Sonsuza Değin…

-Sonsuza değin yaşamak ve hiç yaşlanmak istemiyorsan insanlığa payda olacak güzel bir şey yap-

Hayat en çok hüznüyle anlamlıdır, gelir bana. Melankoli değil hüzün… İlk duyumda öyle sansak da, şiddetle, acıyla, korkuyla dolu anlar değildir onlar. Yaşarken mutlu olduğunuz, ama bir nedenle ayrıldığınız, belki hak etmiş, belki etmemiş, ama sonuç olarak elinizden kayıp gitmiş ya da gidecek, kalması olanaksız güzel zamanlardır hüzünlü anlar gerçekte. Hüznü duyumsamak engelleyemediğiniz zamanı daha çok hissetmenizi, beyninizin derinlerine iyice kazınmasını, anı daha çok yaşamınızı da sağlar.

Aklınızın, öngörünüzün boyutudur öte yandan.


Elinizden bir oluktan akar gibi kayıp giden zamanın, bin yıllık ömrünüz, karun kadar zenginliğiniz olsa da artık hiç yaşayamayacağınız, geriye gelmeyecek, belki de gelmemesi gereken son ve tek AN olduğunu en derinden hissetmektir hüzün.


Örneğin gösterişli bir yazdan sonra sökün eden sonbahar, örneğin kızınızın düğünü, örneğin istemeden yitirdiğiniz sevgiliyle karşılaşma, örneğin mutlu mutsuz, uzun kısa... bir ömürden sonra yitirdiğiniz sevgili annenizi mezarına koyduğunuz an...


Belki de bir dahası olmayanı altın varakla çerçeveletip sonsuza değin yaşatmaktır hüzün.


Üzüntülerinize değil, hüzünlerinize iyi sarılın, onlar ömrünüzün, size ne olduğunuzu anımsatacak, böylece dirilmenize katkıda bulunacak andaçları, sizi gülümsetecek ender mavi anlarıdır.

O mavi anlar ne kadar çoksa o denli güzel ve hissederek yaşadınız demektir.


Öyle yaşamışsanız, kaygınız olmasın ömrünüz de uzun olacaktır. Çünkü hayat toplamda sayıya değil, niteliğe bakar. Derler ki kargalar 300 yıl yaşar, bazı kelebeklerse bir gün... Bakın anılarınızın muhasebesine... Son elli yıldan kavşaklar vardır aklınızda, en çok da keşfetme delisi çocukluğunuz...


Uzunluk kısalık değil, hiç yaşlanmamak mı asıl derdiniz? O da kolay. Her öğün kurbağa bacağı, akşamları üç takla ya da diyet filan...

Değil elbet, bizim kurbağa çiftliğimiz mi var, daha kolay:


Bir şey yap, insanlığın yararına, herkese payda olacak bir şey...Sonsuza değin genç kal… Julio Iglesias gibi...


***

Yıldız dolu lacivert bir gece, hava ıhlamur ve iğde kokusuyla yıkanırken, bir parkta gençlik aşkınızla karşılaşsanız ne yapardınız?

Talimliyseniz yapacak çok...


Ben hüzünlendim. Genel eğilimin aksine bahara daha çok hüznü yakıştırırım.


Talimsizlerdenim ya da bir o derste sınıf geçemedim. Bakmayın siz, hile yapmıştım aslında, ben o dersten hiç geçmek istemedim ki... En bayıldığım haldir o sersemleten hüzün, yüreğimin ve aklımın unuttuğum ne kadar cebi varsa hepsini dolaşırken, hissettiklerimle yarı sarhoş, belki başka bir zaman göstermekten utanacağım, olabilecek en güzel insan halimin uyandığını, gözlerimden bile taştığını düşünürüm...


Eminim herkes bilir, aşkın varlığı değil, oluşması, bitişi ve anımsaması güzeldir. Herhalde onu yaşlanmaktan korumaya, genç ve diri tutmaya hiçbir zavallı insanın aklı ve yüreği yetmiyor da ondan diyorum. Benim karşıma çıkan gençlik aşkım, düşündüğünüz gibi değil, bir şarkıcıydı. Karşılaşmamız milyon olasılıktan biri bile değildi, ben onu severken. Şu an bile onu öyle capcanlı etiyle kemiğiyle karşımda gördüğümü düşünmek bir sanrı gibi inanılmaz geliyordu.

Oysa çoktandır dünya konserleri bağlamında İstanbul'a gidip geliyormuş.


Dünya ne çok değişmişti, biz, yani OYluk ve tüketiciden başka etiketi olmayan geniş kitleler farkına bile varmadan. Ne kıtalar kalmıştı, ne uzak yıldızlar... Küresel burjuva para görmesin, çok gitmez Mars'ta tezgah kurar, ayran satardı yakında. Dünya minnacık bir küreye sığdırılmış ortalama bir köy artık. Kuşkusuz ekonomisiyle, kültürüyle hazır olana; bakmayın bizim hala yumurtamızı dünya sanmamıza, mağaramızın duvarına resimler çizmemize... Bizi de bıraksalar bak neler yapardık... Yapacağın varsa da onlardan icazet alacaksın olunca, ne Şamın şekeri ne Arabın yüzü der olursun.

Sebep olan utansın.


Bizim kuşağın gençlik idolüydü, kadife sesli, yakışıklı İspanyol şarkıcı... Salt olağanüstü sesiyle değil, Akdeniz’in şanslısına özgü içinden parlayan sağlıklı yakışıklılığıyla, o inanılmaz yaşam öyküsüyle de salt bizim değil tüm dünyanın sevgilisiydi tam adıyla Julio José Iglesias de la Cueva.


Julio Iglesias 1943'de Madrid'de doğmuş, şarkıcı, söz yazarıdır. 300 milyondan fazla satan albümleri 14 farklı dile çevrildi. Başarılı müzik kariyeri boyunca 2600'dan fazla platin ve altın plak sahibi oldu.

Gençliğinde Real Madrid genç takımında kaleci olarak oynarken 1963 yılında geçirdiği trafik kazası sonrasında doktorlar bir daha yürüyemeyeceğini düşünseler de sağlığına babasının armağanı gitara sarılarak kavuştuğu bilinen efsane...

1971'de Isabel Preysler ile evlenmiş ve Chabeli Iglesias, Julio Iglesias, Jr., Enrique Iglesias, adlarını taşıyan 3 çocuk sahibi olmuş, Enrique şimdi babasının izinden yürüyen şarkıcı olsa gerek. 1979 yılında ayrılıyorlar. 1981 yılında babası Julio Iglesias Puga, Sr Bask teröristleri tarafından kaçırıldı fakat iki hafta sonra canlı olarak bulundu.

2010'da 20 yıl süren ilişkilerinin ardından Miranda Rijnsburger ile evlendi. Çiftin üç oğlu ve ikiz kızları olmuş.

İlk olarak Ankara'ya üniversite için geldiğimde, şimdi bir değerli hüzün heykelim olarak aklımın sandığında sakladığım bir arkadaşımın sayesinde tanımıştım onu. Zamanla, herhalde yaşlanmıştır artık, ne işimize yarar ki diye düşündüğümüzden mi ya da artık biz sadakati ezberimizden silmiş, keşfetmenin dayanılmaz hazzıyla başka sevgililer bulmuş olmamızdan mı, yoksa yaşam gailesinin bizi boğmasından mı, Julio Iglesias müzik arşivimizde giderek daha az yer alır olmuştu.


Sonra inanılmaz gerçekleşti. Julio'yu hiç aklımda değilken bir bahar akşamı, gökyüzü yıldız yağarken ve hava hanımeli, iğde ve ıhlamur kokularıyla yıkanırken Bursa Kültür Park'ta kollarımın arasında bulacaktım. Herhalde bayılmayayım diye bir de bana şarkı söylüyordu, o Latin yüzünde geniş bir gülümsemeyle... İnanmadınız değil mi? Aradan birkaç yıl geçmiş olsa da ben bile o muhteşem rastlantıya, Tanrı beni bu kadar sevmez diyerek hala inanmazken, doğal sizin haliniz... Ama oydu. Birkaç yüz kişinin ancak yer bulabildiği açık hava konserine ağlamama, sızlamama dayanamayan bir polis ablanın yufka kalbine sığınıp zor girmiştim ve bir saate yakın dinlemiştim.


Ne mi hissetmiştim?

Çok hüzünlendim. Korkunç keyif alarak hüzünlendim.


Gözlerim yaşararak izlediğim Julio'nun sesi yine öyle muhteşem bir bordo kadifeydi. Yanık tenini en iyi gösteren koyu renkleri, siyah ya da lacivertin içine beyaz giyerdi, gene öyleydi. Hala çok yakışıklıydı. Ne var ki ben onu gençken sevmiştim, o hali arıyordum. Başkalarıyla yarışmak ciddi bir sorun değildir, ama kimsenin ölenlerle ve kendi gençliğiyle yarışma şansı yoktur, elbette onun da... Bedeni zamandan nasibini almıştı, neonların loş aydınlığında bile ellerinde ve yüzünde ışığı yutan yaşlanmayı, hareketlerine çöken ağırbaşlılığı görebiliyordum. Tanrının onu muaf tutacağını, zamandan etkilenmeyeceğini düşünüyormuşum demek ki... Bana bütün gençliğimi şarkılarıyla gezdirirken, ne çok şey yaşadığımı düşünüp, henüz hissetmediğim ya da kabule yanaşmadığım yaşlılığın tam kapının önünde, ete kemiğe bürünmüş beni de beklediğini dehşetli bir ayılmayla hissedecektim.


Gençlik aşkım son bir iyilik yapmıştı bana. Kapıdan çıkarken, hüznüm dağlar kadar olsa da yaşlanmak bana o denli girilmez bir ülke gibi gelmiyor, tanımlayamasam da bir güzel yanı olduğunu, hayata hakkını verene çok şey kattığını düşünüyordum.


Yaşlanmak zor değildi.

Dahası beylik deyişle ölümsüzlük de… Kuşkusuz seni uzunyaşar kılacak insanlığa ortak payda olacak bir şey üretmişsen…

Julio bunu başarmıştı. Elbette her insan kaçınılmaz bir biçimde yaşlanıyordu, ama kimi insanlar ölüme bile güzel gideceklerdi. Julio onlardan biriydi.


Siz karar verin, Julio yaşlanır mı? Bin yaşında olsa bile...


Sanmam ki sanatçının yaşı insan yılıyla ölçülsün.

15 görüntüleme0 yorum
1s0l.gif

ŞAKASIZ;

artık

KIŞ!..

mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

861536d39876bb9d5a5ca0fa97dddfb8.gif

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA