Jülide


Fen Bilgisi öğretmeniydi Jülide. Demirci, öğretmen okulunu yatılı olarak okumuş, yoksul bir ailenin çoğuydu. Öğretmen okulundan sonra Buca Eğitim Enstitüsü Fen Bilgisi öğretmenliği bölümünü kazanmış, oradan da derece ile mezun olmuştu. Mezun olur olmaz da annesi, “Kız çocuğu değil mi, hemen baş göz edelim,” deyip komşunun muhasebeci oğlu Mustafa ile evlendirivermişlerdi…


Yemek yapmayı, çay yapmayı bile bilmeyen Jülide evlenmeyi çocuk oyuncağı zannetmiş, ama böyle olunca da koca evinin, ana evi olmadığını öğrenmiş öğrenmesine de iş işten geçmiş! Koca evinde bilmemek olur mu? Bilmeli, bilmek zorunda, “Koca evi ana evi değil,” çünkü! Ana evinde her daim eksiğini kapatacak biri vardır, "öyle değil de böyle kızım" diyen sıcak bir ses! Evliliğinin ilk günlerinde reçele su katmış Jülide, pişmiş aşa yanmasın diye su katmış Jülide! Jülide’nin reçelinden isteriz diye de dalga bile geçmişler... Allah’ın her günü gözyaşı dökmüş Jülide, gözyaşları sel olup akmış!


Jülide, ne sevmekten, ne aşktan hiçbir şey anlamamış, eve gelmiş ağlamış, gitmiş ağlamış. Ona akıl veren, el uzatan kimse olmamış. Gururlu ya ne annesine, ne kardeşlerine ne de bir arkadaşına hiçbir şeye anlatmamış. Anlatmadığı için de için için tüketmiş kendini genç yaşta.


“Bir şey yapmalıyım,” demiş Jülide, “Kendimi bir şekilde öne çıkarmalıyım,” demiş, “Ben öğretmenim,” demiş, “Çok iyi bir öğretmen olmam lazım,” deyip gece gündüz çalışmış, gece gündüz araştırmış, gece gündüz demeyip o seminer senin, bu konferans benim harıl harıl çalışmış. Çok başarılı bir öğretmen olmuş olmasına da paylaşmak nedir bilmemiş. Böylece kıskanç mı kıskanç biri olup çıkmış.


Başarılı öğretmen Jülide, alkış delisi olmuş, herkes onu takdir etsin, güzel sözleri Jülide için söylesin istemiş, yanlışlıkla biri: “Mehmet Bey, çocuklar fen bilgisinden çok başarılı” demeye görsün, “Siz bir de benim çocuklara bakın demiş. Ders denetimine gelen Müfettiş Fatih Bey, “Kerem Bey’in ders işleyiş yönetimi çok farklı,” dediğinde, Jülide “Aaa beni beğenmediniz mi Fatih Bey?” diyerek, daha orada için için ağlamış. Bütün güzellikler onun için olacak, herkes onu beğenecek ya...


Evlendiği yıllar kara kuru, çiroz gibi biriydi Jülide... Dalgalı kızıl saçları hep kısaydı, çünkü uzun saç emek ister, bakım ister, her daim taranmak ister. Kollarından aşağı bütün vücut ölçüleri tornadan çıkmış gibiydi, kalça göğüs varla yok arasındaydı. Gözlerinde her daim bir şüphe olduğunu az çok analiz yeteneği olan herkes görebilirdi. Siyah ile kırmızı başat renklerdi onun için, giydiği bütün giysilerde kırmızı ve siyahın tonlarını görmek mümkündü.


Jülide hırslıdır, ihtiraslıdır; bu nedenle hırs ve ihtiras onu genç yaşta, kalp ve tansiyon hastası yapmıştır. Doktor Hüsnü: “Bak kızım böyle giderse çok uzun yaşamazsın, rahat olmayı öğrenmen lazım,” diye de uyarmıştı onu.


En güzel kadın benim, en iyi öğretmen benim, herkes beni beğeniyor deyip şişim şişim şiştikçe, çocuk yapmaya bile vakit bulamamış. Bir iki sefer hamile kalmış, onun hoyratlığından mı, kasıklarının yeni bir yük taşımaya müsait olmadığından mıdır, çocuğu doğuramamış. Çocuğu olmadığı için, sevisini kocasına da verememiş, içinde kurumaya yüz tutan sevgisini mahallenin kedilerine, köpeklerine vermiş.


Jülide’nin çekirdek ailesi iki kişiydi: Kendisi ve kocası. Kazandıklarını biriktirmek, yarınlarda çoluk çocuğa nafaka olsun diye bir kaygıları olmadığı için, yaz tatillerinde o diyar senin, bu diyar benim gezip tozmadık yer kalmamıştı. Jülide’ye kalsa, daha çok har vurup harman savuracaktı ama kocası daha temkinliydi. Başka arkadaşlarının şarap içtiği meclislerde “rakı” der, hem de rakıyı da sek içerdi Jülide! “Ne olacak anasını satayım, atın ölümü arpadan olsun, ne çıkar ki ha bir eksik, ha bir fazla ne yazar ki?” deyip içerdi.


Bu yıl kış erken geleceğe benziyor, ağaçlar yapraklarını erken dökmüş. Çırılçıplak kalan ağaçlar, kışa hazırlanmaya başlamış, göçmen kuşlar da kışın erken geleceğini hissederek sıcak yerlere göç edip gitmişler. Sitenin çimleri de sararmaya yüz tutmuş, sarı mı olsun yeşil mi olsun karar verememiş bir türlü. Acıkmasa mahallenin kedisi, köpeği bulunduğu yerden kalkıp doğrulmayacak.


“Bu kış bitsin, kesin emekli olacağım, kocam artık beni eve almayacak. Her sene bu yıl emekli olacağım, diyorum, fakat bir yolunu bulup kandırıyorum onu, bakalım bu oyun ne kadar sürecek? Benimle birlikte göreve başlayanlar yirmi yıldır emekli, ben onların üstüne bir yirmi daha devirmek üzereyim.” Jülide, böyle böyle kaç kış geçirmiş, yirmi sefer kış gelip geçmiş, bu bir oyun olmuş Jülide için.


Jülide, kalp ve hipertansiyon hastası olduğu için haftada bir Tepecik Acilde bulur kendini. Bir hafta gelmese Jülide Öğretmene bir şey mi oldu diye merak eder Acil çalışanları. Her hastaneye gidişte, “Bu yıl beni kimse tutamaz kesin emekliyim, isterse bakanlık istesin, bakan bey arasın, kimseyi dinlemeyeceğim, bu yıl kesin olacağım!” deyip durur.


Jülide Öğretmen böyle böyle fazladan yirmi baharı, yirmi kışı geçirmiş. Kimse Jülide’nin emeklilik konusunda söylediklerine inanmaz olmuş. Bu durum tam da köyün yalancı çoban misaline dönmüş. Hani, “kurt geldi, kurt geldi,” deyip köyü kandıran çoban misali işte.


Dönem sonuna az zaman kalmıştı. Son sınavlar bitmiş, kanaat notları yavaş yavaş sisteme işlenmeye başlamıştı. 7. Sınıf öğrencisi Mete Çakar’ın sözlü notu etkinliklerde gereken titizliği göstermediği için Jülide öğretmen tarafından çok düşük verilince, Mete Çakar’ın annesi: "Öğretmen Hanım, Öğretmen Hanım, sen utanmıyor musun benim oğlumun hakkını yemeye, sen nasıl öğretmensin ya, sende hiç insan sevgisi yok mu, sen nasıl öğretmensin be ya? Allah senin bin türlü belanı versin, kör ol emi! Öğretmenmiş, içinde insan sevgisi olmayanları öğretmen yapar bu Allah’ın belaları, Allah senin belanı versin, kör ol da yediverenler bulunmasın, sürüm sürüm sürünesin!”


“…”


“Öğretmen gibi öğretmen öğrencilerin hangi şartlarda okuduklarını bilmelidir, bilmek zorundadır. Bilmiyorsan, yapmayacaksın bu mesleği, Mete’nin babası yok, Mete’yi okutmak için neler çektiğimi Allah’tan başka kimse bilmez! Ben Mete’yi okutmak için evlere temizliğe gidiyorum senin haberin var mı?”


“…”


“Yok değil mi? Nereden haberin olacak sen öğretmen değilsin ki senin işin gücün sür sürüştür, tak takıştır! Çocukların hangi şartlarda okudukları seni ilgilendirmiyor çünkü sen notu verir geçersin!”


“Haddini çok aştın hanımefendi, bak sana hanımefendi diyorum, şimdi defol git, nereye gidersen git, hangi cehenneme gidersen git! Ben verdiğim notu değiştirmiyorum, nereye şikâyet edersen et; vali, padişaha gitsen de notum bu, cehenneme kadar yolun var.” diye bağıran Jülide Öğretmen birden bire bulunduğu yere yığılıp kalır. Öğrenciler, öğretmenler, memurlar… Bir telaş, bir korku, bir bağırış, bir çığırış, okul yıkılır, her kafadan bir ses çıkar, herkes kendince çözüm yolları arar, biri bir şey der, öteki başka şey, içlerinden biri "müdüre haber verelim müdüre" deyince hep birlikte doğru okul müdürünün odasına koşarlar. Yine bir ağızdan olayı müdüre anlatmaya çalışırlar, anlatamazlar.

“Metin Bey ne oldu? Siz anlatın,” der okul müdürü. Metin Öğretmen kısaca anlatır olanları. Müdür, veli görüşmelerinin yapıldığı mekâna doğru hızlı adımlarla yürümeye başlar, kapılar kapalı olduğu için gürültüyü duymamıştır. “Jülide Hanım, Jülide Hanım iyi misin, beni duyuyor musun?”

Jülide Hanım ses vermez. Tekrar seslenir, “Jülide Hanım, Jülide Hanım, beni duyuyor musun?” Ses yoktur...

“Haydi, arkadaşlar yardımcı olun da benim arabaya bindirelim, ambulans gelinceye kadar biz hastaneye çoktan varmış oluruz, haydi çabuk olun! Mehmet Bey, Ömer Bey, Metin Bey, Elif Hanım… Sizler Jülide Hanım’ı girişe doğru getirin ben arabayı almaya gidiyorum!”


Jülide Hanım’ı arabaya taşırlar, okul müdürü arabayı doğru Tepecik Acile sürer. Tepecik Acil, bekliyordur Jülide’yi, bir aydır hastaneye gelmediği için merak içindedirler. Fakat bu sefer olay ciddidir. Daha önce geldiğinde sorunun ne olduğunu anlatan Jülide Öğretmen, bu sefer gözünü bile açmamıştır. Acildeki bütün doktorlar Jülide Öğretmen için seferber olmuş, hastanenin en yetkin doktorlarına haber verilmiş, onlar da Jülide Öğretmen için yoğun çaba göstermiştir fakat…


Hastabakıcılar, hemşireler, doktorlar yüzleri düşük, ağlamaklı yoğun bakım ünitesinden çıkarlar bir bir. Hastaneye yaman bir sessizlik gelip çöreklenmiştir. Her girdikleri ortama hareket getiren, müziğin, rehavetin insanları Roman yurttaşlar bile bu derin sessizliğe ortak olur. Herkes huşu içindedir adeta. En çok perişan olan acilin tıknaz, hafif kilolu, gözlüklü kadın doktoru olur. Jülide Öğretmen Acile gide gele tıknaz, hafif kilolu doktor ile tanış olmuştu. Jülide’yi hayata döndürmek için çok çabalamış, tabiri caizse hastaneyi ayağa kaldırmış, fakat bu sefer başaramamıştı. Doktorlar, realist insanlardır, her üzülenle üzülse, her ölenle ölse doktorluğu kim yapar? Bu sefer öyle olmamıştı işte, bir yakınını, bir kardeşini kaybetmiş gibi içini çeke çeke ağlıyordu hafif kilolu, tıknaz doktor. Hastanede bulunan tekmil yurttaşlar, tanımadıkları bir insanın acısını en derinden hissediyorlardı…


Jülide Öğretmen’i kurtaramadılar, Jülide Öğretmen, emekli olamadan… Ne diyordu: “Bu sene kesin emekli oluyorum, bu sene kesin emekli olacağım, bu sene bırakıyorum,” demişti… Bir slogan vardır hani, “mezarda emeklilik,” Jülide Öğretmen’le hayat bulmuştu.

Kocası muhasebe emeklisi Mustafa, mezar taşının kitabesine:

“Mezarda emekli oldun Jülide’m!” yazdırıp mezar taşının sağına soluna da mikroskop figürleri nakşettirdi…

15 görüntüleme0 yorum
1s0l.gif

ŞAKASIZ;

artık

KIŞ!..

mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

861536d39876bb9d5a5ca0fa97dddfb8.gif

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA