Aşkın YASAKLI Tarihi:EDEBİYAT


Edebiyat bazen meçhul bir adrese gönderilen bir mektup, bazen bir S.O.S yazan bir aşk mektubu, bazen yıldızlara atılan bir kementtir, diyor Cemil Meriç. “Fakat daima çoğalmak, bir yalnızlıktan kurtulma arzusu…


Yani aşk...

Yasaklı yanına gelince, engel aşkın doğasında zaten var.


Yazının olmadığı devirde de kuşkusuz sözlü olarak etkili ve güzel söz söyleme sanatı olan edebiyat vardı, hala kimi yerlerde olduğu gibi. Ama sanki yazı ona sınıf, ülke, ilgilisine de rütbe kazandırdı, adını o koydu. Olasılıkla, insanın gözünün hiç doymadığı mal varlıklarının muhasebe kayıtlarını tutmak için keşfedilen simgeler yazıya dönüşünce insanlığın bir baş belası ortaya çıkacaktı, kimsenin haberi yok. Hele bir alfabe bulunsun… Zaten aşkın prangalı hale gelmesi de ondan sonradır. Sözün yazıya, yazının düz anlatıdan öte, katmanlı anlamlar yüklendiği döneme geçmesinden sonra…


O nedenle nitelikli olunca asla hedefini şaşırmayan bir betik olan YAZI vazgeçilmezidir EDEBİYATın. Ötekilerse, aşkın sözde kural koyucusu YAZAR, ulaşılmaya çalışılan sevgili rolüne zorla oturtulmuş; kimi tek bir insan, kimi bir ülke, kimi dünya olabilen kökten naz sevgili OKUR, sayılabilir en başta. Bu gizemi kolayca anlaşılmayan, garip, ama ciddi bir güçtür. Edebiyatın yasaklarını başlatan, egemen güçleri erinçsiz eden de bu olsa gerek. O yüzden sancılı toplumlarda edebiyatçının başına düşer ilk yıldırımlar.


Bu yazarlık zor iş, der Çetin Altan, A. İlhan’a yazdığı mektubunda. “Herkesin ısınmasını hoşlanmasını istediğin bir ateşte yanan odun gibisin.”


YAZAR ve OKUR, altı bin yıl önceki ilk papirüs ve parşömenlere yazılan çivi yazısı örneklerinden bugüne uzanan yolda, sürekli bir kavuşma uğraşındadır. Yazılanların bazısı, çağları aşarak bu onura erse de çoğu zamanın içinde erir, yok olur. Arada bir de o kavuşma ertelenebilir. Bu, türlü nedenlerden olabileceği gibi bazen toplum düzeni, bazen genel ahlak, bazen de siyasi erk ya da egemen güç yazılanı sevmez, yasaklar. Ne var ki, bazen yasak sevdayı kışkırtır, çoğaltır, engellere karşın başarır kimi, binlerce yıl Homeros gibi, Montaigne gibi, Pir Sultan gibi sonsuz genç yaşar. Oysa her şey ne kadar basit gözüküyor. Birilerinin yazara garezi olduğunu düşünüyorsunuz. Birkaç öznel satır, dünyanın ocağına nasıl incir diker ki?


GULİVER’İN CÜCELERİ


Guliver’in Gezileri komik bir macera romanı değil midir, ilk bakışta? Sosyolojik açıdan baksanız 18. yüzyılının İngiltere’sinin alaycı bir dille incelemesi, çocuk edebiyatı bakımından devler cüceler, konuşan atlarla işlenen bir fabl, gezi örneği olarak düşünürsek düşsel bir geziyi anlatan ilk örneklerden, klasikler yönünden batı edebiyatının değerlerinden biridir. Yazarı Jonathan Swift'in yazarken öngöremediği türlü adlandırmaları ve yakıştırmaları üstlenerek çıkan kitap, yaşadığı dönem İngiltere’sinin yazarları ve bilim adamları dahil, her unsuruna saldırmakla suçlanıp bir süre sansüre uğrasa da sonraki zamanlarda yeni tanımlamalarla güçlenip sosyal hicvin başyapıtı olacaktır.


BÜLBÜLÜN ÇİLESİ DİLİ BELASI


Birisi evinde oturup düşlerini, fantezilerini yazıya geçirmişse başkasına ne? Nesimi, Hallacı Mansur, Nazım Hikmet kendi pencerelerinden Tanrı’yı, insanı, Anadolu’yu ve emekçiyi öyle görüyorsa kime ne? Ama birileri tarihin her çağında derin ilgi duyar yazarın düşündüğüne, yazdığına. İlgiyle de kalmaz, dediğinden dolayı kiminin diri diri yüzer derisini, kimini dara çeker, kimini de mapus damlarında çürütür, yetmez doğduğu topraklarda ölme hakkını alır elinden. Neden sonra da itibarını iade eder.

Hemingway, Jack Landon gibileri saymazsak, fiziksel güç olarak ürkütücü bir örnek olmayan yazarın, toplu tüfekli, egemen iktidarı nasıl dehşete düşürdüğü anlaşılması zor ve geniş bir konudur.


YAZAR NE YAZAR, OKUR NE ANLAR


Yazarın kitabını yazarken bunları, egemen güçleri ve o belirsiz sevgiliyi, yani okurunu düşündüğü de bir sanrı olmalı. Yaratıcı güç, çoğu kez başladıktan sonra kendi yatağını oluşturup akan söz dinlemez bir nehirdir. Okunmak beklentisi kitap bittikten sonra ortaya çıkacaktır. Bazen yazar hiç istemese de okur, bir nedenle kitapla karşılaşacak, yazarın hiç düşünmediği bir biçimde okuyup yorumlayacaktır, büyük olasılıkla. Bu farklı yorumlama kitabın niteliği artıkça çoğalacak gizemli bir durumdur. Ne düşünülerek yazarsanız yazın, her okur sizi başka okuyacak, ona yeni bir başlık bulacak, içini dolduracak, kat kat anlamlar yükleyecek ya da eksiltecektir. Sizin yazdığınız eline geçtiğinde o, onu kendi bilgisiyle, özlem ve umutlarıyla, inanç ve kurnazlıkla, yani insan olarak neyse donanımı onunla, benzetmeler ve ilişkiler kurarak metnin sözcük ve dilini kullanıp yeniden yazacaktır.


İyi yazabilmek iyi düşünmekle mümkündür demiş Pascal. Ama iyi okur olmak için konulmuş bir kural yok. O aşkın bildiğini okuyan, özgür yanıdır. Ona bir şey dayatılması olanaksız, işine geldiğince metni okuyacak, yazarın kimliğini ve yazılanı da dilediğince tanımlayacaktır.


ÜTOPİK AŞK ÜLKESİ


Böyle olmasaydı, Robinson Cruseou, ıssız adada bir başına ve çaresiz kaldığında İncil’de kendine ait umut ve direnç aşılayan bölümü nasıl bulurdu ya da antik devrin şairi Vergilus’un dizeleri nasıl yüzyıllarca kâhinlik, bilicilik olarak alınırdı? Günümüzün akıl ve bilimi önceleyen ciddi gazeteleri Nostradamus’un 16.yüzyılda yazdıklarından, yüzyılımızın geleceğini okumaya nasıl çalışırdı? Bunda yazarın ya da okurun bir düzenbazlığını aramak gerekmiyor aslında. Bu iyi yazanın tek bir dize ile farklı zamanlara, değişik durum ve insanlara yanıt verebilme yeteneğiyle ilgili bir sonuçtur.


Aslında edebiyatın gizemli gücü de aşkı da yasağı da buradan beslenir. Eğretilemeyle, ad aktarmasıyla çok katmanlı bir anlam üreten yazar, amaçladığı ülkesine, yani çoklu aşkına doğru sonsuz bir yolculuğa çıkar. Bu yolun uzunluğu, ulaşma yetkinlikleriyle bağlantılı kısalabilirken, yazarın katmanlı anlam üretmesiyle de çok ilişkilidir. Çoklu katmanlar farklı insanların hislerini yansıtırken kendi yayılımını yapıp ütopik aşk ülkesinin sınırlarını durmadan genişletmeye çalışır. Yukarıda sözünü ettiğimiz yazarların ve kitapların, Tolstoy’un, Hemingway’ın ya da Zola’nın zaman geçtikçe eskimek ve azalmak yerine, yenilenmeleri ve artan okurları, büyüyen ülkeleri gibi…


KİTAP DÜŞMANI MUKTEDİRLER


İşte bu an kırılma anıdır. Çoğu kez kitaptan hoşlanır gibi duran, kimi ona destek de olan iktidar, kitap, okurunu sınırları çizili düşünceden öteye taşımaya başladığı anda hoşnutsuzluğunu belli eder. Okurla yazar arasındaki derin aşkı budamaya, engellemeye, yönlendirmeye, denetim altına almaya çalışır. Bir kez o yazıyı, düzeninin düşmanı olarak algılamasın, yok etmeye artık kararlıdır. Kendini tehlikede görürse, yazara orantısız güçlerle saldırır. Çelişkilerle dolu bir süreç başlar. Öfkesi geçtikten sonra da oturup o şiiri kendisi övebilir, dilinden düşürmeyebilir, şairini büyük diye ilan edebilir. Aslında anlamla giydirilmiş doğru söze karşı baskı ya da atom bombasıyla hiçbir şey yapılamadığı deneylerle bilinse de, bunu hiç bir öfkeli egemen anımsamaz.


Bu aşkı yasaklayanlar tümden haksız mıdırlar? Yukarıda sözünü ettiğimiz masum çocuk kitabı Guliver’in Gezileri’nin yazarı, kitap boyunca dönemin İngiltere’sini, yönetimini, aydınını, insanını, yani elle tutulur nesi varsa onu hicveder. Onun gözünde insanlık kara bir tablodur. O zamanlar İngiltere'de kraliyeti eleştirmek yasak olduğu için Swift bu masal ülkelerini tasarlamıştır. Bu ülkelerde yaşananlar İngiltere'de olanları sembolize ederken, kişiler de isim verilmese de zamanında yaşamış kişileri vurgulamaktadır.


Cüceler, devler, havada uçan bir toprak parçasında yaşayan yönetici kısmının yerde yaşayan halka olan uzaklığı, salatalıktan güneş enerjisi elde etmeye çalışan bilim adamları, evleri, çatıdan başlayıp yapmak isteyen mimarlar, yumurtanın büyük kısmından mı, yoksa küçük kısmından mı kırılması konusunda savaşan halklar, hepsi o zamanlarda yaşanan olaylara göndermelerdir.


Birçok insan bu romanı çocuk masalı olarak görse de ilgisi yoktur. Yazar, döneminde devlet işlerini, insanları, sosyal yaşamı, bilim adamlarının saçmalıklarını, kitaplarında anlaşılmaz bir dil kullanan yazarları, kısacası birçok şeyi alaya alıp anlatmıştır. Yazarın tepkisinin dışavurumudur bu.

Böylesine saldırıya uğrayan İngiltere yönetimini tümden haksız bulmak biraz zor, değil mi?


YAZARIN SİLAHI KALEM


Yazarın derdinin ne olduğunu anlamak zor gözükse de doğasını anlarsanız her şey basitleşecektir. Yazar, düzene kökten muhaliftir. Bir yönüyle ilahi kusurcu denilebilir ona. Yaşadığı evreni kirletip yaşanmaz kılan, çocuklarının geleceğini yok eden, iki ekmeğim fazla olsun diyerek milyonların açlığına göz yuman, insan öldürmenin sanatını ve ticaretini yapan, kendi doğrusundan başka hiçbir düşüncenin yaşamasına izin vermeyen, ancak arada bir, rastlantısal güzel şeyler üreten… Bu katı dünyaya başkaldırmaktadır yazdığıyla. Nasıl ki çaresiz kalan insan dişiyle tırnağıyla savaşır, o da sözüyle diliyle, yaratıcı gücüyle daha iyi bir dünya için bu can çekişen rezilliğin tam kalbine ve aklına saldırır. Herkes üç kuruşunu saklamak için bankalar, kasalar icat ederken, o bilgi ve becerisini tüm insanlıkla paylaşmak için yollara sergi açar sanki.

Has yazarın gözünde insan değerlidir. Her insan, hak etmese de gerçeği görme hak ve yeteneğine sahiptir. Çağlar boyunca sıradan insanı görür, bilir yapan da kitaptır. Dağ başındaki çobanla kentli burjuvayı eşit yaptığı gibi… Belki aşkı yaratan da budur; yasaklara neden olan da kitabın içerdiği, okuyan herkesin elde edebileceği bilgi… Bilgi en büyük güçtür.


“TANRI’NIN ADIYLA OKU…”


Güzel örnekler de bulmak mümkün zamanın tozlu raflarında. Okumayı, bilgiyi, kitabı yükselten, yazma cesaretimizi artıran örnekler…

Bir kutsal kitap; Kuran, “Oku” diye başlamaz mı? “Tanrının adıyla oku.”


Söylenceyi bilirsiniz, Efsane Harun Reşit’in oğlu halife Mümin gece düşünde Aristo’yu görür. Kendisininkine denk bir tahtta oturan filozof, ona tüm Yunan düşünürlerinin kitaplarını Arapçaya çevirtmesini söyleyecektir. Bağdat Akademisi uzun yıllar çalışıp Aristo ve diğer düşünürlerin kitaplarını Arapçaya çevirir. İbn-i Sina ve İbn-i Rüşt gibi büyük İslam düşünürlerine bunun katkısı olduğu doğru, ama daha önemlisi, sonradan antik Yunan’ı yeniden keşfe kalkan Batı, Helenceyi bilmeyince kolaya kaçacak, bu İslam çevirilerini kaynak yaparak tanıyacaktır o devrin filozoflarını. Bir yandan Aristo’yu öğrenirken bir yandan Arap-İslam felsefesiyle de tanışacaktır.


İSKENDER NİYE BÜYÜK


İskenderiye Kitaplığını gören olmasa da duymayan mı var? Otuzlu yaşların başındaki Büyük İskender; Aristo’yu çok iyi bilen, Homeros’u elinden hiç düşürmeyen bu ilk çağ hükümdarı, fethettiği Mısır’da kurduğu kente arkaik tarihin en büyük kitaplığını da yaptırıp armağan ederken İsa’nın doğumuna üç yüzyıl vardır. Binli yılların Kahire’sindeki Fâtimi Kütüphanesinde, İspanya Kurtuba’daki Emevi kitaplığında bir milyona yakın kitap bulunmaktadır.


Sözünü ettiğimiz çağlar, otuzuna kadar yaşayanın uzun ömürlü sayıldığı, Babil’in pişmiş topraktan yapılma kulelerinden başka çok katlı binanın olmadığı zamanlardır. Yiyecek kuru ekmeği, barınacak mağarayı bile bulmakta sıkıntı çeken, bıçak sırtı bir yerden yaşama tutunmaya çalışan insanoğlu, başta hükümdarları, kitabı tutkuyla sevmekte, onları görkemince saklayabilmek için anıtsal yapılar yapmaktadır.

Halkının okuması, aydınlanması ve bilgilenmesi için 2000 yıl önce kütüphane yapan, Tanrı’nın gölgesi bir mutlak yönetici… Kötü örnekleri anımsayınca, ne biçim hükümdar bu, diye düşünmez misiniz?


BİLİMSEL VAHŞET


Hele içeriğinde çok değerli el yazmalarının da bulunduğu Psitratüs koleksiyonu ve İskenderiye Kitaplığını büyük Sezar’ın yaktırdığını, önce Sezar’ın ve ardından yerini alan Romalı Antonyüs’ün sevgilisi olan Kleopatra tarafından yeniden yaptırılan aynı kitaplığın, bu kez Hıristiyan kilisesince, zararlı düşünce akımlarını durdurabilmek için tekrar yok ettirildiğini anımsayınca... Ondan iki bin yıl sonra, uygarlığın altın çağı denilebilecek, ama insanlığın en eksik çağı sayılabilecek 20. yüzyılda, 1933’te kötülüğün kökünü kazımak için Faşist Alman iktidarın ateşe verdiği yirmi bin kitabı düşününce hele…


Kuşkusuz edebiyatın yasaklı tarihi bunlarla başlamaz. Kitaba ve yazara denk bir çağdan, çok öncelerden başlayacaktır.

İ.Ö. 411’de Patogor’un kitapları yakılır. Yasaklı aşkın başlangıcı mı? İlk yazıcılardan o güne 2000 yıl geçtiğini düşünürsek, sadece bilenen tarihi bu. İsa ve annesi Meryem’in okumakla ilgileri, devrin koşullarını düşünürsek çok derin gözükmese de bilgelik ve seçkinlik simgesi kitap, Meryem ve Çocuk İsa tablolarında örtülü bir Vandalizm’le yer alacaktır. Resimlerin çoğunda çocuk İsa’nın, Musa’nın Eski Ahit’ini yırtıp yerine Yeni Ahit’i yerleştirmesi işlenir. Bu da kitabın kitaba açtığı savaş olsa gerek. Yeni Ahit, yani İncil de ulaşma gayretindeyken, başlangıcında ne kadar çok baskı görür, âşıkları aslanlara parçalattırılır, çarmıhlara gerilir. Üç yüz yıl sonra iktidarı ele geçiren Hıristiyanlık aynı yöntemleri kat kat fazlasıyla pagan inanışlara ve doğa dinlerine, hatta öteki kitaplı dinlere uygulamaktan geri kalmayacaktır.


Çin İmparatoru Tsin Che Hoang, Çin tarihinin birçok değerli eserini ortadan kaldırırken bilginin insanlığa kötülük getirdiğine inanmaktadır içtenlikle. Cengiz Han, "yenenlerin güvenliği, ancak yenilenlerin yok edilmesiyle sağlanır" düşüncesiyle fethettiği yerlerdeki tüm canlıları kılıçtan geçirmekle yetinmeyecek, Harzem Eski Ürgenç'te on büyük kitaplığı da yaktıracaktır.


19. yüzyılın sonu, 20.yüzyılın başında Amerika‘da aşkı engelleme, diğer deyişle sansür uygulamalarının ilki, kötülükleri engelleme derneğini kuran biri tarafından başlatılır. “Cennetteki babamız Adem okuma yazma bile bilmiyordu, ama madem ki icat oldu, bu kötü alışkanlığın kontrol edilmesi gerekir, okuyacaksanız İncil okuyun” diyen o kişi insanları tutuklatır, binlerce kitabı yaktırır, matbaaları kapattırır.

Liste uzun, manzara korkunç. Başlangıçtan bugüne yakılan kitap sayısı milyonları geçiyor. Matbaa biraz daha geç kalsa insanlığın kültür mirası diye bir şeyi olmayacaktı. Ancak çok örnekli kitap basımı bu kıyımı etkisizleştirdi. Böylece, kopyaları olan sakıncalı kitapların büyük bölümü kurtuldu.


KİTAPLAR ÇOK MU MASUM



Bu böyledir de kitaplar çok mu masum? Ortodoks düzen ve etiğin penceresinden bakarsanız, her kitap inanılmaz tehlikeli gözükebilir.

Kumran Yazmaları, Hıristiyanlığın ortaya çıktığı çağın yüz yıl öncesinden yüz yıl sonrasına değin yazılıp saklanan, iki bin yıl sonra 1946’da Ölüdeniz’in kıyısında mağaralarda bulunan, ama Vatikan’ca senelerce Hıristiyanlık üzerinde kuşku tohumları yarattığı için dünyadan gizlenen, İsrail’inse Musa’nın intikamı gibi dünyaya duyurduğu parşömen el yazmalarıdır? Türlü yorumlar yapılıyor bu konuda, bizim üzerinde duracağımız yön; gizlemesinler de ne yapsınlardı? İsa’nın zamanında oturup kaleme alınmış bir kitap yüzünden iki bin yıllık inanç düzeni kaosa mı dönsün?


Don Kişot’un yaşlanan aklını başından alan, köy aristokratı doktorun eşi Madam Bovary’i yoldan çıkaran kitapları masum saymak oldukça zor görünüyor değil mi? Ya da Bukovski’yi 657’ye tabi memur gözüyle okuyunca?


Böyle yaklaşınca onları yakmak gerektiğini düşünebilirsiniz. Hele, Don Kişot’ta sürünün parçası olan bireyin tek başına özgürleşmeye çalışırken rotasını şaşırmasını görmüyor; yalnızlaşan ve paylaşacağı olmayan kadının tek alkışının karşı cinsin ilgisinde kaldığını hissettiğinde yaşadığı açmaza da aldırmıyor, gündelik sıradan bir konuşmasındaki küfür yüklemesiyle Bukovski’yi bile utandıracak insanımızdan, on yıllarca organ boylarıyla uğraşma düzeyinde kalan toplumumuzun suç sıralamasında en temel etki olan cinsellik anlayışından rahatsız olmuyor, ama bunların yansıtılmasından huzursuz oluyorsanız tepkiniz doğal.


Bu sorunları çözmek zor kuşkusuz, o kitapları okumak zorunda mısın diye sormaya gerek yok, en iyisi yakmak onları. Yumurtalarla uğraşacak yerde tavukla uğraşmak, kesmek tavuğu doğru gözüküyor böyle bakınca… Sivas Madımak’ta olanlar da bu mantığın ürünü olsa gerek. Mantıktaki bozukluğa dikkat çekmeye gerek var mı, görünüyor zaten. O sorunu yaratan yazar değil, sorunu yaratan biziz, yani toplum… Yazar, yansıtan bir ayna sadece.


Tarihe bir bakın. Salman Ruşdi için verilen fetvanın benzerleri, çağlar içinde kitaplı kitapsız çok düşünür ve yazar için verilmiştir.


YAKMAK MIDIR EN KOLAY ÇÖZÜM


Biz yasaklı tarihimizde yolculuğu sürdürelim. Çağlar içinde, dünyanın her yerinde kitaplar sık sık yakılır. Roma İmparatorluğu sağlam bir çözüm yolu bulacak, fethettiği yerlerin ahlakını bozan edebiyatçıları sürgün edecektir. Onlar geçmişte kaldı, şükür demeyin, 1981’de Şili’de iktidara gelen cunta lideri General Pinochet ve adamları Don Kişot’u yaktırır. 1600’lü yılların başında İspanya’da yazılan bu kitabın bireysel özgürlüğe davetiye, geleneksel otoriteye başkaldırı olduğunu ve anarşiyi yarattığını savunacaklardır. Ama edebiyatın yasaklı tarihinde biri var ki hepsini unutturur. Darbeler sırasında bizde yakılan, ama kayda geçmeyenleri saymıyorum, Almanların 1933’de devlet töreniyle meydanlarda, kötülüğün kökünü kazımak için yaktığı 20 bin kitap, uygar batının cinneti olsa gerek.


Edebiyat bazen güldürecek yasaklar da yaşar. Hitler, Karl May’ın serüven kitaplarına bayıldığını, ay ışığında büyüteçle okuduğunu anlatır, Yazar; gene Hitler tarafından sevilmek gibi bir talihsizliğe uğrayan, bu yüzden müziği protesto edilip dinlenmeyen Wagner gibi, seçimi olmayan bir aşığın dolaylı gazabına uğrar. İsrail de hala yasaklıdır bu iki isim. Nasıl olmuşsa, Hitler’in gene çok beğendiği, kendi fevkinde bir şey yapıp mahvolanı severim, diyen Nietzsche, herhalde deliliğin avantajıyla bu kara listenin dışında kalmıştır.


AŞK YASAKSIZ OLMAZ


Tersi de oluyor bazen. Atatürk, Diyarbakırlı Ziya Gökalp’ı okuyup sevmeseydi, genç cumhuriyetin bu ilk büyük Türkçü düşünürünü, şimdi biz bilir miydik, diye düşünüyorum? Ya da yetmişli yılların ünlü filmi Arkadaş’ta Yılmaz Güney, Melike Demirağ’ın dilinden Ahmet Arif’i işaret etmeseydi, tek kitapla ülkenin en ünlü şairi olması ne kadar zaman alırdı? Yani hep yasaklayanlar değil, aşka yardım edenler de var.


19. yüzyıla kadar kölelerin okuması yasaktı. Diktatörlerin yüzyıllardır iyi bildiği gibi en kolay yönetilen topluluklar okuryazar olmayanlardır. O nedenle en büyük düşman kitap olarak görülecektir onca zaman. Eğer ille de okunacaksa yöneten erkin işaret ettikleri yeterli olmalıdır, düşüncesi egemendir. Voltaire alaycı bildirisinde, “toplumların koruyucusu ve gardiyanı olan bilgisizliği yayınız” diye boşuna demez. O nedenle edebiyat tarihinde de baskı ve sansür hiç vazgeçilmeyen baş silah olacak, kolay alev almasından olsa gerek bu aşkın üstünde meşaleler yanacaktır papirüs devrinden günümüze kadar.


Merak ediyorum, halkını bilgisizliğe, cahilliğe, karanlığa mahkum edip iktidar sürdürmek isteyenlerin, kitap yaktıranların ya da gömdürenlerin hakkında da bir gün soruşturma açılır mı, bu büyük insanlık suçundan dolayı?


OLSA DA ADI AŞK OLMAZ


Günümüz Türkiye’sinde hiçbir şey geçmişteki gibi değil, yasaklanan internet sitelerini saymazsak. Gene de bizde her şey güllük gülistanlık, yazar okur aşkının arasına giren tek etken dağıtım şirketleri ve tekelleşen, devleşen yayın kuruluşları, yenilere şans tanımıyor… diyeceğim, diyemiyorum düşününce. Daha dünün edebiyatçılarının hapislerden, sürgünlerden, işkencelerden, ölümlerden sesi geliyor.


Ülkesinden kaçmak zorunda bırakılan Nazım Hikmet’i, Istranca dağlarında devrinin yönetiminin hiçbir zaman aklanamayacağı bir biçimde öldürülen Sabahattin Ali’yi, yakın zamanda Madımak’ta yakılanları anımsıyorum… Hangi birini sayacaksın. Ama biri var ki ürperiyorum. On beş yaşında bir çocukken kız arkadaşına okuduğu bir Nazım Hikmet şiiri yüzünden okulundan, arkadaşlarından, akan yaşamından edilerek derin travmalar yaşatılan, ülkenin en büyük şairlerinden, yazarlarından biri olmaya mecbur edilen, gene de seksenine kadar da sesine küslüğünü yüklemeden bilgece sözler etmeyi başaran biri: Attila İlhan. Onu büyük, ölümsüz ve bu yasaklı aşkın ustası yapanlara kızsak mı, teşekkür mü etsek?.. Acımak sanki daha bir uygun düşüyor.


Yasaksız aşk olmaz zaten. Olsa da adı aşk olmaz.



mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA