DENEME


-resmi boşuna koymadık; iğne,iplik,mezura,düğme,makas...karmaşık bir kompozisyon ama gören tanır,tema terzidir,yazı da böyle değil mi?-

Öykü dilini çok beğendiğim Cemil Kavukçu’nun CAN yayınlarından 2013 Eylülünde çıkan ÖRÜMCEK KAPANI adlı kitabını ta o zaman almışım, almışım ama unutmuşum kitaplığın bir köşesinde, okumak ancak bugünlere kısmet oldu.


Roman okuyacak dende kesintisiz boş zamanım yok, aralıklı okumak huyum da... Öykü bu dar zamanlarda iyi, Cemil Kavukçu da yetkin... İçinde olsanız esnemekten çatlayacağınız hayat, olağan gündelik akışa kattığı onun kurgu diliyle sevimli bir animsyona döner, bırakamazsınız.


Yazılar farklı konularda, ayrı bir güzel. “Yazmayı Bırakabilmek” bölümü ilgimi çekti. Cemil Kavukçu’yu da şimdi daha bir sevdim; ne güzel bir dil, nasıl da sahici? Anlıyorum ki yaşamın öteki alanlarına da hakkını verirsen yazarlığın da kir, pas tutmuyor. Yoksa sadece yazar olacağım diyen biriyseniz giderek artan bir yalnızlıkta kendi kanınızla beslenip sonra da olağan bir sonuçla tükeniyorsunuz. Hani hep kendinden olanlarla evlenen kapalı toplumların çocuklarının trajedisi gibi... Kendini tekrar etmek başlıyor ya da anlamsızlık… Farkına varamadığınız, vardığınızda çok geç olan bir kör inadı tabi, hiçbir şey anlatmayan, dışı belki hala yerinde ama içi boşalmış cevizler gibi, özsüz, tumturaklı ama bir temadan yoksun yazılar. Dışardan ne çok bildiği varmış hissini veren ama aslında ana düşünceye bir türlü gelemediğinizden, daha doğrusu ana düşünceyi unuttuğunuzdan, bulma derdiyle sözünüzün dağlar kadar uzadığı metinler, öyküler, romanlar... Hele o dildeki, konuşurken özgün duran ama yazıya dökülünce bir farklı olan İlber Ortaylı hali...

Hele biraz da yaşınız geçince… Kimse de yüzünüze diyemez; bırak artık mini etek sevdasını… O bacakla olmazzz.


Necati Cumalı’nın son romanıydı sanırım, daha doğrusu Makedonya 1900’ün devamı olan 1994 basımı VİRAN DAĞLAR’ı okuduğumda farketmiştim ilk. Belki daha önce başkalarında da denk gelmişimdir ama o da bir deney; karşılaştırmalı edebiyat kültürü istiyor demek... Susuz Yaz’ın, Ay Büyürken Uyuyamam’ın, Tütün Zamanı’nın güçlü yazarı, Yunus Nadi, Orhan Kemal, Ömer Asım Aksoy Ödülü’nü de alan bu 500 sayfalık romanında YAZMAYI BIRAKTIM diyordu. Demiyordu da kitap öyle bağırıyordu. Keşke demeden bıraksaydı. Hissettiğim bu olumsuzluğu kitabı bana armağan eden arkadaşıma seslendirdiğimde küstüğünü görünce, bunun salt benim orijinal sandığım yargım olduğunu düşünmüş, bir daha da ağzımı açmamıştım. Sonra internette benzer düşüncelerini seslendiren ve tabi ki bu yüzden linç edilen kişileri görünce yargım pekişmişti. Evet kitapların ve yazarların da müritleri vardı. Şeyh yürüyemiyordu ama onlar uçuruyorlardı. İşte bu tabu konuya değiniyordu Cemil Kavukçu…Niye mi tabu, ben bile yazarlığın yaşı yok, diyordum,hesapla... Alice Munro’nun aynı konulu bir yazısından “ En kötüsü yazma seni bıraktığı halde yazmayı sürdürmek…” alıntısıyla söz ediyor, " Okumayı bırakmam, ama yazmak zor olabilir." yargısına ulaşıyor. Bu arada değinmeden geçmemeli; A.Munro başka bir açıdan bakıyor: "81 yaşındayım ve kurmacanın yalnızlığını kaldıramam," demekte.


Doğru ya en iyi ihtimalle demans aklınla dans ederken...

İyi de daha bilgeleşmez mi insan, onca deney birikimiyle? Belki, ama makale fıkra yazarsan ya da deneme olabilir. Dar alanda yaptığını görürsün. Kurgu çok katlı bina... karıştırıp banyoyu balkona bile yaparsın sonra... Bu benim düşüncem, Kavukçu demiyor.


Muhteşem bir deneme bu.


Deneme mi? Ama ben güya öykü okuyordum. Bir önce okuduğum "Görkemli Bir Buluşma “ öyküydü. Hem de harika bir Fellini filmi gibi öykü…


Öyle bir amacı yoktur, okuyucuyla dalga geçmenin tehlikeli bir iş olduğunu bilir Cemil Kavukçu. Sonuçta bir algısındır, kolay yıkılır.


Yarıyı geçmişim, bırakıp kitabı baştan alıyorum.


TODAMAN TODAMAN Zİ ilk öykünün adı. Yazar bir çocuğun gözünden ilk deniz deneyimlerini anlatıyor. Yolculuklarında karşılaştığı denizlerin onda bıraktığı etkileri... Araba tuttuğu için yolculukları sevmiyor, ama deniz göreceğini düşünerek istekle katlanıyor… Ailesiyle Bursa’dan İstanbul’a giderken karşılaştığı denizi, Yalova’dan vapurla karşıya geçişin hazzını unutamıyor.

Öykünün adı da o yolculukta daha küçük olan kardeşinin bebek diliyle denizi tanımlayışından alınmış…KOCAMAN KOCAMAN SU' yun bebek dili...


Şimdi jeofizik mühendisi olarak Kıbrıs’a görevle gidişini anlatıyor. O arada denizi anlatan yazarlara örnekler veriyor, Bilbaşar’ın Denizin Çağırışı’ndan Melville’nin Beyaz Balina’ya dek… Araya bir şiir örneği de koymuş. Sonra o yolculukta yakalandıkları fırtınayı bir yığın teknik terimle öykülüyor.

Bir dakika bu da bir öykü değil…

Belki teknik bir ustalıkla konudan uzaklaşmayı seçti, sonradan bağlantı kuracaktır diye hızlı hızlı okuyorum geri kalan sayfaları. Ana konuya dönmüyor... ya da ana konu neydi?


Bu nasıl öykü?


Cemil Kavukçu’yu okumamışsanız, deneyin derim. Sarıp sarmalayan, tanıdık gibi gelen, kolay anlaşılır, çapaksız, kirsiz passız, duru bir dili vardır. Büyük bir ciddiyetle kurguladığı her öyküsünde zekice buluşlarla sözcüklere yedirdiği ironiler daha da sevdirir yazdığını.

Her durumda yazdığı öyküdür.


Ama bu?.. Tamam aynı dil, kolay okunuyor, bir hatta birden fazla olay örgüsü, kahramanlar da var, çekici kılan ironiler de, hatta merakımı uyandıracak kadar güzel anlattığı, o nedenle de koşturup gidip gördüğüm İnegöl Kent Müzesi de var, ama bu bir usta işi öykü değil...



-KAVUKÇU'nun anlattığı kadar var müze,

benim en çok Gemlik'teki kadırga inşasına ağaç taşınmasını

canlandıran bölüm ilgimi çekti-



Bir hata yaptığımı düşünüyorum, öykü diyerek koşullanmışlıkla başladığım kitap değişik türlerden bir seçki. Kapağa bakmak ancak o zaman aklıma geliyor.


Kapakta yazıyor, öykü değil denemeymiş, hem de 2013 Erdal Öz DENEME ödülünü almış kitap… Arkasında da ayrıntı: Her şey öykü olur mu? Öykü fikri nereden gelir, nasıl gelişir, okuru büyüleyen bir metne nasıl dönüşür, ÖRÜMCEK KAPANI bu konuların çevresinde dolaşan bir deneme kitabı… diyor.


Öykü koşullanmışlığıyla kapağa bakmadan okuduğum bir denemeymiş…

Bak şimdi oldu.

-

Halimi hesaplayın. Önce şaşkınlık, arkasından bir öfke duyuyorsunuz, kime mi; elbette kendime önce, sonra da okuduğum metne… Suçun bir bölümü onda olmalı.


HAYIR OLMADI, diyorum, fikrimi değiştirerek. Bu bir deneme de değil.

Yazar, CONRAD’ın Tayfun öyküsünü bitirdiğimde Kıbrıs açıklarında yaşadığım fırtınayı anımsadım ve bu yazıyı yazdım diyor, 21.sayfaya değin uzanan metnin sonunda. Deneme fıkra gibi, makale gibi bir düşünce yazısıdır, yani kolayca bulacağınız bir anadüşünce taşır, bu yazıda ana düşünce ne? Yok öyle bir şey. Ne anlattığı da çok belirgin değil...


Güzel bir yazı, her durumda keyifle okurdum, bir beklentiye girmeseydim. Şimdi aydınlandım, ama bu kez de iddia ettiğine takıldım; ne öykü ne de deneme bunlar… Daha doğrusu kimisi öykü, kimisi öykü taslağı, kimisi deneme, kimisi farklı farklı notlar... Kitabın gerisini okumasam da biliyorum... CAN yayınları, Erdal Öz’ün zamanındaki yerinden epey uzağa düşmüş, Türkiye’nin en iyi öykücülerinden birinin kendi başına bırakılsa hepsi de okunur, güzel olan öykü eskizlerini, çalışma notlarını, mutfak yazılarını, hayat, çevresi, ailesi, en çok da babası, arkadaşları, İnegöl anıları ve öykü üzerine geliştirdiği düşünceleri de alarak bir kitap yapmış, güzel de olmuş, ama deneme deyince?... Herhalde satsın diye de DENEME ödülünü de ona vermiş…Yazar kendinin, kitap kendinin, ödül dışarı gitmemiş…

Çok mu iddialı? Ya da işim gücüm yok da çok sevdiğim, bir süre de olsa arkadaşlığını da tattığım Erdal Öz’ün büyük bir mücadeleyle oldurduğu yayınevini ya da öyküde gerçek bir sihirbaz Cemil Kavukçu’yu karalamak mı derdim?

Hadi canım, haksızlık etmeyin. Güzel yazılar dedim ya… Sadece DENEME olmadıklarını düşünüyorum. Öyle iddia edilmesine canım sıkıldı.


Siz de deneme diyorsanız, benim bildiğim deneme neydi? Edebiyat fakültesinde öğrendiklerime boş verin, onca yıl keyifle okuduğum, Suut Kemal Yetkin, Ataç, Eyüpoğlu, Montaigne... Onlar mı kandırıyordu bizi?


Üzülmeyin, son zamanlarda dergilerde deneme adıyla çıkan yazılara bir göz atın ya da büyük reklamlarla duyurulan DENEME yarışmalarına bakın; galiba denemeyi bilen yok bu ülkede…Ya da gerçek deneme ortaya çıkmayınca bu örneklere o adı vermeyi yeğlemişler hep birlikte.

Yayınlanan deneme yazılarına göz atın. Hepsini okuyamazsınız belki; o zaman ödül alanlara bakın. Güzel yazılar, edebiyatın geleceğinden kaygınız varsa fikriniz değişir, öyle iyiler, ama deneme değil. Fıkra, makale, sohbet, anı, günlük, öykü… ya da karışık bilmem ne... Çok azı da 500 yıl önce ilk örneği verilmiş, bize ancak 20. Yüzyılda gelebilmiş, breyci anlayışın gelişmesi geciktiğinden ancak 40'lı yıllarda ışığı parlamış, seksenli yıllara kadar hayli yaygın ve tutulan bir türken sonradan unutulmuş, şimdi canlandırılan bir düşünce yazısı türü olan deneme…


Peki ne? TÜRANLATI. Ben bu tür yazılara, isim vermekte dergi sırasında sıkıntı yaşıyordum. Sonra dergide yayınladığım benzer yazılar yığılıp kitaplaşmaları konu olunca bir ad bulma gereğini duydum. Yayınevi DENEME adında ısrar ediyor, bunun kitaba da saygınlık getireceğini söylüyordu ama ben utanıyordum, kimden mi, okurdan tabi, edebiyat eğitimi görmüş adama bak, türü bilmiyor demezler miydi? Yazıların bazıları tam denemeydi, ama bazıları benzer dil kullansa da ya da öyle başlasa da başka türdendi, nasıl olacaktı?


Bu nedenle ADA adlı kitabıma TÜRANLATI diye yazdırdım. Kitap çıktıktan sonra da aldığım kimi eleştiriler üzerine araştırdığımda buluşun bana ait değil, birkaç kişi tarafından da kullanıldığını görecektim. TÜRANLATI adından anlaşılacağı üzere biçim ve içerik yönünden türlü anlatıları bir arada toplayan bir özellik… Yayıncı Yılmaz Yeşildağ, 90lı yıllarda farklı yazılarıyla ünlenen Cezmi Ersöz, Kürşat Başar gibilerin yazdıklarına özenen gençlerin, kopuk kopuk bilinç akışlarıyla oldurdukları bazıları gerçekten güzel, ama pamuk şeker gibi geride tortu bile bırakmayan yazıları, deneme diye ona bastırmaya getirdiklerinde çileden çıkar, ama müşteriyi kaçırmamak için de TÜRANLATI adını vererek yapardı kitabı.


Şimdi şaşıracaksınız bu özellik denemede de vardır biliyor musunuz? Açın bu alanın en büyüğünü, Montaigne’yi, antik çağın şairlerinin dizeleriyle destekler yazılarını. Peki, fark nerde? Hiçbir deneme aşure çorbası gibi ilgisiz düşüncelerin yığıldığı bir tür değildir. Şiir ya da benzeri örnekler ancak anadüşünceyi desteklediği için kullanılmıştır.


Kurmaca yaratıcı yazın türlerinde anadüşünce değil, bildiri aranır, şiirde ise tema… Deneme her türü olduğu gibi olay örgüsünü de kullansa, dili çok iyi kullanan örnekleriyle öyle görünse bile bir yaratıcı yazın türü değildir, arada bir yerdedir. Çünkü yazarın tek başına oldurduğu bir ya da çok gerçekten değil, genele ait insan ve hayat gerçeğinden beslenir ve doğal olarak ta başlangıçta taraftarı zaten vardır. Ona sanatsal ya da edebi kimliği üslup kazandırır, ama özünde bir düşünce yazısıdır. Esnekliği, rahatlığı, iddiasız hal, türler arasında geçiş kolaylığı… her tür düşünceyi, olayı anlatmaya müsait olsa da dahası, hiçbir kanıtlama derdi bulunmasa da bir düşünce çevresinde örgütlenir? Sonunda bir anadüşünce çıkarırsınız. Yani onun alçakgönüllüce ele aldığı düşünceyi aynen taşıyan çok örnek vardır, belki bu yüzden de sevilir.


Gerçekte çok çekingen, mahcup bir makaledir, fıkradır; nezaketle “bana göre” diyen, ama inatla iddia eden bir türdür; ne var ki aklına ne gelirse asla değildir.

Gerçekte benzese benzese en çok mektuba benzer, hiçbir mektup kırk amaçla yazılmaz, başlangıçta tek amaç vardır, açık ya da kapalı. Ya aşkınızı ilan edersiniz ya borç isteyeceksiniz, ama bir yolu var, damdan düşer gibi olmaz ya… Muhatabınızı buna hazırlamanız gerek. İşte deneme de öyle… mektup gibi yazarın kendinden hareketle okuruyla bağ kurduğu, özgür, sesli düşünmeye olanak veren bir amaçla yazılan, ama bunu dayatmayan yazılardır.


Deneme çoğu kez kısa yazılardır, eleştirel bakabilir, ama keskin değildir; yazarın çok şey bilmesine gerek yok gibi durur, ama derin bir bilgi ister aslında, önce insanı yani kendini tanımayanın deneme yazması zordur; siyaseti çok sever, çünkü hayattan beslenir; hayat da boydan boya siyasettir, ama asla radikal ve partici değildir.

Çünkü denemenin bir iddiası varsa da onu kanıtlamak değildir; tıpkı felsefe gibi doğruyu bulmaya ve göstermeye çalışır, bunu da kendi önermekten kaçınır, okura buldurmak ister.


Yorucu değil mi? İddiayla üçgen gibi, domates gibi çok da somut olmayan bir kavramı tanımlamak yorucu…

Gerek de var mı? Dün deneme öyleydi, bugün böyle, var mı itirazın, seversen okursun, hepsi bu.

Yine de gerçek bir deneme örneği vermeden bitmez bu yazı. Bakarsın öyle daha kolay anlaşılır.


DENEMEnin piri, filozof Montaigne’den ve bu türü sanatsal eleştiriye de başarıyla uygulamış Suut Kemal Yetkin’den birer deneme örneği var aşağıda. İlginizi çekmişse siz de Ataç’tan, Vedat Günyol’dan, Salah Birsel'den, Rouseau’dan, Eyüpoğlu'ndan, Motesqiyo’dan… bir deneme bulun okuyun.

Bakalım benim derdimi hissedecek misiniz?

*


Montaigne / ÖLÇÜ


İnsan elinde ne illet var ki, dokunduğunu değiştiriyor; kendiliğinden iyi ve güzel olan şeyleri bozuyor. İyi olmak arzusu bazen öyle azgın bir tutku oluyor ki, iyi olalım derken kötü oluyoruz. Bazıları der ki, iyinin aşırısı olmaz çünkü aşırı oldu mu zaten iyi değil demektir. Kelimelerle oynamak diyeceği gelir insanın buna.


Felsefenin böyle ince oyunları vardır. İnsan iyiyi severken de, doğru bir işi yaparken de pekâlâ aşırılığa düşebilir. Tanrının dediği de budur: Gereğinden fazla uslu olmayın, uslu olmanın da bir haddi vardır.


Okunu hedeften öteye atan okçu, okunu hedefe ulaştırmayan okçudan daha başarılı sayılmaz. İnsanın gözü karanlıkta da iyi görmez, fazla ışıkta da. Platon’da Kallikles der ki, felsefenin fazlası zarardır. Felsefe bir kerteye kadar iyidir, hoştur; faydalı olduğu kerteyi aşacak kadar derinlere gidersek çileden çıkar, kötüleşiriz; herkesin inandığı, uyduğu şeyleri küçümseriz; herkesle doğru dürüst konuşmaya, herkes gibi dünyadan zevk almaya düşman oluruz; kimseyi yönetemeyecek, başkalarına da kendimize de hayrımız dokunmayacak bir hale geliriz; boş yere şunun bunun sillesini yeriz.


Kallikles, doğru söylüyor çünkü felsefenin fazlası bizim gerçek duygularımızı körletir; lüzumsuz bir inceleme ile bizi tabiatın güzel ve rahat yolundan çıkarır.


(Kitap II, bölüm XXX,)



*

Suut Kemal Yetkin / YARINA İNANMAK


Sevgi, inanış, güven, acıma, saygı gibi varlığımızı ilgilendiren türlü insanlık duygularının bozulmadığı her devirde ve her yerde sanat ve edebiyat ciddiye alınmış, değer taşımıştır. Ciddiye alınmayan gerçek sanat hiçbir yerde gösterilemez. İkinci savaş sonrası kuşaklarına giren yazarların çoğu, ciddilikten yoksundur. Ünü ucuza mal etmek yüzünden çocuk denecek yaşta olanların bile ağıza alınmaz deyimlerle yüz kızartacak sözde şiirler düzmeye, iri iri laflar ederek eleştirmeler yazmaya kalkıştıklarını görmedik mi? Bıyıkları yeni terlemiş bir delikanlının "dünya sanatında" diyerek eleştirmesine başladığını okuyunca dünyanın avuca sığacak kadar küçüldüğünü görerek içim burkulmuştu.


Bizim bildiğimiz medeniyetler sanatı ve edebiyatıyla ölçülür.Eski Yunan medeniyetinden sanatını ve edebiyatını kaldırınız, geriye ne kalır? Yirminci yüzyıl Türk medeniyeti, her halde yukarıdaki anlatmaya çalıştığım bu çeşit eserlerle kurulmayacak. Şairlerimizin, eleştirmecilerimizin, bir kelime ile bütün yazarlarımızın çoğunlukça öteden beri takip ettikleri Fransız Edebiyatı Dadaisme (Dadaizm)'den ve bir sürü "isme(izm)" ile biten türedilerinden mi ibarettir? Bunlardan kaçının adı hatıralarda kalmıştır? Ne şiirin, ne sanatın yenisi eskisi olur. Sadece sanat vardır. Hangi şiir Baudelaire'inkilerden daha şiirdir? Yeni kelimesini ağızlarından düşürmeyenler ya tükenmiş olanlar, ya da kendilerinde yaratma gücü bulunmayanlardır. Yenilik diye ortalığı bulandırmakla gerçek bir şey kazanılmaz. Bulanık suda balık avlandığı sanatta görülmemiştir. Gelecek günlere, yarına inanmayan toplumların yaşamayacakları gibi yarını, yani sürekliliği düşünerek yazmayanların, yazdıklarının yarın açısından sorumluluğunu taşımayanların yaşayamadıklarını tarih ve edebiyat tarihleri gösteriyor. Ama ne tarihin, ne de edebiyat tarihinin okunduğu var. Ölü doğmuş, iddialı sanat ve edebiyat eserlerinin tarihi yazılsa ciltler yetmeyecek. Ben, sanatı ve edebiyatı insan varlığının en kutsal yaratışlarından biri sayarım. Gerçek sanat eserlerinin de, yarına geçecek değerde olduğuna inanan sanatçıların ellerinden çıkmış olanlar arasında bulunacağına inanıyorum. Zaten bana bu satırları yazdıran da bu inanış oldu. Tabii yarını, geleceği masal sayanlar, günü gününe yaşamakla yetinenler, diledikleri gibi düşünüp yazarlar. Bu, onların bileceği iştir.


*

Acaba şimdi anlatmayı başarabildim mi?


Her yazı değerlidir, ama hepsi kendi alanında değerlidir. Ona her derde şifa anlamı yüklemek gereksiz bir performans beklentisi demektir.


Deneme öyle gözükse de ben de yazdım tavrını hiç affetmeyen bir türdür, kırk yamalı bir bohça ya da her parlak cümlenin atıldığı ambar değil, aksine çok ciddi bir yazın türüdür ve tıpkı öykü gibi roman gibi, makale gibi alan birikimi, deney ve ustalığı ister.


Ben de karnıyarık yapamam örneğin...Yapmam da gerekmiyor ya...

*


mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA