top of page

Yazınımızda Yaşar Kemal Kokusu

Güncelleme tarihi: 11 Oca 2022


Yaşar Kemal, sevenlerine/sevmeyenlerine karşın ülkemizin yüz akı, değişik ve önder bir soluğu, usta öğreticisi, dağlarımız kadar yüce ve unutulmaz öykücü ve romancımızdır. Bizim için Yaşar Kemal;, Traven, Marquez, Amado, Vasconcelos, Haşek, Çeho, v,Kundera, Hesse, Gordimer, Llosa, Miller, Böll, Remarque, Roy, ve ülkemizde yüzlerce genç romancı demektir. Bizim kuşağımızda emeği oldukça yoğun olduğundan andaç bir yazı yazmamayı gönül borcu bilmezlik olarak algılamaktayım.


Altmışı yılların başlarında Sarayönü Ortaokulu’nda Ahmet AKSAKAL, kasabalı arkadaşlarımızı çizgi romandan yazılı romana geçirmek için Türkçe dersinde, ‘Ölmüş Eşekten Eşek Arısına Mektuplar-Aziz Nesin’, ‘Sarhoşlar, Balık- Orhan Kemal’, ve öteki varlık öykü kitaplarını sürgün olma bedeline okurken, günlerden soğuk ve tipili bir günde tanıştırdı bizleri ‘Sarı Sıcaklar–-1952’ kitabıyla. Yanmayan, yansa da ısıtmayan sobalı sınıfta buz tutmuş penceredeki desenleri ezberleyerek baharı bulmuştu. 62 baharında ‘ Teneke- 1955’ ilk romanı ve roman kavramıyla tanışmamı sağlamıştı. Roman denilen bir yazın türü, Ahmet Aksakal’ın hoş seslendirişli okumasıyla yüceldi çocuk yüreğimde. Artık Orhan Kemal ve Mahmut Makal’ın yanına Yaşar Kemal’i de eklemiştim. Eğer Ahmet Aksakal bizi Konya’da ‘Yılanların Öcü’ filmini izlemeye götürmeseydi ve öldüresiye taşlanmasaydık Fakir Baykurt’ un çocukluğumdaki Fakir Baykurt olmadığının da ayrımına varamayacaktım. İçanadolu’nun insanı ağlatan kış gülerinde babam on altı liraya kıymasaydı ‘İnce Memed- 1955’ ve ‘Yılanların Öcü’ ile tanışamayacaktım. İyi ki Varlık Yayınları’nın bir, iki ve dört liralık kitapları vardı ve bizi dünya yazarlarına da taşıyordu. Fransızca öğretmenimden, yeni aldığım kitabın arka kapak yazısına sıranın altında yakalanıp eşek sudan gelinceye dek dövülmesem- o yaşta bayan öğretmenden dayak yemek onur kırıcıydı- okumayı, yazın dünyasını sevmeyecektim. Kırk yanallı çizgili lise defterinde kimseye göstermediğim öykü denemelerine de başlamayacaktım.


Okuduğumuz kitapları anlattığımız Türkçe öğretmenine İnce Memed için ‘Kitap eşkıyalıkeşkiyalık kitabı değil, toprak kitabıdır, toprak kimin elindeyse güçlü odur, topraklıyla topraksızın kavgasını anlatır roman,baş kaldırmanın romanıdır.” dediğimde; ‘…Bunu her yerde söyleme, ben anladım ama başkaları anlamayabilir!’ yanıtını aldığımda şaşırıp yeniden Teneke’yi okuduğumu anımsıyorum. Aynı yıllarda başka okullarda da gizliden gizliye İnce Memed okunduğunu, elinde görülenlerin okuldan atıldığını; İsmail Gençtürk, Kemal Bayram Çukurkavaklı ve ötekileri damdan düşünce tanıyıp anlayacaktım. Fikret Otyam’da o yıllarda girmişti okuduklarım arasına. Güneydoğu, Çukurova, Kapadokya bilmediğim deyişlerin yurduydu.


Ankara Zafer Çarşısı, Kocabeyoğlu pasajı ve Seçilmiş Hikâyeler Dergisi’nin eski sayılarını 25 kuruşa alıp okuduğumuz günlerde yeni bir öykü Yaşar Kemal’den, ‘Pis Hikâye–1951’. Bulduğumuz her yazısını okurken, yavaş ta olsa neyi söylemeyi istediğini de anlamaya başlıyorduk,

Öyküden çok roman, röportajları, gezi yazıları ve ANT dergisi yazıları ilgimizi çekerken, kalın romanlarına ulaşmamız zor da olsa okumaya alışmıştı kuşağımız artık. John Stainbeck’le karşılaştırmaya başlamıştım Gazap Üzümleri’ni okuyunca. Bitmeyen Kavga’nın gözüyle baktığımda Orhan Kemal’i Çukurova varoşlarında görürken, Yaşar Kemal, Toroslar’ın dere içlerinde, dağ yamaçlarında, yaylalarında yoksullaştırılmış Türkmen ve Kürt topluluklarının yaşam biçimlerini saptamak derdindeydi üçleme romanlarıyla(Orta Direk, Yer Demir Gök Bakır, Ölmez Otu).

Göçer ve yerleşik yaşayan kendine özgü kültürü olan insanların dağ başlarında bile rahat bırakılmamasının, yerleşik yaşama indirilmeye çalışılmasının ardındaki gerçekleri anlamamız daha uzun yıllar sonra olacaktı. Bizim salt olayları anlayarak, toplumsal bir karşı duruşun yazarı 1965 yılında siyasal alandaki karşı çıkışını TİP İstanbul Milletvekili Adayı olması, radyo ve alan konuşmaları ve halkla kurduğu ilişkilerle sergileyince adını bilmeyen kalmadı. O yılların ANT dergileri Yaşar Kemal’ ve Doğan Avcıoğlu adlarını da öne çıkmalarını sağlarken Kemal Sadık Göğceli, Çukuova gerçeğinin kökenlerine, sosyo-ekonomik ve siyasal nedenlerine inmeye yönelirken daha da anlam kazandı.


Hamidiye Alaylarını, Doğudaki aşiretlere verilen özerk toprak düzenlemesini, feodal(Geçimlik) üretim biçim ve ilişkilerini, İngiliz sömürge ekonomisinde Mısır’ın yitirilmesiyle pamuk,çeltik,yağlı tohumlar gereksinimini karşılayacak bir ülke olarak Osmanlıyı görmesi ve sanayi hammaddelerini Osmanlıya ürettirme dayatmalarının etkili olduğunu anlatmaya başladıktan sonra anlaşılmaya başladı Çukurova.Osmanlı paşaları İngiliz sömürge ekonomisi doğrultusunda Çukurova’yı iyileştirip verimli Çiftliklerini kurmak için ucuz insan gücünü Toros dağlarında yaşayan Türkmen ve Kürt aşiretlerinin zorlanarak göçürülüp yerleştirilmesi yoluyla sağlarken,sık sık devlete isyan eden topluluklar da denetim altında tutulacaklardı. Çukurova’da yaşayıp yaşayamayacağı, sıtmadan sıcaktan öleceği de umurunda değildi. Osmanlının sonu, isyanlar-çoğu İngiliz kışkırtmasıyla çıkarılırdı- amaçlarına ulaşmalarını kolaylaştırıyor, dağlardan sürülen insanlar Çukurova’yı dolduruyordu. Kuşkusuz kurulan her çiftlik sırtını devlete dayamış önemli bir kişinindir. Çukurova’nı Akdeniz’le öpüştüğü sahil kentlerinde palazlanan sanayi kuruluşlarına da ucuz işçi gerekiyordu, bize özgü kul kültürüyle yetişmiş, ekmek veren ele tükürmeyen işçi sınıfı yaratılmak zorundaydı.


Cumhuriyet yönetimi Kurtuluş Savaşı utkusunun üzerine kurulurken, savaşa katılanlarla toprağı elinde tutanların, yeni sanayi alanlarını da yaratması zorunlu olmaktaydı. Ulusal sanayinin yaratılmasına devletin öncülük etmesi çok önemli bir yaklaşımdı. Doğuda, güneydoğuda savaş sonrası daha da yoksullaşan halk çıkış yolu bulamazken, İngiliz destekli dinsel ve etnik kaynaklı isyanlar, isyanların bastırılması, Dersim, Ermeni, Rum göçürümleri, göçmen değişimleri, kısaca toplumsal çalkalanmaların ve dünya ekonomik sıkıntısının etkileri Çukurova’yı etkileyecekti. Mustafa Kemal’in düşlerinden olan ve uygularken yaslanacağı güçlü bir köylü desteği bulamayacağından çekindiği toprak düzenlemelerini daha sonraki yıllarda ismet İnönü’nün de yapamamasının verdiği ataklık Çukurova’da insan-toprak-üretim ilişkilerini her geçen gün karmaşık biçimde etkilemekteydi. ‘Akçasaz’ın Ağaları, Yılanı Öldürseler, Kale Kapısı, Kanın Sesi’ romanları bu saptamalarımızı doğrulamaktadır. Yaşadığı ezik ve acılı çocukluğu, okuyamamanın acısı, yoksulluk öylesine derinlere işler ki yazarda, bilinçaltından birden acı su pınarınca fışkırır romanlarının bir yerinde. Ayrımında olmadan çocukluğunu, acılarını yakalarsınız romanlarında. ‘Bebek, Sarı Sıcaklar, Otel’ öyküleri bundan sarıverir birden okuyucuyu. ‘Bu kitap okunur’ dediğiniz andır Kemal Sadık Göğceli’ yle kurduğunuz yakınlık. Bir yandan da sizi anlattığını düşünürsünüz.


Kemal Sadık Göğceli, 1923- 1951 arası yaşadığı Çukurova’da, yedinci sınıfa kadar okumanın aydınlığında ve kırktan fazla işte çalışmanın sağladığı insan tanımanın verileriyle büyüklerinden dinlediği sözlü anlatım inceliklerini ustaca birleştirirken yazdığın her öykünün, romanın, derlemelerin, destanların, türkü, ağıt ve röportajlarının, destan ve röportajlarının geleceğin yazınını bu denli etkileyeceğini bilmiyordu. Sanırım tek güvencesi yüreğindeki insan sevgisi ve atalarından öğrendiği zor karşısında pusmanın yiğitliğe sığmadığıydı. Kuşkusuz Cumhuriyet devrimlerinin kendisine verdiği okuma, araştırma, aydınlık düşünme yetilerini geliştirmeyi bilmesini de küçümseyemeyiz. Bölgede yaptığı halkbilim araştırmalarının, ve Halk Evleri etkinliklerinin, iyi bir anlatıcı, türkü ve ağıt seslendiricisi olmasının, kurduğu arkadaşlık ilişkilerinin verileri de dünya görüşünün oluşmasında oldukça etkili olmuştur.


İstanbul’da Dino kardeşler, M.Raşit Öğütçü ve Fikret Otyam’la arkadaşlıkları ilginç rastlantılar olmasa gerek. Röportaj dalında tatlı bir yarış içinde olduğu Fikret Otyam’la yıllarca süren dostlukları günümüz yazarlarına örnek olacak dostluklardır. M.Raşit Öğütçü de Çukurova tutkunudur, ağırlığı fabrikalar ve tarlalardır, ama ikisinin anlattıklarından asla aynı koku ve tadı alamazsınız. Aynı bölgede yetişen ayrı çiçeklerdir..


Yetmişli yıllar Türkiye’de solun kendisine model devrim ve ülke arayışı içinde olduğu karmaşalar içinde geçmiştir. Bulgar, Sovyet, Çin, Arnavutluk ve Latin Amerika yazını incelenirken, Kemal Sadık Göğceli’ yi kimsenin gözü görmüyordu. Daha önceki yıllarda söylenen ‘Ne Amerika, ne Rusya; Tam Bağımsız Türkiye…”sav sözüyle anlatılmak istenenin aslında Cumhuriyetle başlayan ama gerçekleştirilemeyen devrimlerin tamamlanması olduğunu sezen de yoktu. Başka modeller yerine başladığımız kendimize özgü devrimi tamamlayıp geliştirmek daha kolay olmaz mıydı? Hiçbir genç ‘…Revizyonistlikrevizyonistlik ve düzeninle uzlaşma…’suçlamasını göze alamadığından arayış hızla sürüyor, Latin Amerika halk hareketleri bile ‘ Üçüncü Dünyacılar’ olarak algılanırken, yerine konulacak bir örnekte bulunamayınca Ortadoğu gerillacılığı kolayına kaçılıyordu. Bu dönemde Kemal Sadık Göğceli, MDD’ ci, Revizyonist görülüp okunmuyordu, herkes teorisyen kesilmiş ve halktan da kopmuştu, halk ne söylediklerini anlamıyor, söylemlerini önemsemiyordu. Kemal Sadık Göğceli derin romanlarında imlediği devrimin başlama noktasının önemsenmeyişine ve okunmayışına küskünlük duymadan yazmayı sürdürüyordu.


1980 sıkı sıkı yönetilmelerinin bedelini başka baskılarla öderken, ülkenin zorbabası ‘…yazdıkları tabii okunmaz! Tuğla kalınlığında kitap yazıyor. Kim okuyacak onları?..’diyerek bir gözdağı savurup yeni bir baskıyı da uygulamaktan geri kalmıyordu. Türk-İslam Bileşimi, sıkı sıkı yönetilmenin başat düşüncesi yapılmaya çalışılırken, toplumsal gerçekçi yazarları kim okurdu(!). Zaten çoğu tutuklanmış içeride yatıyordu, mahkemesi sürüyordu, yazdıkları yasaklanarak toplatılıyordu. Yurt dışında yazanların kitapları da ülkeye sokulmuyordu. Yeni düzen kendine uygun yazarlarını yaratmakta, eskileri silmekle uğraşıyordu. Yılmaz Güney ölmüş, yerine Urfalı türkücü konmaya çalışılıyor, sığınmacı atlet ve dış kaynaklı oyuncularla spor canlandırılıyor, sinema dünyası üç (F) den biriyle dolduruluyordu. Kemal Sadık Göğceli, eski yazdıklarını ve baskısı bitmişleri yinelemekle ekmek parası çıkarmaktaydı. Paşalar bu oyundan usanıp yerlerine kraldan çok kralcı bir Müslüman sermaye sever bulunca, kendi yapamadıklarını bu yandaşlarına yaptırmaya başladıklarında, sanatçılarla iyi geçinme sevdasına kapılan başımız ‘Devlet Sanatçısı’ seçmeye başladığında da Kemal Sadık Göğceli’ nin adı okunmuyordu. Kimse de elinde toplumsal gerçekçi yazarların kitaplarıyla görülmüyordu. Yazar, çevirmen, yayıncı, dağıtıcı, satıcı ve okuyucu birer suç çetesiydi. Dönem Türk-İslam sentezi yazarlarının dönemiydi ve aynı görüşü paylaşan yayınevleri mantar gibi bitiyordu. ‘Yine de şahlanıyor… Karadeniz…Türkiye’m…. türküleri ve bayraktan dikilmiş giysileriyle oluşan yeni sanat camia(!)sının tıkandığı yerde AB,küreselleşme, Yeni Dünya Düzeni, bir Çerkez milliyetçisinin icadı Perestroyka-Globalleşme markalı sakızlar çıkınca yazarlar da akıma uydular. Düzenle uzlaşan post modern (çağcılıksonrası) yazın yükselişe geçti.


Bütün sorunlarına ve sorunlarının çözümüne de romanlarında yer verdiği Kürt kardeşlerimizce kimlik sorunu peşine takılmadığı ve plaj Kürtçülüğü yapmadığı gerekçesiyle okunmadı. Yıllarını güneydoğuyu anlatmakla geçiren Fikret Otyam’ a da benzeri yasağı uyguladılar.

Yeşil Kuşak düşüncesi ve uygulamalının Balkanlar’ı ve Kafkasya’yı pasta devletler böldüğü yıllarda Kemal Sadık Göğceli Nehir romanlar yazmaya girişerek bütün yazarlık gücünü doruklara taşıma çabasına girerek ada üçlemesi(Fırat Suyun Kan Akıyor Baksana, Karıncanın Su İçtiği, Tanyeri Horozları 1998-2002) ni yazdı. Yeni bir söylemin yeni bir anlatımıydı düşülküsel romanları. Hiç kimsenin olmayan adaya daha önce Anadolu’da yaşamış insanlardan din, ırk, dil ayrıcalığı nedenleriyle yaşanan çatışmalardan tedirgin olarak dağılanlar, zorunlu göç uygulananlar, savaş sürgünleri, azınlık sayılıp kovulanlar, bu ilkede kardeşçe yaşamak isteyenler toplanacaklar. Kendi yönetim ilkelerini ve yöneticilerini doğrudan belirleyerek özgün bir yaşam kuracaklar. Ulus devletlerin bitirilmeye çalışıldığı yıllarda; ulus ve dil birliği olmadan, ortak kurulmuş kültür kökensiz insan kalabalığının birlikte yaşama düşüydü söylemi.


Alışan ve seven okuyucuları dışında yeni kuşak okuyucularının olmadığını kendisi de görmüş oldu yazar. Kendi söylemi ve eğreti alarak kullandığım söylemle ‘Boynu zilli köpeklerdik, nereye gitsek kolayca bulunurduk.’ söylersek, ülkenin siyasal düzeninin Kemal Sadık Göğceli’ye dayanası yoktu. Kendi söyleminin yazarını yaratmak zorundaydı. Her yıl bir yazarı yıldızlaştırmak, adını, ününü kullanıp bir kenara atma esasına dayanıyordu. Zaten Kemal Sadık Göğceli’ nin arkadaşları yönetimlerle uzlaşıp rahat etmemişler miydi? Kendinden başka oğullarını gelinlerini torunlarını da rahat ettirmiyorlar mıydı? Geçmişlerinin Osmanlı’ya bağlılığını, paşa torunu olduklarını, Müslümanlığını kanıtlamak için tarikat bağlarını da ortaya dökmüyorlar mıydı? Şakayla Karışık olarak, ‘Türk Edebiyatının kronik Nobel adayı!’ demiyorlar mıydı?


Özgeçmişini incelediler, her yerden ödül almıştı, yazdıkları dünya dillerine çevrilmişti, kitaplarının geliriyle de karnını doyurmuyor muydu? 2005’Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan Türk Yazar’la iyi dost olmalarına karşın, ödül açıklanınca ‘Şaşırdım Doğrusu’ diyerek buruşmamış mıydı? Nobel ödüllerinin hangi koşullarda verildiğini bilmeyecek denli saf gönüllü Kemal Sadık Göğceli’yi eviremez, çeviremez, döndüremez, değiştiremezlerdi ama dönüşüme de mi zorlayamazlardı tatlı dille? Ödül kazanan yazarımızı kutlamakta önceki başkanımız ağırdan almış, bir boşluk yaratmamış mıydı yazın camiasında(!)? Biz o boşluğu dolduralım, verelim bir onur ödülü de kıymet bilirlik bizde kalsın. Hem Moskova’daki büyük şairimizin mezarını da ülkemize getirmeyi sahiplemeye çalışarak dönüştürmeye zorunlu bırakmaya çalıştığımız edebiyat camiaa(!)sın da iyi bir gösteri olmaz mıydı?


Mustafa Kemal’den günümüze ne başkanlar görmüş aksakallı yazarımızın çok oyunları bozacağını biliyor okuyucusu. Daha önceleri okullardaki Türkçe ve Edebiyat kitaplarına betimleme örnekleri alınmıştı da demokrasi gösterileri yapılmamış mıydı? Kemal Sadık Göğceli doğduğu toprakların ve kültürün geliştirdiği bir yazardır. Kokusunu koklamadığı, sesini duymadığı, boyağını görmediği, tadına bakmadığı ve yaşamadığı hiçbir nesneyi ve olayı yazamaz. Cumhuriyet dönemini yaşamıştır, Cumhuriyet Türkiye’sini yazar. Çukurova’da karnı doymuştur Çukurova’yı yazar, Her yazar kendi yetiştiği siyasal dönemlerin de bir göstergesi değil midir?


Gazap Üzümleri’ni okuduktan sonra her Nobel Kazanmış yazarı okuduktan sonra küçücük yazın anlağımla karşılaştırmalar yapmayı ‘Mihail Şolohov- Ve Durgun Akardı Don’ dan sonra alışkanlık edindim.Yazın ortamımızda siyasal baskıları ağırlaşıp yazarlarımız kısır döngülerde yaşamak zorunda bırakıldıkları dönemlerde de değişik ulusların,değişik dil ve kültürlerin yazarlarını-özellikle Latin Amerika Yazınını-okudum. Afrika, Güney Amerika, Mexica, Hint yarımadası yazınının ortak özelliği sömürgeci batı yazınıyla boğuşarak varlığını kanıtlamasıydı ve bizimle örtüşüyordu.Bazı yıllarda Nobel kazananları okuduktan sonra ‘ Yaşar Kemal’e yazık oldu!’ sözünü söylemeden edemedim. Bu arada şunu da gördüm; Kemal Sadık Göğceli bizim için neyse, Travven, Şolohov,Amado,Marquez, Roy,Fuentes,Lessing, en ilginci Amado kendi ülkeleri için odur. En ilginç bağlantıyı da J.Amado,Llosa,Traven’?in yazdıklarında yakaladım. Amado, Brezilya’nın Bahai bölgesini ince gözenekli elekten eleyerek Nobel’iNobel’inobeli kazanırken, Türkiye’de Çukurova’yı benzer elekle eleyen Kemal Sadık Göğceli’ nin kimse ayrımına varmıyordu. A.Roy ‘Küçük Şeylerin Tanrısı’ romanıyla dünyanın en çok okunanları arasına girerken ülkesi Hindistan’da gelenek ve göreneklere ters düştüğü için okutulmayan yazar, biraz da Kemal Sadık Göğceli değil mi?


İyi okuyucu da, paranın, reklamın, özendirmelerin, destekleyicilerin desteğinde verilen ödüllerle ve duyulur görülür iletişim araçlarının sandalyesinde dönüştürülerek sunulan yazarları okumak zorunda bırakılarak aldatılmaya çalışılmış olmuyor mu? Bu tuzaklara düşmemeye çalışan omurgalı yazarlar da unutturulmaya zorlanmıyor mu? Göğceli; etnik liderlerin, dinsel cemaat başlarının yanında görünmesini, birkaç görüntü vermesini bilmez mi?


2009 Nobel yazın ödülü’ nü alan kitabı okudunuz mu? Orada anlatılan özgür yaşam komünü ile Göğceli’ nin ‘Ada Üçlemesi’ni özenle okumalarını dilerim. Hangisinde daha destansı bir hava vardır? İkisi de düş ülküsel bir romandır ama Ada Üçlemesi’nde insan terler, solur, sever, öfkelenir, kıskanır, paylaşır, dayanışır. Kendi ülkesinin iki yüz yıllık tarihçilerce yazılmamış tarihini, sosyolojisini ve insanlık bilimini de öğrenir. Roman okuma tutkusunun hakkını da alır.


Ünlü Sosyal Bilimcimiz Emre Kongar, Kemal Sadık Göğceli için, ‘Türkiye’de feodalitenin yıkılışını en iyi çözümleyen ve anlatan romancı.’ Saptaması yapar. Tüm yapıtları okunduğunda Türkiye’de feodalitenin ( geçimlik üretim ilişkilerinin) Salt yıkılışını değil, başlangıcını, gelişmesini ve yıkılmaya çalışılmasını da öğrenirsizi. Osmanlı sonu, İttihat-ı Terakki ve Cumhuriyet Dönemi yöneticileriyle de görülecek hesapları, sorulacak soruları olduğunu görürsünüz. Anımsayın ünlü İnce Memed romanının girişini; ‘…1926 yılından sonra Toroslarda yüzlerce eşkıya türemişti……….’. Anımsayın Teneke romanındaki ‘…Kaymakam bey!Kaymakam bey! Senin ederin elli kuruşluk bir kurşun!’ diyen çeltik ekicisi ağayı. Sonra da Kemal Sadık Göğceli’ye ‘Jandarma romancısı.’diyerek yazdıklarını küçümseyen kent soylu yazın eleştirmenini anımsayın. Geçimi toprağa bağımlı insanların yaşadığı bir ülkede sanatın hangi dalı jandarmadan uzak kalabilir ki? Günümüz gençlerine okumak ve yazmak gizil suç olarak sezdirilmeye çalışılıyor. Okumak ve yazmaktan bekledikleri-Okullarda okumaya ve yazmaya özendiriliyor görünseler de- Dinin ve ulusal kaygıların izin verdiği kadardır. Bir yazarın saptaması ilgimi çekmişti, ‘ Sol kültürle tanışmayan genç,bunalıma girer,ya intihar eder,ya da tarikatlara yönelir….’ Siz ne dersiniz?


Kemal sadık Göğceli, Torosların koyaklarında yaylalarında ve Çukurova tarlalarında kendiliğinden biten bir gökçebaş çiçeğidir. Toprağını, yaprağını, çiçeğini halkımız çok iyi bilir. Çiçeğinin boyağını ve görümünü anlatmakta kendisi kadar usta değilim. Kokusunun unutulmazlığını bende bilirim. Bilmesem okumazdım tüm yazdıklarını. Onun Nobel’i Anadolu halkının yüreğidir, değerini kendisi de iyi bilir.



Kaynakça:

__________________

1.Behçet Necatigi; Edebiyatımızda İsimler Söz.

23.Basım.2006.Varlık Yayınları.(431-433 y.)

2-Hikmet Altınkaynak:T.E.Yazarlar ve Şairler sözlüğü.

Doğan kitap. (734-736 y.9

3-Can Yayınlar 2009 kataloğu.