MERHABA GÜRCİSTAN


Geçen yazımda size anlatmaya başladığım yolculuğun güzergahını Türkgözü sınır kapısından girerek Tiflis, Gori ve Batum’u gezip, Sarp Sınır kapısından Gürcistan’a veda etmek şeklinde belirlemiştik. Gürcistan'ı ve bu ülkeyle ilgili izlenimlerimi de bu yazımda anlatmaya çalışacağım...


Türkgözü sınır kapısı oldukça düzenli, tenha ve küçük bir yer. Kibar ama çok da sempatik olmayan Gürcü görevlilerin sorularını aştıktan sonra gezimize başlıyoruz. Gürcistan’a girdiğinizde ülkemizdeki duble yol saltanatı bitiyor. Neredeyse Tiflis’e kadar tek gidiş-gelişten oluşan dar kasaba yollarından geçmemiz gerekiyor.

Yolların iki kenarında yemyeşil bahçeler içinde iki katlı, Rus mimarisinin etkisinin göze çarptığı şirin taş evler sıralanıyor. Yol boyu fütursuzca yollarda yayılarak yürüyen hayvan sürüleri ile karşılaşmanız da olası. Bizim Doğu sınırımıza yakın olan bu kasabalarda soğuktan donmaması için doğal gaz borularının yer altında değil yerden iki metre kadar yüksekte döşenmiş olması dikkatimizi çekiyor. Evlerin arasında ise bizim köy mescitlerine benzeyen minik kiliseler göze çarpıyor. Yaklaşık üç, üç buçuk saatlik bir yolculuktan sonra Tiflis’e varıyoruz


GÜRCÜLERİN ANASI KARTLİS DEDA

Kaynağını ülkemizdeki Allahüekber dağlarından alıp Azerbaycan ve Gürcistan’ı geçerek Hazar Denizi’ne dökülen Kura nehrinin ikiye böldüğü Tiflis 5. yüzyılda kurulmuş; sokakları, binaları, kiliseleri ile oldukça eski ve tarih kokan bir şehir. Özellikle Orta Çağ ve Sovyet mimarisinin etkisi şehrin her tarafında göze çarpıyor. Nehrin iki yakasındaki tepelerin üstüne kurulmuş eski Tiflis’e girerken ilk olarak şehre hakim bir noktada bulunan Tiflis Kalesi ile Gürcülerin Anası olarak adlandırılan Kartlis Deda’nın heykeli göze çarpıyor.

Kentin sembolü olan bu anıtsal heykel Tiflis’in kuruluşunun 1500. Yıldönümü olan 1958 yılında Gürcü heykeltıraş Elguca Amaşukeli tarafından yapılarak Sololaki Tepesine dikilmiş. Alüminyumdan yapılmış olan Kartlis Deda heykeli yirmi metre yüksekliğinde ve Gürcü milli kıyafetleri giymiş bir kadın figürü. Gürcü ulusal karakterini en iyi sembolize ettiği kabul edilen heykelin bir elinde, dost olarak gelenlere şarap sunmak için büyük bir kâse, diğer elinde ise düşman olarak gelenlere karşı kullanmak üzere bir kılıç bulunmakta.


Altın Kubbeli Katedral Sameba


Şehirde rehberlerin sizi öncelikle götürdüğü yerlerin başında Sameba Katedrali geliyor. Çünkü bu katedral her ne kadar tarihi gibi gözükse de aslında Gürcistan’ın bağımsızlığını ilan etmesinden sonra yapımına başlanan ve 2004 yılında tamamlanan dünyanın en büyük kutsal mekanlarından biri. Bir anlamda Rus mimarisine kafa tutan Gürcistan-Ortodoks Kilisesinin ülkedeki en büyük katedrali. Tabandan tavana yüksekliği 100 metre olan ve çok geniş bir bahçe içinde bulunan bu çok görkemli katedralde söylendiğine göre aynı anda 15.000 kişi ibadet edebiliyormuş. Tiflis’in hemen her yerinden görülen, halkın birlik ve bütünlüğünün sembollerinden biri olarak nitelenen bu katedral, kubbesinin altın kaplama olmasıyla da dikkati çekiyor.

Büyük kısmı Hıristıyan-Ortodoks olan Gürcistan’daki kilise ziyaretimizde halkın oldukça dindar olduğunu fark ettik. Günün her saatinde kiliselerin içinde ve bahçelerinde ellerindeki kitaplardan dualar okuyan, mum diken, ikonalara ya da duvarlara dokunan, hatta buralarda dolaşan rahiplerin ellerine sarılan insanlar görmek mümkün. Gördüğümüz kadarıyla bu ülkenin insanları oldukça dindar olmasının yanı sıra mutsuz, asık yüzlü ve yoksul. Hemen her yerde avuç açan dilencilere rastlıyorsunuz. Turistler dışında şık ve düzgün giyimli kimse yok gibi bu şehirde. Bunun sebebini rehberimize sorduğumda; Tiflis’te halkın çok yoksul ve yaşam koşullarının çok zor olduğunu öğreniyoruz. Aslında bir Türkolog olan rehberimiz, kendisinin de yaşamını sürdürmek için rehberlik dışında pek çok iş yaptığını söylüyor. Öznel bir değerlendirme olan bu gözlemimizi Tiflis’le ilgili okuyacağınız yazıların çoğunda görebilirsiniz.


Pek çok kilise ve anıtın olduğu Tiflis’te Kura nehrinin hemen kenarındaki falezlerin üstünden şehre kuş bakışı bakan ve atı ile halkını selamlayan Kral Vakhtang Gorgasali’nin heykeli ile hemen yanı başında 12. Yüzyılda yapılmış olan Metekhi Kilisesi görülüyor. Nehrin kenarındaki falezlerin üstüne sıralanmış küçük şirin evler ise Amasra evlerini anımsatıyor insana. Sovyet izlerini hala taşıyan Tiflis’te yeni yapılmış pek çok görkemli bina da var. Örneğin şehrin ortasından geçen Kura Nehrinin üzerine yapılmış olan, özellikle gece ışıklandırmayla çok güzel görünen Barış Köprüsü ve yanı başındaki sanat merkezi modern Gürcistan’ın birer simgesi.

Şayet Gürcistan’ın Anasını yakından görmek, botanik bahçesini gezmek ve şehre bir de tepeden bakmak isterseniz Metheki Kilisesinin yanından teleferiğe binip Solalaki Tepesine çıkabilirsiniz. Teleferikten indiğinizde elinde rengarenk papağanlar, yırtıcı kuşlar ya da maymunlar tutan kadın ve erkekler karşılıyor turistleri ve sizden belli bir ücret karşılığı o hayvanlarla fotoğraf çektirmenizi öneriyorlar. Buradaki şık restoranlarda şehri tepeden bakarken bir çeşit pide olan Gürcülerin milli yemeği haçapuri ile tatlı olarak yine mayalı hamurla yapılan ponçik ve armut suyuyla karnınızı doyurabilirsiniz. Bir de bizim güzelim mantımıza hiç benzemeyen, içindeki kişnişin aromasıyla tadı ağırlaşmış Gürcü mantısı Khınkali’yi deneyebilirsiniz. Yemeden içmeden söz etmişken özellikle Gürcülerin şaraplarının da çok ünlü olduğunu söyleyebiliriz.


Solalaki Tepesinden ister teleferikle isterseniz yürüyerek inebilirsiniz. Eğer yürüyerek inmek isterseniz dik yokuşlu dar sokaklardan geçerken içinde St. Nicholas Kilisesi’nin bulunduğu Narikala Kalesini gezebilirsiniz. Ya da yanından geçip Tiflis şehrine adını veren sülfürlü sıcak sularıyla ünlü tarihi hamamlar bölgesine inebilir, dilerseniz bu şifalı sularda yıkanabilirsiniz. Ayrıca bu hamamlar bölgesinin girişinde 1895 yılında yapılmış, Tiflis’in en eski ve tek camisi olan Şah Abbas Camisini de ziyaret edebilirsiniz.

Sülfür hamamlarının arkasına doğru giden uzun-ince yolda şarap ya da kahve içerek nefesleneceğiniz, hediyelik eşyaların satıldığı küçük serin mekanlar var. Üstünde minik köprülerin bulunduğu dere yatağına benzeyen bu vadide kayalar üzerine yapılmış eski evleri izlerken, yolun sonunda birden karşınıza şehrin ortasında gizlenmiş gibi duran Abanotubani Şelalesi çıkıyor. Yaklaşık 30 metre yüksekten akan şelale (belki yaz mevsiminden dolayı suları az olsa da) görülmeye değer yerler arasında.

Tiflis’in en önemli ve eski caddesi olan Rustavelli Bulvarına girmeden, daha önceleri Erivan ve Lenin Meydanı diye anılan, Gürcistan’ın bağımsızlığını kazanması ile de Özgürlük Meydanı adını alan oldukça büyük meydanın ortasında atının sırtındaki St. George heykeli çıkıyor karşımıza. Yaklaşık iki km uzunluğundaki Rustavelli Bulvarı Tiflis’in en önemli bulvarı. Parlamento binası, Ulusal Opera binası, Gürcistan Ulusal Müzesi, Tiflis Bilimler Akademisi gibi birçok sanat ve kültür merkezinin bulunduğu bu caddeye adını veren Gürcü şair Şota Rustaveli’nin heykelini de burada görebilirsiniz.


Uzun bir gezi ile daha ayrıntılı gezilebilecek Tiflis’te son görülecek yerlerden biri de bit pazarı. Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Gürcistan’ın bağımsızlığını kazanmasının ardından ekonomik ve sosyal düzenin değişmesiyle ülkenin en büyük sorunlarından biri haline gelen işsizlik ve geçim sıkıntısı, halkın bir kesimini ellerindeki eşyaları bu pazara getirip satmak zorunda bırakmış. SSCB’nin dağılmasından sonra Samsun’a kadar bütün Karadeniz sahillerinde gördüğümüz Rus pazarlarının benzeri bu bit pazarı “Suhoy Most”(Kuru Köprü) adı verilen bir köprü üzerinde kuruluyor. İlk açıldığı günden bugüne 20 yılı aşkın bir zaman geçmiş olmasına rağmen hala ellerindeki birkaç parça eşyayı satmaya çalışanlarla, bu eşyalar arasında işine yarar bir şey bulmak için dolaşan yerli ve yabancı alıcıları ağırlayan bu pazarın yanında bir de resim sanatçılarının tablolarını sergileyip sattıkları bir bölüm daha var. Söz konusu pazarda 1900’lü yıllardan SSCB dönemine ve günümüze ait madalyalardan ev eşyalarına kadar aklınıza gelebilecek her çeşit eşyayı bulmak mümkün.


20. YÜZYILA DAMGASINI VURAN ZALİM DİKTATÖR ve GORİ

Gürcistan'ın başkenti Tiflis’ten Batum’a doğru uzanan yolculuğumuza devam ediyoruz. İkinci gün ilk durağımız Sovyetler Birliğinin ünlü lideri Stalin’in doğduğu şehir olan Gori ve ardından günü birlik turlarla bile gidip görebileceğimiz kapı komşumuz Batum.

Turistik anlamda görülecek çok fazla yeri olmayan Gori'yi özel kılan en önemli şey, ünlü Rus lider Stalin’in bu şehirde doğmuş bir Gürcü olması. 1878 yılında fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Stalin alkolik bir babanın zulmüyle büyümüş. Bu nedenle acımasız kişiliğini babasından aldığı söyleniyor. Orta öğrenimi sırasında Lenin‘in eserleriyle tanışarak devrimci biri olmaya karar veren Stalin, gençliğinde uzun yıllar grev, protesto, illegal parti, propaganda, örgütlenme vb faaliyetler içerisinde yer aldığı için kendisine Rusça’da “çelik” anlamına gelen Stalin takma adı verilmiş.

“Ekim Devrimi” ile iktidara gelen ve 1924’te Lenin’in ölümü üzerine Komünist Partisinin ve ülkenin başına geçen, Sovyetler Birliği’nin 20. Yüzyıla damgasını vurmuş, zalim diktatörü olarak nitelendirilen Stalin’in, iktidarı döneminde sayısı kesin olmamakla birlikte izlediği politikalar yüzünden 25 milyon kişinin doğrudan ya da dolaylı olarak ölümüne sebep olduğunu yazıyor kaynaklar. Bu kadar ön bilgiden sonra 2. Dünya Savaşının ardından 1953’te ölen Stalin’in anılarını yaşatmak için Gori’de kurulan Müzeyi gezebiliriz.


Rus mimarisinin izlerini taşıyan görkemli belediye binasının olduğu Chavchavadze Caddesini geçerek vardığımız geniş meydanda, oldukça büyük bir araziye kurulmuş Stalin Müzesinin bahçesine girdiğimizde ilk olarak korumaya alındığı için ziyarete kapalı, küçük ve mütevazı, tek katlı bir ev olan Stalin’in doğduğu ev karşılıyor bizi. Esas müze ise evin hemen arkasında yer alıyor. 1951 yılında ulusal müze olarak açılan bina, Stalin’in ölümünden sonra onun hayatının anlatıldığı bir müzeye dönüştürülmüş. Altı bloktan oluşan ve Stalin’in ofis mobilyaları, fotoğrafları, makaleleri, belgeleri, kişisel eşyaları, aldığı hediyelerin sergilendiği müzede insana Stalin’in mezarı hissini veren bir de anıt oda var.

Müzeyi gezerken Türkçe bilgi veren bir Gürcü kadın rehberin söylediği objektif sözler çok ilgimizi çekiyor. Stalin’le ilgili olarak şöyle diyor rehber ziyaretçilere; “Büyük liderlerin başarılarının ardında, yaptıkları iyi şeyler kadar hatalar da vardır. Stalin çok kan dökmüş ama aynı zamanda da ülkesine çok hizmet etmiş bir lider. Onu hatasıyla ve sevabıyla göstermek istiyoruz burada.” Ayrıca Stalin’in ölümünden sonra yüz ölçüleri alınarak balmumundan on iki adet yapılmış masklardan biri de müzedeki anıt odada sergileniyor. Müzeyi gezip dışarı çıktığımızda bahçede Stalin’in özel yeşil vagonunu görüyoruz. 1941 yılından sonra Stalin’in kullanmaya başladığı ve Yalta, Tahran konferanslarına gittiği 83 ton ağırlığındaki bu yeşil vagonun içinde tuvalet, mutfak, çalışma odası, konferans odası gibi bölümler bulunan ve 1985 yılında Gori’ye getirilen vagonu da gezebiliyorsunuz. Gori’de müzenin dışında gezilebilecek başka bir yer olmadığı için Batum’a doğru yola çıkıyoruz.


ESTETİKLİ YAŞLI ŞEHİR-BATUM

Gori ile Batum arası yaklaşık 300 km’lik bir mesafe, ancak yolda yoğun bir trafiğe neden olan Türk plakalı sayısız tır ve tur aracı nedeniyle yol hayli uzun sürüyor. Yolumuzun üstündeki eski Rusya’nın sanayi şehri olan Kutaisi, Komünizm döneminden kalma terk edilmiş fabrikaları, şehrin ortasından geçen demiryolu, hala kullanılan eski trenleri, siyah giysileriyle yol kenarında bir şeyler satmaya çalışan yaşlı kadınlarıyla eski Rus filmlerini anımsatıyor insana. Aslında Gürcistan’ın ikinci büyük şehri olan Kutaisi geçmişle bağlarını henüz koparamadığından daha gizemli görünüyor.

Batum’a yaklaştıkça bir yandan Çoruh nehrinin yeşil suları yola eşlik ederken bir yandan da insanların denize girdiği küçük sahil kasabaları görünmeye başlıyor. Yolun iki yanında sıralanmış biraz daha bakımlı, bahçeli iki katlı taş evler ile evlerin önünde otlayıp yolda serbestçe gezinen domuzlar, keçiler ve inekleri görebiliyorsunuz. Köy yollarını andıran yollardan sonra, birden genişleyen yollar ve modern tüneller Batum’a geldiğimizin habercisi. Gürcistan’ın özerk cumhuriyeti Acara’nın başkenti olan Karadeniz kıyısındaki bu liman kenti özellikle eğlenceyi ve doğayı sevenlerin çok rağbet ettikleri bir kent.


Batum’a girerken ilk gördüğümüz SSCB döneminden kalma tek tip, bloklar şeklindeki sıvaları dökülmüş eski apartmanlar. Daha sonra Rus mimarisinin izlerini taşıyan görkemli binalar ve Gürcistan’ın özerkliğine kavuşmasından sonra yapılan aşırı gösterişli yeni binalar, oteller, avm’ler… Kısaca şehir, geçmişteki güzelliğinin izlerini hala taşıyan, ama gözde olmak için orasına burasına estetik yaptırmış geçkin bir kadını anımsatıyor insana. Burada her yer ışıl ışıl, Tiflis’in aksine herkes çok süslü ve gösterişli. Üstelik şehirde o kadar çok Türk ismi taşıyan mağaza, işletme, dükkan var ki insan hiç yabancılık çekmiyor.

Mavi ile yeşilin iç içe geçtiği bu güzel ve küçük Karadeniz şehrini gezmek için aslında bir gün yeterli. Şehrin en önemli bulvarı olan Batum Bulvarı, sahile paralel uzanan manolya ve palmiye ağaçlarıyla süslü ışıl ışıl bir cadde. Dinlenebileceğiniz kafelerin ve tarihi eserlerin yer aldığı Avrupa, Piazza ve Tiyatro meydanlarıyla bu meydanlardaki heykeller şehrin en güzel yanları. Heykel deyince Batum’un aslında bir heykeller şehri olduğunu söyleyebiliriz. Tiyatro Meydanında bir çeşmenin üstünde duran deniz tanrısı Poseidon Heykeli şehrin en görkemli heykeli. Bunun dışında Avrupa Meydanında gökyüzüne doğru yükselen ve şehrin hemen her yerinden görülen Medea heykeli (Altın Post) David Khmaladze tarafından yapılmış ve bir milyon Gürcü lirasına (lari) mal olmuş pahalı bir heykel. Ayrıca Gürcülerin ünlü yazarlarının ve tarihi kişilerinin heykellerini de şehrin çeşitli yerlerinde görmek mümkün.


Şehrin en ilgi çeken heykellerinden bir diğeri ise Batum Limanının yakınında bulunan ve hüzünlü bir aşk öyküsünü sembolize eden Ali-Nino Heykeli. Aşk Heykeli diye de bilinen, 7 metre yükseklikteki bu metal heykel, heykeltıraş Tamara Kvesitadze’nin imzasını taşıyor. Birbirlerine tutkuyla bağlı olan Gürcü kız Nino ile Azeri genç Ali’nin aşkını temsil eden heykeldeki kadın ile erkek figürü onar dakikalık periyotlarla iç içe geçerek şekil değiştiriyor.

Batum’un katedrali sayılan Virgin Mary kilisesi 19. yüzyılda inşa edilmiş oldukça görkemli ve güzel bir yapı. Neo-Gotik tarzda inşa edilmiş kubbeleri ve pek çok dini sahneyi anlatan büyük renkli vitray camlarıyla ilgi çeken katedral Batum’un en büyük ana kilisesi. Ayrıca Osmanlı Döneminde burada yaşayan Rumların padişaha hediye olarak yaptıkları ve padişahın da çanlarının asla çalınmaması kaydıyla izin verdiği ve ancak Osmanlı’nın Batum’u kaybetmesinden sonra çanlarının çalınmaya başladığı St. Nicholas Kilisesi ise şehrin ana kiliselerinden biri olarak halen ibadete açık.

Şehir merkezine 9 km uzaklıktaki Batum Botanik Parkı kapladığı 108,7 hektarlık alanıyla dünyanın en büyük botanik bahçelerinden biri sayılıyor. Rus Botanikçi Andrey Nikolayevich Krasnov (1862-1914) parkın kurucularından. İçerisinde 5000’den fazla bitki türü barındıran Batum Botanik Parkında Kafkasya’ya özgü yarı tropik bitkilerin yanı sıra Uzak Doğu, Yeni Zelanda, Amerika, Avustralya ve Akdeniz gibi dünyanın dört bucağında yetişen bitkilerin sergilendiği bölümler de var. 1200 gül türünün yer aldığı parkta iki binden fazla ağaç ve odunsu bitki bulunuyor.

Şehir merkezinin sahilini baştan başa kaplayan park ise çok kısa bir sürede tamamlandığı için Miracle yani Mucize Park diye adlandırılmış. Batum siluetinin önemli simgeleri sayılan; İzmir Saat Kulesinin benzeri olan Chacha Kulesi, Alfabe Kulesi, Ali-Nino Heykeli ve kocaman bir dönme dolap bu parkın içindeki en ilginç yapılar. Ayrıca deniz seviyesinden 250 m yüksekliğindeki Anuria Dağında bulunan Argo Eğlence Merkezi’ni şehre bağlayan ve Batum’u tepeden izleyebileceğiniz bir de teleferikleri var Batumluların. Doğu Karadeniz illerinden gerek alış-veriş, gerek gezmek-eğlenmek, gerekse kumar oynamak için günübirlik Batum’a gelen Türkler nedeniyle burada gezerken hiç yabancılık çekmiyorsunuz.


Türkgözü Sınır kapısından başlayıp Tiflis, Gori ve Batum’u gezerek tanıtmaya çalıştığımız kısa Gürcistan yolculuğumuzu Sarp Sınır Kapısından çıkarak tamamlıyoruz. Buradan ayrılmadan önce dikkatimizi çeken iki noktaya da değinmeden geçmeyelim. Birincisi; Ortak Pazar ülkelerinden getirilmiş çok ucuza satılan ikinci el lüks araçların oluşturduğu hayli karışık ve yoğun bir trafiğe sahip olan Tiflis ve Batum’da fazla trafik ışığı yok. Buna karşın sürücüler, karşıdan karşıya geçmek isteyen yayalara karşı son derece sabırlı ve saygılı. Her koşulda yayaların geçiş üstünlüğü var ve araçlar siz karşıdan karşıya geçmek istediğinizde hemen durup yol veriyorlar. İkincisi ise Gürcistan’ın görebildiğimiz her yerinde polis merkezlerinin şeffaf olması, yani binaların camları tamamen perdesiz ve içeriyi rahatlıkla görebiliyorsunuz. Bir başka yolculukta buluşmak dileğiyle…

mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA