Aşkın İki Yüzü

En son güncellendiği tarih: 23 Ara 2020

-Günümüz insanının zoru var aklıyla; sorarsan her şeyi netleştirecek, akla dayalı köklerini bulacak...

O nedenle insan varolduğundan bu yana tek tanımı olan aşk,

şimdi muz gibi, herkese göre başka... mı?

Hormon mu, dostluk mu , yol arkadaşlığı mı,

üreme gayretinin ötekini katlanılır kılan ömrü söylentiye göre 3 yıl süren cilası mı?

Kullan at özelliği yani...

Yoksa hepsi mi?-.

Anita Ekberg de öldü.

İlk aşkımdı.

Ergenliğim şaşkın bademler gibi zemheriye patlayan çiçek olunca, körün tuttuğuna göre kadın budur, dediği ilkimdi rahmetli. İlk ne demektir bu terminolojide bilen bilir.

Hakkını yememeli, güzel kadındı.

Kendinden sonra gelen ünlü ünsüz çok kadının profilini belirleyecek, çok kadına gömleğinin yakasını o şeytani oyluma kadar sanki unutmuş ya da düğme kendiliğinden açılmış gibi açık bırakmasını öğreterek ortamın en makbul kızı yapacak dende de karizmatik...

Ellili yıllarda çevirdiği filmlerle salt bir devrin değil, bütün zamanların aşk objesine dönüşecekti.

Ah bir de bakkalın kızı Semiha’ya ıslak gömlekle dolaşmayı öğretseydi…

Ne garip şey şu aşk; ömrümce çevremde yaşıma yakın ne kadar öteki cins varsa tanış etmiş. Hiç başka derdin yok, hayat bir onun üstüne mi kurulu ne?

Anita, İsveçli sinema yıldızı, uzun bir ömürden sonra, İnsanlığa aşkı keşfettirme misyonunu tamamlayıp 15 Ocak 2015'te İtalya'da aramızdan ayrıldı.

İkon öldü ya, acaba şimdi aşk sağ mıdır?

Televizyondaki sunucu Anita'yı anlatıyor, takmış aklını yaşına. O konuşurken aklıma gelen deli saçması bir düşünce beynimin kıvrımlarından içeri süzülüyor, omuzlarım düşüyor, yüzüme bir ağırlık geliyor, gözlerimden hormon ve enerji yayılmasın diye uğraşıyorum, olmayan bir aklı ve bilgeliği bakışlarıma oturtuyorum.

Adam resmen aşkın bir yaşı var diyor:

İyi, sen yaşa, ben emekliyim, bakmam bile başımı çevirip... diyorum. İçim gidiyor ama, öyle diyorum.

O ise hala aşkla anlatıyor anlatıyor, on kere yüz kere, bin kere dediğini düşün, inanırsın. Hele herkesin dediğini düşün... Yarın fikrini değiştirip yaşı biraz daha aşağı çekebilir. Otuzdan sonra azanı teneşir paklar, derse... Kendisi otuz beş yaşlarında, der mi der. Gerçi parayı veren koyuyor kuralları, hormonu olan değil ama…


Anita'nın gençlik resimlerini ardı ardına dizerek anlatıyor.

1931'de doğmuş İsveçli Anita Ekberg, ellili altmışlı yıllarda dünya çapında artık... Artistin genç sağlıklı fotoğrafları geçiyor ekrandan, anlatan da en çok da gençlikten ve aşktan, aşıklarından söz ediyor. “Bayan İsveç” seçiliyor ve ardından sinema oyunculuğu... Yirmi yıla değin alanında dorukta, böyle kadınlara aşık olunur diyor birileri, herkes de böyle kadınlara aşık oluyor... Hakkını teslim etmeli, her yönüyle cuk diye oturmuş aşk ikonu rolüne...


Sinemanın işi bu, modeller yaratmak, sonra da o modellere göre anlayışlar, yaşam tarzları üretmek ve sonra da ezberlettiği o yaşam tarzı için ürettiği malı satmak…

Farkına bile varmadan kaç tane arslan kralımız oldu bir ara: Arslan kitabımız, arslan yastığımız, aslan koltuğumuz, aslanlı bardağımız… En çok yandığım atılan mikili tişörtlerimdi…


Haberde sürekli gençliğe vurgu yapılıyor. Yetmişli yıllarda artık yaşlanmaya döndüğü bu nedenle de film sektöründen teklif alamadığının altı çiziliyor. Yetmişli yıllar dediğinde Anita kırklı yaşlarda... Hani bir başka sektörün giyim ve makyaj sektörünün gaz verdiği slogandı; kadının en güzel yaşı kırktır, diyorlardı. Yalancılar.


Artık net mi? Yani kırklı yaş, aşkın emekliliği mi şimdi? Tası tarağı topla çekil aşkın karasularından, gençlere yer aç… öyle mi?


Hiç düşünmemiştim üzerinde, şimdi neler düşünüyorum. Aşkın yaşı var mıydı? Ya da aşk ölür müydü? Sunucuya göre var, kafasını hiç yormamıştır bile, eline verilen metni okuyor. Yarın bir egemen güç çıkar da yirmi yaşlarında aşk mı olur, aşkın yaşı 40'la 60 arasıdır derse ve bunu filmiyle kitabıyla yaşama biçimiyle desteklerse gör sen... Düşünüyorum, bizim altın çağımız başlarken tüketici potansiyelinin asıl gücü gençler dışardan bizi öylece izleyecek, olgunlaşmayı iple çekecek.


Oh olsun! Bizi izlemeye mahkum ettiler ya neden olmasın?


İyi de pazarda hala işlerine yarayabilirdik, bakarsın bize de satacak bir şeyleri çıkardı.

Eminim düşünmüşlerdir bunu, yerimizi hazırlamadan kolayına müşterisini atmaz sermaye. Bize de başka şey satacaklar; anneler gününü, babalar gününü, daha bilmem neyi?


Haberi veren genç sunucu yetmişlerden sonra unutulan artistin kederini yaşlanmasına bağlıyor. Yetmişli yıllar 1931 doğumlu Anita’nın kırklı yaşları. O artık aşk objesi olmaktan emekli.


Onlar öyle diyor ama durmuyor İsveçli Anita, Vikinglerin kanı var onda.

Ben hala yaşıyorum diyor, siz ne derseniz deyin, hiç niyetim yok emekli olmaya, aşk da yaparım, meşk de deyip Ekberg 1987'de yani 56 yaşında Intervista filmiyle mükemmel bir dönüş yapıyor sinemaya. Ama bir artist olarak, aşk objesi değil. Sermaye, olacak hali olmadığına karar vermiş demek ki. O konuda ebedi emekli. Elbette sanatçılığın seks kadar etkisi ve evrenselliği yok, uzun sürmüyor film serüveni de...

Sonrası anıların hatırına, eskiye saygıyla otuz yıl daha yaşıyor ama küskün, kendini anlamayan vatanına, İsveç’e bile dönmüyor ve 2015'te emekli olmaya yanaşmadan İtalya’da ayrılıyor aramızdan. Geriye hala hormonlara tavan yaptıracak muhteşem bir görüntü yığını bırakarak.


Sunucu habire konuşuyor, Anita Ekberg’i öldüremiyor bir türlü, görüntüleri yükleyip yükleyip anlatıyor, ağdalı, bağıran bir sesle.


Şimdi kötü, kötü de değil başka bir şey, daha yıkıcı gözüken bir şey hissediyorum.


Kırktan sonrası öyle bir yaş ki bir yanımıza gelen beklenmedik bir darbe zincirleme bir etkiyle bütün ruhumuzu altüst ediyor; horasanla tutturulmuş bir tuğla duvar gibi, bir teki çekilince bütün duvar çöküyor. Aslında beni zorlayan başka bir şey, tanıdık olmayan bir hal bu görmediğim bir ders gibi, oysa biz ne varsa görmüştük sorarsan:

Biz artık aşktan da emekli miydik?


Yani hepsinden mi? Durup bakamaz mıydık bile?


Sahi aynı şeyden mi söz ediyorduk, onların anladığı aşk neydi? Bu gürbüz, uzun bacaklı, fidişi tenli, aralık dudaklı, iri göğüslü aşk modellerine bakarken biraz seziyorum da, dilim varmıyor. Ama kanaat oysa sınırlama sanki doğal. Aşka insan değil boğa arıyorlar sanki…


Bolca fındık, kudret macunu filan yesek de gene olmaz mıydı?


Her şeyi, kahvaltıyı, kadın erkek dansı, mini eteği, aşk da dahil ithal ettik biz, filmlerden, biraz da kitaplardan öğrendik… Cumhuriyetin verdiği işaret de buydu; çağdaş yaşam, örneği de batı. Ne var ki Batı çağdaşlığı da paraya çevirmek, kazanmak da istiyordu, alıcı da bizdik. O nedenle art niyetini gazeteye kitaba mı koyacaktı? Galiba filmlerde bu bölümü görmemiştik. Ama aklı olana sezdirilmişti, aşktan emeklilik yaşı evrenseldi, bizim de kırktı. Sonrası ne yaparsan yap artık aşık olamazdın. Uluslararası sermaye her şeyin olduğu gibi bunun da kuralını koymuştu. Nasıl birini seveceksin, kaç yaşında seveceksin?..

Kader gibi bir şey bu ya, doğarken yazılmış, sermaye sırrı dillendiriyor. Sen çırpın dur, her şey belli.

Sinema toplumsal koşullandırma için güçlü bir araç...


Bu kültür idollerimizin anlayıp da ihraç ettiği aşk buysa, öteki aşkı biz nerden aldık? Kerem ile Aslı’yı, Leyla ile Mecnun’u… Bir yaşam paylaşan, birbirini olduran, adam eden baktığında içinin titrediği… Yok öyle bir model mi diyorsun, o bizim yazmamız mı yani…


Eskiden sinemaya gitmeyi ne çok severdim. Yalnızsam giderdim, sevgilim varsa giderdim, üzüntülüysem, sevinçliysem, yorgunsam giderdim. Bilet parasını denkleştirirsem her ruh halim sinemaya gitmek için özel bir atmosferdi. Ankara’da şimdi çoğunun yerinde yeller esen, 70’li yılların sinemalarının hemen hepsinde tek bir sözcüğüne ihanet etmeden özenle sakladığım bir anım vardır. Yerlerine yapılmış büyük iş yerlerini, apartmanları gördükçe o güzel arkadaşlarımın da bir devir dünyamın en önemlisi olarak var olduklarını, yaşadıklarını anımsıyor, bazılarının teninin kokusunu bile duyumsuyorum. Paylaştığımız her şey; şen kahkahaları, umut ya da endişeyle yüklü soruları, acemi, korkak ama bir başladı mı intiharına cesur elleri, her türden, her nüanstan, hemen her iklimden yağan ses tonlarının uğultusunda mutlu bir sarhoşlukla anımsıyor, bazen bir vitrinin aynasında kendimi aptal aptal gülümseyen ya da gemileri batmış gibi hüzünle düşmüş yüzümle buluyor, garipsiyorum.


Ne çok şey paylaşmışız? O gün bir kaçamak, bir fetih, bir bilinmez de macera gibi duran utanılması ve saklanılması gereken onca anı şimdi en nadide mücevhere dönmüş paylaşımlar olmuş, ah bir yerden çıkıp gelse de yad etsek dediğin…


Artık sinemaya da gitmiyorum.

Ona bakarsan ben artık iyi bir devrimci de değilim. Ruhum bozuldu…


Sonunda buna mı dönecekti?

Oysa kaç yıldır yağmayan kar da günlerce yağdı. Ama içim kararmış… Noel Baba da gelse geyikleriyle aldırmayacağım, öyle.

İnsan dediğimiz, bir devir büyük şehrin ışıklı caddelerinde çocuk başımıza bakmadan, kendimizi kurtaramazken, kurtarmaya ve itibarını iade etmeye uğraştığımız o kutlu yaratık, gördüklerim ve öğrendiklerimden sonra bana artık o denli değerli gözükmüyor. Bir çocuklar, bir de yaşlılar, önem verilmesi gereken, saygı sevgi gösterilmesi gereken bir onlar, onlar zayıf ve savunmasız da o nedenle. Elbette ellerine güç ve fırsat geçtiğinde ne olacaklarını tanrı bilir. Ötekileri, kolayca seviyorum diyemiyorum, belki eylemlerine ve anlarına bakarak tek tek, bazılarını seçerek sevdiğim oluyor hepsi bu… Ki onda da bir ihtiyat payı bırakıyorum, az sonra sokacak zehirli bir akrebe dönebilir, dikkat et, diyorum kendime.


Artık kurtaracak ülkeler de yok, her şey ucuzladı.

Hep bu aşkın yaşı sözü yaptı bunu, dağıldım.


Bir zamanlar, Ruslar ilk geldiklerinde Trabzon Çömlekçi’ye yolum düşmüştü. Dünya güzeli, hepsi eğitimli doktor, avukat bilmem ne… dal gibi Slav kızları, incik boncuk satmaya gelirlerdi yeni açılan kapıdan.

Sonunda başarmıştık, dünyanın 70 yıldır başbelası Komünizmi alternatif din olmaktan çıkarmış, ama yerine ne koyacağımızı çok düşünmeden Amerikan’ın tartışmasız dünya lideri, kapitalizmin herkesin kabulü din olduğu yeni bir döneme güle oynaya geçmiştik.

Rusya bozgun halindeydi ve açlıktan ölmemek için her şeye hazırdılar. Kimse üstünde düşünmüyordu ama asıl Tanrı oydu; dinleri de mezhepleri de yaratan: Para; varlık yokluk… Limana yakın pazara doluşan kasabından, doktoruna, memurundan, bakkalına önce tüm Karadeniz, sonra tüm Türkiye erkeği o güzel kadınlara dünyanın en eski mesleğini anımsatacak, bavul ticareti yerini çok hızlı bir biçimde daha kestirme bir ticarete bırakacaktı. Her biri birer odun yarması, elinde tesbih ağzında küfür, belinde yapma tabancası hemşerilerim, bakkalında önlüğünü atıp karılarına vermedikleri pazar paralarını Nataşalar'a sunacaktı.

Onlar ve o Slav kızlar, Tanrım, tam ağlanacak bir manzara... Çatal, bıçak tutmasını bilmeyen hemşerilerim, yanlarında ışık içinde kızlar en pahalısından otel motellerin seçkin müşterileri olacaktı çok zaman. Kimsenin yaşı sormadığı bir aşk pazarı...


Sonunda bitti… Kar da… Pastırma yazı değilse bile bir güneş dolanıp duruyor tepemizde, buz gibi hava fırsat verse çık gez diyecek. Yazacak hava değil… Canım uzun yollara gitmeyi de çekmiyor… Eskiden sinemaya giderdim.


Güzel bir film olsa izlenirdi, aranırken gördüm.


Dolce Vita’nın “Buzdan Venüs’”ü o çekici sarışın, güçlü kuvvetli ama her şeysi yerli yerinde, muazzam orantılı ölçüleri olan bu çocuk yüzlü kadın, olağanüstü göğüsleri, kalın güçlü bacakları olan güzel Anita Ekberg ölmüştü.

Benden epey büyüktü, cılız bedenime, sümüklü burnuma bakmadan tutulmuştum bu ay parçası Herkül’ün dişi versiyonuna.


Biz geçe kalmıştık. Öyle çok filmi yoktu. Siyah beyaz resimleri asılırdı Trabzon’un en güzel sineması Konak’ın duvarlarında. Tek film oynatan dekoru döşemesi de adam seçen Konak pahalıydı. Çoğu vizyon değil eski ama iki film birden oynatan, öğrenci keseme de daha çok uyan bir sinemada izleyince şaşırmıştım.

Yeni yeni başka türlü görmeye başladığım, ama nasıl yaratıktır bu diyerek dehşetli ilgimi çeken öyle de çok merak ettiğim çevremdeki kızların hiçbirine benzemiyordu. Bizim kızlarımız onun yanında sanki sıtmalı, hastalıklı, cılız ya da orantısız beslenmiş, acemice taklit bir üretim gibi görünüyordu. Nazan? Eh işte, gömlekli hali belki... Ekberg ise izleyene hormon pompalayan gerçek dışı bir şeydi. Ergen gençliğimin bütün enerjisiyle âşık olmuştum bu muhteşem dişiye...


Sonunda efsaneyi ben de keşfetmiştim, yaşadığım şiddetli fırtınayı özendiğim aşk sayıyordum.


Ne var ki kısa süre sonra Love Story’de tahta göğüslü, kara kuru, düz saçlı Ali Mac Graw’a filmdeki acıklı ölümüne sahi sahi ağlayarak, inanılmaz bir duygu bağıyla bağlandığımı fark ettiğimde yaşamımın en büyük içsel çatışmasına girecektim. Bu hal ondan sonraki yaşamımın olağanı olacak, hemen bütün aşklarımda bu iki figür yanyana, uzun süre yükseklerdeki “Mehlika Sultan” olacak, birini tercihte hep zorlanacak, birini bulduğumda ötekini deli gibi özleyecektim.

Bir ara o devir Karadeniz’de çok yaygın olduğu üzere iki tiple de evimi ve geleceğimi süslemeyi bile düşündüğümü anımsamak şimdi beni ne güldürüyor.


Bu Anita Ekberg travmasını ancak üniversite yıllarında, ortasına düştüğüm devrimci isyanın yol arkadaşlığında biraz kıracaktım. Artık benim seçimim ruhu olan kadın, konuşabildiğim, benimle birlikte ortak düşmana karşı dövüşecek kızlar üzerineydi. Ötekinde beyin bile az gelişmiştir… diye düşünüyor, bütün sarışın, sağlıklı ve gürbüz kadınların günahını alıyor, niyeyse elini tutmak, dans etmek olarak gördüğüm, öpüşmeyi bile ırz düşmanlığının ilk tohumu saydığım Ali Mac Graw modeli sevgililerimle itişe kakışa güya aşk denemeleri yapıyordum, çoğu yazma yanımın ilk dersleri olan mektuplarla. Sabahtan akşama değin kollarımıza kramp girecek dende hiç bırakmadan el ele dolaşırken ya da Kızılay’dan Çankaya’ya tüm pastanelerde tabure doruğunda kukumav kuşu gibi birbirine sabitlenmiş ama nasıl keyifle ama nasıl içlene içlene bakarken, arada bir beynime baltayla saldıran Vandal benzeri Anita Ekberg’i lanetli bir düşünceyi, utanılacak kirli bir şeymiş gibi kovalamaya ne çok uğraşmıştım.


Sonraki yıllarda kadın imajımda çok etkili olacaktı Anita Ekberg. Sinema dünyası ise salt benim değil dünyanın gösterdiği ilgiyi iyi okumuş ardı ardına benzerlerini piyasaya sunmuştu. Raquel Welc, Birigitte bardot, Sophia Loren, Ursula Andress gibi… Deprem gibi salladıydılar dünyayı.

Şimdi hiçbirinin adı anılmaz oldu.

Hepsi birbirinden güzel ve çekici, ortak paydaları çok güçlü, sağlıklı bir kadın bedeni ve ameliyatla estetiğin henüz anılmadığı o dönemde bütün dünyanın emzikli çocuklarının önünde aşkla sıraya gireceği dende görkemli göğüsleri olan, aralık, etli mürdüm eriği dudaklarından biçimli dişleri gözüken, çocuksu yüz hatlarıyla masum, ama çok seksi bir vücutla alabildiğine kışkırtıcı onca kadının sinemaya girmesinde etken bir akım başlatan ama hiçbirinin yetişemediği Anita Ekberg'le birlikte onlar da sır oldu…


ALAİN DELON’U orta boy sakallı bir teyzeye dönmüşken de gördüm, aralarından en çok beğendiğim yerlilerden Cüneyt Arkın’ı şimdi görünce sanki kendi geleceğimi bir kâbusta görmüşüm gibi ağlayasım geliyor. Yılmaz Güney’in bozulmadan erken ölümünü onun adına büyük şans görüyorum. Hala dimdik duran sanki batoks banyosuna yatmış gibi yaşlanmayan Kadir İnanır’a ise niyeyse felaket içerliyorum. Arada bir desteklenip gençleşmiş halle, arada bir de olduğu gibi virane , bir aşka aday, bir emekliyim diyerek görünen ötekilere ise sadece gülüyorum.


Orson Wels’in “ I know what it is to be young,” en sevdiğim şarkımdı yirmi yaşımda. Kırık İngilizcemizle tercüme ettiğimiz herkesin en güzel şarkısı, sanki yaşlılığı bilirmişiz gibi… Şimdiyse bir bizim söylediğimiz olmuş… Dün ölsen kimsenin genç demeyeceği, herkesin uzun yaşamış dediği ellili yaşlarda gençliğini, gençliğini de denmez, aklında kalanı taklit edenlerin şarkısı… Rodrigo’da öyle, Deniz Gezmiş’in son isteğiydi diyerek tanıyıp türkülerimizin ve uydurma aranjmanların yanına güçlükle sıkıştırdığımız uzun süre sadece entel bir konuk kalan o güzelim müzik nasıl şimdi vazgeçilmezimiz olmuş, türküler bu kez yabancılaşmış, anlayamıyorum. Daha da anlamadığım neden herkes Rodrigo’yu, Vivaldi’nin Dört Mevsimi’ni ıslıkla çalmıyor, Rasputin’i, Beyonce’yi, Paris Hilton’u, Lady Gaga’yı hatta Hadise’yi yeğliyor. Hadise’yi, Beyonce’yi gene anlıyorum, Anita Ekberg’in bir esintisi var üstlerinde, o hal her daim geçer akçe, evrensel bir karizmaymış demek ki, ama ötekiler neci?


Daha görmediğimiz var mı, yaşlanmak buysa hiç güzel değil… Neyimiz varsa terk ediyor bizi, kitaplarımız, yazarlarımız, şarkılarımız, idollerimiz, kahramanlarımız, alıştığımız siyaset ve söylemler… Bildiklerimiz uzaklaşıyor, dünya tümüyle yabancılaşıyor; kendi ülkemizde sürgüne dönüyoruz.

Gördüklerim, hissettiklerim hiç hoşuma gitmiyor.


Çoktandır o bizi, biz onu unuttuk, yaşıyorsa bile acaba aşk bildiğimiz eski aşk mı?

Denesek mi, kaygılarımızı aşıp? Belki bir daha hiç şansımız olmaz... Moda değişti diyelim, deneme izni verildi, iyi de... Kiminle... Yer çekimi tersine dönmezse eğer o “dam”ı ya da o adamı nereden bulacağız, hala hormon üreten... Aşk tek başına yapılamayan değil miydi?

Yorulmak bir şey değil de korkum ya aşk ölmüşse?


İyisi mi riske girmemeli, biz müzik yapalım ya da kitap yazalım.


Aslında görmediğimiz ne biliyor musun, on dakikalık bir eylem aşkı bina ediyorsa, bir evliliği otuz yıl, kırk yıl sürdürmek nasıl mümkün olur, insan eti onca ağırken?

Onlar yanlış biliyor; madem ki aşk tek başına yapılamayandır, yani ötekini hep ister, o zaman başka bir sırrı var, aşk iki insanın hiç sorunsuz, gönülle paylaştığıdır. Neyi mi? Ayrıntı bizi küfre götürür, ama nesi varsa dersek, bazen bir HAYAT, bazen bir an dersek, 20'lerde de seksenlerde de paylaşmaktır dersek özetlenmiş de olmaz mı?


Boşversene sen, para kazandırmayana bakmazlar onlar; iyisi mi gel keyifli bir çay demle, en güzel giysilerini giyin, makyajını yap, oturup konuşalım, bu gece balkonda uyuyalım.


O güzel şarkıyı da koy; “ I know what it is to be young,” iyi gider bu geceye...


Bakarsın ay da çıkar…



*

48 görüntüleme0 yorum
1s0l.gif

ŞAKASIZ;

artık

KIŞ!..

mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

861536d39876bb9d5a5ca0fa97dddfb8.gif

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA