğidi öldür, hakkını yeme" derler ya "Yol yaptık" diyenler çok da haksız değillerdi. Geçekten on gün boyunca süren seyahatim boyunca özellikle şehirlerin doğası katledilip her yer betonlaşmıştı, ama yollar da güzeldi hani...


Yol boyunca bir sağımıza bir solumuza geçerek bize eşlik eden Aras nehri ve temmuz ayında olmamıza rağmen geç bir baharı yaşayan bölgenin yeşillikleri arasına serpilmiş sarı, mor, kırmızı, pembe çiçekler bizi hiç yalnız bırakmadı. Uzaktan görünen Ermenistan sınırı ve çok geniş bir alana yayılmış ören yeri bize Ani Harabelerine geldiğimizi müjdeliyordu.


Kars'ın güneydoğusunda, şehir merkezinden 42 kilometre uzaklıktaki Ocaklı Köyü sınırları içinde bulunan Ani Ören Yeri, yerleşim ve savunmaya çok elverişli topoğrafyası nedeniyle tarih öncesi dönemlerden itibaren çeşitli kültürlere ev sahipliği yapmış bir alan. Ani’nin hemen yanından geçen Arpaçay’ın öbür yamacı ise Ermenistan. Arpaçay Kanyonu’nun sert yamaçlarının tepesindeki Ani'nin, bu haliyle hem doğal bir savunması hem de görkemli bir tahtı var. Ortaçağ döneminde önemli bir ticaret yolu olan İpek Yolunun Kafkaslardan Anadolu’ya ilk giriş noktasında kurulmuş olan kent, bu dönemde büyük bir gelişme göstererek bölgenin politik, kültürel ve ekonomik merkezi konumuna gelmesini sağlamış.

Ani, büyük oranda ayakta kalmış olan etkileyici surları, dini ve sivil mimarlık örnekleri ve şehir planlaması ile Ortaçağ kentinin bir özeti niteliğinde. Ani’de tarih boyunca süren çok kültürlülük buradaki dini ve sivil mimarinin biçimlenmesinde de etkili olmuş. Ateşgede Tapınağı, çeşitli plandaki kiliseler ve Selçuklu Dönemine ait cami gibi farklı dinlere ait yapıları bir arada bulunduran Ani, çok kültürlü yapıya sahip bir ticaret kenti olarak Ortaçağ Dönemi mimarlık ve şehircilik tarihi içinde de özel bir konuma sahipmiş.


Bu arada ören yerindeki taşlık zemine ve hayli sıcak havaya karşın volkanik taşlar arasından fışkıran beyaz çiçekler ayrı bir güzellik katmış buraya.


Adını İran, Eti ve Roma tanrılarından aldığı söylenen antik şehir, milattan önce bir kale kenti olarak kurulmuş. 10. Yüzyılda Bagratoğulları sülalesinden gelen Ermeni hükümdarlara başkentlik yapan Ani, kendisini zapt eden kavimler tarafından defalarca yenilenmiş ve askeri amaçla kullanılmış, 1064 yılına kadar Bizans’ın yönetiminde kalan şehir bu tarihte Selçukluların eline geçmiş. Güneşin kızgın ışıkları altında yaptığımız bu kültürel geziden sonra hem Kars'ın merkezini görmek hem de bir şeyler yemek amacıyla tekrar yola koyulduk, Yaklaşık bir saat sonra yöreye sürekli tur yapan şoförümüz Kadir beyin yönlendirmesiyle yöresel Kars yemekleri yapan bir lokantaya geldik.


Güler yüzlü insanların hizmet ettiği bu mekanda tavsiye edilen baş yemek "kaz etiydi" tabii. Bize hayli ilginç gelen lezzetli yöresel yemekler ve kaz etiyle karnımızı doyurduktan sonra kısa bir şehir turuna çıktık. Kısa diyorum çünkü amacımız hava kararmadan Türkgözü sınır kapısına varıp Gürcistan'a geçmekti. Otobüsümüze binmeden önce Gürcistan'a gideceğimizi duyan şoförümüz Kadir beyin ahbabı olan polisler, yanımızda hiçbir ilaç olmaması gerektiğini, yoksa Gürcülerin sınırda hayli zorluk çıkardığını söyleyerek bizi uyardılar. Biz de yanımızdaki ağrı kesici vb ilaçlarımızı, garibimize gitse de, karakolun ecza kutusuna koymaları için polis memurlarına bıraktık.

SSCB döneminin mimari yapısının çok yaygın olduğu Kars'ta, kalın kesme taşlarla yapılmış 2-3 katlı eski binalar şehre gizemli bir hava vermiş. Şehirde sadece 40 yıl hüküm sürmüş olmalarına karşın Rusların izleri her tarafta görülebiliyor. Kars kalesi, Ebul Hasan Harakani Türbesi, Çar Nikola'nın av köşkü, Havariler Kilisesi ve Gazi Ahmet Muhtar Paşa köşkü geçerken şöyle bir görebildiğimiz yerler. Kars'ı daha ayrıntılı gezip görmeyi bir başka zamana bırakarak Gürcistan'a varabilmek için Ardahan Posof'a doğru yola koyulduk.


Ardahan'a doğru yol alırken Allahüekber dağlarından doğup, bütün Gürcistan'ı geçerek Azerbaycan'dan sonra Hazar Denizine dökülen Kura nehri ya da bizdeki adıyla Kuruçay uzun yolculuğumuz sırasında bizi hiç yalnız bırakmadı, yanı başımızda bize eşlik ederek bazen sakin bazen coşkun akıp durdu...


Saat 17'ye geldiğinde biz de Türkgözü sınır kapısına varmıştık ve hayli yorulmuştuk. Ama Tiflis'teki otelimize varabilmek için daha 3-4 saatlik yolumuz vardı. Ardahan-Posof'taki Türkgözü sınır kapısından oldukça rahat bir şekilde Gürcistan'a giriş yaptık. Gürcistan'a girişte pasaport, vize filan gerekmiyor, kimlik kartlarınızla girebiliyorsunuz ülkeye. Ama ben biraz havalı olsun diye yanıma yeşil pasaportumu almıştım ve bunun faydasını da gördüm. Diğer yolculara bazı kişisel sorular soran ve hayli kaba olan görevliler sanırım yeşil rengin cazibesinden bana pek bir şey sormadılar. İlaçlarımızı da Kars'ta bıraktığımız için sınır kapısından rahatlıkla geçerek otobüsümüze binip tekrar yola koyulduk. Vakit hayli ilerlemiş güneş dağların arkasına inmeye başlamıştı...


Gelecek yazı Gürcistan yolculuğu...

15 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör