top of page
1/2

"Galiba ATATÜRK Dönemine Dönüyoruz"

Güncelleme tarihi: 9 Kas 2023


11.1.2017

|

Algı yönetimini iyi kullanan AKP kurmaylarının bugünlerde ağzından ATATÜRK ve dönemi düşmüyor. Sanki yeniden o altın devir canlandırılacak. Sevindirici elbet, dün "iki ayyaş"tan, LOZAN'dan dem vuruluyordu.


Yine de merak ediyorsunuz, bu kez nereye varılacak?

*

İngiltere kraliçeyle yönetilir, kral da var elbet ama göstermelik... Prensler prensesler bildiğiniz, arkaik bir dönemden kalma masal gibi. Ama dünyanın en eski ve en gelişkin demokrasisi de oradadır.


Öte yandan Hitler yönetimi Nasyonel Sosyalizmdi, gördük. Bazı demokrasileri de...


Adının ne olduğu hiç önemli olmasa gerek o zaman.


Peki biz neden bu kadar kaygılıyız?


Biz derken herkes, herkes derken mecliste evet oyu verenler de dahil, eminim onlar da, çünkü onlar sefasını sürseler de çocukları torunları da bu ülke de yaşayacak ...ya devir değişirse?..Ya görülmeyen bir nokta varsa?.. Öyle ya birini mutlak güçle donatıyorsun, bugün bildiğin, güvendiğin biri olabilir o, ama yarın başka biri gelirse... Gelmesin, güvendiğin sonuçta bir insan, peki ya değişirse?..

Ecevit'i hatırlayın, bir de son günlerini...


Sahi neden bu denli kaygılıyız?


*

Gerek Atatürk, gerek İsmet İnönü aynı zamanda parti başkanıydı, diyen Adalet Bakanı Bekir Bozdağ:


'OHAL döneminde Anayasa değişikliği görüşülemez' yaklaşımı doğru değildir, mantığını da kabul etmek mümkün değildir. Bu Gazi Meclis Kurtuluş Savaşı'nın devam ettiği yıllarda 1921 Anayasası'nı yapmış ve yürürlüğe koymuştur. " diye açıklama yaptı.


Celal Bayar, hani DP armalı bastonu olan başkan, niye unutuldu diye aklıma gelmişse de munafıklık yapıp havayı bozmamalı, sormuyorum.

*

Giderek Atatürk doğrularında daha çok buluşur olduk. Ne kadar güzel, iki ayyaştan geldiğimiz yer dünya kadar…Lut gölüyle, Everest gibi... Olsun öğrenmek öğrenmektir.


Bunu neden sayıp dönelim o günlere o zaman. O günün ve bugünün aynı olmadığını olayların zorunluluklardan ortaya çıktığını bilsek bile belki bugüne de ışık tutacak yanları vardır.


Bakanın sözü, belki ilgisiz ama, bana Atatürk'ün Komünist Fırkasını kurdururken Yunus Nadi ağzından dedirttiği sözü anımsattı niyeyse. Yunus Nadi, yazdığı TKF programında halkın sempatisini kazanmak için olsa gerek, TKF anlayışının batı emperyalizmine son verilmesi, emeğin gücü, insanseverliğin, Tanrı’nın vahiyleriyle ve İslamiyet’in ilkeleriyle uyumlu olduğunu ortaya koymaya çalışıyordu.


...ve bildiğiniz öyküdür. TKF sahte bir partiydi.


Vardığımız yer güzel de yine de anlaşılamayan kalmasın demeli. Sonra halk denilen kamuoyu yanlış anlar; ne güzel Atatürk’e dönüyoruz, diyerek. Hatta bazıları daha da yanlış anlayıp bu güvendiğimiz dağlara da kar yağdı, Atatürk dönemi geliyor deyip referandumda beklenmedik oy da verebilirler. Keşke bir açparentez yapıp açıklasaydınız, onlara da, asıl niyetinizi?


Çünkü Atatürk açıklıyordu.

Yaptıkları belliydi, yapacağının garantisi de ordaydı.


Söz tümüyle imaj yaratmak, münafığı susturmak için sentesinden çıkarılıp kişisel amaçlarla bambaşka bir yere monte edilmiş bir kapı değil. Yanlış da değil. Sadece o değil, İstanbul'da gül gibi padişahlık varken yerine Ankara'da meclis de kurmuştur, Atatürk.


KESTİRMEDEN GİDELİM; NİYE İstanbul’da saraylarda bu işi yapıp da asi olmadan çözüm aramamışlar sorusunun yanıtı tarih kitaplarında, isteyen bakar. Ne var ki sonuç değişmez; padişahın aldırış etmediği ya da safça edemediği ya da dobralıkla basiretsizlikle ya da karalayarak ihanetle ya da arka çıkarak bir bildiği vardı elbet… diyelim ülkenin kaderini değiştirmek için başka alternatif yoktu.


Öteki ima edilene gelince, Celal Bayar hariç, başka parti mi vardı da Atatürk'le İnönü tarafsızlık ilan edecek, partiler üstü olacaktı, diye sormaya gerek duymuyorum. Bayar'ın vardı, üstüne üstlük İnönü'nün Cumhurbaşkanlığını partiler üstü olamadı diyerek yıpratıp iktidar olunca unutan, nimetlerinden yaralanmayı seçen, bu nedenle de yeni bir kaos hazırlayan Bayar konu dışı, ama başka bir şeyi anımsatmadan geçmemeli:


Şunu da ekleseydik çok iyi olacaktı , Sezar’ın hakkını Sezara vermeli. Kendi gücünü ya da mutlak iradesini artıracak, tek adamlığını güçlendirecek padişah, halife olması mümkünken, o güne kadar hiç duyulmamış, hemen hemen bütün silah arkadaşlarının karşı çıktığı, yönetimin halk temsiline dayalı Cumhuriyet olması gerektiğini belirleyip de gücünden vazgeçip, yetkilerini halkı temsil eden meclise devretmeyi, “gerekirse kelleler gider,” diyerek ısrarla hem de savaş yıllarında 1923 Ekim’de isteyip yapan da Atatürk’tür.

Ayrıca partiler üstü kalmanın gerekliliğine de inandı. Tek partililiğin çoğulcu demokrasiye uymadığını gördüğünden Atatürk; Serbest Cumhuriyet Fırkası'nı kurdurdu. Kİ tarih 1930’dur.

-Atatürk, Fethi Okyar ve kızı, 1930 Yalova-


Ama ondan önce kurdurduğu Yeşil Ordu’ya ve ardından gelen TKF ye ne dersiniz? Bak burası benziyor; ama o daha açık konuşmuştur, halka Yunus Nadi ağzından “ TKP İslamiyet’e uygundur,” derken.


"Programda Batı emperyalizmine son verilmesi, emeğin gücü, insanseverliğin, Tanrı’nın vahiyleriyle ve İslamiyet’in ilkeleriyle uyumlu olduğu ortaya konmaya çalışıldı. Türdeş bir yapı göstermeyen Halk Zümresi, o dönem yoğunlaşan Anayasa tartışmalarında “meslekî temsil” görüşünü savundu. Zümre’nin programında dile getirilen kimi düşünceler Halkçılık Programı aracılığıyla hükûmete maledildikten sonra kurulan Resmî Türkiye Komünist Fırkası (TKF) aracılığıyla örgütsel bütünlüğü parçalandı. Bir grup Halk Zümresi üyesi ve Çerkez Ethem yandaşları Resmî TKF’ye girerken, Tokat Milletvekili Nâzım Bey’in başını çektiği 10-15 kişilik bir milletvekili grubu, 1920 başlarında Eskişehir ve Ankara dolaylarında etkinlik gösteren TKF çevresinde toplandılar. 7 Aralık 1920’de yasal olarak kurulan Türkiye Halk İştirakiyûn Fırkası’nda (THİF) ise Halk Zümresi üyelerinden Tokat Milletvekili Nâzım (geçici başkan), Bursa Milletvekili Şeyh Servet, Afyonkarahisar Milletvekili Mehmet Şükrü kurucu olarak yer aldı. Fakat kuruluşundan iki ay sonra Çerkez Ethem’i desteklediği iddiasıyla Salih Hacıoğlu, Ziynettullah Nuşirevan gibi Meclis’te yer almayan THİF yöneticileri tutuklandı. Meclis’te yer alanlar ise, dokunulmazlıkları kaldırılarak diğer yöneticilerle birlikte İstiklâl Mahkemelerinde yargılandılar. Yargılamayı, Halk Zümresi’nin bir grup üyesinin katıldığı Resmî TKF üyesi yargıçlar yürüttü ve THİF’nin Meclis’te yer almayan yöneticileri ağır hapis cezalarına çarptırıldı; Tokat Milletvekili Nâzım Bey de 15 yıl hapis cezasına mahkûm edildi. Bursa Milletvekili Şeyh Servet Efendi ve Afyonkarahisar Milletvekili Mehmet Şükrü ise, sorumlu olmadıklarına karar verilerek beraat etti (Mayıs 1921)…”


Ararsak bir takiye var elbette, Atatürk’ün resmi konuşmalarında, meclis görüşmelerinde, Nutuk’ta açıkça belirttiği bir takiye: "Komünistliğin memleketimizde değil, henüz Rusya'da bile tatbik kabiliyeti hakkında açık kanaatler hasıl olamadığı anlaşılmaktadır. Bununla beraber içeriden ve dışarıdan çeşitli maksatlarla bu akımın memleketimize de girmekte olduğu ve buna karşı akla uygun tedbir alınmadığı takdirde milletin pek çok muhtaç olduğu birliği ve sükunu bozan durumların ortaya çıkması da imkan dairesinde görülmüştü. En makul tedbir olarak aklı başında arkadaşlardan hükümetin malumatı tahtında bir Türkiye Komünist Fırkası teşkil ettirmek olacağı düşünüldü. Bu takdirde memlekette bu fikre müteallik bütün cereyanları bir noktaya icra etmek mümkün olabilir, diyordu"


Bunun da nedenini biliyorsunuz; kurtuluş savaşı boyunca tek dostumuz komünist Rusya’dır. Ve komünizm dost düşman ülke bilmez, dost düşünce tanır. Ve Rusya’ya bitmeyen tehlikeler nedeniyle ihtiyaç sürmektedir.


Tamam, bu bir sahte partidir. Ardından Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası , kurulur. Mustafa Kemal Paşa'nın eski silah ve dava arkadaşları olan Kâzım Karabekir, Rauf (Orbay) Bey, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Refet (Bele) Paşa ve Adnan (Adıvar) Bey’in öncülüğünde, 17 Kasım 1924’te kurulmuştur. Parti tüzüğünde cumhuriyet ilkesinin, liberalizmin ve demokrasinin benimsendiği belirtilirken aynı zamanda dini inançlara da saygılı olunduğu açıklanmıştır. Atatürk, Nutuk'ta bu durumu "dini siyasi çıkarlara alet etmek" olarak yorumlamıştır. Rauf Orbay'ın parti kurulmadan önce cumhuriyet ile ilgili eleştirileri ve parti kurulduktan kısa bir süre sonra bazı rejim muhaliflerinin parti etrafında toplanması ile beraber dini duyguların propaganda olarak kullanıldığı Şeyh Said İsyanı'nın patlak vermesi sonucunda parti kapatılmıştır. Daha sonra Mustafa Kemal Paşa'ya düzenlenen İzmir Suikastı olayından TCF kurucularının bir bölümü yargılanmıştır.


Ama alternatif bir parti fikrini gündeme getirmiştir.


Ya sonraki deneye ne dersiniz? SCF’ye yani…


- SCF, İZMİR , Aydın ve Samsun gibi bölgelerde çok taraftar bulacaktı. Yukarıdaki resim Samsun'da çekildi -


Bu ömrü dört ay gibi süren parti, Cumhuriyet döneminde kurulan ve çok partili siyasal yaşama geçiş yolunda üçüncü deneme olan siyasi partidir.

SCF DÖNEMİYLE ilgili bir anekdotta günümüze de örnek bir gönderme var: Çok yerde yoğun ilgi gören ve başta Samsun olmak üzere kimi yerlerde belediye başkanlıklarını da alan parti kapatıldıktan sonra bu belediye başkanlarının da görevi bırakmaları gündeme gelir. Samsun belediye başkanı direnir, "Beni halk seçti..." der. Gazi de bunu anlayışla karşılar ve başkanı görevden almaz.


Ali Fethi Bey, Paris Büyükelçiliği’nden dönüşünde Gazi Mustafa Kemal’in önerisi ve onayıyla aralarında Celal Bayar’ın da yer aldığı Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kurdu (12 Ağustos 1930). Programında, partinin cumhuriyetçilik, milliyetçilik ve lâiklik ilkelerine bağlı olduğu vurgulanıyor, yabancı sermayenin ülkeye girmesinin özendirilmesi isteniyor, ekonomik yaşamda sürekli devlet müdahalesine karşı çıkılıyordu.


SCF kurdurulduğunda İnönü hükümetti. Ona muhalif bir parti olarak örgütlendi. Cumhuriyetin temel ilkeleri vazgeçilmezdi ama ekonomik anlamda ve bireye bakışta ciddi farklılıklar vardı.


İşin gerçeğinde demokrasi özleminden öte rasyonel bir yan vardı:

Dünyadaki kriz kaçınılmaz olarak ülkemize de yansımıştı. 1927 yılında tarımsal ürünlerin fiyatlarının düşüşü ile başlayan kriz 1929'daki Büyük Buhran'dan sonra Üçüncü Dünya'ya kredi akışının zayıflamasıyla birlikte yeni bir evreye girdi. Bu noktadan sonra, Türkiye’de ekonomik buhran çok yüzlü ve farklı sonuçları olan toplumsal bir olaya dönüştü.


Krize ekonomik çözüm bulmakta zorlanan Kemalistler, krizin yarattığı sosyal hoşnutsuzluğu uzun süre görmezden gelemedi. Bu noktada, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal kendi inisiyatifi ile ülkede oluşan toplumsal muhalefetin yeni bir siyasi parti ile meclise taşınmasına karar verdi.


Bir başka yanı da artan muhalefetti. Başarılarla birlikte azalsa da saltanatın ve hilafetin kaldırılması gibi bir dizi radikal kararın alınmasıyla muhalefet yeniden yükselmişti. Bir dönem Takrir-i Sükun Kanunu'yla sindirilen bu muhalefet zaman zaman tehlikeli boyutlara ulaşıyordu. Yine de örgütlü bir güce dönüşmediğinden tehlike arz etmiyordu. Çünkü o örgütlü güç ancak bir parti olabilirdi, ama yoktu. Ülkedeki bu potansiyel tehlikeyi giderebilmek ve halkın isteklerini meclise taşıyabilmek amacıyla Mustafa Kemal, toplumsal muhalefeti yönlendirme açısından en güvendiği, en yakını olan arkadaşlarını görevlendirerek bir parti kurulmasını istedi.


Görevlendirdiği Fethi Bey ertesi gün yazdığı ve 11 Ağustos 1930 tarihinde gazetelerde yayımlanan mektubunda, “…Cumhuriyet Halk Fırkası'nın malî, iktisadî, dahilî, haricî siyasetlerinin birçok noktalarına aykırı bulunan ayrı bir fırka ile siyasî mücadele sahnesine atılmak arzusundayım. Zât-ı Devletleri Reisicumhur olduktan maada şimdiye kadar mensup bulunduğum Cumhuriyet Halk Fırkası'nın da umumî reisi olmaları dolayısıyla işbu arzumun nazar-ı devletlerinde ne yolda kabul buyurulacağını bilmek lüzumunu hissediyorum.” diyerek SCF'nin kurulabilmesi için izin istemekteydi.

Gazi Mustafa Kemal ise, Fethi Bey ile üzerinde anlaştıkları yazılı güvenceyi cumhurbaşkanı olarak mektubunda şu sözlerle açıkladı: “…Reisicumhur bulunduğum müddetçe reisicumhurluğun üzerime verdiği yüksek ve kanunî vazifeleri, hükümette olan ve olmayan fırkalara karşı âdil şekilde ve tarafsız yapacağıma ve laik cumhuriyet esası dahilinde fırkanızın her nev’i siyasî faaliyet ve cereyanlarının bir engele uğramayacağına inanabilirsiniz.”



Atatürk sözünü tuttu. SCF kısa sürede geniş bir destek kitlesi kazandı, türlü muhalif gruplar partide hızla arttı. Yapılan belediye seçimlerinde küçümsenmeyecek sonuçlar elde etti. Bu arada her iki partiye eşit uzaklıkta durmak isteyen Gazi’nin desteğini kaybettiği sanılan Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) ciddi anlamda eleştirilerden zorlanmaya başladı. SCF’nin seçim sonuçlarıyla şımaran bir kesim Atatürk karşıtları ve gericiler CHF’den kopup tarafsızlaştığını düşündükleri Atatürk’e tavır aldılar. Bu da yönetimi kaygılandırdı. SCF’nin iktidara ancak cumhurbaşkanıyla çatışarak gelebileceğini kavrayan Fethi Bey bunun genç Cumhuriyet'e çok ağır sonuçlar yaratacağı inancıyla, 17 Aralık 1930'da Dâhiliye Vekâlet’ine başvurarak SCF’nin feshedildiğini açıkladı.



SCF kapatıldı, Atatürk’ün tarafsızlaşması da mümkün olmadı ama sonraki dönemin örneğin Demokrat Parti’nin başta Adnan Menderes olmak üzere pek çok politikacısını yetiştiren bir okul oldu.

*

İngiltere kraliçeyle yönetilir, prensler prensesler bile vardır, arkaik bir dönemden kalma masal gibi. Ama dünyanın en eski ve en gelişkin demokrasisi de ordadır.

Öte yandan Hitler yönetimi Nasyonel Sosyalizmdi, gördük.


Yönetimin adının ne olduğu hiç de önemli değildir. Var olan yasalar, kadim gelenekler, yönetenlerin kimliği, geçmiş yaptıkları ve niyetleri önemli...


Bizi endişelendiren ne?

Belki de en ciddi sorun bu.

*

16 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör