Romantik Komünist Nazım Hikmet

1902’de doğdum

doğduğum şehre dönmedim bir daha

geriye dönmeyi sevmem

üç yaşımda Halep’te paşa torunluğu ettim

on dokuzumda Moskova’da komünist üniversite öğrenciliği

kırk dokuzumda yine Moskova’da Tseka-Parti konukluğu

ve on dördümden beri şairlik ederim

alnımızda yanar gençliğin tacı

yorgunluğun anasını satarız

sabah buradaysak, akşam ordayız

günlerin peşinde bir hovardayız.


20 Kasım 1901’de Selanik’te dünyaya gelen Nazım’ın doğum tarihi ailesi tarafından sene kaybetmemesi için 15 Ocak 1902 olarak kaydettirilir. Nazım’ın babası Hikmet Bey iyi Fransızca bilen, Osmanlı devletinde önemli görevler almış bir Hariciye memurudur. Annesi Celile Hanım ise soyu Osmanlı yönetici sınıfı içinde yer alan, Leh ve Polonya asıllı paşalara dayanan, iyi eğitimli, modern bir ressamdır.


Nazım’ın yaşamında örnek aldığı kişi babasından çok, mistik eğilimler taşıyan ve bir Osmanlı idarecisi olan dedesi Nazım Paşa ve onun şiir yeteneği olmuştur. Nâzım Hikmet Galatasaray Sultanisinden sonra 1917'de girdiği Heybeliada Bahriye Mektebini 1919'da bitirip Hamidiye kruvazörüne stajyer güverte subayı olarak atanır. Ancak o yılın kışında, son sınıftayken geçirdiği zatülcenp hastalığı tekrarlar. İki ay süren bir tedavi ve dinlenme döneminden sonra toparlanamadığı, deniz subayı olarak görev yapabilecek sağlığa kavuşamadığı görülünce, 17 Mayıs 1920'de sağlık kurulu raporuyla, askerlikten çürüğe çıkarılır. Bir başka rivayete göre ise aşırıya kaçan halleri bulunduğundan ordu ile ilişiği kesilir.

Nazım’ın gençlik yılları İstanbul’un işgal günlerine rastlar.


Koca imparatorluk yıkılmanın eşiğinde iken Nazım direnişi destekler. Ailesinin parçalanması, annesinin evini terk edip Paris’e yerleşmesi, üstelik severek girdiği donanmadan sağlık (?) gerekçesiyle uzaklaştırılması hep aynı yıllarda olur. Bu yıllar Kurtuluş Savaşını ve Mustafa Kemal’i desteklediği, şiirlerini peş peşe yayınladığı yıllardır aynı zamanda. İşte bu gençlik dönemi, direnişi desteklemek için İstanbul’dan Anadolu’ya ayak bastığı ve komünizmle tanıştığı yılları da içine alır.


Nâzım 18 yaşındayken Faruk Nafiz Çamlıbel, Yusuf Ziya Ortaç ve Vâlâ Nureddin ile İstanbul’dan yola koyulur. İstikametleri Milli Mücadeleye destek vermek ve katılmak için Anadolu’dur. Ailesinden, İstanbul’dan ve donanmadan ayrılışın acısını, direnişin umudu olan Anadolu’da ve bu umudun simgesi olan Ankara’da aramaktadır genç Nazım. İstanbul’un modern yaşamından sonra Anadolu gerçeğindeki yoksulluk, açlık, hastalık, cehalet ve umut onu çok etkiler. Nâzım ve Vâlâ Nureddin yetmiş beş saatlik zorlu bir yolculuktan sonra hedefe vardıklarında geriye iki arkadaşın dilinde bir Yol Türküsü kalır.



“akın var, güneşe akın!

güneşi zaptedeceğiz

güneşin zaptı yakın!”

Nazım ve şair arkadaşı Vâ-Nû Ankara’nın entellektüel yayın hayatına katılırlar ve iki genç şair olarak Mustafa Kemal’le de tanıştırılırlar. Bu yolculuk daha sonra Anadolu’nun kırsalında eğitim çalışmaları olarak devam eder ve sonunda kendi eğitimini tamamladığı Moskova’ya kadar uzanır. Üç yıl kalıp eğitimini tamamladığı Moskova’dan 1924 yılında Türkiye'ye dönen Nazım, Aydınlık Dergisinde çalışmaya başlar; ancak dergide yayınlanan şiir ve yazılarından dolayı on beş yıl hapsi istenince tekrar Sovyetler Birliği'ne gider.





Memleketinden uzakta geçirdiği üç yılda, Türkiye’ye dönme girişimleri reddedilir. 1926’da çıkarılan af bile onu kurtaramaz. Gizli parti üyesi olmak suçlamasıyla, yine gıyaben üç ay hapse mahkûm olur ama umudunu kaybetmez. Hakkında on iki yıl hapis cezası kararı verilen Nazım Hikmet, 1928 yılında çıkarılan Af Kanunundan faydalanarak Türkiye'ye geri döner ve Resimli Ay Dergisine şiirlerini yazmaya devam eder. 1938 yılında yirmi sekiz yıl hapse çarptırılan Nazım Hikmet, on iki yıl tutukluluk hayatından sonra Sovyetler Birliğine geri döner. 25 Temmuz 1951 tarihinde Bakanlar Kurulunca verilen karar sonrasında da Türk vatandaşlığından çıkarılır.


Sen de bilirsin ki ben

Ne dedemden miras bekledim

Ne babamdan şeref şan !

Hasep, nesep, kan, soy, sop

İşinde yoğum

Çünkü ne soyu sicilli bir buldoğum

Ne tecrübeli bir tavşan

Ben sadece ölen babamdan ileri,

Doğacak çocuğumdan geriyim.

Ve bir kavganın, adsız neferiyim…


Komünist Şair olarak tanınan Nazım anne ve baba tarafından “paşa” soyundan olup bir “burjuva” ailede yetişmiştir. Ancak o ailesinin soyluluğu ve ünlü kişilerle ilişkisinden bahsetmeyi hiç sevmez. Bu durumu politik muhalifleri ise “Nazım, su katılmamış burjuvadır, en sahte tarafı ise komünist tarafıdır, kendisi kolay sanat, kolay şöhret avındadır” diye eleştirirler.


Seviyorum seni

Ekmeği tuza banıp yer gibi

Geceleyin ateşler içinde uyanarak

Ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi

Ağır posta paketini

Neyin nesi belirsiz

Telaşlı, sevinçli, kuşkulu açar gibi

Seviyorum seni

Denizi ilk defa uçakla geçer gibi

İstanbul’da yumuşacık kararırken ortalık

İçimde kımıldayan bir şeyler gibi

Seviyorum seni…



Nazım yaşamı boyunca başta annesi Celile Hanım olmak üzere pek çok kadını sever. Minnacık kadın Nüzhet, kalbinin kızıl saçlı bacısı Piraye, dayı kızı Münevver, Rus yoldaş Galina ve saçları saman sarısı kirpikleri mavi Vera hayatında kilit rol oynayan kadınlardı.


MAVİ GÖZLÜ DEV, MİNNACIK KADIN VE HANIMELLERİ

O mavi gözlü bir devdi.

Minnacık bir kadın sevdi.

Kadının hayali minnacık bir evdi,

Bahçesinde ebruliii

hanımeli

açan bir ev.

Bir dev gibi seviyordu dev.

Ve elleri öyle büyük işler için

hazırlanmıştı ki devin,

yapamazdı yapısını,

çalamazdı kapısını

bahçesinde ebruliiii

hanımeli

açan evin.

O mavi gözlü bir devdi.

Minnacık bir kadın sevdi.

Mini minnacıktı kadın.

Rahata acıktı kadın

Yoruldu devin büyük yolunda.

Ve elveda, deyip mavi gözlü deve,

girdi zengin bir cücenin kolunda

bahçesinde ebruliiii

hanımeli

açan eve…

Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,

Dev gibi sevgilere mezar bile olamaz:

bahçesinde ebruliiiii

hanımeli

açan ev…


Şairin ilk büyük aşkı Nüzhet ile iki yıllık evliliğinin sırrı bu şiirde gizlidir. Nüzhet ve Nâzım 1921’de Moskova’da öğrenciyken evlenirler. Ama Nüzhet’in ailesi; “Saçları bile berberin tarağına isyan etmiş bu adamla, senin gibi munis ve uysal bir kız nasıl geçinir?” diye isyan eder bu evliliğe. Ve Nüzhet ailesinin de etkisiyle iki yıl birlikte olduğu Nazım’ı terk eder. Bu terk ediliş Nazım’a çok dokunur. Onu uzun süre aklından çıkaramaz.


Bulutlar geçiyor: haberlerle yüklü, ağır.

Buruşuyor hâlâ gelmeyen mektup avucumda.

Yürek kirpiklerin ucunda,

Uzayıp giden toprak uğurlanır.

Benim bağırasım gelir: ”Pîrâye, Pîrâye…” diye


Kızıl saçlı, gösterişli, ileri görüşleri, kültürlü ve varlıklı bir ailenin kızı olan Piraye, Nazım’ın kız kardeşinin arkadaşıdır. Kadıköy’deki evlerine yapılan sık ziyaretler sırasında tanışıp aşık olurlar birbirlerine; ancak Nazım’ın o tarihlerde başlayan uzun hapis yılları nedeniyle araya ayrılıklar girer. Bu ayrılıklar onların bağlılıklarını ve aşklarını daha da perçinler ve Nazım Türk şiirinin en güzel örneklerini oluşturan aşk şiirlerini bu “kızıl saçlı kadın” için yazar.



1935 yılında afla serbest kalan Nazım ve Piraye evlenirler, ancak bu evlilik de politik baskılar, ekonomik sorunlar ve zorunlu ayrılık yılları nedeniyle kesintilere uğrar. Nazım’ın 1938 – 1948 yılları arasında hapishanede geçirdiği yılların umutsuzluğunu, annesi ve dostlarının desteğinin yanı sıra Piraye’nin ziyaretleri ve sevgisi azaltır. Nazım umutsuzluğa kapıldığı uzun hapis yılları içinde Piraye’ye kendisinden boşanmasını önerir. Piraye’nin cevabı “101 yıla mahkûm olsan bile ben senin arkandayım, bunu böyle bil…” olur.


ne güzel şey hatırlamak seni;

ölüm ve zafer haberleri içinden,

hapiste

ve yaşım kırkı geçmiş iken…

ne güzel şey hatırlamak seni;

bir mavi kumaşın üstünde

unutulmuş olan elin

ve saçlarında

vakur yumuşaklığı canımın içi

İstanbul toprağının…


On altı yıllık evliliklerinin on üç yılında Nâzım cezaevindedir. Piraye, Nâzım’ın mektuplarını tahta bavulunda saklar. 1945’te özlemi günden güne büyürken, şair neredeyse her gün 21-22 arasında karısı için bir şiir yazar. Yolladığı 581 mektup ise ileride “Nâzım’dan Piraye’ye Mektuplar” ismiyle kitaba dönüşür.


Nazım Hikmet’in akrabası olan Münevver'le yakınlığı önce mektuplaşmayla sonra da hapishane ziyaretleriyle aşka dönüşür. Bu ilişki yıllar öncesine uzanan gençlik arzularını tekrar canlandırır. Yeni bir aşkı arzulayan Nazım karısı Piraye’ye karşı da suçluluk duyar hep. Dostlarına Piraye’yi sırtından bıçakladığını söylerken bunu şiirine de yansıtır.



Bu akşam, belki şimdi, şu dakka sen

Arkadan bıçaklandın bacım

Hem de ben bıçakladım seni

Kanın damlıyor ellerimden...


Bu şekilde başlayan hapishane aşkı Nazım’da ümitlerini canlandıran yeni bir esin kaynağı oluştururken Piraye için gerçek bir şok olur. Bu onurlu kadın acılarını kalbine gömüp Nazım’ı yeni aşkı konusunda serbest bırakır ve böylece evlilikleri sona erer. Nazım ve Münevver aşkı ise tam üç yıl (1948­51) sürdükten sonra Nazım’ın Romanya üzerinden Rusya’ya kaçışıyla fiilen son bulur.


GÜZ

Günler gitgide kısalıyor,

Yağmurlar başlamak üzre.

Kapım ardına kadar açık bekledi seni.

Niye böyle geç kaldın?

Soframda yeşil biber, tuz, ekmek.

Testimde sana sakladığım şarabı

İçtim yarıya kadar bir başıma

Seni bekleyerek.

Niye böyle geç kaldın?

Fakat işte ballı meyveler

Dallarında olgun, diri duruyor.

Koparılmadan düşeceklerdi toprağa

Biraz daha gecikseydin eğer...


Nazım’ın zorunlu gurbet yılları Romanya üzerinden bir gemiyle Moskova’ya kaçışıyla başlar. Hapisten çıkınca ilerlemiş yaşında askere gönderilme, hapse girme, hatta öldürülme korkuları yaşayan Nazım, bir akrabasının kullandığı sürat teknesiyle Karadeniz’e açılan bir Romen şilebine binerek kaçar. Romanya üzerinden Moskova’ya geçip vatandaşlık talebinde bulunan Nazım’ın bu girişimi kabul edilmeyince 1952 yılında Polonya vatandaşlığına geçer ve anne tarafından dedelerinin ismi olan Hikmet Borzenski adını alır. Ancak Stalin Rusya’sında aradığını bulamaz.


1952 Yılında Rusya’da tanıştığı Galina adlı genç bir doktor, Nazım için yeni bir aşkın başlangıcı olur. Nazım, doktoru olan Galina’ya aşk şiirleri yazmasa da en uzun ilişkisini onunla yaşar. Ancak Galina ile yaşayan, Münevver’i özleyen Nazım’ı yeni bir aşk beklemektedir. 1955 yılı sonlarında bir tesadüf eseri Vera’yla tanışır. Bu yıldırım aşk Nazım’ı tekrar canlandırır, onun yaşama bağlılığını, coşkusunu geri getirir. Artık yeni aşk şiirlerinin ilham kaynağı bu genç sevgili olur.


Seher vakti habersizce girdi gara ekspres

kar içindeydi.

Ben paltomun yakasını kaldırmış

perondaydım.

Peronda benden başka da kimseler yoktu.

Durdu önümde yataklı vagonun

pencerelerinden biri,

perdesi aralıktı

Genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta

alt ranzada

Saçları saman sarısı, kirpikleri mavi,

kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve

somurtkandı…

Üst ranzada uyuyanı göremedim.

Habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres,

bilmiyorum nerden gelip nereye gittiğini

Baktım arkasından…

1963 yılı ile Nazım’ın uykusuzlukları, kâbusları, hırçınlıkları ve rahatsızlıkları artar. Bu sıralarda ölüm temalı şiirler de yazmaya başlamıştır. 3 Haziran 1963 sabahı, gazetesini almak için evden çıkar, apartman kapısına yürür, gazetesine uzanırken kalp krizi geçirir ve hayata veda eder. Vera Nazım’ın ceketinin cebinde pasaportunun arkasına yazılmış sekiz dizelik bir şiir ve yanında kendi fotoğrafını bulur…


Gelsene dedi bana

Kalsana dedi bana

Gülsene dedi bana

Ölsene dedi bana

Geldim,

Kaldım,

Güldüm,

Öldüm…


Nazım’ın cenazesi Çehov’un, Gogol’un, Mayakovski’nin ve tüm ünlü Sovyet büyüklerinin yattığı NovodeviçiyDevlet Mezarlığına defnedilir. Oysa o, ölümünden on yıl kadar önce, bir kalp krizi geçirdikten sonra yazdığı VASİYET adlı şiirinde “Anadolu’da, bir köy mezarlığında, bir çınarın altına gömülmek istediğini” yazmıştı.

mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA