Bir Ney ve Söz Ustası NEYZEN TEVFİK


Aslında küfür ve küfürlü söylemler edebiyata, hele hele şiire hiç yakışmasa da söz Neyzen Tevfik’e gelince akan sular durur. Çoğunlukla küfürlü taşlamalarıyla hatırlanan Neyzen aslında tam bir söz cambazıdır. Neyinin nağmeleri ne kadar büyülüyse, hicivleri ve diğer şiirleri de öylesine güzeldir.


“Uzun derbederlik hayatımda o kaldırımdan bu kaldırıma, o kapıdan bu kapıya, o diyardan bu diyara, neyim ve meyimle (şarap) bir kuru yaprak gibi savruldum.” diye özetler yaşamını Neyzen Tevfik.


Tevfik Kolaylı ya da yaygın bilinen adıyla Neyzen Tevfik, taşlamalarının yanı sıra, çeşitli taksimler ve saz semâilerinin bestecisi olarak da bilinir. Osmanlı döneminde istibdat yönetimine, Cumhuriyet yıllarında ise devrimlere karşı çıkanlara hicivleriyle cevap vermiş; haksızlığa, yolsuzluğa ve yozlaşmışlığa şiirleriyle kafa tutmuştur. Birçok defa tutuklanan ve akıl hastanesinde yatan Neyzen yaşamı boyunca sara hastalığı ve yoksullukla mücadele etmiş, 28 Ocak 1953’te İstanbul’da ölmüştür.


Neyzen Tevfik, yüreği insan sevgisiyle dolu biriydi. Dünya malına hiç değer vermezdi. 1952 yılında Şehir Komedi Tiyatrosunda jübilesinin yapılacağı gün bir arkadaşına telefon açar, kendisine bir takım elbise göndermesini söyler. Arkadaşı elbiseyi gönderir. Jübile bitince sahnenin arkasında o elbiseyi çıkartıp oradaki garsonlara verir. Sonra eski elbiselerini giyer ve bana vereceğiniz parayı da yoksullara dağıtın, der.


Bir toplantıda; “Herifin tonla parası var, bir eli yağda, bir eli balda… Nereye gitse, hemen kenara çekilip yol açıyorlar!” diye savaş vurguncularından birinin dedikodusu yapılmaktadır. Neyzen, “Gerçekten kenara çekiliyor mu herkes?” diye sorar, “Çekiliyor.” cevabını alınca da “Demek cebindeki pisliğe bulaşmak istemiyorlar.” diye yapıştırır cevabı.


Devrin ileri gelenlerinin de bulunduğu bir toplantıda ise neyini üflerken kendisini dinlemeyip konuşanları görünce çok öfkelenir ve aşağıdaki dizeleri söyler:


Sanma ciddiyet ile sarf ederim sanatımı,

Ney elimde suyu durmuş kuru musluk gibidir.

Bezm-i meyde süfehânın saza meftûn oluşu,

Nazarımda su içen eşeğe ıslık gibidir!


(bezm-i mey: içki meclisi, süfehâ: zevk ve eğlenceye düşkün kişiler, meftûn: gönül vermiş)


Zamanın maliye bakanı hakkında yolsuzluk dedikodularının dolaştığı bir dönemde bir gün Neyzen’e sorarlar: “Neyzen, çalarken mi neşelenirsin, yoksa neşeli olduğun zaman mı çalarsın?” Neyzen hemen taşı gediğine koyar: “Maliye Vekili değilim ki, çalarken zevk alayım.”

Düşeli derd-i firâkın ile sevdâya meye

Müptelâyım, deliyim, sinmişim esrâr-ı ney’e

Feleğin kahpe başında paralansın parası

Ben güzel sevmeye geldim, değil ekmek yemeye…


(derd-i firak: ayrılık acısı, müptelâ: tutkun, esrâr-ı ney: ney’in sırrı)


Alkol tedavisi için yattığı Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıklar hastanenin başhekimi Mazhar Osman, Neyzen Tevfik’e içki içmeyi yasaklar ve içmeye devam ettiği takdirde hayati tehlike doğacağını söyler. İleri derecedeki samimiyetlerine dayanarak içki içmeyeceğine dair bir de yemin ettirir Neyzen’e. Aradan zaman geçer Mazhar Osman, Neyzen Tevfik’e bir yerde içki içerken rastlar. Hemen hatırlatır; “Hani sen içki içmemek üzere ant içmiştin?” Neyzen yapıştırır cevabı: “Üstat, biz fakir adamız bulunca içki içeriz, bulmayınca ant içeriz…”


İhtiyarlık ile gençlik diyerek,

Şu hayâtı ikiye böldürme!

Ey büyükten de büyük Allâhım,

Benden evvel s… öldürme


Dr. Fahrettin Kerim Gökay ‘içkinin zararları’ konulu konferansını vermektedir. Bir ara: “Rakı’nın her kadehi, hayatımızı bir saat kısaltır” der. Dinleyiciler arasında olan Neyzen yerinden fırlayıp bağırır: “Eyvah, yandık!” Hayrola, diye sorarlar. “Hesap ettim, meğer ben öleli tam kırk yıl olmuş!!!”


Asrın yeni bir umdesi var, hak kapanındır.

Söz haykıranın, mantık ise şarlatanındır.

Geçmez ele bir pâye, kavuk sallamayınca,

Kürsî-i liyâkat, pezevenk puşt olanındır!


(umde: ilke, pâye: mevki, kürs-i liyâkat: mevki)

Bir gün, Neyzen Tevfik Pendik’teki bir dostunda sabaha kadar devam eden âlemden sonra, biraz hava almak için çıkar ve deniz kıyısına gelerek bir çitlembik ağacının altındaki bir kayanın üstüne oturur. İnsana huzur veren derin bir sessizlik vardır doğada. Üstat, bu romantik havayı kaçırır mı, hemen neyini çıkarır ve çalmaya başlar. Biraz ileride ise çamaşırlarını yıkayan birkaç askerin tokaç sesleri duyulur. Ney sesini duyan askerler biraz sonra yanına gelerek büyük bir huşu ile dinlemeye başlarlar Neyzen’i. Bir ara Neyzen melodiye ara vererek, “Merhaba evlatlar, siz de benim gibi bu gece uykusuz kaldınız galiba!” diye takılır onlara. Askerlerden birisi kulağına eğilip, “Kurbanın olayım amca, sabah sabah bizi deli ettin, ama sözümü kötü görme, kopçaların çözülmüş, edep yerin gözüküyor…” deyince, Neyzen kalkıp askerin boynuna sarılır. “A benim aslanım, ben sana kurban olayım ki edebim olduğunu ilk defa senden işitiyorum!” diyerek nüktesini patlatır. Sonra, pantolonunun düğmesini ilikler ve askerlere bir güzel ney ziyafeti çeker.


Bir taraftan câm-ı aşkın, bir taraftan meyle ney

Kör kütük, zil zurnayım; sâkî fitil ettin beni!

Sarhoşum, kör kandilim, yandım o mavi gözlere,

Altmışından sonra cânâ bob-stil ettin beni.


(cam-ı aşk: aşk kadehi, sâkî: içki sunan, cânâ: sevgili, bob-stil: züppece giyim tarzı)


Halk adamlığı, ney çalışındaki ve yergi türündeki ustalığı ile Neyzen, “Türklerin Diyojen’i” sayılırdı. O, yüzyılların yetiştiremeyeceği büyük bir sanatçı, mevki ve şöhret sahiplerini amansız bir şekilde hicveden derbeder bir deha idi.


Kime sordumsa seni doğru cevap vermediler;

Kimi alçak, kimi hırsız, kimi deyyus dediler.

Künyeni almak için partiye ettim telefon,

Bizdeki kayda göre, şimdi o mebus dediler!


İkinci Meşrutiyet döneminde nazırlığa getirilen bir zat, çok geçmeden yeğeninin vali olarak atanmasını sağlar. Karşılaştıklarında, Neyzen, “Maşallah, kardeşinizin oğlu tıpkı fasulyeye benziyor.” deyince adam, “Genç yasta vali oldu, neden fasulyeye benzesin?” diye sorar. Neyzen de verir cevabı: “İşte ben de onun için benzetiyorum ya, fasulye de sırığa sarılarak büyür.”


Öyle hürriyete âşık ki kadınlar, hatta

Hiçbir erkek olamaz onlara yol arkadaşı.

Çıkar at çarşafı teklîfine karşı, nitekim

Donu fırlattı g..ünden, açacak yerde başı…


Basın çevrelerinde tanınmış bir hanım bir gün Neyzen’le karşılaşınca, “Aşk olsun, benim için aşifte filan gibi sözler söylemişsiniz.” der, Neyzen elini sinek kovalar gibi sallar ve “Hanım, sen beni tanımıyorsun. Ben herkesin bildiği şeyleri söylemem.” diye cevap verir.

Hayliden hayli kalınlaştı yobazlık yeniden,

Softalık zorlu anırtı ile aldı yürüdü.

Kara bir kinle taassup pusudan çıktı yine,

Yurdu şahane cehalet yeni baştan bürüdü.


Dini bütün geçinen bir dostu Neyzen’e sorar, “Beni tanırsın. Cennetin anahtarı sende olsa beni oraya almaz mıydın?” Neyzen, karşısındakini baştan ayağa şöyle bir süzdükten sonra gülümser, “Bende cennetin değil de cehennemin anahtarı olsaydı, senin için daha hayırlı olurdu. Belki seni oradan çıkarırdım!” diye cevap verir.


Neyzen’in kardeşi Şefik Kolaylı anlatıyor: “Tevfik rakıdan kesilmiş, istirahat etmek üzere Pendik’e gelmişti. Tevfik, senin yüzünden bak neler oldu. Dr. Mazhar Osman Bey beş araba koyun gübresi istemişti, gönderdim. İhbar etmişler, müfettiş geldi, uzatmayalım başımıza iş açtın, dedim. Bir hayli güldü. Birkaç saat sonra işte bu kıta’yı yazıp elime verdi.


Sertabibin bilirim kudret-i ilmiyesini,

Kimi hakkında şöyle, kimi böyle dedi

Mîriden çalma rüşvet olarak Pendik’ten

Mazhar Osman tam beş araba gübre yedi.


(sertabip: başhekim, kudret-i ilmiye: bilginin gücü, mîri: devlet)


Şefik Kolaylı’nın, Dr. Mazhar Osman’a parasız verdiği gübreler için hakkında soruşturma açıldığı anlaşılmaktadır. Bu soruşturma, cumhuriyetin ilk yıllarında devlet malının nasıl korunduğunun bir göstergesidir. Bugün, devlet malının nasıl talan edildiğini gördükçe, “Nereden nereye geldik…” diye düşün­mekten kendini alamıyor insan.

Neyzen’in sevmediği tek şey, otoriteydi. O yüzden devlet erkânı ile iyi geçinmezdi. Yalnız, Atatürk’e çok bağlıydı. Atatürk’ün ölümünden sonra günlerce evinden çıkmadığı söylenir. Neyzen Tevfik, ileriyi gören bir şairdi. Bundan yıllarca önce yazdığı hicivleri sanki bugün yazılmış gibi güncelliğini hala korumaktadır.



Türkü yine o türkü sazlarda tel değişti,

Yumruk yine o yumruk, bir varsa el değişti.

mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA