• Niyazi UYAR

Muavin


Öğretmen okulundan mezun olmuştum. Atamam için lazım gelen evrakları okul müdürlüğüne teslim ederek beklemeye başladım: Altı ay geçti, bir yıl geçti ses seda yok; canım çıkıyordu, sıkıntıdan delirip dağlara düşecektim nerdeyse. Bu yaşta, bu konumda birinin daha babasından harçlık almasının ne olduğunu bilenler bilir ancak.

İstihbarat teşkilatları referansları bakanlığa ulaştıramadığından olacak, olan bize oluyordu işte. Bekle. Bekle. Sabrın meyvesi acı mıdır, tatlı mıdır yiyince görürsün, bekle!


Şoför muavinliğine başladım Seyyah Kaptan’ın kamyonunda. Salihli-İstanbul arası taşımacılık yapıyorduk


“Celal” dedi Seyyah Kaptan! “Şu nakliyeyi git … al gel! Bak saat on, dörde beşe kadar vaktin var, git hallet!”

Dünyalar benim olmuştu. Nakliyeye sebep, Mavili’yi görecektim, onu evinde ziyaret edecektim, evlerini görecektim. Çocuklar gibi sevinmeye başladım. Hemen, arabanın içini silip süpürmeye başladım. Lastiklerin havalarını kontrol ettim, motorun yağına tuzuna baktım. Seyyah Kaftan, her bir şeyi tastamam istediğinden, her şeyi tastamam yapmak zorundaydım. O, arabanın içine yatacağı zaman bile pijamalarını giyer, elini ayaklarını yıkar öyle yatardı. Huyunu suyunu iyi bildiğim için arabayı buz gibi temizledim. Bir hata bulursa; ya bir aksilik olursa, işte o zaman bir çuval inciri berbat etmiş olacaktım. O nedenle fır dönüyordum. Titizliğini bildiğimden hiçbir şeyi atlamamaya çalışıyordum…

Kış mevsimi yerini ilkbahara bıraktı. Salihli’de ağaçlar yapraklarla süslendi çoktan. Can erikleri nohut büyüklüğüne ulaştı. Balıkesir’de, Bursa’da kışın ısırıcı soğuğun etkisi devam ediyordu daha.

Üstüme mecburen baharlık beyaz keten ceketimi alarak yola düzüldüm. Minibüs durağına varmam on beş dakikamı aldı. Önüme çıkan kimi kimseyi görüp ettiğim yoktu. Uçarcasına gidiyordum. Seyyah Kaptan, “gel gel, bu sefer değil de öbür sefere,” diyebilir diye de artık uzaklaşmak istiyordum. Kırk yılda bir çıkacak böyle enfes bir şansı değerlendirmek istiyordum. Yürürken çarpıp geçtiklerime pardon diyecek zamanım bile yoktu. Yüreğim öyle bir atıyordu ki, yerinden fırlayıverecekmiş gibi.

Minibüsün şoför mahallinde, cam tarafına oturdum. Elimi dışarı çıkararak, onun şehrinden esen rüzgârı karşılıyordum. Ara ara da başımı dışarıya verip havaya karışan kokuları ayırt etmeye çalışıyordum. Güneş öğle vaktindeki yerine doğru ilerliyordu bu esnada.

Minibüs ilçe merkezine geldiğinde benimle birlikte üç kişi kalmıştı. Kimseye bir şey sormadan indim. İlk kez geldiğim bir yerdi burası. Sokakları, yer yer Osmanlı’nın; yer yer Bizans mimarisinin etkilerini taşıyordu. Kırmızı kerpiçli eski evlerin, eski ihtişamı kalmamıştı lakin. Hemen yanı başlarından yükselen betonarmelerin albenisi boğmuştu onları.

Taşıyıcılar kooperatifinden nakliyeyi alamadım, kooperatifin ödeme günleri her gün olmuyormuş, nedenini sormadım bile benim de canıma com com diye iç geçirdim, ne yalan söyleyeyim, demek ki, buraya gelişim bir kez daha olacaktı, bundan güzel ne olabilirdi ki?

İlçenin sokaklarında avare avare dolaşırken, isimlerindeydi gözüm. Tek katlı, iki katlı, ara ara da üç katlı binalar sokaklara bir nizam içinde dizilmişler! Aralarda kalmış gecekondu artığı birkaç bina da kireçle bembeyaz, ne güzel badanalanmış!

Kimseciklere bir şey sormamıştım daha. Bu bilmediğim yerde adres arıyordum. Sokak başlarına takılan levhalarla iz sürüyordum. Bir sokağın başında durdum, mavi tabeladaki yazıyı okuyunca gözlerime inanamadım! Elimle koymuşum sanki: Kadınlar Sokak! Hane numaraları karşılıklı dizilmiş, oh oh harika! Tekli numaralar solda; çiftli numaralar sağda. 1, 3, 5, 7, 9…23… 33… tereddüt etmeden bastım zile! “Kim o?” denmeden açıldı kapı. Esmer, tombul, altın dişli, sarkık memeli, çok sıkıntı çekmiş Aliye Rona tipli bir kadın, “buyurun,” dedi.

“Ben Celâl, Mavili’nin arkadaşı!”

“Hoş geldin, hoş geldin, buyur, haydi gir içeri, kapıda kaldın! Kızım, senden çok bahsederdi, seni tanıyorum, diyebilirim, haydi buyur!”

İç kapı gıcırdayarak açıldı.

“Kim gelmiş anne?”

“Gel de kendin gör!”

“Tamam da kim gelmiş?”

“Gel, gel, bak kim gelmiş, şaşıracaksın!”

Düşüp bayılacaktım nerdeyse. İçeriye, “ben Celâl!”diye seslenme cüretini gösteremedim. Çakıldım kaldım. Donmuşum. Ağzımı açacak mecalim kalmamıştı. “Ben, ben… Ben Celâl!”diyemedim. Allah, Allah olacak gibi değil. Ne oldu böyle? Sevinmeliydim, sevincimden göbek atmalıydım. Uğruna dağları deleceğim, uğruna mahpusları göze alacağım, Mavili’min evindeydim ya, ne oluyordu şimdi bana?”

Bahçenin cins cins çiçeklerinin kokusu başımı döndürdükçe döndürmüş, beni benden alıp gitmişti. Mektuplarında: “Celâl, atama beklemekten sıkıldım. Zaten, inan Allah’a umudum kalmadı, atama falan yok! O nedenle çiçek yetiştiriyorum. Bir kamyon olunca, sana haber veririm,“ demişti ya! İşte o çiçekler, bu yüz metrekarelik küçücük bahçede yetişiyormuş demek! Sardunyalar, şebboylar, aslanağızları, karanfiller…

“Benim ya, beklemiyordun değil mi?”

“Yo yo, bekliyordum, senin bir gün sürpriz yapabileceğini, adım gibi biliyordum. Çünkü, sende sırrına eremediğim garip bir şey var!”

Elini tutunca sıcacık bir şeyler tepeden tırnağa, her yanımı sardı. Etlerimde bir titreme, etlerimde bir çımkışma… tarif edilir gibi değil. Herkese nasip olmayacak, farklı bir duygu. Tanrı’nın ayrıcalıklı kullarına yaşattığı harika bir şey bu! El ele, sonra yanak yanağa tamamladık seremoniyi. Sıcak, dost, candan, sımsıcak, bir içim su gibi işte…

“Bahtiyar ettin beni. Tanrı da seni bahtiyar etsin! İçimden geçenleri anlatmaya gücüm yetmiyor işte. O nedenle aynı sözcükleri tekrar edip duruyorum, ne yapayım?”

Aliye Rona tipli kadın, halinden beklenmeyen bir sıcaklıkla sobayı ateşledi. Birkaç soru sordu. Annemi, babamı sordu, sağlıklarını sordu. Sonra da :”Siz rahat rahat konuşun, ben komşulara geçiyorum, haydi hoşça kalın,” diyerek kapıyı çekti gitti.

Ben ve Mavili, bir odanın içinde yan yanaydık şimdi. Bir zaman ne o; ne ben bir kelimecik etmeden öylece durduk. Yüreklerimizin çarpıntısını duyabiliyorduk. Heyecanımız yatışmamıştı daha. Tek gamzeli yanağında güller açmıştı adeta. Çekik gözleri yalım yalım yanıyordu. Başını yavaşça kaldırdı, yüzüme bakarak:

“Ne kadar iyi ettin Celâl, ne kadar iyi ettin! Beni anlayacak, beni dinleyecek bir dosta ne kadar gereksinim vardı, anlatamam! Çiçeklerim olmasa, deliririm ben! Ne anneme, ne babama; ne de ablama hiçbir şeycikler diyemiyorum. Bu batasıca Allah’ın damında bir başıma kaldım! Beni dinleyecek hiç kimsecikler yok, inan Allah’a, kimsecikler yok! Ben okudum, öğretmen oldum diye liseden arkadaşım Saadet de sırtını döndü. Neymiş efendim, ben okumuşum da burnum büyümüş! Git Allah’ını seversen yahu, ne alaka, ben okumuşum da adam olmuşum da falan falan işte… Çiçeklerim olmasa nefes dahi alamam herhalde, onlarla sarılıyorum yaşama, onlarla dayanmaya çalışıyorum. Gözlerim de yavaş yavaş bozulmaya başladı. Hani bir önceki mektubumda, Joan Steineck’in Gazap Üzümleri’ni okuyorum demiştim ya hâlâ elimde, bir türlü bitiremedim, süründü kaldı... Çıldıracağım… Tat almıyorum hayattan, her şey tatsız tuzsuz... Zavallı annem, beni mutlu etmek için en sevdiğim yemekleri yapıyor; yine de yiyesim gelmiyor, kaşığın burnuyla yiyorum.”

“Her şey geçecek, yarın güneş daha güzel doğacak, umudunu yitirme, dayan!”

Gözüm duvarda asılı tüfeğe takılınca söyleyeceklerim boğazıma düğümlendi kaldı. Tüfeğin hemen yanında bir fotoğraf: Burma bıyıklı, bıçkın görünüşlü bir adam. Muhtemelen babası olmalı. Tüfeğe ve resme daldığımı görünce:

“Babam. Babam avı çok sever! Annem de babamı çok sevdiğinden bu kabadayı görünüşlü resmini de tüfeğin yanına astı işte. Ne yaparsın onlar da böyle işte! Atamamın gecikmesine çok içerliyor babam. “Ben yok halimde bulup buluşturup seni okutayım; sonra da…” O böyle konuşmaya başladı mı, kapıyı çarpıp gidiyorum. Benim suçummuş gibi üstleniyorum bu beceriksizliği! Kahvedekiler adamı dinden imandan edecekler, ne densiz insanlar be yahu! Söylediklerini bir duysan dilini yutarsın, ne balonlar, ne balonlar: ”

“Senin kızı okuldan kovmuş olmasınlar Hasan Efendi?”

“Senin kız teröre bulaşmış olmasın Hasan Efendi?”

“Allah bilir ya Hasan Efendi, senin kız öğretmen oldum diye seni kandırmış olmasın?”

“Sen devletten sayılırsın Hasan Efendi, hele izle diple bakalım, Çapanoğlu çıkmasın altından?”

“İzlesin de şok geçirip ölsün adam, öyle mi? Boş ver Hasan Efendi, neyse ne, boş ver!”

“Senin kız birine aşık olup da okulu terk etmiş olmasın Hasan Efendi?”

“Öğretmen olsaydı yüz sefer tayini çıkardı, devlet hiç öğretmenini boş boş gezdirir mi?”

“Ben bu işten kuşkuluyum Hasan Efendi, bunda bir iş var; ama ne? İşte onu çözemiyorum!”

“…”

“Ne yapsın babam da kendini dağlarda avutuyor. Osman Gazi’nin at oynattığı,cirit attığı düzlüklerde omzunda tüfeği, avlanıyor. Meramı av falan değil; değil ama ne yapsın garibim kendini öyle eğliyor, ne yapsın?”

Oturduğum yerden kalktım, evin içinde gittim geldim, on beş metrekarelik oturma odasında. Ben diyem beş, sen de on dakika. Bu ara soba da evi ısıtmış; beni donmaktan kurtarmıştı.

“Celâl, hele ceketini çıkar. Dışarı çıkınca üşürsün yoksa!”

Az önceki heyecan yavaş yavaş kayboldu. Isınmaya, kendime gelmeye başladım.

“Gel Mutfağa gidelim, ben bir şeyler hazırlarken; sen de neler yapıyorsun, günlerin nasıl geçiyor, anlatırsın, hadi gel!”

Mutfağa geçtik, açılır kapanır masanın yanındaki tahta sandalyelerden birini çekerek oturdum. O da dolaptan önceden hazırlanmış köftelerden çıkarıp kızartmaya başladı. Akşamdan kalan kuru fasulyeyi ısıtmak için tencereyi ocağın üstüne yerleştirdi.

“Bahçede naylonun altında, roka, maydanoz var; koparıver; tulumbada bir temiz yıka gel! Hadi canım!”

“Hadi canım,” deyince bir hoş olmuştum, ne de güzel yakışıyordu ağzına,” hadi canım!” Rokaları, maydanozları bir güzel, buz gibi yıkayıp geldim. Yeşil muşamba örtülü masaya karşılıklı oturduk. Dumanları havaya direk direk çıkan melamin tabaklara çekilen kuru fasulye, kırmızı bir durulukta ne de güzel duruyordu. Köfteler ortada bir tabaktaydı. Rokaların, maydanozların yeşili limon suyu ile daha bir katmerleşmişti. Büyük bir iştahla, tarifi mümkün olmayan bir keyifle yemeye başladım. O güne kadar ne böyle bir kuru fasulye, ne de böyle bir köfte yemiştim; dünyanın en güzel nimetleri bunlar. Birden kaşık elimde kalakaldım. Dalmışım, böylece epeyce zaman geçmiş olmalı muhakkak. Kuru fasulyeden son bir kaşık daha alayım dedim; sonra vazgeçtim, buz gibi olmuştu çünkü. O da yemeyi bırakmış beni izliyormuş…

Zaman akıp gitti, koca gün bitmek üzereydi. Birden kapının zili acı acı çalmaya; sonra da güm güm vurulmaya başladı. Mutfak penceresinden dışarı bakınca yaman bir yağmurun ortalığı sel içinde bıraktığını gördüm. Camı açınca bir ışık demeti karşı dağda patladı. Sonra mavi bir ışık seli, gökyüzünden yere doğru uzayıp gitti.

“Zır zır zır, güm güm güm!”

Kapı, bağlantılarından kopacak gibi dövülüyordu.

“Babam bu babam! Haydi, giy ayakkabılarını bahçe duvarından atla git! Ökkeş’in kahvede yine onu çıldırtmış olmalılar, haydi durma, git! Bir de seni görürse, alimallah kıyık kıyık keser beni, haydi uç! Babamı delirtecek bu adamlar; delirtip de dağlara düşürecekler, Allah belalarını versin bunların! Kim bilir neler dediler yine?”

“Kızın terörist olmasın aman ha!”

“Senin kız birine aşık olmuş da öyle bırakmış okulu!”

“Senin kız öğretmen olamazmış, sicili bozukmuş!”

“Senin kız… senin kız… “

“Babam delirmiş, hadi durma, uç!”

Döndüm, ellerini ellerimin arasına aldım. Kestane kızılı gözlerinin içine baktım: Memnundu, mutluydu; mutluluktan uçuyordu o da. Sonra sımsıkı sarıldık.

Kapı, güm güm güm, durmadan dövülüyordu! Gitmek için bir iki adım attım; yapamadım. Gerisin geri dönüp tekrar sarıldım. Gözlerinin içine bakarak:

“Gideceğim, gitmesine; lakin er geç yine geleceğim. Bu sefer boş gitmeyeceğim, seni de alıp götüreceğim, her daim hazır bekle. Nüfus cüzdanın çantanda olsun, unutma!”

Sonra yağmurun, şimşeğin şiddetine bana mısın demeden bahçe duvarından aşıp dar sokaklara doğru bir yıldız gibi akıp gittim…

*

mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA