Yaşamak




Yaş ilerledikçe hayatımızın en güzel ve önemli dönemi çocukluğumuz mu, gençliğimiz mi, yoksa farkındalık yaşımız mı diye düşünmeye başlıyor insan.

Kıymetini bilemediğimiz o günleri sorguluyoruz istemsiz.. Mutluluğu hangi anda yakaladıysak, geriye düşmemek için ağacın sağlam dalına tutunurcasına, o ana sarılıyoruz. Ya da mutsuzlukların gerekçelerini bulmaya çalışıyoruz. Okuduğumuz kitabın satır aralarında, dinlediğimiz müziğin şarkı sözünde, ılık esen rüzgârın bize taşıdığı çiçek kokusunda, geçmişi yeniden yaşıyoruz…

Bazen de onu yeniden yazıyoruz.


Farkındalık görmekten öte. O anı gözlerinle, aklınla, beşduyunla görmek... Görüp analizini yapıp ondan kalıcı yargılar üretmek... Gelişmekte önemli bir adım... Ama ne kadar üniversal, ne kadar nesnel?


Fark ettiğimiz anları kuşkusuz. Yoksa yaşadığımız her şey değil…



Yoksa koca yaşam ciltlerce kitap, onlarca CD… Arasından bir şeyi seçiyor belleğimiz, aynı ya da özel bir algılayışla başka bir biçimde kaydediyor. Unutma bunu diyor. Bir zaman o unutmadığınız hayat düsturunuz da olabiliyor. Ya da tüm ömrünüzce… bazen çelişkilerde kalsanız da, kolayına bırakmıyorsunuz…


Fark etmek aslında bir algı… Olanı değil size göreyi yazan müthiş bir yazara dönüyor aklınız… ve bazen inanılmaz zıtlıklarla dolu…


‘’Uzaklara dalıp giden herkesin yarım kalmış hikâyesi vardır’ ’sözü yaşayamadığımız anların peşine düşmekten başka bir şey değil… O farkındalıklardan birinin peşine düşüyorsunuz… Ya da hayattan esinlenip yazdığınız o müthiş öykünün peşine…


Ah o farkındalıklar! Nasıl çelişkili dersler, kimbilir hangi ruh haliyle nasıl da sevdiklerim…


Lise yıllarında okulumuzda fen grubu derslerini laboratuvarda deneyle işlerdik. Yaşayarak öğrenmek kalıcı ve keyifliydi. Çimen yeşili gülen gözleriyle bize bakan, cam fanuslarda karıştırdığı sıvıların renk değişimini gösterirken, sevecen sesiyle ders anlatan bir öğretmenimiz vardı. Kendime örnek aldığım, değer verdiğim öğretmenlerimden biriydi. Kendine özgü bir tarzla formülleri ve bilgileri unutturmayacak komik kısaltmalar bile öğretmişti bize.


Üç çocuk sahibi olduğunu öğrendiğimiz de hiç şaşırmamıştık. Bizlere sabır ve sevgiyle yaklaşmasının sırrının iyi bir anne olmasından kaynaklandığını düşünürüm.


Devamsızlığı pek olmayan öğretmenimiz derse gelmediğinde kötü bir şey olduğunu hissetmiştik. Sonraki günlerde müdür yardımcımızdan nedenini öğrendik. Öğretmenimiz eşini kaybetmişti.


Dersine girdiği öğrencilerin ve öğretmenlerin hepsi başsağlığına gittiler. Sınıf arkadaşlarımla adresini ezberlediğimiz, sokakları daracık ahşap evin yolunu tuttuğumuzda yağmur hüznümüze eşlik edercesine usul usul yağıyordu Evde bir koltukta üzüntüden sararıp, solmuş bulduğumuz öğretmenimize sarıldık. Yeni ev aldıklarını tam taşınma arifesindeyken, banyoda kriz sonucu vefat eden eşini, kapı kitli olduğu için zorlukla çıkarttıklarını, üç çocuğunun babasız kalışındaki üzüntüsünü anlattı bizlere. Eşinin ona olan sevgisini anlatırken yeşil gözlerinde yanan ışık gözyaşına teslim olup sönüyordu. Çocuktuk, ağlamaktı tüm bildiğimiz, biz de onunla ağladık…


Öyle yerleşti belleğime o olay ki daha o yaşta sevmenin sevilmenin ne büyük zenginlik olduğunu keşfetmiş, kaybettiğimiz yakınlarımızın gerçek kıyametlerimiz olduğunu düşünmüştüm. Yuva kurduğumuzda, eşim, çocuğum olduğunda, onlara sıkı sıkı sarılmam, her zorlukta yanlarında olmam gerektiğini o gün beynime mıh gibi kazıyacaktım. Aynı kaderi paylaşan ya da hiç yuva kuramamış olan arkadaşlar belki de başka çıkarımlar yaşasa da hepimizin hayatın ve yakınlarımızın kıymetini çok iyi anladığımıza emindim.


Bu değil mi farkındalık; yaşadığını belleğine kendi dilinde yazmak ve ondan yaşam ilkeleri oluşturmak… Benim de ilk farkındalığımdan biri buydu: Sonraki yıllarda yuva kurup çoluk çocuk sahibi olunca bu ilkeye nasıl dört el sarıldığımı ben bilirim. Belki de belli etmeseler de bazen eşime çocuklarıma hayatı biraz sıkıcı da yapmış olabilirim o tutkulu korumacılığımla, kimbilir. Kıllarına zarar gelmeden bile bu kadar üzülüyorsam, gelse ne olurdum hesapla, diye düşünmedim.


Ama mazeretim vardı; benimki bir farkındalıktı…


Sonra yaşamın değişmez kuralı; ölümler, ayrılıklar, yitip giden insanlarım… Giderek tekleştiğimiz günler… Nasıl hissederdim acılarını ben bilirim. Bunalıp dayanamaz da olduğum olurdu, ama farkındalığımı sorgulamazdım. Yaşam gerçeğini henüz fark etmemiştim demek.


O günlerde bir kitapta bir şiir okudum. Garipsedim, defalarca okudum… Ezberimden başka bir şey anlattığını algılıyordum.


Can Yücel diyordu ki;


Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.

"O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.

Demeyeceksin işte.

Yaşarsın çünkü.

Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.

Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.

Çok sahiplenmeden, çok ait olmadan yaşayacaksın.

Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,

Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.

İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak...


O da bazen beni gülümseten bir farkındalık oldu.


Kul düşünür, kader gülermiş*

Hayat çok bağlanmaya gelmez, asla kimseye kalmazmış. İlişik yaşayacağım, ucundan tutarak, demeye çalışmışımdır.


Hadi siz de kendi farkındalığınızı yaratın.

*Şenol Yazıcı

mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA