Çeşm-i Cihan

DÜNYANIN GÖZÜ

*

AMASRA

*


AMASRA'ya ilk ve son 98'de gitmiştim. Farklı bir yol denemek için Karasu'dan girmiş, sahil boyu çok kötü, bakımsız, virajlı yollardan Trabzon'a ancak üç günde ulaşabilmiştim. Bunda yolların kötülüğü kadar o güne değin hiç görmediğim Orta Karadeniz'in bu yöresinin şaşırtıcı doğal güzelliği de etkindi. El değmemiş, dev ağaçlarla kaplı sık ormanlar, yabancıya, hele turiste çok alışkın olmayan bu nedenle "tanrı misafiri" muamelesi yapan insanlar, çoğu ahşap yöresel evler, Gidoret gibi antik çağdan beri kullanılan Allah yapımı limanlar, derin vadilerin arasında yer alan küçük ama sevimli doğal plajlar... çok ilgimi çekmişti.


Ne var ki çok yorucuydu. Daha Zonguldak'ı geide bırakmış, bitmek bilmeyen virajları, dağları, vadileri aşarak o zamanlar henüz ilçe olan Bartın'ı geçmiş Sinop'a ulaşmaya çalışıyordum ki yemek yiyecek, dinlenecek bir yer aramaya başlamıştım. Ama nerde? Yol boyunca pek de fazla olmayan benzinlikler dışında ormanların içinde kaybolan yollarda tek bir karın doyuracak yer bulamamıştım. Elimdeki haritaya göre Sinop yakındı ama git git yaklaşamıyordum.


Karadeniz'de dağlar, birkaç sıra halinde denize parelel uzanır. Şimdi bir dağ sırasını tutturmuş giden yol, denize çok uzak kalmış olmalıydı ki daha önce arada bir yüzünü gösteren o sevimli maviliği de epeydir göremez olmuştum.

Sonunda umutsuz bir durumda bir çeşmenin başında durmuş, belden yukarı soyunup güneşten pişmiş başımı ve bedenimi yıkarken çevre köylerden birinden eşekli bir adam çıkıp gelmişti. Ondan öğrendiğim kadarıyla Sinop'a varmam epey zaman alacaktı, ama Kurucaşile'de ya da Amasra'da yemek bulabilirdim. Söyleyişinden yakın gibi algıladığım Amasra bildiğim değildi. Yine de sordum.

"Nerde bu Amasra, kaç saatte giderim?"

Adam eliyle sık ağaçları işaret etti, çok yakınmış gibi,

"Orda," dedi. "Az ilerden sola sap, orda..."


Dediği gibi yaptım, birkaç kilometre sonra ayrılan yoldan Kuzey'e saptım, şaşırtıcı bir biçimde hemen, çok uzak olduğunu düşündüğüm denizi görür gibi oldum, sonra gene kaybettim. Giderek eğim yapmaya başlayan yoldan inerken önce levhayı, sonra da aşağıda adalar topluluğu gibi duran yerleşimi ve denizi gördüm. Amasra'yı bulmuştum.


...ve 1460'da Fatih'in herhalde bu tepede durarak " İşte Çeşm-i cihan" dediği Amasra beni çok şaşırtmıştı. Sanırım kör olmayan herkesi de çok şaşırtacak, bir zamanlar adlandırıldığı gibi "uyuyan prenses" denilmeyi hak edecek dende gizemli ve hoş bir yerleşimdi.


Amasra, Karadeniz'de çok rastlanmayan Ayvalık'a benzer pek de küçük sayılmayacak girintili çıkıntılı bir yarımada ve adalar üzerine büyük bir maharetle kurulmuştu. O yarımada 3000 yıllık, çok farklı kültürlerin anıtsal yapılarını ve günümüzün konutlarını, her aradığınızı bulacağınız, sezonunda insan kaynayan çarşısını beceriyle bir arada hem de toplasan 5 km karelik bir alanda, salon salomenje gibi birbiri içinden geçilen avuçiçi bir yerleşimde üstün bir minyatür gibi saklamayı bilen bir şehirdi.


Akdeniz'in en turistik kentinde bile bunu görmedim: İnsanlar sanki bin yıldır tanışıyormuşsunuz, hep yanyanaymışsınız gibi , genlerinde global kültürün tüm izleri ve kaynaşıklığı varmış gibi sıcak, yakın ve sevecendi.

Eril kültürün egemen olduğu bu coğrafyada çoğu kez işlevsellik önemsenir, estetiğe bakılmaz, ne var ki Amasra başkaydı. Başka bir ince ve çarpıcı güzellikte hoş bir desene denk gelmek beni hayli şaşırtmış en çok bu yanını merak edip araştırmıştım ta o zaman: Varsayımımın doğruluğuna da ne çok sevinmiştim: Amasra'yı Amasra yapan bir kadındı. Persli Prenses Amatris. Belki de şehir olarak ilk kuran kadın...


Sesamos adıyla bilinen kenti ilk olarak Hititler veya Gasgaslar'ın m.ö. 12. Yüzyılda kurdukları söyleniyor. Şimşir ağacı ihracatı yapan kent, Pers imparatorluğu etkisine girmiş. Persli prenses Amastris, kendi adına yeni bir şehir kurmuş, bağımsız kraliçelik yapmış. Daha sonraları kent Pontusların, Romalı ve Cenovalıların eline geçmiş. 1200'lerde kale ve kiliseleriyle ünlenmiş. 1460 yılında Fatih Sultan Mehmet Amasra'yı fethetmiş. Bir kiliseyi camiye çevirmiş. Osmanlılar döneminde kadılık merkezi olmuş. Kuş Kayası anıtı, muhtemelen Roma eyalet meclis sarayı olarak inşa edilen "bedesten", Roma imparatoru Claudius döneminde yapılan tek gözlü Roma köprüsü, bir kilisenin temelleri kalan Tavşan adası, 9. yüzyılda yapılan kale içindeki Fatih camisi, İç kale mescidi, hamam, tiyatro ve mağaralarıyla bugün de ilgi çekiyor.



Elbette dünya değiştiği gibi Amasra da son gidişimden buyana, 20 yılda çok değişmiş. Hala çok güzel, gizemli ve etkileyici... Yine de ana yapılar coğrafyası izin vermediğinden aynı kalsa da çarşı ve kentin o bakir 3000 yıllık izler taşıyan havası sanki azalmış. Küçük çarşısı, kale içi... adım atılamayacak gibi insan kaynıyor. Sahil kente göre değil de gelip para bırakacak insanlara göre yeniden kurgulanınca, uydurma çay bahçelerinden ya da lokantalardan aşıp da giremeyeceğiniz estetik yoksunu bir yaşanmazlığa ha vardı ha varacak.

Kötümserim belki, ama yirmi yıl sonra burada bildiğimiz Amasra olmayacak.


Gözüm kaleye gitmeyi kesmiyor. Yine de Sormagir mahallesiyle Boztepe mahallesini birbirine bağlayan Kemere köprüsünü görmek isteğiyle insan seline karışıp gidiyorum. İnsanlar zor geçerken başka bir olanak olmadığından araçlar da o dar yollardan geçmeye uğraşıyor. Sonunda kale kapısından içeri girmeyi başarıp yükseğe doğru kıvrılarak giden yoldan, çoğu eski, tarihi binaların arasından tepeye , Amasra'nın en yüksek yerine nefes nefese kalarak da olsa tırmanıyorum.

Tepeye kafe tepesi dense yeri, her yer kafe dolu. Birine oturup çayınızı içerek kiralık dürbünlerle her yanı, limanı, ünlü tavşan adasını izlemek mümkün.



İniş daha keyifli ve kolay. Şimdi küçük çarşıda bulabileceğiniz her tür lokantada balık ya da et yemeklerinden yiyebilir, isterseniz hemen lokantanın önünden duşu ve kabinleri de bulunan plajdan küçük bir göl gibi, dar bir boğazla denize açılan, bu nedenle ünlü Karadeniz dalgaları korkusu olmadan güneşin altında renkten renge giren suya da girebilirsiniz.


İŞTE AMASRA

Dünyanın her yerinde yerleşik ve kapalı toplumlar korunmak için dışarıdan kolayca anlaşılıp yorumlanamayacak kurallar geliştirir. Aileler gibi... Biz anlamasak da, başka türlü yorumlasak da bu bir kültürdür.

Ege ve Akdeniz dışında gezginin özgür ve rahat olma istenci kaygıyı da yanında getirir, hele kadınsa...

Ama AMASRA öyle değil. Nereden yakaladığı bilinmeyen bir rüzgarla Amasra aşkın bir kent... Bir Ege, Akdeniz yerleşimi gibi rahat, yaşamaya tutkun, konuk sever ve sıcak insanlarla özgün bir Karadenizli... Ayrıca para gelsin diyerek dünyaya teslim olmuş Ege ve Akdeniz gibi yiyeceğinden insanına henüz globalleşmemiş daha; samimiyet ve yerel tatlar da bulmak mümkün.

Gidin diye demiyorum, kimseye ihtiyacı yok Amasra'nın... Sokaklar tıklım tıklım insan, oteller pansiyonlar yetmiyor, yer bulamazsınız.

Başında söyledik, Amasra bir avuç alana ustaca, daha doğrusu kadın eli inceliğiyle yerleştirilmiş, her şeyiyle eksiksiz minyatür bir şehir. Belki arabalar için otopark sıkıntısı çekebilirsiniz, bunun dışında her şeysi var. Sezonda fiyatları biraz tuzlu olsa da pansiyondan beş yıldızlısına kalacak çok yer var Amasra'da. Ama gezmeyi seviyorsanız Amasra bir günlük bir şehir. Ertesi gün gezmek için ancak merakınız varsa, hala ayı var mıdır bilmiyorum ama dağlara gezmeye gidebilirsiniz. Yine de üzülmeyin, Kurucaşile, Cide yakın, hele Safranbolu görmeye değer ve en çok 150 kilometre ya var ya yok...

bir gece kalmalı turlarla gelmek en güzeli geliyor bana.


Karadeniz, eğer karadan geliyorsanız hele de yabancıysanız sizi namahrem sayar, görmekte, ulaşmakta sıkıntı yaşarsınız. Parelel dağlar, sık ormanlar önünüzü keser. Bu nedenle de çok zaman bakir kaldı. Ne var ki kadın erkek herkesin çalıştığı, tabi iş bulursa çalıştığı ülkemizde artık salt zenginlerin değil herkesin olanaklarınca katıldığı turizm sayesinde ne bakir kaldı, ne saklanan.

Amasra da bundan payını aldı.

Yine de kurucusu prensesin ruhu hala onu koruyor olmalı ya da o rantı vadetmiyor ki henüz benzer çok yerde olduğu gibi o sit alanları birer gökdelene, temiz plajlar dev birkaç otelin tekelinde sıra insana yasak alanlara evrilmedi henüz. Fiyatlarsa Akdeniz'e göre bedava...


Amasra hala güzel ve gizemli.


Prenses Amastris, çok yaşlandı belki ama hala Amasra'da... O, YETTİNİZ ARTIK deyip gitmeden gidin, görün...


***


MERAKLISINA GENİŞ TARİH


Amasra yada tarihte bilinen ilk adıyla Sesamos şehri, M.Ö XII. Yüzyıla kadar uzanan bir tarihe sahiptir. Bu dönemde bölgede görülen Gasgas ve Hitit egemenliğinden sonra şehir, Fenikelilerce ticari amaçlara yönelik bir koloni olarak kullanılmıştır. Kısa süren Fenike hakimiyeti sonrasında İon kolonizasyon hareketleri ile şehir Miletli ve Megaralı denizcilerce ele geçirilmiş ve kısa zamanda tüm Batı Karadeniz sahilinin önemli bir ticari çekim merkezi haline gelmiştir. Özellikle bölgenin zengin orman ürünleri (başta şimşir, meşe palamudu, kestane olmak üzere) ticaretin gelişmesinde en önemli etkendir


Bir dönem Lidya egemenliğine giren şehir, M.Ö IV. Yüzyılda Pers yönetimine geçmiştir. Makedonyalı Büyük İskender'in Anadolu'yu Pers istilasından kurtarmasından sonra Sesamos'un yönetiminin Persli bir prenses olan Amastris'e geçtiğini görüyoruz. Bu dönemde canlı bir ticari hayat ile şehir tarihinin en parlak dönemini yaşamıştır.


Amastris' ten sonra iki yüzyıl kadar Pontus Krallığı'na bağlı kalan şehir M.Ö 70 de Romalıların hakimiyetine girdi. Paflagonya eyaletinin merkezi olan şehir, Roma İmparatorluğunun 395'te ikiye ayrılması ile Doğu Roma sınırları içerisinde kalmıştır. Doğu Roma yönetiminde 'Amastedos' adı ile anılan şehir, ticari fonksiyonlarını giderek kaybetmiş, özellikle dinsel bir merkez haline gelmiştir.


1071 Malazgirt Savaşı sonrasında, Kutalmışoğlu Süleyman Şah önderliğinde başlayan fetihler Amasra'ya kadar uzanmış, Türk komutanlarından Emir Kara Tigin tarafından kuşatılan şehir alınamamış, ancak buradaki Bizans Garnizonu vergiye bağlanmıştır. Bizans'taki taht kavgalarında zaman zaman bir üs merkezi olan şehir, Anadolu Selçukluları devrinde Selçuklu hükümdarı Rükneddin Süleyman'la dostane ilişkiler kurarak ticaretin yeniden canlanmasını sağlamıştır.


XIII. Yüzyılda Cenevizli tüccarlar şehri ele geçirmişlerdir, Ekim 1460'ta Fatih Sultan Mehmet'in fethine kadar Ceneviz yönetiminde kalan şehirde canlı bir ticari hayatın yansıması olarak pek çok sanat eseri günümüze ulaşmıştır. Amasra'nın Osmanlılarca fethi öncesinde şehre tepeden bakan Fatih, hayranlığını şöyle dile getirir: ' Lala, Çeşm-i Cihan bu mudur ola?' Fetih sonrası şehirdeki iki kilise camiye çevrilir, bir kadı atanır ve Fatih'in emriyle Eflani Kalesi halkı Amasra'ya yerleştirilir. Osmanlı yönetimindeki şehir, Bolu Sancak Beyliği'ne bağlı bir merkez olarak varlığını sürdürmüş, bu dönemde şehri ziyaret eden Batılı gezginler büyük bir hayranlıkla bahsetmişlerdir.


Mondros Mütarekesi sonrasında tüm yurtta olduğu gibi bölgede de direniş örgütleri kurulmuştur. Bartın Kuva-yi Milliye Teşkilatı oluşturulmuş, bu teşkilatın bir kolu Alemdarzade Nuri Efendi başkanlığında Amasra'da kurulmuştur. Nuri Efendi, Osmanlı hükümetine ve İstanbul' daki büyük devlet elçiliklerine çektiği telgrafta ' Amasra'nın Anadolu'nun kopmaz bir parçası olduğunu' bildirmiştir. Bu dönemde Zonguldak'ı işgal eden Fransızların Amasra'yı da işgal edecekleri haberleri karşısında, bu çıkarmayı önlemek için Kemal Bey (Samancıoğlu) komutasında Sahil Tasarrut Müfrezesi kurulmuştur. Kemal Bey önderliğinde Amasralı ve Kurucaşile'li gençlerden oluşan bu kuvvet bölgedeki eşkiyalık hareketlerine karşı başarılı mücadeleler yaptıktan sonra topluca cepheye giderek Kurtuluş Savaşı'nda görev alırlar. Yine bu dönemde Amasra maddi ve manevi yönden kurtuluş mücadelesine katkıda bulunmuş, özellikle İstanbul'dan Ankara'ya geçişlerde, Rusya'dan gelen yardımların aktarılması ve sahillerin güvenliğinin sağlanmasında önemli rol oynamıştır.


Cumhuriyetimizin ilanından sonra Nafia Vekaletince yarım kalan imarına devam edilen Büyük Liman Mendireği 1929 yılında bitirildi. Ancak aynı yıllar Amasra tarihinin en zor yılları oldu. 1920'lerin sonları ve 1930'lu yıllarda Amasra dünyadaki ekonomik buhrana paralel olarak kömür ocaklarının üretimi kısması, çekicilik ve gemiciliğin geçersiz hale gelmesi ile yoğun olarak dışarıya göç verdi. 1930 Belediyeler Kanunu ile 1901'de ilk belediye teşkilatı kurulan Amasra'nın nüfusu iki binden az olduğu için belediyesi kapatıldı. 1931 yılında Amasra'yı ziyaret eden Mareşal Fevzi ÇAKMAK ilk kez Amasra'nın turizm potansiyelini vurgulayan devlet adamı oldu. Aynı yıl meydana gelen büyük fırtınada korkunç dalgalar mendireği aşarak limandaki çok sayıdaki gemiyi batırdı. Liman uzun süre kullanılamadı. İsmet İNÖNÜ 1938 yılında Cumhurbaşkanı seçildikten sonra ilk yurt gezisinde Amasra'ya uğradı. Coşkulu bir kalabalık tarafından karşılandı.


1940'lardan itibaren Amasra'da yeni bir canlılık kendini gösterir. Özellikle yaz aylarında çoğunluğunu büyük şehirlerde yaşayan bürokrat ve Karabük Demir Çelik Fabrikasının mühendislerinin oluşturduğu ilk turist kafileleri bu canlılığın temel nedenidir. 1950'li yıllarda Amasra artık adından söz ettiren bir sayfiye yeridir. 1951 yılında Üs Komutanlığının kurulması, ardından Büyük Liman Mendireğinin 650 metreye uzatılması ile Amasra askeri ve ekonomik bir değerde kazanmıştır. Bu hızlı gelişmeye paralel olarak 1955'de yeniden Belediye Teşkilatına kavuşmuştur. Selahattin EYİCE Amasra'nın seçilmiş ilk Belediye Başkanıdır. 7 Kasım 1960'da Amasra'yı ziyaret eden devlet başkanı Cemal GÜRSEL : ' En büyük kalkınma yolu turizm yoludur.' Diyerek bu noktada Amasra'nın ülke turizmindeki yerini de vurgular. Ertesi yıl 6 Ağustos 1961' de 500.Fetih Yıldönümü Amasra'da görkemli törenlerle kutlanır. Sonraki yıllarda bu kutlamalar geleneksel olarak devam ettirilir


3Eylül 1968 Salı günü Amasra tarihinde kara bir gün olarak geçer. Saat 10 civarında meydana gelen 7 şiddetinde depremle bir çok bina tamamen ya da kısmen yıkılırken, 26 kişi hayatını kaybeder. Deprem sırasında önce 50 metre kadar gerileyen deniz sonrasında büyük dalgalarla Amasra'ya saldırır..

1968 yılı sonlarında Amasra'yı ziyaret eden Cumhurbaşkanımız Cevdet SUNAY, ilkokulda şimdi emekli olan öğretmenimiz Mehmet DİNÇ'in sınıfında derse katılmıştır. Bu yıllarda Zeki MÜREN, İdil BİRET, Suna KAN gibi değerli sanatçılarımız başta olmak üzere çok sayıda turist çeken Amasra altın yıllarını yaşar. Yaz mevsiminde nar bahçelerinden yükselen enfes kokular ve görüntüler o yıllardan kalan hoş anılar olarak hala belleklerde yaşamaktadır.


1973 yılında Ereğli Kömür İşletmeleri(E.K.İ)'ne bağlı olarak Amasra Bölge Müdürlüğü(A.T.İ.) kuruldu. Bu tarihten sonra Amasra yönünü yavaş yavaş turizmden madenciliğe çevirdi. Bu gelişme ile Amasra dışarıdan göç almaya, sosyo - ekonomik yapısında yeni gelişmeler yaşamaya başlamıştır. 19 Haziran 1987'de T.B.M.M'nin aldığı kararla Amasra İlçe oldu. 28.08.1991 tarihinde Bartın'ın il olmasından sonra Zonguldak 'tan ayrılıp Bartın'a bağlandı.

Halen benzersiz doğal güzellikleri, eşsiz koyları, deniz ürünleri, ağaç çekiciliği ve tarihi mekanları ile Batı Karadeniz 'in çekim merkezlerinden biri olan Amasra, turizmde yeniden görkemli günlerine dönme arzusundadır.


Necdet Sakaoğlu'nun "Amasra'nın 3000 Yılı" kitabından alınmıştır.

*

mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA