AŞKsa BABAM...


GIYABINDA BABAMA MEKTUP....

Nasıl aşık olmasaydım O'na, nasıl sevmeseydim?


O ki, benden iki yıl önce dünyaya gelen ağabeyim, annem ve doğmak üzere olan benim için, biricik kızı için, en önemlisi gelecek günlerimizi ışıtmak için çalışmıyor muydu yaban ellerde? Hem de yirmi yaşını sürdüğü coşkun hisleri, yuvasına duyduğu hasret yüreğinde... Ama her dem dik duruşu gövdesinde, dağları devirecek güç bileklerinde...


Al işte doğdum bir öğle vaktinde, kerpiçten yapılı bir evin Afyon Kalesi'ni seyreden, anaç ve arka odasında. Kafa kağıdı derlerdi eskiden, babam yabanda olunca o bile bir ay iki gün kadar geç çıkarılmıştı işte böylelikle. Annem beni doğurdu diye babamın emeğinden bir bileziği haketmiş ve babam daha beni almadan, öpmüş anamın alnından geçirmiş sevgili karısının bileğine.


Daha uzun zaman bitmedi babamın bizlere, yuvasına duyduğu hasreti... İşte yaş gelmişti ve asker ocağı, vatan görevi onu bekliyordu, yine gitmeliydi, Erzurum'un deriyi karartan soğuğunda asker olmaya, onbaşılığa gitti. Her asker gibi o da arada bir gelirdi. Sert mizaçlıydı benim babam, olsundu o benim BABAMDI. Belki anlatılanlardan, belki de ne bileyim olur mu olur hatırlıyorumdur, korkarak yaklaşırdım ben ona. Başka çocukların babası hep akşam olduğunda geliyorlar ya onun burukluğunu, hasretini biriktirmişim demek, ne zaman divana uzanıp uyusa yaklaşır yanına saçlarını okşayarak sevmeye başlarmışım babamı. Sonra yüreğe şifa, buseler, buseler, bitimsiz buseler... Sonradan öğrendim ki, numaraymış hepsi, beni ürkütmek istemez uyuyormuş gibi yaparmış aslında.


Yıllar çabuk geçiyor, doğan büyüyor ya öyle... Yaş dört, ülkemde birisi daha, devrimler, devrimler... Bir işe yarasaydı bari onca ölenler, dedim ya ülkemde bitmedi gitti devrimler. Yıl 1980, günlerden 12 Eylül, gözü yaşlı babaannesinden ayrılmak istemeyen, zorla otobüse binen bir kız çocuğu... Doğru ya babaannesi saklambaçta saklanan olmasaydı, yine de otobüse bindirilmesi zordu. Babası işte, ah babası ve yıllar yılı süren onurlu ekmek davasından sebep göç mevsimi, tam 12 Eylül 1980 gününü bulmuştu... Al işte çok sevdiği babaannesinden ayrılmamak için gözlerimden boşalan yaşlar ve hıçkırıklarım kimin umurunda, İzmir'in yolu tutulmuştu bile. Bu keder ilkti, ömrümün toplamı hayal kırıklıklarımın belini ilk doğrultuşuydu... Hiç aklımdan çıkmaz, otobüs hareket ettikten sonra boynumun arkasına dönük asılı kalışı ve duvarın ardından, saklandığı yerden rahmetli babaannemin çıkıp o çocuklar kadar minicik elini sallayışı... Hele atkısının altından bulup gözlerinin yaşını sildiği beyaz tülbentten yaşmağının ıslanışı..


Çok çalıştı sonra babam, annem çok çalıştı. Günlerden gün oldu kızgın akan demirlerin arasında kaldı, en çok bir tarafı, bacakları yandı... Nasıl bir cesaret ve yaşama bağlılıksa böğrüne doğru akan kıpkırmızı, kızgın demirlerin yönünü parmağıyla iterek değiştirdiğini anlatırdı. Dün gibi hatırımda, doksan gündü hastanede yattı. Derisinin sağlam yerlerinden yüzülüp, yanığı derin olan yerlerine yamaların yapıldığı sayısız ameliyattan geçmişti. Her gün, o kış soğuğunda, acısından ve soğuktan titreyerek... Her gün ama her gün sarı su dolu küvete girmek zorunda oluşu... düşünüyorum da ne güçlü adamdı şu babam, ne güçlü!


Ah anacığım, ilk başta yanında refakatçi kaldı, sandalye tepelerinde ve uykusuz gecelerde. Sonrasında doksan günü her gün yanına kah ev yapımı yoğurt, kah çok sevdiği bol yoğurtla karılıp yapılan göce tarhanasını pişirip, termosla soğutmadan taşıyarak, evinin erkeğine sahip çıkarak babamla birlikte tamamladı.


Aman Allahım nasıl böylesine yüce bir aşktı bu, insan bir insanı Leyla ile Mecnuna nispet edercesine nasıl bu denli çok sevebiliyordu. Hali hazırda altmış beş yaşlarını sürdükleri bu günlerde bile, arasa ve babamın telefonuna ulaşamasa, gittiği yerden biraz geç gelecek olsa, anacığımın yüreğinde cehennemler kurulup ateşler yanar, tabi ucu beni de tutar. Arar telaşlı telaşlı anlatır, doğal olarak da onu sakinleştirip geçerli ve olası bahaneleri dile getirmek de bana düşer. Sonra işini gücünü, çıkan pürüzler nedeniyle biraz gecikmeli olarak da olsa halleden babam çıkar gelir, sırada benim repliğim: ''Ben sana söylemiştim anne, bak işte sağsalim geldi babam''...


Evet, duyar gibiyim! Ne çok eksildik, ne çok yoksullaştık... Evet evet bunlar toplumumuzda yozlaşan ama güzel, ama yaşatılası, insana en yakışan duygu ve erdemler.


Neyse lafı uzatmadan ben Babama döneyim yine. Ağladığını hiç görmedim ben babamın, dedim ya benim babamın şimdiki çocukların söylediği gibi süper güçleri vardı ve ağlamak ne ki? O hiç kimseden, hiç bir şeyden korkmazdı... Değil ki kederler onu korkutacaktı! İlk işiydi, yalan söylememeyi o öğretmişti bana mesela. Sonra anlamadığım bir nedenden, bir keresinde de doğrucu davut oluşuma hafif alaylı bir ifadeyle söylendiği de hala hatırımda. Olsun yine de O benimle gururluydu, daha ne olsun ki!


Doğru ya daha neler öğretmemişti ki; dik durmayı, ayağını yorganına göre uzatıp tutumlu olurken, kimseye mümkün mertebe muhtaç olmamayı ve el açmamayı... Evimizde soğanımız bitse gidilip bir komşudan ödünç soğan istenmez, alınmazdı... Ama gelene de kapı elbette açıktı. Düştüğümüzde ağlamamayı, acımadı ki deyip hayatı makaraya almayı hep O öğretmişti, çünkü O gerçekten hayatı çok küçük yaşlarda tanımaya başlamış, akıllı ve mert bir adamdı.


Hiç unutmuyorum, ben oluvereyim 15, Babam da 35 yaşlarında... Bornova'da klasik bir yaz vakti, ikindi sonrası... Mobilet denirdi onlara, babamın ite kaka çalışan bir motosikleti vardı. Yalvar yakar oldum, birazcık olsun binip gezebilmek için izin istedim babamdan: ''Nolur baba azıcık bineyim, nolur baba nolur bak işte çok azıcık bineceğim hem, hem de topu topu şuraya kadar gidip döneceğim, nolur baba'' dedim ve o izni aldım babamdan. Nasıl bir tutkuysa o, bindiğimde hissettiğim aşkı andıran duygu, yalvar yakar etmişti işte, hem de beni! Olsun el değildi sonuçta; BABAMDI!


Dedim ya eski bir mobiletti, emektardı. Dolayısı ile dikiz aynaları yoktu. Sorun da değildi doğrusu, mahalle arasıydı ve öyle de binilirdi... Çünkü o yıllarda otomobil bu kadar çok değildi, sokağımızda doğru düzgün ev de yoktu ve mahallemizin yolları henüz toprak yoldu. Tabi ki ben az da olsa trafik akışının olduğu yola çıkmasaydım! Akıl bu ya çıktım ama öyle hemen üç yüz bilemediniz dört yüz metre kadar sürdü sürmedi seyr-ü seferim, dönmeye niyetlendim. Dikiz aynası olmadığı ve arkamdan araç gelip gelmediğini görmediğimden dolayı, caddeden dönmeyeyim dedim kafamdan ve u dönüşü yapmak üzere ilk sokağa saptım. Tek hatam biraz daha ileriye gidip dönmeyişimdi. Çünkü tam dönüş yaptığım esnada sokağın başında bir kamyonun durmuş dönüş yapmak için hazırlandığını görmemle frenlere asılmam ve motosikleti yan yatırmam bir oldu.


Yo yo sakin olun, hiç bir zaman hız tutkum olmadı, sonra u dönüşünü mümkünü yok hızlı olarak yapamazsınız, hele ki dar sokak içlerinde. Bu sebepten de bana bir şey olmadı, olan babamın o zamanlarda eli ayağı olan emektar mobiletine oldu. Allahtan ki evden çok uzaklaşmamıştım ve beş dakikada elimdeki mobileti süre yürüye eve vardım. Ama içimde cehennem bir tane değil, belki bini, belki milyonu birden kurulmuş... Doğru ya bu duruma babam ne diyecekti, yol boyu tek düşüncem oydu. Olayı olduğu gibi kah utana sıkıla, kah kazanın şokuyla anlattım babama. Hiç beklemiyordum doğrusu! Öyle ya, tepkisini şu an hatırlamadığıma göre bana kızmamış olacak.


Söylemiş miydim, benim babam çok becerikli bir adamdır. Koyun önüne koca uçağın tüm aksamlarını, tek tek birleştirip uçar vaziyete getirsin... Babam diye değil, gerçekten o kadar. Hal böyle olunca aldı eline penseyi, anahtarı, tornavidayı girişti tamirata...




Allah Allah karanlık kavuşmak üzere, acaba babamın bize demediği bir işi, gideceği bir yer mi vardı? Saat ona geliyordu sanırım, tamirat işini anca bitirmişti. Aaaa niye, beni çağırıyormuş babam. Eksilmediği gibi, o an kafamda daha da artan soru işaretleriyle, çoğaldıkça çoğalan bir sıkıntı içimde, vardım babamın yanına. Ortalık zifiri karanlık... Bin dedi, motosikletin didonlarını tutturdu bana ve hadi bin dedi. Bizde öyleydi, anne babanın bir dediği iki edilmezdi... Sebebini soramazdım ama iyi ve doğru bir şey yapıyordu, bunu da sonra anlayacaktım... Şaşkınlık içinde binip mahallenin bir ucundan diğer ucuna kadar gittim geldim.


Ben babamdan öğrendim, kulağıma küpedir;

Kolay kolay korkmamayı, her hangi bir sebepten bir korkunun içime yerleşip, bana hükmetmesine ve benliğimi esaret altına almasına asla izin vermemeyi......


Eminim ki sizler de çocuklarınıza bunları öğretiyorsunuzdur.


Şimdilerde ise zeytin ve değişik meyve ağaçlarından oluşan, mevsim sebzeleri de yetiştirdikleri bir bahçeleri İzmir'in bir ilçesinde, bir diğeri de, aslında İncirlik olan fakat aralarına zeytin ağaçları dikerek zenginleştirdiği diğer bahçeleri de yine bir başka ilçede var. Gurur duyduğum, sevgiyle andığım Anne ve Babam, altmış beş yaşlarını sürdükleri bu yaşta, ağrı ve sızılarını duymazdan gelerek hala çalışmaya devam etmeleri, taktire şayan bana kalırsa. Yenilerde babamın söylediği şu sözüyle yazımı sonlandırmak istiyorum;


''Benim bu yaşta toprağa vurduğum her çapa çocuklarım ve torunlarım için''.


Özüne inildiğinde bir insanın geleceğine duyduğu vefayı, aydınlık yarınlara olan inancının eyleme dönüşmüş halini, yani o saf sevgiye dayanan emeği daha güzel hangi cümle anlatabilir ki! Seni çok seviyoruz baba, çok yaşa...


Sağlıcakla...


BÜYÜKTÜR!

AŞKsa ''BABAM''

mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA