Elveda Yaz Annem




Turnalar, yaban ördekleri de geçer birazdan. Gökyüzünü “V”lerle doldurup kuş sesinden öte, kükreyerek geçerler. Ne zaman saat Eylülse, ne zaman ayaz çekip göçer kuşların sesleri doldursa ay dolu gökleri, öyle olurum. Önce vaat edilmiş, sonra terk edilmiş bir ülkeymişim gibi gelir. Cennette bir başına yaşamaya bırakılmışım gibi… Yalnız kalmış gibi olurum. Sen bunu bilir misin? Zor olan, yalnız olmak değildir. Gibi ‘si yok mu? Hani dört yanın insandır, ama yalnızsın. Hani bayramlarda daha bir duyumsarsın öksüzlüğünü; işte öylesi.Tanımasam da aynı ülkeyi paylaştığım insanlar gibi göçmen kuşlar. Bir sabah kalksanız ki, tüm insanlar çekip gitmiş kentinizden, köyünüzden. Hırsınızdan, aç gözlülüğünüzden gına getirmişler, gına getirmişler kendiniz gibi yapma gayretinizden ve gitmişler neleri varsa size bırakıp. Sevinebilir misiniz?

Niye ki?

Artık dünya sizin, karnınız doymaz bilirim, ama gözünüz doydu...

Sevininnnnnnn...


Varsay ki, kimliksiz bir gece vakti, Anadolu’nun karanlık bir köyünün kıyısındasın. Bıçak gibi bir ayaz yalarken yüzünü, uzaklardaki solgun yıldızdan başka ışığın yok. Kırık söğütlerin gölgesinden bilinmeyene bir çift ray uzar, gümüş, yılansı… Toprak damlı evler bir mezar gibi karanlık. Düdük düdüğe trenler geçer, ışık ışığa katarlar. Tanrının unuttuğu bir karanlık köyün kıyısından İstanbul geçer, Mozart geçer, Vivaldi geçer. Ama sana ait tek bir im taşımadan, ama önünden, ama senin dünyandan, ama tam ortasından,.. öyle geçer.


Işığın azalır, ayazın artar.


Az düşünsen, az bilsen o tren, yıkar toprak damlı, mağaramsı evini başına, döşer raylarını yüreğinin tam ortasına öyle geçer.


Sırtından beline iğneler akar. Hani ağlamak bentleri zorlayan bir sudur, ama gırtlağında bir kıl ustura dolaşır, ağlayamazsın.


Tam ordasın; ıssızlaştıkça dört yanın, bir ağlama tutar.


Cemre düşmez dağlarıma,

Nevruzlar başka tanrıların çocukları,

Artık bir lokma, bir hırka, bir de sen değil hayat,

Kimsesizlik giyneğimiz,

Üşürüz, çok üşürüz


Önce üşürdük.

O çağ üşümek, düşünmekten kolay mıydı ne?


Şimdi yaz geçer, şimdi sınanma zamanıdır. Benim ülkemde yalnızlık başlar…ve yalnızlık üşütür insanı.

İlk ayaklar soğur derler, önce toprak soğudu. Dağlar artık güneşin önünde bile sisli. Doğa acıklı bir keman sesine tutulmuş pür dikkat dinliyor, sadece dinliyor. Kimileri yeni düşüyor, kimileri ölüyor, kimileri bir dahaki düğüne değin uykuya hazırlanıyor. Çocuklar, yaşlılar hasta. Doğa zayıfa yükleniyor, canını kolay alacağına.


Ne çok ölüm; yalnız gidemiyor yaz, yalnız ölemiyor.



Sonbahar öyle usul usul geldi. Koca dünyaya hükümdar, ama yalnız bırakıp geldi...


Ve şimdi gece; üstüne cila çekilmiş siyah bir kuzgun, üşüyen ve üşüten ayaz bir gece.


Seni düşünüyorum.

Ne zaman seni düşünsem, bir yıldız gelir aklıma. Her keresinde, o yıldızları yüreğimin göğüne iliştiririm. Bu kadar çok yıldızı taşıyacak göğüm yok ki benim. Kimsenin yoktur, senin bile yaz annem.

Yıldız zamanlarına çok var; patlayacak ilk tomurcuğa, dallara yürüyecek kana çok var. Şimdi yaramı deşip ilk cemre düştüğünden bu yana, güzel ne yaptın ki, diye sorma.


İşim bu benim. Gözlerim yol çeker ve düşler kurarım. Düşler kurmak, beklemek benim işim; yaşamak başkalarının.


Kendimi sorgulamıyorum belki ama geriye korkarak baktığım oluyor. Kimi öyle bir zaman diliminden geçip geldiğime bile inanamıyorum. Gerçekte ne önemi var ki, her sabah yeniden doğmaz mıyız biz? Düne bizi bağlayan tek şey, anılarımız değil mi? Bir karışıklık olamaz değil mi? O uzun uykuda birilerinin anıları benimkilerle karışmış olamaz mı? Ya da düşlerimi, anılarım sayıyor olmayayım. Karabasan demek daha doğru ya.

Razıyım, nefret ettiğim birinin anıları olmasın da.


İnanası gelmiyor insanın. Bir çağ vardı, yaprağa su yürüdüğünde deliren bir çağ. Her yağmur şafağında gökyüzünü dolduran ateş böcekleri vardı. Yaşam bir masaldı.

Ölmeye o kadar uzaktık.


Hanımelleri akar, akar tahta cumbalarından.

Şimdi Mayıs, Çingeneler Zamanı,

havada oynak bir Cigan.

Sarı güle keserdi ellerin.

Yüreğini yüklenmiş bir ses kan revan:

Kendine iyi bak demelerdedir.

Zaman, güllerin katmerlendiği gün

Yani bahar…

Ölüme ne kadar uzak.


Duyarsın,

Asılmış en kuru ağacına ömrün,

Üç dal fidan.

Hayat ve genç olmak;

En korkunç tuzak…


Yanarsın, bitmez susuzluğun,

Bir nehir kıyısında dört elin bağlı.

Kozasında bir vurgun büyür,

Sen artık sonsuz korkarsın.


Bu hal, hal değildir bilirim;

Yüz seksen kilometreyle bir duvara vurmak ister gibisin.

Dedik ya; yaşam, nerde güldüreceğini bilemeyen acemi ama inanılmaz acıklı bir masaldı. Neyleyelim, biz masallarımızı böyle uydurmuşsak? Çocuk doğasına bırakılırsa acımasızdır; kelebeklerin, kuşların kanatlarını kopartan da onlardır.

Neden severiz masalları bunca? Biz, hiç masal anlatanı olmayan çocuklardanız oysa. Masal anlatanı olmayan çocuk nedir bilir misin? Çocukluğu olmayan çocuk… bilsen korkarsın. Korkma, bu ülkede tüm çocuklar bir devir biraz oydu.

Biz miydik?


Kuş aklım zorlanıyor; bu hüzün de bir gün bitecek ve yeniden bahar gelecek. Her sabah kendi külünden doğan mitolojik kuş gibi umut, yaşama isteği, daha enginleri görme özlemi yeniden büyüyecek. Ya da yeniden kül olmaya dayanma gücü…

Yeniden kül olmaya dayanmak, özlenir mi? Biraz sapma var mı ruhumuzda?


Vardır; masal dinlemeden büyüyen ve kendi masalını yazan çocukların huyudur bu. O Eylül öncesini niye özleriz, sanıyorsun? Biz de öldürülmeden biten Eylül öncesini… Yılmaz Güney’i neden çok severiz, düşündün mü? Tutunamayacağı, uymayan yaşamlar ve insanlar için bir film boyu kavga verir, son birkaç saniyede de, sevgiliye koşar gibi gittiği özenilecek bir ölümle ölürdü hep. Bu da bizi deli ederdi. Biz elde edemezdik, etsek de saklamayı beceremezdik ama, güzel ölürdük.

Bir iyi bildiğimiz acı çekmektir, bir diğeri de delikanlıca ölmek.

Büyümeli. Acı çekmekten değil, sevinçlerden, yaşamak için savaşmaktan, atılan her adımı sonuna değin savunmaktan, insan gücünün sınırlarını zorlayan direnmelerden zevk almak değil midir, büyümek? Ayakta durmak, tek başına da olsan… ayakta durmanın yolu, en yükseği özlemekte. O zaman sallantı niye? Neden dört yana dağılmış tespih taneleri gibi toplanamıyoruz?

Nedeni sen; hep böyle gitmelerin. Alışamıyorum.

Her sonbahar gidiyorsun. Ne zaman dağlara vuran güneşin altın ışıklarının ayarı artar, daha bir sararır, gözlüyorum. Enginlere dalıyorsun, gözlerin yol çekiyor. Kenarlarda, kuytularda bir şeylerin kalmasın diye toplanmaya başlıyorsun. Her ayrılış sonrası, salt ben değil, seni tanıyan herkes, öksüz bayram çocukları gibi hüzne boğuluyor. Nasıl beceriyorsun, insanlara bu denli kendini sevdirmeyi, vazgeçilmez kılınmayı? Bunu başardıktan sonra, yüreğimin en derinlere daldırdıktan sonra köklerini, ilmik ilmik söküyorsun ördüğünü. Ne vermişsen topluyorsun, canımın yandığına aldırmadan en ince kılcal damarımda yürüyeni, kanıma karışanı çekip alıyorsun.

Eşyalara, yaşamın her yanına, sözcüklere sinen kokuna dört el sarılıyorum. Beş yaşımda, ayrılmak en büyük öğretmendir, diyerek uzak koydukları annemin kokusuna da öyle sarıldım. O ayrılıklardan bir tek, sonsuz yalnızlıkları öğrendim; ne erkekliği, ne direnci, ne de yaşamı; bir yakan, bitiren sonsuz yalnızlıkları.


Bir sabah bakıyoruz, yoksun.

Olması gerekenden ne kadar daha az kalıp, ne kadar rahat, gidiyorsun. Her defasında da hazırlıksız yakalanıyoruz. Biz ki, acımasızlığın ustasıyızdır; bu denli acımasızlığı sanmam ki bir insan okulu öğretebilsin.

Tutkuya gereksinmemiz varmış. Ayırtına varmayışımızın nedeni; senin kadar sıcak, sevecen birine denk gelmeyişimizden olsa gerek. Daha önce, ne olursa olsun bir başımıza olmayı başarırken, şimdi sensiz bir eksiklik, yeri doldurulmayan bir boşluk var. Bu boşluğu unutsam da, birileri anımsatıyor. “Bu onun sıcaklığı,”dese birisi, yetiyor. Durum bu olunca, sevginin aslıyla tanınmadığı bu diyarda dayanılmaz bir yalnızlığa dönüşüyor gitmelerin. Senin için hava hoş tabi. Gittiğin yerlerde sevgiyi kitaplarından henüz silmediler. Dostluklar da vardır, anlatılmaya değer. İki yüzlülüğün, içten olmayışın, en gösterişli sözcükleri kullanıp bir şey anlatmayışın egemen olmadığı dünyalar oralar.

Orda sınanmış insanlar var; yabancılığı bilmeyenler. Belki ateş böcekleri de…


Şimdi gerçeği kırıcı da olsa söylemeliyim: Senin tüm işin, fetihlerle büyüyen imparatorluklar gibi yeni ülkeler elde etmektir. Sıcaklığına muhtaç gönülleri ele geçirmek ve nesi varsa yağmaladıktan sonra…işte sonrası seni hiç ilgilendirmez. Sonralara değin dost değilsin.


Sitem yeter mi? Belki de kendi yaşamını seçmen, bize kıysa da hakkın. Hakkın da ya bize olanlar?


Biz buraya alışmıştık; tam yüreğimizi unutarak tüm omurgasız yaratıklar gibi her uzantımızı ayak yapıp üzerinde durmaya alışmıştık ki, sen bir sevgi seliyle çıktın geldin. Aydınlık ve onurluydun. Unuttuğumuz ne varsa anımsattın. Zaten sevgisizlik seçimimiz değildi, zorunluluğumuzdu. Bir umutla kalktık mezarlarımızdan. Her birimiz çarmıha gerilmeye hazırdık. Bize neler yapacakları, dışarıda ne olduğu umurumuzda değildi. Sen varken nelere katlanmazdık? Bunlar, başkalarının dayattıklarını yaşayanlar, bizler miydik? Katlandığımız için kendimizi aşağıladık. Yeniden insan, yeniden çocuk olabilirdik, kirletilmemiş.

Öldürüp en derinlere gömdüğümüz erdemlerimizi, toprağın derinliklerinden çıkardık. Bir deri bir kemik yeniden dirildik yaşama.


Anımsamak tohumdur ve tohum her bir şeydir.

Şimdi anımsıyoruz, devlere kafa tutuğumuz devirleri. Delikanlıca intihar ettiğimiz filmleri anımsıyoruz. Bu denli korkmuş, yılmış ve bezmiş beynimizin kıvrımları arasından, bize ait olmasalar da ne gam, yenileceğini bile bile çarmıhlarımıza en güzel türkülerimizle yürüdüğümüz destanları anımsamak ve de yalan yanlış da olsa anlatmak az yüreklilik değil.

Arada bir, acaba bu anımsadıklarımız, yaşadığı aşağılanmalardan sonra kendinden iğrenen ruhumuzun ürettiği bir yalan mı, diye düşünsek de, övünecek bir mezar taşımız olması, bu kimliksizliğimizde ne denli önemliydi bilemezsin ve sana borçluyduk. Artık gerisini getirebilirdik.

Oysa sen gittin.


Önce üşüdük. Şimdi biliyorum ki, yalnızlık üşütürmüş insanı.

Daha sabaha çok vardı. Gecenin orta yerinde, ağaçların bile uyku açtığı o saatte, ışık ışık yüzünle kalkıp ben gidiyorum, diyebildin. Aydınlığınla değişim, tam gerçekleşmemişti. Bizi özendiren, istersek o denli yürekli olabileceğimize inandıran sendin. Boyalı yüzlerimiz, ak saçlarımız, bir uçurum kadar derin çizgilerimizle ışığa çırılçıplak yakalandık. Aydınlıkta yaşlı bir çıplak olmak ne denli acıklıdır, bilir misin? Nerden bileceksin, sen hiç yaşlanmadın ki. Ölenler ve gidenler hiç yaşlanmazlar.

İlkeyi bilmiyorduk. Tırmanmak zorunda olanlar geriye bakmamalıdır. Sevmek koşan insanın bir yürümeyi bileni beklemesidir. Ya da zıttı… seni o kadar sevmemeliydik. Sen koşuyordun, bizse toprağa değen her organımızı ayak yapmış yürüyor… hayır sürünüyorduk.

Şimdi sitem etmeye de hakkımız yok öyle mi?


Ne yapacağım şimdi ?

Oturup herkese, önce kendime, seni karalamak; bu saflığı, yaşadığım sanallığa inanışı, tırmanma düşünü unutturmak, derin vadilerde köstebekler gibi uyum sağlayarak yaşamayı becermek ya da seninle gelmek… yapabileceğim.

Seni nasıl karalarım? Sen ki benim ay kanatlı sevdamsın; sen yaşamsın.

Çok zamandır gurur duyacağım bir şey yapmadım, şimdi ürettiğin bu cehennemle; yalnızlıkla sınanacağım.

Ya da… hangisi intiharım bilmem, ama seninle gelirim

Sensiz çok üşüyorum. Yalnızlık, hele böyle gibisi çok zor. Öyledir; yaşamak , tuz basılan bir yara gibi hissederek yaşamak zor, ama gelemem. Beni bağışla, belki onursuzluğu yaşayacağım. Unutacağım dağlarımı, yüreğimi ve kanatlarımı, unutacağım kurtaracağımız ülkeleri. Işığı unutacağım ve rengi. Dönersen bir gün, insan değil, insan fosili bulacaksın.

Kim bilir hiçbir şey öğrenemediğimi düşünüyorsun, delikanlıca teslimiyeti bile.

İyi de, ben senden öğrendim sevdayı ve sevdadan öğrendim onurla ölmeyi. Senden öğrendim, bir insanın yaşamı taşıyamadığı için değil, onu korumak için ölmeyi göze alması gerektiğini, değil mi? Yanlış anlamışsam, anlayan insan yanımdır. Mağaralarda yaşasa da, en aşağılık koşullarda sürünse de, ışığı ve aydınlığı hiç görmese de, ışığın bir parçasını küldeki kor gibi en derinlerinde saklayabilen insan yanım.

O zaman, sen de git yaz annem ve sen öyle gel yalnızlığım. Elde ettiğimi taşıyamazsan gelirim, ama şimdi kendimle yüzleşmem var ve hayatla hesabım. Hayat ki. benim boy aynam, yaşayıp yalnızlığımla sınanacağım.



Öyle dur, yalnızlığım,

Sen anam, mihenk taşım,

On sekizimdeki suretime takılmış,

Topal çerçiden kalma, kenarı kırık ve de çilli

Boy aynamsın.

Issızlaştıkça dört yanım,

Bir ağlama tutar,

Çözülüp çözülmemekte sınanmamsın.


Hiç sınanmadan bir ömür kendini Zaloğlu Rüstem sanmak vardı… ve öyle ölmek, daha mı iyiydi sanki?

Dahası bir gün geri döneceğini biliyorum. Dönüp bana her bir şeyi yeniden anımsatacağını. Belki, bundan böyle yaşlanan aklım daha az güzellikler anımsayacak, belki huzur bulmam için unutmayı yeğleyecek, ama olsun, ne zaman dallara su yürüse, ne zaman yeşile ağarsa dünya, ne zaman ılınırsa toprak ve düşerse cemre, ince bir sızı duyacağım: Neydim, diye.

Sen git, katlanırım, beni bırak. Sürünerek de olsa yaşamak ve kavgamı vermek istiyorum. Uğruna ömrümü harcadığım o aydınlık günler için, güzel ülkem için, doğacak çocuklarım için dişimle tırnağımla savaşıp umudu beklemek istiyorum. Senin artık dişlerin ve tırnakların yok ki diyorsun değil mi? Ve artık yalnızsınız, diyorsun. Doğru ama, hala yüreğim var ve teslim olmayacağım. Şimdi güz olsa da, ben o mayıs rengini ve ışığı biliyorum. Anlatmadan gelemem. Döndüğünde anımsayacak tek kişi bulamazsan neylersin? Bir düşün.

Sen öğretmedin mi, sevgili yaz annem; as’lolan onurla yaşamaktır, diye ?

mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA