O Köyde Bir Okul Vardı


Çok eski değil, bakmayın, masal gibi anlattığımıza. Biz arkaik devirlerden kalma filler değiliz sonuçta.

Ama öyleydi: Her köyde bir okul vardı.


Çok değil bundan otuz yıl önce, ülkenin geneli o denli yoksul ve fırsat eşitsizliği içindeydi ki, bugün yaşamın büyümeye eşlik eden olağan bir süreci olan okumak, o günlerde büyük bir kesim için tanrıların sofrasından ateşi çalmak gibi bir şeydi.


Uğruna her türlü fedakârlıklar yapılır, hatta kurbanlar verilirdi ve bu olağandı.


“Gün ışımadan yüksek tepelerdeki köylerinden bir yılan gibi kıvrılarak inen yollara dökülen, denize, kente ulaşmaya çalışan utandıkları bol gelen giysilerinin içindeki küçük adamları anımsıyorum… Pazartesi sabahlarının dinlenecek toprağı bizzat vaad eden Tanrı tarafından lanetlenmiş gibi duran hep yolcu Musa kavmini… Yanlarında bazı üstü başı dökülen, başları şapkalı, kalın bıyıklı, tabakalarından hırsızlama tütün sarıp içen babalar, peştamallı, yaşmağından bir tek gözü gözüken kara lastikli analar, çocuklarının on yıl sonra, o da belki, elde edecekleri diplomalar için kenti fethetmeye giderlerdi. Üç kök mısır ve fındığından başka bir şeyi olmayan babalar, yolu yolağı olmayan dağları aşarak, kollarının altında değirmen taşı kadar büyük mısır ekmekleri, “Urus patatesleri” kent yerinde çocuklarını okutmaya çalışırdı. Anneler, o namusun ve onurun hep sandıkta durması gereken yüzü, çocuklar okusun diye kent kapılarında hizmetçi dilenci oldu. Kimsenin kullanmadığı Rumlardan kalma bağlasan köpek durmaz yıkıntı evlere tonla kiralar ödeyerek küflenmiş mısır ekmeklerini her biri adam boyu farelerle bölüşerek okumaya çalıştılar,”

diye anlatacaktı bir söyleşisinde Şenol Yazıcı.


Okurken bana bile acıklı masal gibi gözükmüştü anlattığı. Undergraud bir Fellini filmi gibi... Oysa hepimizin yaşadığıydı.


Okumak böyle zordu da …Olmaya çalıştığımız ne mi?


Arzuları okulu bitirip ziraatçı, ormancı, polis, bilemedin hastabakıcı… olup devletin kasasına anahtar uydurmaktı. En büyük idealse öğretmen olmaktı. Şimdi o kadarcık mı, diyorsunuz belki? Ne yani, bilinen o kadardı. İnsan hayal ettiğini yaşar, bilmediğini de hayal edemezsin. Köy ve varoşların doktor, mühendis avukat olmayı hayal etmesi bugünün, milenyumun rüyasıdır. O dönemin zeki çocuklarının hele hele milletvekili, bakan, başbakan olmayı düşlemesi ya da gemileri olması akla ziyan bir düştü. Böyle bir düşe düşeni de ilk yatıra götürüp işetirlerdi ki, çarpılırsa düzelir, diye…


O dönemdi.


Ne zaman mı? Çok değil, bundan 30 -40 yıl önce…


Her köyde ilkokul yoktu, ilçelerin çoğunda da ortaokul, lise … Ancak birkaç büyük kentte üniversite vardı.

Her köyü okul sahibi yapmak bir türlü mümkün olmadı, yine de çoğunlukta derme çatma okul yerine konulan yerler vardı. Denilebilir ki bütün ülke Atatürk dönemi dahil büyük emek verdi, okullaşmak için, ama şairin dediği gibi, gökteki yıldızlar kadar köylerimiz vardı, yolsuz, susuz, elektriksiz… yine de epey yol alındı, az bir şey kalmıştı ama başarılamadı.


Hatta birden olağandışı parlak bir zeka devreye girdi. O okullar, bin bir özveriyle yapılabilen okullar yok edildi, tek bir darbede… Bu toplumun ürettiği üstün akıl, Atatürk sonrası her yirmi yılda bir sancılarla doğurduğu o gösterişli, sorarsan en sureti haktan düşüncelerden biriyle her zamanki gibi ne yapılmışsa yok etti, gül bahçelerini viran eyledi.


Ama biz, Tanrı'nın güzel kullarındandık; çocukluğumda evimizin yakınında ilkokul vardı.

Çevre köylerden gelenlerin de devam ettiği çok eskiden açılan bir okulumuz bulunmaktaydı. Orda başladım. Şimdikilerin hiç anlayamayacağı büyük bir şanstı bu. O okul orda olmasaydı en çok becerikli birer yorgancı ya da inşaat ustası olacak çok çocuk okudu, öğretmen, memur, doktor… oldu. Gel de kadere inanma… O sayede biz üç kardeş okuduk, bizi okutmak için çapını aşan babamı yollarda kurban vererek de olsa...


O günün koşullarına göre gelişkin olan okulumuz, çünkü ötekilerin çoğu beş sınıfın bir arada okuduğu tek sınıflıkken, bizim üç ayrı sınıfımız, üç öğretmenimiz vardı, sadece köye gerçek bilimin, çağın girdiği tek kapı olmakla kalmadı, yıllarca o yörenin çocuklarını okullara, çok daha iyi geleceklere, en azından daha bilinçli kadınlar, erkekler; iyi yurttaşlar olmaya taşıdı…


İyilik mi etti, bu bakışa göre değişir. Bazılarına göre huzursuz, doyumsuz, anarşist, terörist, uçta, ateist, komünist… yani ne varsa olumsuz onları yaratan yerler oldu okullar. Bazılarına göre de köy çocuklarını çağdaş dünyaya taşıyan, bilimle fenle donatan, yoksulluk ve karanlıktan kurtaran umut kapısıydı onlar.


Birinci grup düşüncelerinde baskın geldi, sorarsan aydınlık özlemiyle, sorarsan iyi niyetle güneşi yuvasında boğazladılar. Okulları kapattılar. Evet, sehven öyle yazmadım: Bu ülkede köylerin çağa açılan tek kapısı KÖY OKULLARI KAPATILDI. Hem de alkışlarla…


Karar ne zaman alındı bilmiyorum, ama 1990'lı yıllarda uygulamaya konuldu. Binlerce köy okulu kaderine terk edildi. Batı neyse ama doğuda köyler, insanlar karanlığa mahkûm edildi. Olanaklar elvermişse merkezi yerlerde ilkokulla ortaokulu birleştiren ilköğretim okulları kuruldu, uzak köylerden parmak kadar bebeleri alıp bazen saatlerce uzaktaki okullara götürüp getiren taşımalı eğitime geçildi. Ki bunların hiçbiri ha deyince gerçekleşmedi, yılları buldu. Köylere bir iki öğretmen bulamayan devlet, merkezi okullarda çıtayı yüksek tuttu. 30 öğrenciye bir öğretmen diyerek planlama yaptı, olmayan branş öğretmenleri aradı, öğretmen yetersizliğini aşmak için onlarca eğitim fakültesi açtı, yetmedi, panik ve telaş içinde kimi bulursa onu; dişçiyi, mühendisi, avukatı, ziraatçıyı, marongozu… her biri kendi alanında kalsa, elbette iş de bulsa mucizeler yaratacak insanları öğretmen yaptı. Bir kuşak eğitim adına boğazlandı. Bu hesapsız uygulama planıyla bolca yetiştirilen yüz binlerce öğretmen 2000’li yıllarda işsiz güçsüz kaldı. Tek günahları devletinin derin aklına güvenmek olan yüz binlerce genç, limoncular işsiz gezerken şimdi, peşlerinde gene aslı öğretmen olan zabıtalardan saklanarak limon satmaya uğraşıyor.


Sonrası malumunuz, geçtiğimiz yıllarda o uygulamada rafa kaldırıldı. Ne var ki köy okulları artık dönüşümsüz bir noktada…


Gördüğümde içim kanadı… Dünyanın bir yerinde, batıda böyle bir şey yapabilirler mi bilmiyorum. Yaparlarsa halk, hiç gıkını çıkarmadan, sorgulamadan emeğinin, vergisinin öylece heba olup gitmesine katlanır mı onu da bilmiyorum.


Ben bu ülkede çok şeyi anlamadığımı, bilmediğimi, bilirsem daha da yalnız ve kimsesiz kalacağımı ancak bu yaşımda öğrendim, tabi becerebilirsem susmayı da…


Adamlar, George Washington oturmuştur diyerek tuvalet taşlarını tarih diye saklıyorlar, 250 yıllık devlet o kültürün bilinciyle okyanus ötelerine, burnumuzun dibine gelip jandarma oluyor, bizimkilerse o dahi siyasi manevralarından birini daha yapıp, , İlkokulları kapattılar, bir kısmı henüz emzikte bebekleri ergenliğe girmiş gençlerle ilköğretim adı altında mecburi güya öğrenci yaptılar ve tabi bir yandan çok sayıda okul yapıp yeni müteahhitler yaratırken, öte yandan yüzlerce örneği gibi benim okulumu da kaderine terk ettiler.


Köylerin boşalması, daha nitelikli eğitim, zorunlu 8 yıllık eğitim gibi dışardan olumlu gözüken yanları olsa da özünde siyasi bir kurnazlık da taşıyordu. Lise mezunlarının üniversiteye girişlerinde ortaya çıkan alan seçimindeki ek puanlar ya da puan kaybı gösterecekti ki kararın özü tümden siyasiydi. Bir teknik lise mezunu, dahi olsa ağzıyla kuş tutsa bile sosyal bilim okuyamayacak ya da diyelim ki istedi, puanı da yetti ama avukat olamayacaktı. Bu parlak fikrin mucidi olan, güya bu yolla belli bir politik zihniyetin önünü keseceğini de sanan başta 12 Eylül politikası ve onun takipçileri olan anlayışı salt bu yüzden yargılamak gerekli.


Ne kadar başarılı oldular? Eğitim durumu ortada. Yıkılan okuluna bile aldırmayan, yiyecek ekmeği olmayan, ama şimdi çocuğunu okutmak için kentlere taşınmak zorunda kalan köylü bu deneyin bedelini ödüyor. Derin amaçları olan o politikanın sonuçları ne oldu görmek zor değil, eğitim sisteminin son on yılda baştan sona ters yüz edildiğini, şimdi köy okullarını açmayı planladıklarını da düşünürsek… Çocukların, gençlerin durumu?... Hiç sormayın, onlar bize Tanrı'dan armağan; bizim piyonlarımız, istediğimiz gibi üzerlerinde oynamak da hakkımız tabi(!), ama okullar?... İçler acısı…


Çok azı girişimci insanlarca kültür sanat evlerine çevrildi, o da batıda… Çoğu hiçbir şey yapılmadan ölmeye bırakıldı. Oysa çok şey yapılabilirdi. Köy evi, kütüphane, kültür evi, hatta düğün salonu… güzel bir şey olabilirdi.


Ama olmadı. Köyler gene karanlığa terk edildi.

İç kırıcı... O uygulama, eğitimde dünya sıralamasındaki yerimize ve bugüne baksak kolayca görünür, ne kadar işe yaradı? Net görünense, onlarca yıl birer eğitim yuvası olan Anadolu aydınlanmasının ilk askerleri ilkokullar şimdi bu halde.

Ve halkım, cami ve mezarlık dışında alın teriyle, olmayan parasıyla yaptığı tek tarihi imece olan okuluna ancak böyle sahip çıkıyor... Ağlayanı bile yok..


Bin yıl önce demiş adam: Rahat yönetmek istiyorsanız cehaleti besleyin... Boşuna mı?

mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA