Nehrin Elinde Canveren Tanrı



*

MİLET ve APOLLON


Bir cehennem sıcağında suda bile terlerken, sizi heyecanlandıracak kaç şey vardır?..

Çok şey varsa, sizin yaşamla ilgili bir sorununuz da yok, boşuna aranmayın, hala delikanlısınız demektir; tek bir şey varsa heyecanlandıran, gururlanın; yaşadığınızın işaretidir, şükredin...


Bazıları, o yaşama duygusunu adrenalinde arayanlar çok savaşlı dünyada bir savaşa katılabilir, Eyfel Kulesi'ndn atlamaya kalkabilir ya da Afrika'da safariye katılabilir. Alçak gönüllüyseniz ya da kalbiniz endişe veriyorsa saksıda çiçek yetiştirmek bile uyar...


Ben daha ortasını seçiyorum çoğu: Yola gidiyorum. Ahhh! Yol yok mu, bu heyecan, gizemli ve riskli bir ülkeye gider gibi duyulan koşma arzusu... Bir o ölmedi... Yolları belki de bundan seviyorum...


Bulduğum başka bir şey de var yollarda...

Ömrümce planlı yaşadım, çocukluğumdan kazandığım bir şey... Bir yıl sonrasını bile bilmek isterim. Bazen yoruyor insanı, bir dolap beygiri gibi en bilinmezler de dahi tanıdık geliyor. Bu tutkuyu yola çıkınca kırmaya çalışıyorum. Git desin içimden bir ses, çoğu kez ilk kavşakta nerden gitsem diye sorar buluyorum kendimi, bırak nereye gideceğimi...

Bir nokta yerine bir yöre belirliyorum en çok...


Güney güzeldir.

Bir dost uyarıyor, ben yol telaşında ve o heyecanındayken... " buralar bu hafta gene çok kalabalık ve 40 derece hissedilen hava 33 lerde geziyor, nem % 80, doluluk %2000, sıcak nem ve insanlar.. tahammül edilmez durumda... az ertele, yürür gezeriz, bisikletle dolaşırız, " Güzel de... unutuyor, bir yaştan sonra esin perileri her zaman gelmiyor...


TANRININ git dediği saatler vardır, kaçırmayacaksın... diyorum... bana şimdi geldiler, ne yapayım?.. demek ki kaderde gidip de Ege'de bir arkaik devir kurbağası gibi haşlandığını anlamadan yanmak varmış.. denemezsem ölürüm...

Üzüleceğim tek şey olur belki, uğruna yollara döküldüğüm KABE'yi görememek ki onda da teselli hep var; bilinen öyküdür, AS'LOLAN varmak değil GİTMEKTİR...

*

Didim'e vardığımda aradığım, yolumun üstündeydi.

Akbük yolundan Didim'e varmadan denizle yol arasındaki dar şeritte yer alan ağaçların arasındaydı orman kampı.


Tıklım tıklımdı. Güç bela bir çadır sığdıracak bir yer buldum.







Kaç gündür çakır güneş olan hava, birden kararmaya başlamıştı. Yağacak gibiydi. Acele etmezsem işler sarpa saracaktı.


Bir terslik çıkmadı, yan çadırdaki komşu da yardım sever çıkınca çabucak kurduk çadırı.


Ve yağmur başladı.

Çadırı kurmamla yağmurun yağmaya başlaması aynı ana denk geldi. Günlerdir kuruyup damar damar çatlayan toprak, bana mısın bile demedi ama yine de dört yanı o güzelim kokuya boğdu. Hiç olmazsa o değişmemiş.

Komşum Aydınlı arkadaş, "On üç yıldır gelip giderim ilk kez yağmur yağdı, " dedi..."Sizin ayağınızdan olsa gerek..." Toza toprağa bulanmış, şimdi su ile karışık çamuru hazla soluyan sandaletli ayaklarıma o sihri arayarak baktım. "Ben de farkındayım, kerametimin, " dedim. "Aman kimse, hele yarım litre suyu iki liraya satanlar duymasın, " diye ekledim. "Biliyorsun, İSA'nın sonunu her şeyden önce başkalarına göre daha çok balık yakalaması, hazırladı..."



















Epey sürdü yağmur, şakır şakır, dolu dolu yağdı, ama yaz yağmuru bu; ömürsüz, sonunda kesildi... Ardından denizin üstündeki bulutlar dağılmaya başladı, güneş şimdi er ya da geç hakkından geleceği bulutlarla eğleniyor.




Elbette yaşamın her anının tadı başka,

ama kim ne derse desin GÜNEŞ daha bir başka...












Orman kampı yolla deniz arasında, sarıçamlar altında bir burun... Belediye işletiyor, kırk türlü isim altında garip adlandırmalarla talebe göre fiyatı yükseltseler de yine de anormal değil. Barı, lokantası var. Çoğu yeri kayalık, ama en uç kesimindeki sahilinde dar bir kumsalı , kumsalın karşısında da sığ bir denizle ulaşılan TAVŞAN ADASI bile var...












ADA yüzlerce tavşan ve güvercinle doluymuş, karayla arasındaki dar geçit yürünerek de aşılabilecek dende sığmış ... Tavşanları merak etmiyorum, ama uzun kalırsam giderim...


Şimdi önceliğim Apollon tapınağı, o tanrı kent...


Ne var ki evdeki hesap yan komşumdan döndü. Sabah uyandığımda kahvaltıyı nasıl yaparım diye düşünürken en güleç yüzüyle kolumdan çekerek kahvaltıya çağırınca kıramadım. Ardından bana dünyada en güzel koylardan birkaçının Didim'de olduğunu ama çok az kişinin bildiğini, bu günde beni oraya götüreceğini söyleyince ona istemesem de hayır diyemedim, uydum.


Önce şehrin içine Altınkum'a doğru gittik, sonra batıya dönerek evleri geride bırakıp ıssız yollardan dantele gibi uzanan kıyıları izledik. Çok sayıda arabanın park ettiği bir yerde durduk.

"Geldik," dedi, eşyalarını indirirken. " Burası Akvaryum koyu."


Gerçekten söylediği kadar vardı. Deniz Altınkum'da da güzeldi, ama burası öyle kalabalık değildi. Görünen tek bilen biz değildik, az da olsa her cins, her bölgeden tatilci yüzmeye gelmişti.



Gelecek Tayyip Erdoğan'ı nasıl anar kuşkusuz bilinemez. Ne var ki bu çelişkiyi güncel hayata sokması ve hiç de kıyamet kopmadan sosyal barışı sağlaması unutulmayacaktır.


Kötü mü olmuş, görüntüye ve uyuma bakılırsa hiç sanmıyorum. Dünün uzun saçlı ya da entel sakallı erkeği neyse tesettürlü ya da açık da o aslında... Bize uymayanı mahalle gücüyle kitaba göre yargılama hakkımız bir alanda kalkmış oldu, fena mı?

İnsansan kimse kimsenin tıpkısı değil, herkes bir yerde bir yönüyle ötekine çelişki. Ne yapacaksın yani?.. Hangisi doğru da uy diye dayatacaksın, hem de ne hakkın var ötekinin zevkine, giyimine, inancına burnunu sokmaya...


Keşke devlet zoruna ihtiyaç duymasaydık.


Türkiye'nin en zor yaptığı buydu; ÖTEKİnin yaşama hakkına saygı duymak ve onu hazmetmek... Düne değin sokağa çıkmayı bile büyük bir aykırılık gören bir kesim de böylece sosyal hayata katılma hakkını kullanır oldu. Bir kesim gibi bundan ben de endişelenmedim değil, ama şunu unutuyoruz. Başladığımızda yani bundan otuz kırk yıl önce başımız açık olsa da bizler de onlar gibiydik. Deniz kıyısına takım elbiseyle giderdik. Mayo alışkanlığı olmadığından daha da önemlisi pahalı olduğundan iç çamaşırıyla ya da elbiseyle girenler gülmece malzemesiydi. O zamanlarda deniz alışkanlığını kazanmış bir avuç insan bize kaygı ve endişeyle bakardı.


Diyalektik her zaman çalışır.


Yarın bu deniz kıyısında bile aşırı örtülü insanların da çıktıkları sosyal ortamlarda gördüklerini önce taklit etmeye, sonra içselleştirip kendi tarzlarını üretip sahip çıkmaya ve ortak alanlarda birbirimize daha çok benzeyeceğimize inanıyorum. En azından tahammül artacaktır.


Umalım yaşamın tüm alanlarına da bu hoşgörü ve karşılıklı saygı egemen olur.


O gece Didim'de yaşayan bir arkadaşla buluştum. Gece geç saatlerde kampa gelince sabah görünmeden kaçabilmek için arabayı çadırın uzağına park ettim. Artık kesin APOLLON TAPINAĞINA gidecektim. Apollon tapınağı Didim'in şimdiki girişinde denizden hayli uzakta zamanında defne ormanı olan bir sırtta eski köy yerleşiminin içindeydi.


Defneler mi?

Dalga mı geçiyorsun?


Çaresiz insan ne yapar? Hele bundan 3000 yıl önce de yaşayan insan... Bugünkü umarsız insanların yaptığını elbette. Denize düşen yılana sarılır örneği büyüden, faldan ve kehanetten medet umar. Kartondan bir dev yaratır, onu lider, kral, tanrı yapar, tapar. Antik devir insanları da aynı, kendilerince her şeyin ayrı bir tanrısı olduğunu düşünmüşler. Örneğin denizlerin tanrısı Poseidon'du, aşk tanrısı Afrodit, şarap tanrısı Dionysos, ışık ve güneş tanrısı ise Apollon'du... Gündelik hayatında en çok işi düşene, içli dışlı olduğuna da huyu değişip de zulmetmesin diye olsa gerek, tapınaklar kurar, törenlerle insan kurbanı dahil, armağanlar sunarlardı.


Kuşkusuz söz konusu Tanrıysa armağanları sıra bir insan götürecek değil, bu işi üstlenecek, ehliyetli insanlara ihtiyaç var, onlar hem tapınakları korur, hem de bu törenleri yönetir. Böylesine incelikli, nazik, Tanrılarla hasbıhal gibi olağanüstü işleri yapan insanlar da bir zaman sonra doğal olarak olağanüstüleşir. İşte sana tarihin ilk ruhban sınıfı öncüleri, rahipler ortaya çıkar. Zamanla onların da arasında ehliyet farkları, liyakat ve beceri özellikleri devreye girer ve ruhbanın piri oluşur.


Efsaneye göre, Tanrı Apollon bir gün Didyma yöresinde çobanlık yapan Brankhos'a rastlar. Ondan hoşlanan Apollon, ona biliciliğin yani kehanetin sırlarını öğretir. Öğrendiği tanrısal sırları insanlara aktarmak isteyen çoban, bugünkü Apollon Tapınağı'nın bulunduğu yerdeki defne ormanı ve su kaynağının hemen yakınına tanrısı Apollon adına ilk tapınağı kurar. Zaman içinde çobanın soyundan gelenler 'Brankhidler' olarak anılmış çok uzun yıllar boyunca Apollon Tapınağı'nın yöneticiliğini yapmışlar. Bu nedenle olsa gerek 'Didyma'e asırlar boyu; 'Brankhidai', yani Brankhidler Ülkesi olarak anılmış.

Başlangıçta tapınak, Apollo'nun ikiz kız kardeşinin adına yapılan Efes'teki Artemis Tapınağı'nın bir benzeri olarak inşa edilmek istenmiş.


O denli önemliymiş Apollon yani.


Nerden bilsinler çok gitmeyecek uğruna tapınaklar yaptıkları o tanrı bir nehrin oyununa gelecek, kendi tapınağını bile koruyamayacak, tebasıyla birlikte oraları terk edecek...


Bu işin söylence yanı...

Bilinen tarihe göre Arkaik Didim'e ait ilk mabet ise, M.Ö. VII. yüzyılda inşaasına başlanmış 'tanrılara adanan arazi' anlamına gelen bir temenostur. İlk mabedin bundan yaklaşık 100 yıl sonra yapılan eklerle beraber pek görkemli olmayan bir yapıya sahip olduğu sanılmaktadır. M.Ö. VI. yüzyılın ilk yarısında ise, İon dünyasının ulaştığı en parlak dönemde, Apollon Tapınağı büyük bir mabet haline dönüştürülmeye başlanmıştır. Tapınağın mimari yapısında, aynı dönemlerde yapılmış oldukları belirlenen Efes ve Sisam tapınaklarından etkilenilmiştir.


Apollon Tapınağı, çok iddialı tasarlanmıştı. 85,15 x 38,39 metre ölçülerinde çevresinde çift sıra sütun bulunan bir mabet, yanlarda 21 çift sıra sütun, ön yüzünde 8 ve arka tarafında 9 sütun sırası olacak şekilde yapıldı. Halkın ibadet amacıyla kullanacağı 'naos' adı verilen iç avluyu çevreleyen 104 sütun ve 'naos'ta bulunan 8 sütunla birlikte toplam 112 sütunu vardır. Bu sütunların her birinin başlıklarıyla beraber 20 metre boyunda devasa bir şey olduğunu düşünün. Kutsal avlusu 17,5 metre yüksekliğinde bir duvarla çevrili olduğundan, dışarıdan bakıldığında üstü kapalıymış izlenimini vermekteydi.


Aslında bu büyüklükte bir yapının kolay kolay tamamlanamayacağı açıktır. Bu nedenle inşaat M.Ö. III. ve II. yüzyıllarda da devam etmiş, hatta bir kısmı Roma döneminde yapılmıştır. O dönemdeki tapınağın ölçüleri, onun Efes'teki Artemis Tapınağı ve Sisam Adasındaki Heraion Tapınağı'ndan sonra, antik dünyanın üçüncü büyük tapınağı yapmaya yetiyordu.

Bodrum yakınlarındaki Halicarnassos'da doğan ve 'Tarihin Babası' olarak da anılan Heredot, eserlerinde M.Ö VII. yüzyılda Mısır kralı Necho ve Lidya Kralı Kroisos tarafından Didim Tapınağı'na aynen Delphi’ye gönderilen tarzda altın sunular ve hediyeler gönderdiklerini yazar.


M.Ö. 7. ve 6. yüzyılda Apollon tapınağının ünü çok yaygındı. Mabed, Antik dünyanın en önemli kehanet merkezlerinden biriydi. Didim ve Milet M.Ö. 494 yılında "LADE DENİZ SAVAŞI"ndan sonra Persler tarafından yağmalanarak, Tanrı Apollon'un "Kanakhos" tarafından tapılan tunç heykeli "Ekbatana"ya bugünkü İran'a götürülmüştür.

Tahrip edilen tapınağın yerine, Hellenistik dönemde Büyük İskender'in katkısıyla daha büyüğü yapılmaya başlanıldı. Eserin mimarları, "Miletli Daphnis" ile "Efesli Efes'teki Artemis Tapınağı'nın da mimarı olan Paionios'dur.


Tapınağın yapımına yardım eden Suriye Kralı Selevkos, Ekbatana'ya götürülen Apollon heykelini geri getirtmiştir. Bütün bunlara rağmen yüksek maliyeti ve havalide sürekli devam eden savaşlar tapınağın tamamlanmasına izin vermedi, tapınak orijinal planlarına göre tam olarak bitirilemedi, yine de çağlar boyunca paganizmin kullandığı, tek tanrılı dinler döneminde ise terk edilen bina, virane de olsa Fatih'in İstanbul'u alışına değin en gösterişli ve ünlü yapılarından biri olarak yaşadı.

Bugüne kalan ören de bu olsa gerek.


Şimdi o muhteşem binadan geriye ancak büyük bir hayal gücüyle görkemini tasarlayabileceğiniz bir enkaz kalmış, bir zamanlar neydi'nin işaretlerini veren. Örneğin birkaç sütun baş döndürücü bir ağırlık ve heybetle hala ayakta...






Tarihçiler Apollon Tapınağı'ndaki en büyük yıkıma 1493 yılında tüm Ege coğrafyasını etkileyen büyük bir depremin sebep olduğunu söyler. Yani İstanbul'un Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmesinden tam 40 yıl sonra meydana gelen bu depremde büyük hasar alan tapınak, ilerleyen asırlarda kendi haline terk edilmiş.



Tapınak çevresindeki verimli araziyi yurt edinen yöre halkı tarafından kurulan yerleşim, sonraki yüzyıllarda giderek bir Rum köyüne dönüşecek olan Yoran Köyü'nü oluşturmuş. Sonra da onlar da gitmiş.














Geride camiye çevrilen şirin mi şirin kiliseleri kalmış.

...ve kapısında bu çeşme o zamandan kalma değil, turistler çoğalınca yapılmış, ama en az eski kilise yeni cami kadar sevimli...
















Eski "KUTSAL YOL"un bu caminin avlusundan başladığını okumuştum bir yerlerde.

Ki Antik dönemin efsanevi deniz başkenti Milet'e uzanıyordu. Herhalde 15, 16 kilometre uzunluğunda olan bu yolun Milet çıkışındaki ilk 5-6 kilometrelik bölümü; Apollo rahip ve rahibelerine ait oturan insan heykelleriyle, yatan aslan ve sfenks figürleriyle süslenmiş bir güzergah olarak inşa edilmişti.



Yolu arıyorum ama görünürde en az 5-6 metre genişliğinde olması gereken eski Roma yollarına benzer bir şey göremiyorum.






Kuzeydeki antik liman Milet’in kutsal kapısından başlayan 'Kutsal Yol', deniz kenarını izleyerek Didim’in günümüzde Mavişehir olarak bilinen Panormos limanına ulaşıyordu. Buradan sonra ise güneye dönüp Apollon Tapınağı'nın adak ve sunu terasının önüne geliyordu. Eğer öyleyse bu eski kilise o pagan kültürün törenlerinin yapıldığı terasa kurulmuştu.


DİDYİMA ikiz , ikiz kardeş anlamına gelen bir sözcük... o zaman antik devir tanrısı APOLLON adına yapılan bu görkemli tapınağın bir eşi olabilir mi sorusu geliyor aklıma...

Yazıtlarda bulamıyorum yanıtı sonunda bana iğrenç bir inatla kilim satmaya çalışan bir esnafa konu değişsin diye soruyorum. "İlk kez biri bunu soruyor , " diyor kilimci, kilim satacağı adamı havaya sokmak için gururunu okşayarak." Doğru , bir ikizi var bu tapınağın, ama görünürde değil, yanmış yıkılmış. Küçük bir bölümü yer yüzünde ama asıl bölüm yer altında... Ve kutsal yol ona ulaşıyor aslında . " "İkizini göremezsin," diye de ekliyor arife dangalak böceği kilimci, "Çünkü yerin altında" Kendini arkeolog beni de sıfır salak turist sanmanın egosunda anlatıyordu.

"Görünüyor aslında," diyorum, "ama buradan değil, yüz kilometre uzakta, Efes'te... Apolon'un ikiz kardeşi Artemis tapınağı senin dediğin."


Bna bir dükkan açtıracak kadar kilim satmaya kararlı, becerikli ve esnaf kilimciyi susturmanın tadı dayanılmazdı... ama şimdi gerçeği itiraf etmeliyim: Didim'de de o devir Efes'teki gibi gösterişli olmasa da bir Artemis tapınağı vardı, hem olmaz mı, erkeği olacak da dişisi unutulacak, antik devrin Ön Asya kadını da duracak... Feminist durmak için yazmadım bunu. O çağ Anadolu kadını bugunkünden hayli özgürdü...


ve...




KUTSAL YOL aslında gerçek bir yurtseverlik öyküsü, mitolojik ya da yakıştırma bir öykü değil...

Dönemin büyük egemeni MİLETOS, PERSLERİN saldırısına uğrayınca, ona bağlı koloniler de aynı kaderi paylaşmış. DİDİMLİLER Apollon da toplanıp Pers ordularına karşı savaşıyormuş. Sonra da yine burada toplanıp büyük bölümü yer altından geçen ikiz tanrıça kardeş ARTEMİS'in tapınağına ulaşan kutsal yolu izleyip kaçıp kurtuluyorlarmış.


Sonunda KUTSAL YOL'la ilgili bir somut bulguya ulaşıyorum, bir levhaya yazmışlar, gördüm...

İçinde kuyular, yer altı yolları olan yolun bir yerlerde özgün parçaları vardır ama ben Milet'i görmeye gidiyorum.








M.Ö.8.yy da Apollon tapınağını yaptıran, sikkelerinde de yer alan Apollon'un tunç heykelini de tapınağa hediye eden M.Ö. 6. yy.'da Didim'e değin uzanan "KUTSAL YOL"u da yapan, Ege denizinden Bafa gölüne değin uzanan bölgede büyük bir uygarlık, Anadolu'da Trabzon ve Sinop dahil çok sayıda koloni kuran, sayısız bilim ve düşünce adamı yetiştiren İYONYALI MİLETLİLER gerçekte ANADOLULU değil.

Tam olarak nereli oldukları tartışmalı olsa da Ege'nin öte yakasından Girit ya da Antik Yunanistan'dan M.Ö. 2000'lerde geldikleri ve İYONYA diye görkemli bir uygarlık kurdukları, Efes, Millet gibi hala hayranlıkla gezdiğimiz şehirler kurdukları gerçek.

Eski Farsça İonan adı, Perslerin onlara verdiği isim. Farsça ve Arapça'dan Türkçeye Yunan biçiminde geçen bu ad, daha sonra Helen ulusunun tümü için kullanılan ad oldu.

İlk yerleştikleri yer İzmir'le Bafa gölü arası , Hereodot'un "çalışkan nehir" diye tanımladığı Menderes deltasındaki deniz kıyıları olmuş. Ardından , biraz da Anadolu'nun içlerine doğru yayılmalarını engelleyen Lidyalılar yüzünden Ege, Akdeniz ve en çok da Karadeniz'de koloniler kurmuşlar. Hatta Mısır'da bile bir şehir kurdukları bilinir.


Milotos'un bugünkü bozkır güzeli haline bakmayın. Antik devirde Menderes ağzında denizin içinde dört limanı olan, ekonomisi çok güçlü, halkı zengin, felsefenin beşiği, yetiştirdiği "ana madde sudur" diyen Thales , Anaximander ve Anaximenes gibi filozofları, hakkında bugünün gözüyle bakıp farklı şeyler söylense de tarihin karanlığından sıyrılmayı başaran kadın filozof Aspasia, sonradan Roma dahil bir çok şehrin örnek planını ilk kendi kentinde uygulayan ünlü şehircilik mimarı Hippodamos... gibi bilim, düşünce sanat adamları olan gerçek anlamda bir su kentiydi.


-Şimdi bile yer altı suları yüzeye vurduğunda bir çok yerinde o günkü güzelliğini gösterecek manzaralar görülür.-

Ne var ki İyon şehirleri birleşip bir devlet olamadı. Asiller ve şehrin zenginleri tarafından yönetilen bu şehirler biraz da dönemin özelliği başta Hititler, Lidyalılar, Persler gibi ... güçlü çevre devletleriyle sürekli savaştı. Persler, Sard başta olmak üzere İyon şehirlerini ele geçirip yakıp yıkmaya başladıklarında Milet'e dokunmadılar, egemenlikleri altına aldılar. Ne var ki M.Ö. 494'te tarihin yazdığı en büyük ayaklanmayı Perslere karşı başlatan Miletliler, Lade Ada'sındaki deniz savaşında yenilince son gözüktü. Kent ve Apollon tapınağı yakılıp yıkıldı. Halk Mezopotamya'ya sürüldü.

Ancak Büyük İskender'in gelişiyle toparlanıp yeniden eski günlere döndüler.


Ne var ki " SU ANA MADDEDİR" diyen Miletli Tales'i haklı çıkarırcasına MİLET, bir nehrin ellinde can vereceğini henüz bilmiyordu.


Halikarnaslı Herodot demiş ya Menderes için; çalışkan nehir... İşte o nehir taşıdığı alüvyonlarla önce limanı doldurmaya başlamış, ardından tüm denizi... Deniz bugün on kilometre uzakta kalmış. Bu da savaş ve benzerlerinin getirdiği bütün yıkımları aşan Milet şehrini bitirmiş. Perslerle yapılan kaybettikleri ünlü deniz savaşının geçtiği ada Lade, şimdi tarlaların ortasında sadece bir tepe... İyon yerleşimlerinin kurulduğu Latmos körfeziyse bugünkü Bafa Gölü'nü hatıra bırakıp yok olmuş.








MİLET'e giden yolda KUTSAL YOL'un işaretlerini arıyorum, ama o günden bugüne antik yol mu kalmış. Yine de yaklaşınca benzer şeyler görüyorum. Yol kıyıları mermer sütunlarla, kırık tarihi taşlarla dolu. Bilmeden yakıştırıyorum.


Hem yolun izlerini arıyorum hem de bahçe duvarlarına çit olmuş, kırık dökük antik devir taşlarını, sütunlarını görünce, yerlerinde, toprağın altında dursalardı daha iyi olurdu sanki diye düşünüyorum.



















Yol kıyısına çağdaş donanımlı bir müze yapılmış. İçinde görülmeye değecek çok eser var. Beni müze kadar kapısındaki kuzeyde küçük salonlarda salon bitkisi olarak yetiştirdiğimiz kaktüs etkiliyor. Bodrum'a sürgün giden Halikarnas Balıkçısı da gördüğü kaktüslere çok şaşırmıştı, bende de o hal var.


Devasa bir şey... Bunun çiçek açmış haline denk gelmek isterdim. Sahi kaynana dilleri çiçek açar mı, ötekiler gibi, bir günlük de olsa? Açmaz mı, havasına girince, hem de renk renk?












MİLET'in girişine değin yol kıyısına dizili tarihi eserlerin yolla ilgili olduğunu düşünüyorum, kutsal yolun başlangıcı burası.


Geçmişte yerlisi yabancısı iğne atsan yere düşmeyecek dende kalabalık olan antik şehir şimdi ıssızlığa teslim... Kente giriş paralı ya da müze kartınız olmalı...


Merak edip gelen kimse yok, ne yerli ne de yabancı, şaşırtıcı derecede bir ıssızlık var. Ciddi anlamda ekonomik bir durgunluk olduğunu yaz boyu da böyle gittiğini söylüyor konuştuklarımız.


Şehir bu girişin arkasında geniş bir alana yayılmış. Roma hamamları, 25 bin kişilik tiyatrosu, yamaçlara yapılmış o dönemin zengin evleri gibi görülecek çok şey var MİLET'te.

Ne var ki gitmeden hakkında biraz araştırma yapmalı. Yoksa bir taş yığını olarak gözükecektir.

Nasıl ki insanı anlamlı kılan yaşadıkları, yani anıları ve bunlardan oldurduğu kişiliğiyse, kentlerin ya da taşların ruhu da geçmişi, tarihi...


Ağustos 2016

mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA