Gözleri Elaydı



Ağlıyordu. İnciler döküyordu raylara. Niye buraya gelmişti, ne arıyordu, içindeki acı kimin içindi?

“Gözleri elaydı.” diyordu durmadan; şaşkın, hatta isyankâr. “Geçmişini anlattığı o gün gibiydi bakışları: Sevecen ve acılı... Yine o günkü renge bürünmüştü gözleri. Sanki bunu görmem için yetiştim son nefesine.”

Sisler içinden iki küçük kız geldi istasyona. Soluk soluğaydılar. Karanlıktı. Koştular telaşla. Tam kalkacakken yetiştiler trene. Tıklım tıklım kompartımana girdiler. Hiç tanımadıkları büyüklerin eteklerine tutundular. Acı ve merhametle baktı onlara yolcular. O gözlerde babalarını aradılar, bulamadılar. Oysa o delerek bakıyordu kendilerine. Çatık kaşlarının altında kıvılcımlar saçan kömür parçaları vardı. “Kök salmaya

geldik.” diyordu durmadan. “Söküldük yüzlerce yıl yaşadığımız yerden. Arkamızda acı, kıyım ve kan… Neyse ki açtı kucağını vatan.” Şükrediyor ve minnetle toprağı öpüyordu. Eline küçük bir dal parçası alıyor, toprağa atıyordu. Sonra da eğilip onu üfürüyordu. Dal savruldukça gözlerinde deli bir kıvılcım tutuşuyor, “Şimdi de kazın bakalım!” diyordu. Sonra kendi kazıyor, dalı dikiyor ve yine eğilip üfürüyordu. Dal kımıldamıyordu. O zaman gözleri bir başka ışıyor, kafasını sallayarak, “Gördünüz mü?” diyor, gülümsüyordu.

Ürperticiydi bu gülümseyiş. Işığı, kardeşiyle kendisini titretiyordu.

İstasyon yıllara direniyordu. Taş duvarları dimdik ayakta, kapıları ve pencereleri sımsıkı kapalı, çatıdan sarkan ahşap süsler hâlâ sevimli…

Trenden indi iki kız. Koştular mağazaya. Tütün kokusu sinmiş koridorlardan geçtiler. Yerleri süpürdüler, işçi kadınlara su verdiler. Düştü ellerinden testi, sular döküldü. Usta bağırdı. Kömür gözler alev saçtı. Gözlerindeki yaşı sildi. Az ötede terk edilmiş bir vagon gördü. Ayakları, içinin sızısına uyarak onu oraya götürdü.

İlk, tekerleklerine baktı. Paslı demir yığınına dönmüş, bitap düşmüşlerdi. Kıvılcımlar saçmıyorlardı artık. Babalarının gözleri yoktu onlarda.

Anıların perdesini aralayıp vagona bindi. Birden irkildi.

İçinde çocuklar uyuyordu.

“Tinerci olabilirler.” diye düşünüp korktu bir an için. Sonra aldırmadı. “Varsın tinerci olsunlar! Zarar gelecekse çocuklardan gelsin. Onlar hiç olmazsa bilinçli değiller.”

Çocuklardan biri uyandı. O da şaşırdı, korktu. "Burada ne arıyorsun?‟ der gibi baktı.

Kadın gülümsedi.

“Merhaba” dedi sıcacık.

Diğer çocuklar da uyandı.

“Baba üşüyorum palto.” dedi küçük kız.

Babasının gözlerindeki kömürler tutuştu.

Dayak yiyeceğini bile bile yineledi kız.

“Baba palto…”

Alevlendi kömürler.

“Üşüyorum, paramın bir kısmıyla palto alayım.”

Harladı alevler ve her yanı yandı kızın.

“Burada ne arıyorsunuz?”

“Burada kalıyoruz.”

“Anneniz, babanız yok mu?”

“Yok.” Gözleriyle ikisini gösterdi konuşan. “Bunların var ama yok gibi...”

“Niye?”

Boyunlar büküldü.

Uyuyup kalmıştı tuvalet penceresinin kovuğunda. Annesi elinden tutmuş, onu okula götürüyordu rüyasında. Çiçekten bir halıya basar gibi yürüyordu o yolu. Kömür gözlü dev karşılarına çıktı sonra. Okulu kaplamıştı bedeni. Işık sızdırmıyordu. Öğretmeninin sesini duydu, arkadaşlarının ve zilin…

Annesi ona sımsıkı sarıldı, geriye döndürdü sonra. Kitapları yere düştü.

Kadının beyninden tüm tehlikeler geçti: Soğuk, tecavüz, uyuşturucu, organ mafyası… Vücudu buz kesti.

“Tehlikeli yavrucuğum buralar.”

“Öyle ama ne yapalım!”

“Evinize gidin ya da yurtlar var sizin için.”

“Yurt iyi değil…”

İnanmadan baktı. “Ne olsa buradan iyidir.” diye düşündü.

“Peki eviniz…”

“Bunun annesi öldü, babası da başkasıyla evlendi. Üvey annesi hep dövüyor. Bununki de orospu.”

Kızdı annesine laf söylenen. Kolunu kaldırdı vuracak gibi. Ama diğeri tınlamadı.

“Doğru değil mi len!”

Büzüldü annesi orospu olan.

Ipıssız yollarda koşturuyordu iki kız. Karanlık ve soğuktu. Yağmur bardaktan boşalırcasına yağıyordu. Korkuyorlardı. İstasyon onları kucakladı.

“Neden geldiniz buraya?”

“Para yoktu be teyze. Sonra olaylar da vardı.”

“Ne olayı?”

Şaşkınlıkla baktılar. Hepsinin gözü elâydı.

“Bilmiyor musun?”

Televizyon haberlerini anımsayıp kafasını salladı.

Gerçekle ilk defa yüz yüze gelmenin hayreti vurdu gözlerine.

Çocukların en büyüğü konuşmasını sürdürdü. Yaklaşık on beş yaşındaydı.

“Askerler bir gün babamı alıp götürdüler. Sonra ölüsü geldi.”

“Memleketteki evimizi yakmışlar ben küçükken.” dedi diğeri.

“Aç kaldık.” dedi en küçüğü.

Kadın ürperdi. Tüm gözlerden babası bakıyormuş gibi titredi.

Evdeki herkes toplanmıştı. Masal dinliyor gibiydiler.

Küçük kız babasının gözlerine korkmadan bakıyordu. Çünkü kara değil, elâydılar.

“Köydeki her şey tutuştu.” dedi babası. “Askerlerin geldiğini görünce çok korktuk. Annem beni ve ağabeyimi kör kuyuya salladı. Orada saatlerce kaldık. Silah seslerini, bağrışları, çığırışları duyduk; yangın kokusunu aldık. Sonra seslerkesilince gittiklerini anladık. Annemizi bekledik bizi çeksin diye ama o gelmedi. Yaralı bir komşumuz çıkardı bizi.”

“Köksüzüz be teyze!” dedi çocuklardan biri.

Şaşırdı. Kök sözcüğü beynini oydu.

İçi kanayarak çocukların yanından ayrıldı. Cenaze evine dönmek için acele etti. Son kez istasyona baktı; gözlerine inanamadı: Her renkten insan kaynıyordu. Üstelik sersefildiler.

Yüzlerinde dehşetin izlerini taşıyorlardı. Yüksek sesle kaçtıkları vahşeti anlatıyorlardı. Sonra soluklanıp sarıldılar birbirlerine.


Ardından raylar arasına dalarak bedenlerini ektiler. Hepsinin de gözleri elâydı.

maviADA 2013 KIŞ SAYISI

mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA