Bir Tanrı Kent: AFRODİSYAS

En son güncellendiği tarih: 21 saat önce


Kadim uygarlıkların beşiği Anadolu'da çok sayıda TANRI KENT var; ZEUS, APOLLON gibi ERKEKLERE adanmış... ama DİŞİ çok değil.

Afrodisyas başka bir örnek... O son yıllarda çok gündeme gelen bir antik kent. Erkek egemen dünyada inadına dişi, o kadar da güzel bir dişi TANRI KENT...


Hemen hemen binlerce yıl önceki haliyle, bütün olarak korunmuş kent dokusuyla, etkileyici binalarıyla, dönemin kültürel ve yaşam özelliklerini yansıtan sayısız yazıt ve büyük boy heykelleriyle, gündelik yaşam üniteleriyle hala yaşayan bir yerleşim gibi. Çok zamandır ayakları sandaletli, harmanili ya da yöresel dokumalardan giysileriyle, başları defne dallı imparatorlarıyla Romalılar gezinmese de sokaklarında, adını aldığı tanrıçanın yıldızı bazen sönükleşse de günümüze değin varlığını, hatta başka türlü de olsa yaşamını sürdüren bir yerleşim orası. Romalıdan, Bizans'a, Bizans’tan Selçukluya, Selçukludan Osmanlıya hep vardı. Şimdi bile evlerinin bulunduğu yerin altından çıkan hazinelerle şaşkın olsa da sıradan bir Anadolu köyü Geyre olarak yaşadığı gibi...


Ne var ki buna karşılık Efes, Bergama, Truva gibi çok bilinen bir yer değil. Bunun nedeni yer aldığı Aydın Karacasu’nun ana yollar üstünde olmayışı… Her ne kadar en çok 40 km'lik bir sapma gerektirse de bir bilinmeyen için hayli yol... Aydın yönünden geliyorsanız Kuyucak’tan saptığınızda 40, Denizli Sarayköy’den güneye inerseniz 45, Akdeniz’den geliyorsanız Tavas’tan sonra kuzey batıya 25 kilometrelik bir yolla varılıyor.


Aydın-Denizli sınırındaki Roma yolu üzerinde yer alan Afrodisyas’ın keşfi, yabancılarca ilk bulunup kazılması 19. yüzyılda olsa da bilinmesi 21. yüzyıla kalmış. Oysa Truva daha 19.yüzyılda bulunup talan edilmeye başlanmış bile. Belki bunda Truva'da söylencelerde anlatılan, sonunda gerçekten de bulunan başdöndürücü hazinelerin de etkisi vardır. Dedik ya Afrodisyas büyümüş, küçülmüş, değişmiş ama ciddi bir felaketle birden terk edilmemiştir ki insanlar altın, para bıraksın... Son kuruşunu da tüketen aristokrat bir varsıl gibi yoksullaşana kadar kalmış.

O zamanlarda mermer heykellerin alım satımı pek yoktu demek, olsa onlar da giderdi.


Yol üstünde olanların, hele elin Avrupalısının, Homeros’un destanından hareketle eliyle koymuş gibi hazineler bulduğu, bulduğu gibi de ülkesine götürdüğü Truva’nın başına gelenleri anımsarsak sapa kalması iyi de olmuş.


Aslında çok da gizli, saklı değilmiş kent. Tunç devrinden buluntulara bakılırsa tarihin ilk çağlarından beri Efes, Bergama ve Truva ile birlikte Lelegonpolis, Megapolis, Ninoi gibi başka başka isimlerle de olsa en çok anılan şehirlerden biri olmuş. Efes'te, Bergama'da gördüğümüz heykel, kabartma ve mimarilerin bir çoğunu orada da aynen görürüz. Sanki mimar ve sanatçıları oradan oraya taşınmıştır. Bir tür heykel ve mimari globalizmi...


Kente ilk yerleşim Romalılar tarih sahnesinde yokken, 7000 yıl önce, geç neolitik çağlarda başlamış, maden devri boyunca da devam etmiş. Bizanslı tarihçi Stephanus şehrin ilk adının Lelegenpolis olduğunu yazar. Daha sonra Megapolis adını alan kent, Asurluların, başkentleri Ninova’nın yıkılmasından sonra bu bölgeye yerleşmeleri ile Ninoi adını almıştır. Romalıların eline geçince de Afrodisyas... M.Ö 200 filan...


Herhalde adını aldığı Aşk Tanrıçası Afrodite’nin gelişi de bu döneme rastlar. M.Ö 12. Yüzyılda yıkılan Truva'yla aynı döneme mi denk geliyor? Çünkü o tarihte Truva'dan oğlu ANİAS'la kaçacak, gidip Romayı kuracak, Roma imparatorlarının da anası olacak...

Söylence bu, inanırsan!..

Senin itikatın zayıf, o tarihte Akdeniz havzasında bir inanmayanı bulamazsın, başta imparatorlar, Sezar, Agustus, Cladus...dahil... ve inanmak ciddi bir ihtiyaçtır da...


Ne ilgisi var demeyin; kitapta, yaşam gerçeğinde, hatta bilimde rastlantı olur ama yüzlerce yılda anonim olarak oluşan mitolojide olmasın diye sanki uğraşılır. Sonuçta o anonimdir, herkesin oldurduğudur, yani zamanın ruhunu ve insanın ortak aklını taşır. Senin görmediğin çelişkiyi öteki bir başka zamanda ya da coğrafyada düzeltir.

...ve ortaya muhteşem bir öykü çıkar; değme romancının şapka çıkaracağı.

Belki bilirsiniz, Afrodit aşk tanrıçasıdır, Afrodisyas'taki erdemli, kat kat giyinik, doğuran ve doyuran ana haline bakmayın, Boticellinin muhteşem tablosundaki gibi çıplaklığı en güzel giysisi olan muhteşem bir dişidir. Hatta o denli masum,romantik, platonik değil, oldukça gerçekçi, aksiyoner, haşarı bir dişidir.


Roma mitolojisindeki karşılığı Venüs olan Afrodit, Tanrılar Tanrısı Zeus ile eşi Dione’nin kızıdır. Söylentilerden ikincisi daha renkli. Afrodit’in denizin köpüklerinden Kıbrıs'ta doğduğu anlatılır. Karşı çıktığı ama Zeus’un zorlamasıyla çirkin Tanrı Hepaistos'la yaptığı evliliğe bağlı kalmamış, Ticaret Tanrısı Hermes, Savaş Tanrısı Ares, Bağ ve Şarap Tanrısı Dionisos, Apollon’un oğlu Phaeton, Adonis, Truvalı prens Ankhises gibi tanrılar ve ölümlü kişilerle de sevişir. Kuşkusuz onlardan çocukları da olur, Eros bunlardan biridir, öteki de Aneas...


Aphrodit de diğer tanrıçalar gibi zaman zaman kindar, öfkeli ve intikamcıdır. Sevgilisi Ares'le birlikte olduğu için Şafak Tanrıçası Eos'u, sonsuza kadar aşık olup, ıstırap çekmekle cezalandırır. Kendisine tapınmayan Lemnoslu kadınlara öyle kötü bir koku verir ki eşleri bile yanlarına sokulamaz. Üç güzeller yarışmasında, en güzel seçilmesi karşılığında Paris'e verdiği söz, Troya Savaşının çıkmasına yol açar.


Derin okuyanlar onun aslında Yunan olmadığını da söyler. Her dünyanın, her çağın bir ana tanrıçası olmuş, Mezopotamya'nın Inanna-Iştar'ı Suriye'de Astarte, Anadolu'da Kybele kılığına bürünür. Neolitik çağda ana tanrıçalık niteliğini azalarak güzellik ve aşk tanrıçası yani Aphrodite ya da Venüs olarak sahne alır.


Her dönemde insan gereksinme duyduğuna, inanmak istediğine inanır, hele inanan kendine övünülecek bir geçmiş yaratan Roma imparatoruysa, sen de tebaası isen sen de inanırsın, elin mahkum.


Afrodit çoğu aşktır, meşktir gibi gönül işlerine bakar, tarih sahnesine aşk dışında bir eylemle, sahici ama hin bir kadın gibi ilk kez Paris'le birlikte Truva'da çıkar. Kendisini en güzel seçtirmek için, rüşvet olarak evli barklı Yunanlı Helen'i verir Anadolulu Paris'e. Böylece kıtalar savaşının ilkini başlatır ve Truva'nın altıncı katı da tarih sahnesinden çekilir. Ben demiyorum, Homeros İlyada ve Odeisse'de anlatır. İşte Afrodit o arada bile savaş tanrısı Ares'le sevişir, hem de Truva kahramanı Ankhises'le evliyken...


Sonra da eşi ve oğlu ANİAS'la, yenilen Truva'dan kaçanlarla önce Trakya'daki ENEZ'i, ardından İtalya'da Roma'yı kurmaya giderler. Burayı İzmirli Homeros anlatmaz. Ondan aşağı yukarı bin yıl sonra Roma'da doğacak olan şair Vergilius anlatır. Bilmeden de Ege'nin öte yakasındaki Babadağı'na sırtını vermiş arkaik kentin yeni adını koyar: Afrodisyas.


İşte Aphrodisias bir dişi Tanrı adına adanan kenttir.


M.Ö 130'lu yıllarda Bergama kralı III. Attalos ölümünden önce, krallığın topraklarını, tahtını ve tacını vasiyetle Roma İmparatorluğuna bırakır. Bölgede güçlenen Romalılar da bu yerleşime özel önem verirler, adını Afrodisyas koyarlar.


Ancak tanrıça burada bilinen Aphrodite değildir. Eşi ve oğluyla İtalya’ya geçtikten sonra aldığı adla öyküsü de değişen Boticelli’nin tablosunda Akdeniz’in köpüklerinden doğan VENÜS hiç değildir. Venüs’ün çıplaklığına karşın o giyinik, ilk kez neolitik çağda tanınan doğurgan ve doyuran Ana Tanrıça’dır. Friglerin Anadolu topraklarında benimsenen Kybele’sidir daha çok.


Romalılar Afrodisyas'ı makbul ülke sayarlar ve yaparlar da... Şimdi gördüğümüz antik eserlerin çoğu o döneme aittir. İmparatorların bile defalarca gelip gittiği, imtiyazlar verdiği bu kente gösterdiği ilginin altında özel bir neden vardır.


Montaigne’ni okumuşsanız, onun şiir ilgisini de anımsarsınız, Denemeler'inde dizeleriyle tanıdığımız Virgilius diye biri vardır. Antik devrin şairi Publius Vergilius Maro... İşte her şey bu şairin başının altından çıkar.

Büyük Roma İmparatorluğuna şanlı, yakışır bir tarih yazmak gibi bir eyleme girişir.

İktidara yamalanan her şair gibi o da büyük ününü bu girişimine borçludur aslında, pek de istediği beklediği olmasa da...


Vergilius, son demlerinde Roma’nın kökenini Troya’ya bağlayan Aeneas’ı yazar. İÖ. 29’da başlayıp on yılını verdiği, güçlü betimlemelerle işlenmiş bu tamamlanmamış büyük destan, Avrupa’nın epopesi gibidir. Bitmediği için yakılmasını vasiyet eden Vergilius'a ve onu tamamlamaya çalışan hamarat onca şaire karşın İmparator Augustus tarafından yasaklarla korunarak günümüze ulaşmıştır.


Kitapta Troyalı Aeneas (Aeneias), annesi Afrodit'le birlikte Troya yıkımından kurtulup İtalya kıyılarına çıkar. Roma şehrini kurar ve onun güçlenmesini sağlayacak sağlam temelleri atar. Bu 12 bölümlük uzun destan şiiri, Homeros'un Odysseia ile İlyada’sını izleyen olayları anlatır, yani devamı gibidir; anası Tanrıça Aphrodite olan Aeneas, Troya kral soyunu Roma imparatorlarına bağlamış olur. Zamanın bütün ulusal kutsallarını içeren eser, Romalılık ruhunu ayakta tutar. Herkese uğruna can verilecek büyük ülküleri gösterir; erdemli, inançlı, saygılı, sorumlu Aeneas tipi; toplumsal ülkülerle insanlık amaçlarına ulaşma çabasının özverili ve olumlu örneği olur. Onu doğuran ve yetiştiren ana da günahları imparator buyruğuyla silinerek kutsallaşır.

Ki o zamanın emekleyen ilkel insanında bugün bildiğimiz günah da ya yoktur ya da başka bir şeydir.


Anasının hatırasını, adını, tapınağını taşıyan bir kente ne yapmaz bir insan, hele bu kendinde tanrısal yetkeler de gören bir imparatorsa? Yine bu sahiplenme nedeniyle Afrodit, Roma imparotorlarına yakışır bir erdemli anne imajına yaklaşır, hatta yakışır.


Romalıların anası AFRODİT'in şehri Afrodisyas o erdemli imparatorların anasının şehri... Devasa binaları, yekpare özgün boyutlu heykelleri ile ne kadar gerçekçiyse, bir o kadar da mitolojik söylenceleriyle fantastik bir kent.


Afrodisyas’ın kökleri Truvaya dayanıyor yani mitolojiye. Antik devrin pagan din ve inanışların söylencesi olan Mitolojinin de bir kurgusu, mantığı hatta uluslararası ilişki ve siyaseti var.


Ama siz siz olun, mitolojiyi yani yaygın, anonim söylenceyi hafife almayın. Yüzyıllarca Truva, İzmirli hemşerimiz Homeros'un anlattığı diğer olaylar gibi efsanevi, gerçekliği tartışmalı bir şehir ve mittir… Öyküyü anımsarsınız. Mitolojide baş tanrı Zeus, düzenlediği bir toplantıya tanrıçalardan Eris'i davet etmez. Bunun üzerine Eris, toplantıya altın bir elma göndererek, bunun "en güzel tanrıçaya" verilmesini ister. Athena, Hera ve Afrodit altın elmanın kime verilmesi gerektiği konusunda anlaşmazlığa düşünce Zeus, tanrıçaları Truvalı bir sıradan ölümlüye, Paris'e gönderir ve en güzel tanrıçayı onun seçmesini ister. Paris rüşvet karşılığında altın elmayı Afrodit'e verir. Karşılığında Afrodit, "tüm kadınların en güzeli" olan evli Helen'i, Paris'e aşık eder. İki aşık birlikte Truva'ya kaçarlar. Yunanlılar, Helen'in kocası Menelaus ve kardeşi Miken Kralı Agamemnon önderliğinde Aka ordusunu toplar ve Truva'ya bir sefer düzenler. Truvalılarla uzun ve zorlu bir savaşa girerler. Bilinen tahta at hilesiyle Truvayı yenip yağmalarlar. Öykü bu.

Tanrıların, tanrıçaların gerçek insanlarla evcilik oynadığı, içinde aşk,ihanet, savaşların da geçtiği muhteşem bir öykü. Kötü sonuyla da daha da inandırıcı... Arkaik dönem insanının düş gücüne ve yaratıcılığına hayran kalırsınız. Ama dinlerken gerçek olduğunu düşünmezsiniz bile, öyle ya Tanrılar , Tanrıçalar nerede satılıyor ki? Truva diye bilinen bir şehir yok ki.


O zaman şimdiki gerçeğe bakalım mı? Çanakkale'nin birkaç kilometre batısında 1870'ten bu yana Truva diye bir şehir var artık. İnanılmaz ama bu söylencelerden hareket eden elin adamı gelmiş, eliyle koymuş gibi bulmuş o şehri.


Mitoloji günümüzden, tek tanrılı dinlerin gözlüğünden bakınca hayatı açıklayamayan ilk insanların uydurması, mantıksız, dayanaksız boş inanışlar ve onların fantastik söylencelerinin bütünü gibi dursa da gerçekte bütün anonim ürünler gibi kendi içinde tek bir eksiği gediği olmayan sağlam ve inandırıcı bir kurguya sahip gerçekçi bir belgesel gibidir. Söz gelimi yüzyıllarca Truva'nın mitolojik bir kent olduğu düşünülürken, bu söylencelere dayanarak 1870 yılında Alman arkeolog Heinrich Schliemann tarafından başlatılan kazıların sonucu olarak, bugünkü Çanakkale'nin birkaç kilometre güney batısındaki Hisarlık tepesinde dokuz kere yıkılıp yeniden kurulmuş çok eski bir şehir; Truva bulunmuştu.


Her söylentide bir gerçek payı vardır derler ya, aynen öyle... Mitolojileri yabana atmamalı.


Yatır ve muska İslamiyette yok, ama muskasız ve yatırsız kaç müslüman var?


Aşk ve Güzellik Tanrıçası Afrodit de Truva savaşlarında taraf olarak yer alır.

AİNEİAS da Aphrodite ile Troialı kahramanlardan Ankhises’in oğlu bir savaş kahramanıdır. Troia’nın düşmesi üzerine, düşmanın eline geçmemek için kaçmış, kaçarken yaşlı babasını da sırtında taşımıştır.



Afrodisyas'daki yukarıdaki heykelde de çağlar içinde üretilecek tüm çalışmalarda da Aeneas'ın babasını sırtında taşıması vurgulanır. Romayı olduran temel değerlere katkısı bir yana, büyüğe saygı gibi önemli bir ihtiyacı savunarak taraftar da toplar. Yani omuzdaki baba devlet destekli örtülü bir erdem öğüdüdür.

Roma'ya dikkatle bakarsak, tarihin bildiği en büyük, uzun soluklu imparatorluğun sırrının, gösterişli orduların, çağına göre en mükemmel tekniklerin, gününü aşmış bayındırlık ve mimarinin yanında ayrıntıyı ıskalamayan, insanını önemseyen, önce ruh olduran böylesi ince hesaplanmış eylemlere dayandığını görürüz. Bergama krallığının yarattığı görkemli ülkeyi, sanki saçma gözüken bir biçimde niçin Roma'ya miras bıraktığını da anlarız. Tek başına kaba güçle uygarlık yaratılsaydı, Cengiz Han ve soyu dünyanın en büyük ve kalıcı uygarlığını oldururdu.


Vergilius, kitabı oluşturan on iki bölümde, Troialı kahraman Aeneas’ın babasını sırtına alarak, oğlu ve savaştan sağ kurtulanlar ile birlikte kaçtıktan, AİNEİAS’ı (Bugünkü Enez’i), Girit’te Bergama’yı kurup sonra annesi Afrodit (Venüs) ile birlikte türlü maceralar sonrası İtalya’ya gidip Roma’yı kuruşları anlatır. Bu Homeros'un kitabındaki öykünün devamıdır. Roma imparatorları da onun soyundan geldiğine inanırlar, halkı da ikna etmeye çalışırlar.


Tanrılarla akrabalığı olduğunu düşünen ve bu tür söylencelerden hoşlanan Roma imparatorları döneminde kent, kutsal yöre olarak önem kazanmış ve Aphrodisias ismini almış, önce köle sonra rahip olan Zeilos’un 1.yy'da yaptığı tapınakla birlikte bu adı M.S. 3. Yüzyıla kadar da gösterişle taşımıştır. Kentte kurulan heykel okulu, ürettiği çoğu hala sapasağlam ayakta olan heykeller ve bugüne kalan bütün o gösterişli binalar da bu dönemin eseridir.


Roma’nın bölünmesiyle kentin kaderi önce Doğu Roma, yani Bizans’ın eline kaldı. Aphrodisias’da 4. yy'da Hıristiyanlığın yayılmasıyla bir piskoposluk merkezi kurulmuş fakat kökleri çok eskilere dayanan pagan kültürünü yok edememiştir.


Bizans, Afrodit’i yani paganizmin kalıntılarını silmeye uğraşır. Şehir Bizans döneminde asıl bölgeden uzak olsa da Kayra adıyla anılmaya başlanır ve Aphrodisias sözcükleri yazıtlardan kazınır. Hatta 7. yy süresince kente “Stravpoli” (Haç Kenti) adı verilir, tapınak ve heykel işlikleri zeytinyağı işleme atölyesi olur. Yine de Aphrodisias adı yok olmaz. Her şeye rağmen paganizm direnir, etkisini sürdürür. Hatta militarist yöntemlerle de savaşır. İlk iki Hristiyan azizi burada öldürülür.

Selçuklu egemenliğine girince Kayra’dan gelen bugün de kullanılan Geyre adını alır.


Afrodisyas’ın talihsizliğinin altında biraz da depremler yatar. Sık sık sarsılan kent, yer değiştiren yeraltı sularının etkisi altında kalır. Zamanla da önemini yitirir. Üzerinde kurulan Osmanlı köyüyle iç içe yüzyıllarca yaşayan bir örene döner. Evlerin avlularında, bahçelerde, yol kıyılarında, evlerin duvarlarında ya da bir kahvede tavla altı masa olarak boy gösteren Afrodisyas kalıntıları çok bir zarar görmeden günümüze gelir.


1950’li yıllarda fotoğrafçı Ara Güler baraj fotoğrafları çekmek için yöreye gider. Kamyon şoförleriyle tartışması sonrası ayrılır ve bölgede kaybolur. Kalacak yer arantısında rastlantıyla Geyre’yi bulur, orada kalır. Dikkatini köylülerin ev eşyası ya da duvar olarak kullandığı antik eserler çeker. Burada çektiği fotoğrafları yurt dışına gönderir, yayınlatır. Sonunda da Arkeolog Kenan Erim’i bulur ve 1961'de kazılar başlar.


Afrodisyas, gün ışığına çıkmasına katkıda bulunan Ara Güler’i hiç unutmaz, fotoğrafları avlu girişinde hala sergilenir.


Kenan Erim’se tüm ömrünü, 1961’den, 1990’a değin kente adar, bütün kenti antik yapılarıyla , yüzlerce heykeliyle açığa çıkarır ve orda ölür ve oraya parça parça oldurup ayağa diktiği belki de dünyanın en gösterişli antik yapısı olan Tetrapylon’un yanına gömülür. Şimdi New York Üniversitesi Arkeologları çalışmaları sürdürüyor.


Çevreye saçılmış, öylece duran topraktan başını uzatmış eserlere bakılırsa Afrodit'in daha söyleyecek çok sözü, anlatacak çok gizemli hikayeleri var.


* MÜZEDEN *

*

BAZI YAPILAR:

*







TETRAPYLON: Afrodisyas'ın en göz alıcı ama döneminde de en işlevsiz anıtıdır. Yüzde 80'i orjinal parçalardır, kalan bölümü ise titizlikle tamamlanmıştır. Yüksek kaideli sütunları ile bu anıt, tapınağa giden gösteri ve şükran alaylarının toplanıp hareket ettiği yerdir. Dörderden 16 sütun üzerindeki kemerler ve özellikle batı alınlığında eşsiz kabartmalar bulunmaktadır. Ayrıca tapınağa bakan kemer üzerinde de sonradan yapıldığı sanılan bir haç işareti vardır.














APHRODİTE TAPINAĞI: Yapımı M.Ö. 1. yüzyılda Sezar'ın azatlı kölesi Zailos tarafından gerçekleştirildi. Tapınağın ortasındaki kutsal mekanda Aphrodite’nin bugün müzede sergilenen kült heykeli bulunuyordu.


Tapınak M.S 5. yüzyılın sonunda, kentin Hıristiyanlaşması ile büyük bir kiliseye dönüştürülmüştür.
















MASKLAR: Tiyatro yolunda yüzlerce, türlü ifadelerde, bir tek sesi eksik ya da sesleri zamanın kumlarında yitip gitmiş, günümüze ulaşamamış insan yüzlerinden oluşan bir duvar vardır.


















STADYUM:

Kentin en iyi korunmuş ve en görkemli yapıtıdır. Antik dünyada tek örnek sayılabilecek sağlamlıktadır.


Kentin kuzeyinde yer alan stadyum, seyircilerin etkinlikleri rahat izlemesini sağlamak için iki ucu yarım yuvarlak 262 metre boyunda, 59 metre genişliğinde elips biçimli ve 30.000 izleyici kapasitesine sahiptir. Şenlikler, atletizm oyunlarının yanı sıra tiyatro ve müzik yarışmaları da nurada yapılıyordu. Sonradan vahşi hayvan ve gladyatör dövüşleri için genişletilmiştir.











ODEON:

Aphrodite Tapınağı ile agora arasında yer alan odeon, müzik dinlemek için yapılmıştır. Konuşma sanatı ve edebiyat yarışmaları içinde kullanılan yapı ayrıca kentin meclis binası olup, M.S. 2. yy’ da yapılmıştır. Şimdiki oturma sıralarının üst kısmı M.S. 4. yy’daki bir depremle yıkılmıştır. 1000 kişilik kapasitesi olan odeonun, üstü ahşap çatı ve kiremitle örtülüydü.



Üç apsisili bir alan yüksek duvarlı yapı, GeçRoma devrinde eyalet valisinin konutu olarak yapılmış, daha sonraki yıllarda da Piskoposluk sarayı olarak kullanılmıştır. Ortadaki avlunun etrafını çeviren sütunların mavi rengi dikkat çekicidir. Üç apsisli binanın içerisinde irili ufaklı bir çok oda vardır.





TİBERİUS PORTİKOSU ve HAVUZ: Tiyatronun batısında yer alan ve ortasında büyük bir havuzun yer aldığı geniş alan Tiberius Portikosu olarak anılır. Bu ismin, etrafı yapan imparator Tiberius’a adandığının yazılı olduğu yazıttaki bilgiye göre verilmiştir.


Ortasındaki havuz 260 m. uzunluğunda, 25 m. genişliğinde ve 1.20 m. derinliğindedir. Burası spor ve eğitim verilen bir gymnasiumdur.





TETRASTOON VE TİYATRO HAMAMI: Akropolisin doğu yamacındaki tiyatronun bitişiğinde, etrafı sütunlarla çevrili kare bir plana sahip olan yapının ortasında yuvarlak planlı bir çeşme yer alır. Taş döşeli döşemenin üzerinde yuvarlak bir güneş saati bulunuyor. Burada bulunan imparator heykellerinin çokluğu nedeniyle buraya imparatorlar salonu denilmiştir. Hemen güneyde tiyatroya yakın olması nedeniyle tiyatro hamamı olarak anılan bölüm bulunuyor.





SEBASTEION: Tanrıça Aphrodite ve Roma'nın ilk imparatorları olan Julius Cladiuslere adanmış büyük bir tapınak kompleksidir. Yapı kuzey kapısından başlayan ve tiyatroda sona eren caddenin üzerinde yer almaktadır. Yapımına imparator Tiberius devrinde (M.S.14-37) başlanmış ve Neron devrinde(M.S.54-68) bitirilmiştir.


Anıt üç ana yapıdan oluşmaktadır. Yolun her iki yanında üç katlı portikolar vardır. Özgün kabartmaların bulunduğu panolar yer almaktadır.

Paganizmden sonra, Sebasteion, bir alış veriş merkezi olmuş, sonra da yıkılmış ve sel sularının getirdiği alüvyonlarla kaplanmış ve üzerlerine Eski Geyre köyünün evleri yapılmıştır.





HADRİAN HAMAMI:

Roma imparatoru Hadrian’ın Aphrodisias’ı ziyaretinin anısına bu hamam kompleksini yaptırmışlardır. Hamam erkek ve kadınların ayrı ayrı yıkandıkları iki büyük bölümden oluşmaktadır.





TİYATRO:


Geç Helenistik dönem yapısı olan tiyatro, 10.000 kişilik olup bugün yalnızca 27 sırası ortaya çıkarılmıştır. M.Ö 1. yüzyıla tarihlenen yapı İmparator Sezar ve Augustus’un azatlı kölesi Zailos tarafından yaptırılarak Aphrodite’ye ve halka adanmıştır. Günümüzde sadece 1. katı ayakta kalmış olan sahne binası Anadolu’nun en eski üç katlı sahne binasıdır. Her bir kat ayrı bir mimari tarzda(ion,dor ve korint) yapılmıştır. Tiyatronun ortasındaki yarım yuvarlak orkestra kısmı, imparator Marcus Aurelius (M.S 161-180) zamanında arena haline getirilmiş ve vahşi hayvan, gladyatör dövüşleri yaptırılmıştır.
















APHRODİTE KÜLTÜ: Tapınağın tam ortasında bulunan Aphrodite kültü, bugün antik şehrin içinde yer alan müzede sergilenmekte olup, müzenin en değerli parçasıdır.


TANRIÇA AFRODİT bu kez alışılmış imajından sıyrılmış, anaç, doğuran ve koruyan ana kimliğindedir.












HEYKELTRAŞLIK OKULU: Odeon ile Aphrodite Tapınağı arasındaki kısımda yapılan kazılarda çok sayıda bitmemiş heykel kalıntıları ve heykel yapımında kullanılan aletler çıkarılmıştır.

Bu nedenle burası, Aphrodisiası’ın heykeltraşlık okulu olarak düşünülmüştür. Okulun temeli olasılıkla Hellenistik dönemin ünlü Bergama heykeltraşlık okulunun kapanmasına rastlar. Genellikle tüm sanatları ve sanatçıları koruyan Bergama Krallığının İÖ 133 yılında III. Attolos tarafından miras olarak Roma’ya bırakılması ile Anadolunun dört bir yanına dağılan yontucuların, önemli bir kısmı da Aphrodisias’a yerleşmiştir. Kentin yakınında bu gün de çalışan mermer ocakları bulunmaktadır. Aphrodisias Heykel Okulu İÖ 1. –İS 6. yüzyıllar arasında üretim yapmış önemli bir atölyedir. Özellikle lahit ve kabartma yapımında ustalaşmış olan Aphrodisias’lı yontucular, bazı eserlerine imza atmışlardır. Bu imzalara pek çok Akdeniz ülkesindeki heykellerde rastlanır.





TETRAPYLON

Çok işlevli olmayan, gösteriş ve ihtişamı yansıtan bir anıttır.Bu anıtsal kapı İS. 2. Yüzyıla tarihleniyor. Hellence, tetra: dört, pylon: kapı anlamına gelir. Dört tarafındaki dörder sütundan oluştuğu için bu adı almıştır. Yapıda farklı tarzlar bir arada kullanılmıştır. Düz, yivli, spiral yivli sütunların bazısı çift sütundan oluşur. Bazı sütunlar mavi mermerlerden yapılmıştır.

Batı alınlıkta kırık alanlık tarzının içerisinde Eros, Nike ve atlardan oluşan av sahneleri yer alır. Doğu alınlık yarım daire şeklindeki kemerden oluşur. İçerisinde Aphrodithe’nin yıldızı Venüs görülür.


16 sütun yeniden dikilmiş ve yapılan onarımlarda gerçeğine olabildiğince sadık kalınmaya çalışılmıştır.




Tetrapylon’un hemen doğusunda Aphrodisias mermer ocaklarının beyaz mermerlerinden yapılmış mütevazı bir mezar yer alır. Burada Aphrodisias’ın ortaya çıkarılması ve tanınmasında büyük çaba harcayan Prof. Dr. Kenan T. Erim yatmaktadır.

Tetrapylon’un restorasyonu için büyük çaba harcayan Kenan Erim, yapının onarımının bitişi ve zamanın Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından açılışından üç hafta sonra vefat etmiştir..


Tetrapylon’un onarımı şimdiye dek Anadolu’da yapılmış en önemli restorasyondur. Antik devirde kullanılmış olan özgün parçaların %80’i kazılarda bulunarak yerlerine konulmuştur. Ayrıca yapının tümü hakkında bir fikir edinilecek biçimde yapılmıştır. Yapının onarımında Avusturyalı mimarlar, Türk arkeologlar ve ustaları görev almışlardır. Tetrapylon’un kolonlarının onarımı ve yeniden inşaatı 1990 yılında tamamlanmıştır.


02. 04. 2017 Şenol Yazıcı



mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA