Datça

En son güncellendiği tarih: 8 Ara 2020



Özlemle beklediğimiz yaz günlerine sonunda ulaştık.

Yaz denilince de akla tatil geliyor kuşkusuz.


Tatili planladığınız güne ulaşmak için gün sayarken duyulan heyecanın sebebi herkese göre farklıdır. Kimileri ayaklarını uzatıp hiçbir şey yapmadan TV izlemeyi isterken, kimileri dağlara çıkıp zirve yaptığında, madalyayı kendine takmış olmanın gururunu yaşayarak, kimileri ise gökyüzünün denizle birleştiği ufuk çizgisine saatlerce bakarak tatilden keyif alır. Siz hangi seçeneğe uyduğunuzu düşüne durun; sınav stresini atmış aileler doğanın çağrısına kulak verip çoktan yollara düştü bile…


Biz ilk yaz tatilimiz için Datça'yı seçtik.


‘’Datça yolcusu kalmasın’’ diye bağırmadan önce hala gitmeyenler için kaç madde sıralayabilirim diye düşündüm birden. Ülkemizdeki diğer gözde turizm merkezlerinde olduğu gibi gürültüye kurban gitmemiş, dinginliğini korumayı başarmış bir yerdir Datça… Tabiat ananın cömertçe davranarak doğa harikası koy ve plajlarla süslediği sahillerinde sabahın erken saatlerinde başlayıp gece yarılarına kadar uzayan beach partiler bulmak zor, hatta neredeyse imkansızdır. Palamutbükü, Ovabükü, Hayıtbükü’nün bulunduğu koylarda denize girdiğinizde cennetten bir köşe bulduğunuzu sanırsınız. Çadırını kapıp burada kamp yapanları görünce şaşırmazsınız. Datça daha çok gündüzleri eşsiz havanın tadını çıkarırken, geceleri üzerinize bir şal alıp kumsalda dostlarınızla sohbet etmenize imkan tanıyan, ‘’bakir denilebilecek bir yerdir’’ diye başlarsak söze , gitme merakı uyanacaktır herkeste.


Yunan coğrafyacısı Strabon’un “Tanrı sevdiği kulunu uzun ömürlü olsun diye Datça’ya gönderir.” diyerek övgüler yağdırdığı Datça havası şu günlerde hepimizin ihtiyacı. Datça’ya 8 kilometre kala yolun kenarından gelenleri selamlayan, terk edilmiş yel değirmenlerini görmek isterseniz Kızlan Köyü’ne gitmelisiniz. Pek çok Ege kasabasında olduğu gibi Datça’yı da süsleyen bu yel değirmenleri ile muhteşem karelere imza atarken, en verimli arazilerinden olan Kızlan Köyü’nde keşif dolu bir yolculuğa çıkabilirsiniz. Emin olun bu köy sizi şaşırtacak! Gezen tavuk yumurtasını yiyin diyenler; burada ki çok gezenti tavuklardan bahsediyorlarmış meğer. Yumurtanızı aldınız, yemeğinizi yediniz mi doğru denize; ama nerede girmeli akla geliyor şimdi. O kadar çok seçenek var ki. Gereme’de, Aktur’da, Akvaryum koyunda, Mesudiye’nin birbirinden muhteşem büklerinde…Denizin içindeki taşların ayaklarınıza zarar vermesi ihtimaline karşın deniz ayakkabılarınızı yanınıza almayı unutmayın. Doğa ve denizin bir arada olduğu nadir koylarda yüzmek bir ödül gibi gelecektir size. Çadırda yaşamayı seven doğa aşıkları, başka bir yere gitmeyi akıllarına bile getirmeyeceklerdir bundan böyle.


Knidos antik kentinde güneşin batışını seyredip, ellerinizle kalp yapmak boynunuzun borcu olsun. Dünyanın yedi harikasından biri olan İskenderiye Feneri’nin mimarı Sostratos’un ve güneş saatinin mucidi Eudoksus’un yaşadığı yer olan Knidos Antik Kenti’nde geçmişin izini sürebilirsiniz. Palamutbükü’ne giderken dağlara bakarsanız burnunu gökyüzüne çeviren uyuyan kızılderili figürünü yakalayabilirsiniz. 20 dakika farkla Akdeniz ya da Ege Denizine girme şansını sadece burada bulabilirsiniz. Endemik bitkiler burada bulunurken, hala yaşayan Vaşak türü yırtıcıları, dağ keçilerini ve oklu kirpiyi gördüğünüzde selam vermeyi tercih edin; resim çekeceğim derken kirpinin oklarını yemeyin de...


Datça’nın şifacı yönünü bilmeyenler küçük bir araştırma sonucunda 400 yıl önce sarı limana gelen İspanya korsanlarının cüzzamlı mürettebatını(33 kişi) bırakıp gittiğini ve ölmeleri beklenen hastaların burada iyileştiğini bulabilirler. Bol oksijenli denizinde yüzerek, çeşitli bitkilerden ilaçlar yapılarak şifa bulabilirsiniz diyerek övünmekte haklılar…


Virajlı yollarını kalbiniz ağzınızda giderken, badem ağaçlarının güzelliğini seyretmeye doyamazsınız. Badem çiçeğinin efsanesinin Romeo ve Jüliet aşkını aratmayacak bir hikaye olduğunu duyunca, ağaçta açan çiçeklerin doğayı gelinlik giydirmişçesine olmasına şaşırmazsınız. Bademin her çeşidini yemeden, eşe dosta, eve bol bol badem almadan dönmeyeceksiniz. 35’ ten fazla badem çeşidi olan bu belde de En kalitelisi nurlu bademdir.(fiyatı da en yüksek olan) En kolay yeneni ise kabuğu dişle kırılabilen dişli bademdir. Ak badem, sıra badem çeşitlerini almak için yol kenarında badem kıran, güleç yüzlü kadınları görüp, muhabbet etmeden sakın geçmeyin derim. Biz ilk günden itibaren yerli halk ile iç içe olduk. Bunun nedeni çokça pazar kültürüne düşkün olduğumuz içindi. Sahilde gezerken balık var mı sorusunu sorduğumuza azcık pişman olsak da hikayelerini dinlemek için yürüyüşe biraz mola verdik. Akdeniz’e kıyısı olan bu beldeye uzak doğudan dahi istenmeyen konuklar katılmış. Kurbağa balığı diğer adı Balon balığının buraya gelişi gibi.İşin enteresan yönü bu balığın hiçbir ekonomik yanı olmaması ve her türlü canlıyı neredeyse plastik dahil yiyen bu balık tüketildiği takdirde direkt öldürücü bir zehire sahip. En çok ta mürekkep balığı türü olan Kalamar-Ahtapot ve sübye popülasyonunu bitirmek üzeredir diye dert yanan balıkçılara hak vermemek elde değil.


Datça’nın Bal-Badem-Balık olayını orada yerleşik olan bir Datça severin ağzından dinleyince de biraz üzüldük. Bal konusundaki sıkıntıların tarım ilaçlarının etkisi olduğunu, badem konusunda Amerikan bademinin piyasaya hakim olma girişimini anlattı. Balıkta ise kaçak avlanma durumunda olan art niyetli Gırgır ve trolle avlanmalar sonucu biten balıkların azaldığını Datça’nın üç B ile hatırlanmasına ket vurulduğunu üzülerek dinledik...


Eski Datça’nın daracık sokaklarına araba girmesi mümkün olmadığı için güneşin içimizi dışımızdan daha çok yaktığı bir öğle vaktinde yollara düştük. Ege’nin ve Akdeniz’in ortak noktası olan bu güzel belde Can YÜCEL ile özdeşleşmiştir. Dantel örgülü ya da delik işi perdeli camlara hayran hayran bakarak yürürsünüz, Bademli kahve ve bademli gazoz içmek , keçi sütlü dondurma yemek için sokak aralarındaki dükkanlara oturun derim. Can Yücel’in evini, her zaman gittiği kahvedeki sandalyesini bile görmeye can atarken, Arnavut kaldırımı sokaklarda gezerek bulduğunuz evin bahçe kapısından bakarsanız. Can Baba kapıyı açıp sizi buyur edecek gibi olur ; ikram edeceği şarabından içmek isteyebileceğinizi hayal bile edersiniz. Şiirler bir bir aklınızdan gelir geçer. Sizi en çok etkileyen, ayaklarınızın bile farkında olmadan onun evine getiren o gizemli yerde şiirlerini mırıldanmaya başlarsınız. Tıpkı benim yaptığım gibi… Bahçeden dışarıya taşan hanımeli çiçeğinin kokusunu içinize çekip gözlerinizi biran kapatın . O büyülü havadan etkilenip, ezberlediğiniz şiiri düşünüyorsanız, duygusal gezginciler arasına hoş geldiniz derim.


Can Yücel’in şiirini hayatımıza geçirmek isterken bize ne duygular kattığını zamanla farkedeceksiniz.


* ‘’Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer

Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın

Bir gün yalan söyleyeceksen eğer

Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.

Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret

Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın

Unutma yağmurun yağdığı kadar ıslaksın

Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.

Kendini yalnız hissettiğin kadar yalnızsın

Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.

Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..


İşte budur hayat!

İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın’


Datça’da olmak anlatılmaz, yaşanır diyebilmeniz için valizleri hazırlayın düşün yollara…Kalbinizin götürdüğü yer belki burasıdır. Aşkı bulmak aşkı yaşamak, en çokta yaşamanın tadına varmak için harekete geçin. Sevgiyle ve güzelliklerle ulaşmak için beklemeyin. Hayatı ertelemeyin.

* Bu şiir Can Yücel’e ait değildir. Şiir aslında anonimdir ancak zamanlar Can Yücel’in şiirleri arasında kendisini bulmuştur.

66 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
1s0l.gif

ŞAKASIZ;

artık

KIŞ!..

mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

861536d39876bb9d5a5ca0fa97dddfb8.gif

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA